26 Mayıs 2025 Pazartesi

Açılım ve Ulus Devletin Dönüşümü…

 

Açılım ve Ulus Devletin Dönüşümü…

 

Biliyorum, ülkemizin gündemi çok yoğun. Hatta neredeyse hiçbir ülkede olmadığı kadar da hızla değişiyor. İşte bu hızlı gündem ve yoğun tartışmalar arasında sakin kalıp, ülkede asıl yapılmak istenen değişimin amacını fark etmek ve dikkatleri ona yöneltmek büyük bir çaba gerektiriyor.

Aslında gündeme ve gündemle ilgili tartışmalara bakıldığında, birkaç küçük parti dışında iktidar ve bazı büyük partilerin "açılıma" destek verdiği, ancak ulus devlete, Cumhuriyete ve üniter yapıya sahip çıkmadıkları üzücü bir gerçek. Bugün ülkece içinde bulunduğumuz tartışmalı gündeme bakıldığında, pek çok siyasinin bu yapılanları okuyamadığı, ne yapılmak istendiğini anlayamadığı ve bu nedenle de çekimser kaldığı ne yazık ki ülkemizin bir gerçeği.

Şimdi burada biraz durup nefes alalım.

 Bu tür uzun süren bir savaş veya çatışma sonucunda barış talebi hangi taraftan gelir?

 Koşulları kim koyar?

Elbette bu savaş ya da çatışmadan galip çıkan taraf, değil mi?

Ama bizde tam tersi bir durum yaratılıp, sanki terör örgütü Türkiye'yi yenmiş gibi bir algı oluşturulup, 1924 Anayasası ve ülkemizin dünya devletleri arasında tanınmasını sağlayan Lozan Barış Antlaşması’nın açıkça hedef alınması, Sevr Antlaşması’yla tanımlanan Kürdistan’ın üstü kapalı olarak istenmesi, ülkeyi yönetenlerce sessizlikle geçiştirilebiliyor.

Belki bu söz üzerine "istenmedi, duymadık" gibi sözler söyleyebilirsiniz ama şöyle bir düşünün: Lozan Barış Antlaşması’yla Türkiye’nin ekonomik ve siyasi varlığı tanınmamış olsaydı, her ne kadar savaşı kazanmış olursanız olun, Türkiye’nin konumu bugün bizim dışımızda hiçbir ülkenin tanımadığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden ne kadar farklı olabilirdi?

Elbette olamazdı.

Aslında değişmez kuraldır: Merkezi bir ulus devlet yapısıyla merkezi bir ulusal ekonomi nasıl birbirini tamamlarsa; ekonominin ulusal olmaktan çıkarılarak ülkenin emperyalizme sınırsız açılmasıyla ademi merkeziyetçilik, yerinden yönetim ve dahası federasyon da birbirini tamamlar.

Böyle olunca da bugün siyasi olarak Lozan’a, 1924 Anayasası’na ve Atatürk’e sahip çıkanların Türk ulus devletinden ve üniter yapıdan yana olmalarıyla; 1924 Anayasası’na karşı çıkıp, Lozan’a buldukları her fırsatta saldıranların ulus devlet, üniter yapı ve Atatürk karşıtlığı

Ya da ülkesinde emperyalizmin dayattığı neoliberal ekonomiyi uygulayıp…

Ülkesinin sanayisini, tarımını, hatta taşını toprağını yabancı sermayeye talan ettirenlerin siyasette ademi merkeziyetçiliği, yerinden yönetimi, daha açığı federasyonu istemeleri asla tesadüf değildir.

Çünkü emperyalizm için bir ülke ne kadar güçlü, merkezi bir birlikteliğe sahip olursa o kadar zor yönetilirken, ne kadar fazla etnik ve dinsel küçük parçalara ayrılabilirse de o kadar kolay yönetilebilmektedir.

26.05.2025

Nusret KEBAPÇI

 

19 Mayıs 2025 Pazartesi

19 Mayıs'tan 106 Yıl Sonra…

 

19 Mayıs'tan 106 Yıl Sonra…

 

Doğrusunu isterseniz bu yazıyı 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'ndan bir gün önce yazıyorum ancak o gün yaşanabilecekleri bugünden tahmin etmek hiç de zor değil.

Yine her zamanki gibi resmi bir tören yapılacak, belki gençlikle ilgili birkaç da konuşma, sonra da…

Sonrası yok hepsi bu kadar.

Aslında törenin ardından belki bir şeyler daha olacağını yazmamı bekliyorsunuz ama ne yazık ki şu 23 yılda olageldiği gibi başka bir şey yok. Olmayacak da.

Ama normalde pek çok ülkede olduğu gibi ve bizde de ulusal bayram denilince, üstelik bayramın adında bile gençlik ve spor bulununca akla ilk olarak…

Ülke gençliğinin geçmişte olduğu gibi Cumhuriyeti korumak ve yaşatmak amacıyla kararlılıklarını, cesaret ve çevikliklerini gösterdikleri çeşitli spor etkinlikleri geliyor ancak emin olun öyle bir şey de yapılmayacak.

