31 Temmuz 2026 Cuma

CHP VE YENİ PARTİ’NİN ASIL SORUNU…

 CHP VE YENİ PARTİ’NİN ASIL SORUNU…

Toplum olarak öyle hale geldik ki, çeşitli yardım derneklerinde olduğu gibi lider odaklı hale geldik. Böyle olunca da ona olan hayranlık çoğu zaman gözümüzü kör edebilmektedir. Haliyle bu durumda ne partinin programı önemli olmaktadır, ne de tüzüğü.

Sanıyorum okumayı çok sevmediğimizden olsa gerek, bizde liderin ağzından çıkan söz hemen her şeyden üstün tutulmaktadır. İşte bu nedenle ülkede olanı biteni anlamak son derece dikkat ve algılamayı gerektirmektedir.

Bilindiği gibi iktidarın, ABD desteğiyle bölgedeki planların gerçekleşmesini sağlamak amacıyla iş başında tutulduğu açık bir gerçek. Küresel merkezler için bu planı riske atmayacak bir muhalefet blokunun varlığı ise hayati önem taşıyor. Bugün siyaset gündemini meşgul eden iç çekişmelerin, tüzük kavgalarının ve ana muhalefetten kopup "Yeni Parti" kuranların yarattığı illüzyonun arkasındaki asıl tablo tam olarak burasıdır.

Peki, muhalefetin sorunu gerçekten koltuk veya tüzük tartışmalarından mı ibaret? Bence esas olarak eski partide kalanların da, oradan ayrılıp Yeni Parti kuranların da söylemlerine baktığınızda; sadece isimlerin değiştiğini ama küresel sisteme uyum sağlayarak itaatin ön planda olduğunu bizzat kendiniz göreceksiniz. Ama bu yapılar gerçekten Atatürk’ün çizgisini mi temsil ediyor, yoksa neoliberalizmin farklı renklerine mi dönüştüler? Asıl önemli olan orası.

Doğrusunu isterseniz muhalefet etmek; iktidara taban tabana zıt bir hat çizmek anlamına gelmektedir. Oysa bugün gerek CHP gerekse ondan türeyen Yeni Parti'ye baktığınızda, iktidara ne kadar benzediğinizi fark edeceksiniz. İktidar koltuğunu ABD ve NATO’ya bağlamışken; sözde muhalefet olan ne CHP’den ne de Yeni Parti'den bir NATO eleştirisi duymak mümkün olamadığı gibi, tam tersi olarak ABD'nin saldırı örgütü NATO'ya bağlı kalınacağı programa bile alınabiliyor.

Ya ABD ve İsrail açıkça İran’a saldırdığında, bölge barışı adına İran’dan yana net bir duruş sergileyen bir açıklama görebildiniz mi? İnanın o da yok. Peki, ABD Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygularken parçaladığı Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya ve Suriye’ye, yani komşularımıza sahip çıkan herhangi bir kurumsal duruşa şahit oldunuz mu? Ne yazık ki "evet" demek pek olası değil.

Aslına bakarsanız sadece dış politikada değil, iç politikada da durum farklı değil. İklim anlaşmalarına gözü kapalı verilen oylardan, maden sahası adı altında toprakların yabancı sermayeye peşkeş çekilmesine gösterilen cılız tepkilere kadar sistemle tam bir uyum var.

Hatta o kadar ki iktidarın "terörsüz Türkiye" ambalajıyla sunduğu yeni anayasa projesinin, ulus-devleti parçalama tuzağı olduğunu görüp masadan kalkmak düşünülmediği gibi; bugün Kürt sorunu, anadilde eğitim denilerek ulus-devlet karşıtı projelerde rol almaya çalışmak, bu partilerin Atatürk’ün değil karşıtlarının temsilcisi olduğu anlamına gelmez mi?

Kaldı ki bundan bir süre önce iktidar ve MHP çekimser kalırken, "anadilde kamu hizmeti" denilen kamuda ulusal dilin yok olması anlamına gelen meclisteki oylamaya bile tam kadro destek olunmadı mı?

Sizce muhalefet ve Yeni Parti, Atatürk’ün "Ekonomik bağımsızlık olmadıkça siyasi bağımsızlık olmaz" ilkesine ne kadar bağlı dersiniz?

Siz hiç bugüne kadar bu muhalif partilerden iktidara gelindiğinde; yabancılara satılan sanayi, liman, enerji, haberleşme, toprak dahil bunların tekrar millîleştirileceğine ilişkin herhangi bir söz ya da millî sanayi, millî tarım, millî enerji, millî madencilik, millî haberleşme politikası gibi ekonomik bağımsızlığa ilişkin projelerin uygulanacağını sahi duyan oldu mu?

Ne yazık ki bugün programlarında yer alan "kamuculuk" veya "kalkınma" lafları, liberal sistemin krizlerini sosyal yardımlarla yamama çabasından ibaret. Gerçek bir anti-emperyalist program; IMF, Dünya Bankası ve Londra merkezli tefecilere meydan okumayı gerektirir. Oysa hem CHP’nin hem de Yeni Parti’nin ekonomi kurmayları küresel finans kapitale "Sermayeniz bizde daha güvende olacak" vaadinde bulunmaktadır.

Ancak CHP’nin 1935 Programı’na baktığımızda; kapitülasyonları temizleyen, demiryollarını, limanları ve madenleri millîleştiren radikal bir anti-emperyalist öz görmekteyiz. Ama bugün muhalefet stratejik varlıkları kamulaştırmak yerine, küresel Batı’nın dayattığı "yeşil ve dijital dönüşüm ve gelişmiş sanayileşmiş ülkelerin bile vazgeçtiği sıfır karbon emisyonu tuzağını" rehber edinebilmektedir.

O kadar ki Türkiye’nin karar süreçlerine katılamadığı, üçüncü ülkelerle yapılan Serbest Ticaret Anlaşmalarında pazarını tamamen Batı’nın insafına terk ettiği ve yerli sanayi ile üreticiyi vuran Gümrük Birliği’nin yarattığı bu tek taraflı iktisadi bağımlılığa bile esastan tek bir itiraz getiremiyorlar. Ulusal pazarı koruyacak millî bir gümrük ve dış ticaret politikası savunulmuyor.

Üstelik Batı'nın ulus-devletleri çözme stratejisi olan "çok kimliklilik" ve özellikle AB Özerklik Şartı’nın tam olarak uygulanması gibi taleplere de programlarında yer verilmektedir. Oysa AB Özerklik Şartı’nın çekincesiz uygulanması; merkezin idari ve mali denetimini kaldırarak yerel yönetimleri birer feodal yapıya dönüştürmek yanında, üniter devlet yapısını zaafa uğratacağı gibi egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ulus-devlet omurgasını da fiilen tasfiye edecektir. Yani hem ekonomiyi küresel fonlara ve Gümrük Birliği kıskacına emanet edip hem de idari yapıyı özerklik söylemleriyle esneterek anti-emperyalist olunamaz. Bu çizgiden bağımsızlık değil, ancak küresel sisteme uyumlu bir "restorasyon" projesi çıkacaktır.

Aslına bakarsanız bu teslimiyet zincirinin ilk halkası 2002’de döşenmişti. Dünya Bankası’ndan gelen Kemal Derviş’in "15 günde 15 kanun" dayatmasıyla tarım çöktü, özelleştirmeler hızlandı. Deniz Baykal’ın Derviş’i partiye katması, küresel finans merkezlerine "Biz de serbest piyasanın garantörüz" mesajıydı. O gün "pazar istilası" olan küreselleşme, birden "kaçınılmaz dünya gerçeği" ilan edildi. Kamucu akıl terk edildi. Bugün Yeni Parti kuranların da aynı neoliberal okuldan yetişmiş olması tesadüf değildir.

2002’de iktisadi kaleler terk edildi, ardından gelen programlarla piyasacılık muhalefetin gen haritasına kazındı. Bugün ister eski partide kalsınlar, ister Yeni Parti kursunlar; aynı ekonomik teslimiyet sürmektedir.