Peki, neden böyle yapılıyor hiç düşündünüz mü? Aslında nedeni biliniyor.

Çünkü ulusal bayramların coşkuyla kutlanması, toplumda ulus bilincini pekiştirdiği gibi, birlik ve dayanışma duygularını da güçlendirmektedir.

Bu durumda böyle bir toplumu Büyük Ortadoğu Projesi gereği veya Büyük İsrail için de diyebilirsiniz, etnik ve dinsel kimlikçiklere ayırmak mümkün olabilir mi?

Emin olun olamaz.

Bu nedenle toplumu bir arada tutan, dahası toplumsal harç görevini de gören ulus kimliğin günden güne zayıflatılması, giderek de unutturulması gerekiyor ki…

Ülke kolaylıkla, hiçbir zorlukla karşılaşılmadan emperyalizmin istediği çok kimlikli, parçalanmış bir hale gelebilsin.

Zaten son günlerde PKK bildirisiyle birlikte sözde barış ve demokrasi adına uygun ortamın geldiğini düşünen birileri, Türkiye’nin tapusu anlamına gelen Lozan’ı tartışmaya açarak…

Ulusal kimliği itibarsız hale getirerek, anayasayı değiştirip Libya’da, Irak’ta, Suriye’de yapıldığı gibi ABD emperyalizminin ve İsrail’in istediği çok kimlikli, çok kültürlü bir Türkiye hayaliyle anayasayı değiştirmeyi…

Hatta gerektiğinde yeni anayasa yapmayı bile düşünmüyorlar mı?

Elbette düşünmektedirler.

Hatta bunu planlayanlar çok güçlü olup, arkalarını çok büyük güçlere de dayamış olabilirler…

Ancak tüm bu koşullar ulusumuz için ne kadar kötü ve olumsuz da olsa bilinmelidir ki Atatürk’ün söylediği gibi "Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur."

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun!

18.05.2025

Nusret KEBAPÇI

 

12 Mayıs 2025 Pazartesi

TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÖYLEMİ VE BÖLGESEL GERÇEKLER

 

TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÖYLEMİ VE BÖLGESEL GERÇEKLER

Son zamanlarda iktidar tarafından sıklıkla dile getirilen "Terörsüz Türkiye" söyleminin, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bağlamı göz ardı edilerek yalnızca duygusal bir yaklaşımla değerlendirilmesi, ülkemizin geleceği açısından ciddi sonuçlar doğurma potansiyeli taşımaktadır ve bu durumun gerçekleşmesi muhtemeldir.

BOP neydi, kısaca hatırlamak gerekirse: Proje, bölgedeki Müslüman çoğunluğa sahip yaklaşık 22 ülkenin sınırlarının yeniden çizilmesini öngörmekteydi. Bu çerçevede, dört ülkeden koparılacak topraklarla, "ikinci İsrail" olarak da nitelendirilebilecek bir Büyük Kürdistan'ın kurulması hedefleniyordu. Bu yeni devletin, aynı zamanda bölgenin önemli yeraltı ve yerüstü kaynaklarının yoğunlaştığı bir coğrafyada yer alması planlanmaktaydı.

"Büyük Kürdistan" ifadesinden de anlaşılacağı üzere, ülkelerin büyümesi canlı organizmalar gibi kendiliğinden gerçekleşmez. Bir ülkenin topraklarını genişletmesinin bir yolu, diğer ülkelerin saldırı ve işgallerle parçalanıp zayıflatılması ve bu zayıflatılmış ülkelerin topraklarının önemli bir bölümüne el konulmasıdır. Tarihsel süreçler de bu durumu doğrulamaktadır.

ABD veya genel olarak Batı'nın, sözde demokrasi ve özgürlük söylemleriyle hareket ettiği iddiaları dikkate alındığında, bu coğrafyada "demokrasi" kavramı gündeme geldiğinde sendika, örgütlenme, gösteri ve yürüyüş, fikir özgürlüğü gibi unsurlar akla gelmemelidir.

Zira bu tür özgürlükler, ulusal yapıyı ve ulus devleti güçlendirme işlevi görür. Bu nedenle Batı'nın desteklediği "demokrasi" anlayışı, genel bir özgürlük ve demokrasi değil, yalnızca etnik ve dinsel kimlikler temelinde öne sürülen demokrasi ve özgürlük talepleridir. Amaç, bu tür kimliklerin belirginleşmesi ve bu kimliklere dayalı taleplerin dile getirilmesidir.

Bu süreçte, Batı'nın etnik ve dinsel kimlikçi örgütlere silah ve mühimmat desteği sağlaması ve ilgili ülkelere ekonomik ve siyasi baskı ve yaptırımlar uygulaması göz ardı edilmemelidir. Bu tür müdahalelerle ülkelerin ulus devlet yapısından uzaklaştırılarak küçük devletçiklerden oluşan federatif bir yapıya dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Irak ve Suriye'de yaşanan süreçler, "Terörsüz Türkiye" söylemiyle sıranın Türkiye'ye geldiği yönündeki endişeleri artırmaktadır.