Demek istediğim:

Gerek CHP'nin gerekse oradan kopan Yeni Parti’nin asıl sorunu, kimin başkan olacağı değil; kurucu hafızadan ve ulusal bağımsızlık ideolojisinden koparak neoliberalizme teslim olmasıdır.

Başka bir şey değil.

28.07.2026

Nusret KEBAPÇI


21 Temmuz 2026 Salı

AHBAP, HALUK LEVENT YA DA SOSYAL DEVLETİN PLANLI BİTİRİLİŞİ

 

AHBAP, HALUK LEVENT YA DA SOSYAL DEVLETİN PLANLI BİTİRİLİŞİ

Bilindiği gibi son günlerin en hararetli tartışma konusu, kısa adı AHBAP olan derneğe yapılan operasyonlar ve onun popüler lideri sanatçı Haluk Levent ile ilgili iddialar. Kamuoyunda hemen herkes kendince bir şeyler söylüyor. Kimi yıllardır bu derneğin neden denetlenmediğini sorguluyor, kimi ise toplumun popüler figürlere duyduğu hayranlığı, yaratılan lider kültünü ve kitlelerin bu isimlere nasıl bağımlı hale geldiğini analiz ediyor.

Ama işe daha geniş bir pencereden bakarsak; toplum olarak yaşadığımız bu ilk hayal kırıklığı mı? Elbette değil. Bunun en önemli nedeni, hemen her konuda soran, sorgulayan değil de kolay ikna olan, sadece "söze" inanan bir toplumsal yapıya sahip olmamızdır. Bu saflık sadece sosyal yardım konularında değil; kaynağı belirsiz kolay kazanç vaatlerinde veya saadet zincirlerinde de hep karşımıza çıkabilmektedir.

Ancak yine de söylemek gerekir ki belki çok farkında olmasak da, ünlü ya da popüler insanlara duyulan bu bağımlılık ve hayranlık duygusu, siyasete bakış açımızda da aynen geçerli…

Neyse, asıl konumuza dönersek, elbette AHBAP bu alanda bir ilk değil. Biz bu topraklarda "Kimse Yok Mu" derneğinden tutun, Bosna paralarına, hatta Deniz Feneri’ne kadar pek çok yardım skandalına tanık olmadık mı?

Ancak bugün kamuoyu, konuyu son derece yanlış bir zeminde tartışmaktadır. Çünkü tartışa geldiğimiz tüm bu sosyal yardım skandallarının asıl ve en temel nedeni popüler figürler değil; 1980’lerden itibaren sistematik olarak uygulanan neoliberal politikalardır.

Neoliberalizmin en belirgin karakteri de, devletin eğitim, sağlık, barınma ve afet yönetimi gibi sosyal alanlardaki doğrudan hizmet sağlayıcı rolünü kasten terk etmesidir. Yine 1980’lerden bu yana sosyal devletin tasfiyesi ile federasyon ve eyalet tartışmalarının aynı tarihsel süreçte karşımıza çıkması da asla tesadüf değildir. Çünkü neoliberal sistem; kamusal alanı yok edip üniter sosyal devleti küçültmeye çalışırken diğer yandan da yerelleşmeyi yani etnik ve dinsel cemaat ve tarikatları da teşvik etmekte olup ulusal piyasayı da küresel sermayeye alabildiğine açmayı hedeflemektedir.

Böyle olunca da sosyal devlette hizmet almak anayasal bir "hak" iken; bu hizmetlerin yerel yapılara, cemaat, vakıf veya şirketlere devredildiği neoliberal modelde hizmet, bir "lütuf ve hayırseverlik" ilişkisine dönüşmektedir. Bu dönüşüm tesadüfi değildir; zaten amaç bireyleri devlete anayasal haklarla bağlı "yurttaşlar" olmaktan çıkarıp, belirli yapılara göbekten bağlı "müritlere", "muhtaçlara" veya "müşterilere" dönüştürmektir.

Biz bu acı gerçeği sadece depremlerde ve sosyal yardımlarda mı yaşıyoruz? Hayır. Orman yangınlarında da aynısını tecrübe etmedik mi? Dünyada ormanlık alanı çok olan pek çok ülkede devlete ait devasa uçak filoları bulunurken, bizde Türk Hava Kurumu’nun (THK) uçakları hangarlarda çürümeye terk edilmedi mi?

Bununla yetinilmeyip Uçağı dahi olmayan paravan şirketlere yangın söndürme ihaleleri verilmesi, bu "piyasalaştırma" dalgasının en dramatik örneklerinden biri değil mi?

Aslında Neoliberalizm her zaman kamu kurumlarının hantal ve verimsiz olduğunu, özel sektörün ise daha "etkin" çalıştığını iddia eder. Oysa bu örnekte görüldüğü gibi, kamu kapasitesi kasten felç edilerek yandaş sermaye gruplarına yapay bir pazar yaratılır. Devlet, asli görevini yerine getiren kamusal bir organizasyon olmaktan çıkarılıp; kaynakları özel sektöre aktaran bir "ihale dağıtım mekanizmasına" dönüştürülür.

Bu yıkıcı taşeronlaştırma sadece doğal felaketlerle de sınırlı değil. Devletin tüm yurttaşlarına eşit ve ücretsiz olarak vermesi gereken eğitim ve barınma hizmetlerinde de durum aynıdır. Devlet barınma gibi en temel kamusal ihtiyacı bilerek yetersiz bıraktığında, oluşan boşluğu organize olmuş inanç temelli yapılar doldurmaktadır.

Yurtların ve okulların adım adım vakıf ve cemaatlere devredilmesi de bu zincirin en kritik halkasıdır. Bu durum, neoliberal devlet için hem bütçeyi sosyal yardıma değil ranta ayırarak "mali yükten kurtulma" hem de arka planda ideolojik bir hegemonya üretme işlevini aynı anda görür. Yani taşeronlaştırma sadece ekonomik değil, tamamen politiktir.

Tarihsel sürece baktığımızda, sosyal yardımların devletin ödevi olmaktan çıkarılmasının somut yasal başlangıcı Turgut Özal dönemine, yani 29 Mayıs 1986 tarihli ve 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu’na dayanır. Bu yasa ile kurulan vakıflar (SYDV), devletin doğrudan "hak temelli" yardım modelini yıkarak yerine "lütuf temelli" yardımı getirmiştir.

2011 yılındaki 633 sayılı KHK ile de Cumhuriyetin en köklü kurumu SHÇEK’in kapatılması ise bu sürecin ikinci büyük fazı olmuş ; çocuk yurtları ve koruma evleri protokollerle cemaat bağlantılı yapılara açılabilmiştir.

Aynı kurumsal erime havacılıkta ve eğitimde de işletilmiş 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu yüzlerce kez değiştirilerek orman yangını söndürme gibi hayati işler bile özel sektöre açılmıştır. Hatta 2019 yılında Orman Genel Müdürlüğü ihale şartnamesine "en az 5.000 litre kapasite" şartı koyarak, elinde 4.900 litrelik uçaklar bulunan THK’yı sadece 100 litrelik kasıtlı bir farkla devre dışı bırakmış; ihaleleri uçaksız paravan taşeronlara dağıtılabilmiştir.

Eğitimde de 5580 sayılı Kanun ile özel okullara teşvikler zirve yaparken, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın belirli vakıflarla (TÜRGEV, TÜGVA, Ensar) imzaladığı protokoller yurtların kapısını bu yapılara ardına kadar açmıştır.

Şimdi aklınıza dünya bu işi nasıl çözüyor? Gibisinden bir soru gelebilir.

Bu yüzden birkaç örnek vermekte yarar var.

Örneğin İsveç gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde afet yönetimi de sosyal hizmetler de tamamen kamusal ve profesyoneldir; orada "Haydi para toplayalım" diyen sivil figürlere veya cemaat yurtlarına rastlayamazsınız, çünkü barınma ve yardım bir vatandaşlık hakkıdır. Almanya’da ise devlet, THW (Teknik Yardım Kurumu) gibi doğrudan İçişleri Bakanlığına bağlı yapılarla altyapıyı asla özele devretmez, sivil gönüllülüğü bile sıkı bir kamu denetimiyle kendi bünyesinde organize eder.