Ancak unutulmaması gereken önemli bir nokta, dünyanın hiçbir yerinde terör örgütlerinin kendi başlarına siyasi amaçlar güdemeyeceğidir. Bu örgütler, büyük emperyalist güçlerin bölgeyi kendi çıkarlarına göre şekillendirmek için kullandıkları araçlardır. ABD güdümündeki KCK'nın, bölünmesi planlanan dört ülkede farklı isimlerle faaliyet göstermesinin temel nedeni de budur.

Yapılan açıklamalara dikkat edildiğinde, emperyalist planı görmek mümkündür. Kandil'den yapılan "Görüşmeyi, barışı yenilen taraf ister, bizim böyle bir talebimiz yok." şeklindeki açıklaması, "Biz ne zaman yenildik?" sorusunu akla getirmektedir. Aynı şekilde, Lozan ve 1924 Anayasası'nın hedef gösterilerek ulus devlet düşmanlığı yapılması da dikkat çekicidir.

Aslında, PKK'nın Kuzey Suriye'de oluşan devletçiğe katıldığı ve Türkiye'deki gücünün azaldığı genel olarak bilinmektedir.

Ancak asıl amaç, sözde "Terörsüz Türkiye" söylemiyle bir algı oluşturarak, federatif devletin altyapısını hazırlayacak Anayasa değişikliği konusunda toplumu ikna etmektir.

Başka bir açıklaması yoktur.

12-05-2025

Nusret KEBAPÇI

 

4 Mayıs 2025 Pazar

BİR DEVLET NEYİ KORUR?

 

BİR DEVLET NEYİ KORUR?

 

Böyle sorunca içinizden öncelikle ekonomik ve siyasi sınırları korumak düşüncesinin geçtiğini tahmin ediyorum; ama emin olun öyle değil.

Hem zaten sizin de bildiğiniz gibi ülkemize kaçak yoldan yaklaşık 10 milyonun üzerinde Suriyeli ve Afgan’ın girdiği…

İktidarın bile kimin nerede olduğunu bilmediği bu durum göz önünde bulundurulursa ve üstelik yabancıların bu ülkeye girişi, 1 Mayıs’ta işçilerin Taksim’e girmesinden bile çok daha kolay olabiliyorsa, Anlaşılıyor ki iktidar için Taksim’in korunması sınırlarımızdan çok daha önemli.

Tabii, ekonomik sınırlarımızı oluşturan gümrüklerin de yolgeçen hanı olduğu düşünülürse ve limanların bile çok kolay bir şekilde yabancıya emanet edilebildiği akla gelince, işin boyutu daha net anlaşılacaktır.

Belki bu sözler üzerine "Tamam, sınırlarımız korunamamış, hatta limanlar da yabancıya devredilmiş olabilir. Ama her şeye rağmen halkımızın sağlığı emin ellerde" diye bir an düşünebilsek bile…

Yeni doğan servislerinden tutun, röntgen ve hatta ultrasonda bile çetelerin cirit attığı, insanlarımıza hiç gereği yokken anjiyo yapılıp stend takıldığı…

Dahası ameliyat yapıldığı bile düşünülürse, sağlıkta işlerin bu boyutlara varması, doğrusu insanı kaygılandırmaktadır.

Bunları okuyunca "Tamam, sağlıkta da çok ciddi sorunlar var, ama en azından halk olarak doğru beslenebiliyoruz…”

“Pazardan, marketten sağlıklı gıdalar alabiliyoruz." diyebilmeyi gerçekten çok isterdim ama neredeyse her gün yurt dışına ihraç ettiğimiz ürünlerin pestisit ve benzeri zehirli maddeler içermeleri nedeniyle iade edildiği…

Üstelik bu zehirlerin öyle sandığınız gibi yüzde 10-15 değil, uluslararası standartların 50-60 kat üzerinde olduğu göz önüne alınırsa...

İçeride satılanların ne durumda olduğunu düşünmek bile ürkütücü olabilmektedir.

Belki de "Tamam, sınırlarımız kötü durumda, sağlık ve beslenmemiz de ondan çok farklı değil. Ama en azından çocuklarımız güven içindedirler" diye düşünebilirsiniz…

Ama ne yazık ki orada da durum hiç de iç açıcı değil. Hatta o kadar ki hemen her gün pek çok yerde, özellikle de devlete ait bazı kurumlarda çocuklara tecavüz edilmesi, istismara uğramaları neredeyse sıradan hale gelirken…

Bir devlet hastanesinde bile 9 yaşındaki felçli çocuğa tecavüz edilebilmesi işin vahametini açıkça ortaya koymaktadır.

Yani demem o ki; çocuklarını, hastalarını, gıdalarını, hatta sınırlarını bile koruyamayan bir iktidardan…

Ülkenin bölünmez bütünlüğüne…

Ege adalarına…

Kıbrıs’a…

Sanayiye…

Tarıma…

Ulusal kimliğe sahip çıkmasını bekliyorsunuz ya…

Ne desem boş…

    04-05-2025

Nusret KEBAPÇI