Çin ve Rusya gibi devletçi modellerde ise sivil toplumun veya bağımsız figürlerin afet bölgesine girip para toplaması kesinlikle yasaktır; her şey ordunun ve bakanlıkların (EMERCOM) merkezi sistemiyle yönetilmektedir

Bizim bugün kopyaladığımız "şirketleşmiş afet ve hayırseverlik kumarı" modelinin mucidi ise ABD’dir. Ancak Türkiye’deki asıl trajedi şudur: Biz ABD gibi bu işi tamamen şirketleştirecek devasa bir kurumsal ve finansal altyapıya da sahip değiliz. Dolayısıyla kamusal kapasite (THK gibi) kasten çökertilince, geriye sadece cemaatlerin insafı ya da popüler sivil figürlerin (AHBAP vb.) iyi niyeti kalmaktadır.

İşin en çarpıcı yanı; devlet bu alanlardan bütçe yetersizliğinden değil, bilinçli bir politik tercih olarak çekilirken Kamu, kaynaklarını planlı bir şekilde pay etmek için alanı bilerek boşaltmaktadır.

Yani Ülke bir yandan adım adım sosyal devletten uzaklaştırılırken, diğer yandan yeni anayasa girişimleriyle federasyon yapısına doğru sürüklenmesini birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Çünkü bu kurgunun sahipleri; kamusal korumadan mahrum bırakılan halkın, devletten uzaklaşarak alternatif olarak sunulan cemaat ve tarikatların yansıra etnik kimlikçi örgütlenmelerin kucağına itilmesini istemektedir. Zira bağımsız, üniter ve güçlü bir ulusal sosyal devlet, emperyalizmin bu coğrafyadaki çıkarlarıyla asla bağdaşmamaktadır.

Aslında olay nedir biliyor musunuz?

Bizler sahnedeki aktörleri (Haluk Levent'i, AFAD'ı veya dernekleri) tartışırken, arkadaki koca dekorun çoktan satıldığını ve ülkenin geleceğinin bu tehlikeli tezgâhla biçimlendirildiğini görmüyoruz.

Olay budur.

20 Temmuz 2026
Nusret KEBAPÇI

13 Temmuz 2026 Pazartesi

KURTULUŞ SAVAŞI’NDAN KURTULMAK…

 

KURTULUŞ SAVAŞI’NDAN KURTULMAK…

Hani zaman zaman halk arasında "Her şeyin başı eğitim" ya da hemen her konudaki aksaklık ve bilinmezlikle ilgili olarak "Eğitim şart" gibi sözler kullanılır ya; aslında bu türden bir tanımlama doğru değil. Doğru olan, "Nasıl bir eğitim?" sorusunu sormaktır. Çünkü bir ülkede uygulanmakta olan eğitimi ülke siyasetinden, özellikle de ekonomisinden ve ekonomi politikasından ayırmak mümkün değildir.

Elbette bu sadece ülkemiz için geçerli değil. Hemen her ülkede o ülkenin eğitimine bakarak, ilgili ülkenin nasıl bir siyasi ve ekonomik sistem içinde bulunduğunu çözümlemek, yani anlamak nasıl mümkünse; tam tersi şekilde ekonomik ve siyasi yapısına bakılarak da ilgili ülkenin eğitiminin nasıl bir yapıda olduğu pekâlâ anlaşılabilir.

Belki ben bu şekilde anlatınca, özellikle de eğitimle çok yakından ilgili değilseniz kafanız biraz karışmış olabilir. Bu yüzden konuyu olabildiğince açıklamaya çalışacağım ki karışıklığı giderebilelim.

Şimdi şöyle bir düşünün: Eğer bir ülke kendisine hedef olarak ekonomik ve siyasi bağımsızlığı, hemen her alanda ulusal egemenliği koymuşsa eğitimi de ona göre şekillenir. Yani ülke çocukları laik, bilimsel, teknolojik, araştırmaya, sorgulamaya ve tartışabilme becerisine dayanan bir eğitim modeli yanında; emperyalizme karşı, ülkenin tarihinde hangi zaferlerle millet olduğunu anlatan, tarihsel kahramanlarını ve yaşanmışlıklarını da içeren bilgilerle dolu bir içerikle eğitilir ki ülke gelecekte de tehdit ve tehlikelerle karşılaştığında, ülke gençliği ulusu ve ulusal varlıklarını korumak adına mücadeleye girişebilsin.

Ama ülke kendisine hedef olarak ekonomik ve siyasi bağımsızlığı değil de tam tersini, yani ülkeyi tamamen küresel emperyalist şirketlerin pazarı yapmayı ve buna paralel olarak bugün olduğu gibi ulusal yapısını da etnik ve mezhepsel kimliklere ayrıştırmayı hedeflerse… Evet, ne olur?

Aslında yapılacak şey bellidir: Aynen bugün ülkemizde olduğu gibi eğitimle ilgili yasa ve yönetmelikler değiştirilerek; vatanını, milletini, bayrağını seven öğrenciler yetiştirmekten vazgeçilir. Böylece Atatürk ve Kurtuluş Savaşı hakkında en küçük bir bilgiye sahip olmayan, tamamen küresel sermayeye hizmet etmeye odaklı, ulusal bilinçten yoksun, tarihinden bihaber, emperyalizm ile ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi hiçbir değeri benimsememiş, vatana bağlılığı zayıflatılmış bir öğrenci modeli yetiştirilir.

Zaten amaç da budur.

Bunu yapabilmek için de ders kitaplarından Atatürk, Cumhuriyet, Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı, emperyalizm ve bağımsızlık gibi kavramların çıkarılmasının yanı sıra; Kurtuluş Savaşı'nda ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında baş gösteren yaklaşık otuz civarındaki gerici ve bölücü ayaklanmaya yer verilmediği gibi Şeyh Sait, Derviş Mehmet ve Seyit Rıza gibi olaylar da unutturulursa, öğrenciler ülke için gelecekte de çok büyük tehlike oluşturabilecek etnik bölücülükle birlikte, tarikat ve cemaat örgütlenmesine dayalı Cumhuriyet düşmanı yapıları hiçbir şekilde tehdit ve tehlike olarak göremez.

Doğrusunu isterseniz, yaşanan her şey eşyanın tabiatına uygundur. Hemen her ideolojinin bir hedefi, aynı zamanda da bu hedefi uygulamasına engel olacağı düşünülen bir düşmanı da vardır.

Örneğin Milliyetçilikte hedef, ulus devleti ve ulusal birliği savunmak ve korumakla beraber ekonomik ve siyasi bağımsızlığa sahip olmak olurken; ulusu etnik ve dinsel kimlikçiklere ayırmaya çalışmak ile ekonomik ve siyasi bağımsızlığını yok ederek ülkeyi sömürge yapmaya kalkışmak da düşman kategorisindedir.

Bu durum sosyalistler için de arada bazı farklılıklar olsa bile ulus devletin yanı sıra ulusal birliği korumak, ekonomik ve siyasi bağımsızlığı savunarak emperyalizme karşı kendi pazarını korumak anlamında çok önemli bir farklılık göstermemektedir.

Ama siyasal İslamcılıkta durum farklıdır. Onda düşman; asla ekonomik ve siyasi bağımsızlığın yanı sıra ulusal birliği paramparça ederek ülkeyi sömürgeleştirmeye çalışan emperyalizm değildir. Siyasal İslam'ın düşmanı sadece, hemen her ülkede yalnızca ulus devletler ve onun en temel unsuru olan laikliktir. Bu nedenle de siyasal İslamcılar, bu özelliklerinden dolayı çok kolay bir şekilde Büyük Ortadoğu Projesi'ni (BOP) gerçekleştirerek bölge ülkelerini paramparça etmek isteyen ABD ve İsrail'in suç ortağı olabilmektedirler.

İşte bu yüzden Mondros'la sarayın teslim olmasını gözlerden kaçırmak ve Sevr'i reddederek 19 Mayıs 1919'da mücadeleye başlayıp 29 Ekim 1923'te Cumhuriyetle taçlandıran o büyük iradeyi yok saymak istiyorlar. Bunun için de "Milli Mücadele" diyerek sadece yabancı işgallere karşı mücadeleyi kabul edip, sarayın kurduğu Kuvâ-yı İnzibâtiye'ye ve İngiliz destekli gerici ayaklanmalara karşı verilen o büyük savaşı da akıllarınca yok saymaya çalışmaktadırlar.

Çünkü ancak böyle yaptıklarında, "Milli Mücadele" kavramını sadece yabancı işgallere karşı verilen bir "ümmet mücadelesi" olarak sunabilir; böylece dinci ve gerici isyanları yok sayabilirler. Biliyorlar ki ancak böyle yaptıklarında saltanatı, hilafeti ve ulusal birliğin önündeki en büyük engel olan tarikat ile cemaatleri ortadan kaldıran laik devrimleri de yok sayarak, "Milli Mücadele" adı altında geçiştirip hafızalardan silebileceklerdir.

Aslında yapılmak istenilen nedir biliyor musunuz? Ülke emperyalizme ekonomik olarak teslim edilirken, halk da ulusal bilinçten yoksun bırakılmaktadır ki gelecekte de kimse emperyalizme karşı çıkıp küresel güçlerin huzurunu kaçıramasın ve ülke küresel sermaye için dikensiz bir gül bahçesi olsun.

Yapılan budur.

13 Temmuz 2026

Nusret KEBAPÇI

 

6 Temmuz 2026 Pazartesi

TÜRKİYE’NİN ÇIKMAZI: NATO KISKACI

 

TÜRKİYE’NİN ÇIKMAZI: NATO KISKACI

Bilindiği gibi 7-8 Temmuz’da NATO toplantısı Türkiye’de yapılacaktır. Yani Türkiye, NATO’ya ev sahipliği yapacaktır. Bu nedenle iktidar, özellikle başkent Ankara’da çok hummalı bir faaliyet yürütmektedir. Bir yandan ülkenin fakirleşmesini gözlerden gizlemeye çalışırken, diğer yandan da en küçük olası bir tepkiye fırsat vermemek için bırakın toplantı, panel, sempozyum ve mitingleri, düğünleri bile yasaklamaktadır.

Peki neden? Çünkü iktidar bu yasaklarla tüm halkın sözde kendisinin yanında olduğunu, bu konuda hiçbir tepkinin de bulunmadığını göstererek ciddi bir göreve layık olduğunu kanıtlama çabası içindedir. Neydi o görev? Ülke içinde, özellikle Adana’da NATO’ya bağlı bir kolordunun yerleştirilmesini kabul etmenin yanı sıra İstanbul’a, yani Boğaz’a NATO’nun yerleştirilmesidir.

Tabii bunları dayatmanın elbette bir amacı var. Bunlardan birincisi, NATO’ya Boğazları kontrol etme yetkisi verilerek Rusya’yı tecrit etmek ve bunun yanında Ukrayna’ya NATO adına destek verebilmek... Bir diğeri de NATO Güney Kanadı Komutanlığıdır. Tahmin ettiğiniz üzere bu görevlere seçilmek öyle bedavaya olmuyor. İşte bu nedenle, yerli ve millî uçaklarımıza gerekli olan 700 milyon dolarlık motor sipariş etmemiz gerekiyor.

Aslında bunu daha açık söylemek gerekirse İran, Rusya ve Çin NATO’nun hedefindedir. Böyle olunca da bölgede Türkiye dışında bu işe razı olabilecek başka bir seçenek de görülmüyor. Bu arada Adana’ya yerleştirilmesi planlanan kolordunun hangi görevi üstleneceği çok belli değil. Ancak insanın aklına şu soru geliyor: Ülkemiz içinde yaşanabilecek bir kışkırtma sonucu çıkabilecek ve çok büyük boyutlara varabilecek ayaklanma benzeri olaylara müdahale ederek, sözde asayişi sağlamak adına birilerini korumak ve ülkenin bölünmesini meşru hale getirmek olabilir mi? Onu tam bilemiyoruz. Ama ihtimal dahilinde olduğu da bir gerçek.

Bunun yanında, daha geçtiğimiz günlerde ülkenin pek çok yerinden kontrol noktalarının kaldırıldığını bizzat en yetkili ağızlar söylemedi mi? Bu durum, birinci açılım döneminde nasıl ki askere ve polise müdahale izni verilmeyip birilerinin silahlanması dolaylı olarak sağlandıysa, şimdi de kontrol kaldırılarak ülkemize yabancı askerler yerleştirilip çok daha büyük bir planın hazırlıklarının yapıldığı düşüncesini ister istemez akla getirmektedir.

Sahi, biz yıllar öncesinde 1 Mart Tezkeresiyle ülkemizde yabancı asker bulundurulmasını, mevcut iktidar liderinin ısrarına rağmen reddetmemiş miydik? Ama ne yazık ki bu kez durum oldukça farklı. O dönemde aktif bir parlamento ve buna karşı çıkan, pek çok milletvekilini olası tehlikeler konusunda ikna edebilen bir muhalefet lideri vardı. Şimdi ise NATO’ya iktidardan daha iyi hizmet edebileceğini Newsweek ve Financial Times gibi küresel sermayenin amiral gemisi sayılan yabancı basına bile yazabilen bir muhalefet lideri var.

Durum vahim. Her ne kadar parti çizgisinin üzerinden çok sular akıp tamamen neoliberalizme doğru yelken açsa da taban henüz yaşanan gelişmeleri fark edemiyor. Bilinmesi gerekir ki, parti programında öyle Atatürk döneminden aklınızda kalan bağımsızlık, emperyalizme karşı mücadele falan yok. Öyle bir anlayış zaten söz konusu bile değil. Bir önceki ve yeni programda da süslü, sözde çağdaş kavramların arkasına saklanılsa da parti programında hiçbir şekilde antiemperyalizm, bağımsızlık, millî tarım, sanayi, ekonomik bağımsızlık falan yok.

Bana sorarsanız, bugün Türk siyaset sahnesinde kendilerine milliyetçi, muhafazakâr, İslamcı diyen siyasi partiler için de durum aynıdır. Siz hiç bu türden partilerden sanayinin, tarımın, madenlerin, enerjinin, iletişimin ve toprakların yabancılara satılmasına karşı çıkıp millî bir tarım, sanayi ve madencilik türünden bir programı olanı gördünüz mü? Elbette görmediniz. Türk sağı, yani milliyetçi muhafazakâr partiler ekonomik ve siyasi bağımsızlıkta olduğu gibi ABD emperyalizminin BOP kapsamında parçaladığı Afganistan, Irak, Libya ve Suriye konusunda da tamamen tepkisiz kalmaktadırlar. Hatta ABD ve İsrail’in İran’a karşı saldırılarına bile yine aynı şekilde sessiz kalıp, yetmezmiş gibi saldırıya uğrayan İran’ı bile kınayabilmişlerdir. Zaten hiçbirinin NATO’ya karşı herhangi bir tutumu da söz konusu değildir.

Doğrusunu isterseniz bunda şaşılacak bir şey yok. Benim anlayışıma göre vatansever ve milliyetçi olmanın tek bir ölçüsü vardır: Ülkenin ulusal bütünlüğünü yani ulus kimliğini savunmak yanında, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını da savunmak. Biliyorsunuz ki ekonomik bağımsızlığı savunamayanlar, siyasi bağımsızlıktan yana olamazlar. Siz hiç bu tür partilerin; memleketin sanayisi, tarımı, madenleri, limanları, bankaları ve toprakları yabancıya, üstelik tek bir kurşun bile atmadan teslim edilirken en küçük bir tepkilerini duydunuz mu?

İşte bugün ABD’nin Türkiye’ye Osmanlı millet sistemini, çok kimlikliliği dayatmasının en büyük nedeni, bunu ancak şu an iktidarda olan siyasal İslamcı bir partinin yapabileceği; diğer sözde milliyetçi ve muhafazakâr partilerin de buna destek olmasa bile en azından kayıtsız kalacağı düşüncesidir.

Bir bakın; BOP kapsamında hemen her ülkede bu projeye destek olanların tamamının siyasal İslamcı olmaları sadece tesadüfle açıklanabilir mi?

Mümkün mü?

6 Temmuz 2026
Nusret KEBAPÇI