22 Ocak 2026 Perşembe

KARNEDEKİ ATATÜRK…

 

KARNEDEKİ ATATÜRK…

Aslında hemen herkesin de gördüğü gibi; tabii bunu söylerken, dünyada ve ülkemizde yaşananları görmezden gelen uyurgezer takımını burada saymıyorum. Ama görünüyor ki; sıra İran’a geldi.

Hem zaten İran’daki ayaklanmaların önemli kısmının da nedeni o. Tabii bizde de "sözde çözüm süreci" adı altında ulus devleti tasfiye komisyonu tüm hızıyla faaliyetlerine devam etmektedir. Yani en azından şimdilik öyle görünüyor. Ve üstelik birilerinin, oradaki her şeyi açık edeceğini söylemesine karşın; en aktif üye olarak boy göstermesi de işin vahametini göstermektedir.

Aslında azıcık düşünülse; denilse ki; bir emperyalist devlet, dört ülkeden koparmak isteyeceği parçalarla ilgili o dört ülkede de, üstelik tek merkezden yönetilen örgütler kurdu. Aslında örgütün bizden çekildiği falan yok; sadece devletleşmeyi sağlamak adına Suriye’de toplandılar. Orası tamamlanınca da, belirtileri yavaş yavaş kendini gösterse de, İran’a geçiş yapacaklar. İran; ABD ve İsrail’in vekâlet verdikleri etnik ve dini terör örgütleriyle parçalanıp, federatif hale getirilince de, sıra Türkiye’ye gelecek. Üstelik ABD ve İsrail’e bölgede karşı durabilen Irak ve Suriye’nin, bu güçlerin eline geçmesinde "aslan payımızın" olduğu düşünülürse, bizi nasıl bir son bekliyor dersiniz?

Neyse sözü uzatmayalım; bu işler Irak ve Suriye’de ABD ve İsrail’in doğrudan müdahalesiyle yapılırken, bizde "yumuşak güçle"; ABD ve İsrail tarafından dayatılan, "Osmanlı Millet Sistemi" denilen etnik kimlikçiklere ve cemaatlere ayrıştırma çalışmaları, adım adım halka benimsetilerek uygulanmaya çalışılmaktadır.

İşte "terörsüz Türkiye" adıyla; tamamen, Türkiye’deki ulusal kimlik esasına dayalı anayasayı değiştirerek; adı sözde "T.C. Vatandaşlığı" veya "Anayasal Vatandaşlık" denilen, halkın tümünün ortak bir ulus özelliği taşıyıp, bireyi esas alan bir yurttaşlıktan uzaklaştırılarak; insanları etnik ve dinsel kimliklerin parçası olarak kabul eden, "çok kimliklilik", "çok kültürlülük" ve "çok dillilik" esasına dayalı yeni bir anayasa yapmayı amaçlamaktadırlar…

Haliyle böyle bir toplumun yaratılabilmesi için de toplumdaki ulus bilincinin yok edilmesi…

Bunun için de eğitimde ulusal günlerle ilgili etkinliklerin ve Cumhuriyet tarihiyle ilgili bilgilerin önemsizleştirilmesi, müfredattan da Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimlerinin yanında; Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında yapılan 30 civarındaki emperyalist destekli ayaklanmanın yanı sıra işbirlikçi zararlı örgütlerin de çıkarılması gerekmekteydi.

Bir ülke düşünün; gençliğini, Cumhuriyeti gelecekte korumakla görevlendirecek… Ama gençlik, Cumhuriyeti nelerin ve kimlerin tehdit ettiğini, ulus devletimizi hangi emperyalist ülkelerin ve hangi yollarla parçalamak isteyeceğini bilmeyecek!

Garip değil mi?

Aslına bakarsanız bunun ilk adımı, Atatürk’ün ölümünün ardından ABD ile yapılan Fullbright Anlaşması'yla atılmıştı. Sonrasını zaten biliyorsunuz; önce pek çok ülke okullarında ulus bilincinin pekiştirilmesi amacıyla söylenegelen milli yemin ve söz verme türünden törenler devam ederken bizde, aynı amaçla okullarımızda okunan "Öğrenci Andı" kaldırılıverdi.

Bununla yetinildi mi? Hayır, daha önceki MEB Teşkilat Yasası'nda;

“Madde 2 – Milli Eğitim Bakanlığının görevleri şunlardır: a) Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerini benimseyen... Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen vatandaş yetiştirmek...” varken,

2011’de yapılan değişiklikle;

“MADDE 2 – (1) Millî Eğitim Bakanlığının görevleri şunlardır: a) ...küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak...” haline getiriliverdi.

Çünkü ülke pazarını ulusal olmaktan çıkarıp küresel sermayeye açık hale getirince, eğitimin bundan payını almaması düşünülemezdi. Ne istiyordu küresel sermaye? Vatansız, milletsiz, kimliksiz, kişiliksiz bir nesil! Çünkü sömürünün sonsuza kadar sürebilmesi için gelecekteki nesillerin de buna uygun yetiştirilmesi gerekiyordu.

Tabii bununla da kalınmadı; 2017 yılında da MEB Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği değiştiriliverdi. Daha doğrusu bir madde çıkarılıverdi. Hangi maddeydi dersiniz?

"Sosyal Etkinliklerin Amacı Madde 5 — Sosyal etkinliklerin amacı... Öğrencilerin Atatürk İlke ve İnkılâplarına, Atatürk milliyetçiliğine bağlı yurttaşlar olarak yetişmelerine... Katkıda bulunmaktır." maddesi.

Anlayacağınız artık eğitimde Atatürk, Atatürk Devrimleri ve Anayasanın başlangıç ilkeleri öğretilmeyecek; küresel sermayenin istediği ulus bilincinden yoksun, sadece onlara hizmet edecek öğrenciler yetiştirilecekti.

Yani uzun sözün kısası; okullar yarıyıl tatiline girerken gündeme getirilen 1. ve 2. sınıflarda karne yerine geçen "Gelişim Raporu"ndan Atatürk ve İstiklal Marşı’nın çıkarılması da Türkiye’nin milletsizleştirilip etnik ve dini kimlikçiklere ayrılmasının, dahası, emperyalist kuklası nesiller yetiştirmenin adımlarından biridir.

Asla başka bir şey değil!

20-01-2026

Nusret KEBAPÇI

 

12 Ocak 2026 Pazartesi

EMPERYALİZMLE DOST OLMAK…

 

EMPERYALİZMLE DOST OLMAK…

Hani birileri "Eski Türkiye" falan diyerek topluma masallar anlatıyor ya; bu anlatacağım onlar gibi uydurma hikâyeler değil. Sanıyorum yaşı 40’lı civarlarda olanlar hatırlar. Sonrasındakileri zaten saymıyorum; yaşamlarının yaklaşık 24 yılı tek bir iktidar döneminde geçtiği için, öncesini hatırlamamaları oldukça normal kabul edilebilir.

Bundan 24 yıl önce, iktidarda hangi parti veya anlayış olursa olsun, herhangi bir göreve getirilenler için ki buna sadece memurluk veya işçilik değil; kamuoyunda adı çokça zikredilen yetkili ve etkili makamlar da dahil belli normlar vardı.

İster ordu komutanı, ister Genelkurmay Başkanı, ister rektör ya da genel müdür olsun; buna Cumhurbaşkanı ve Başbakan da dahildir, hiçbirinin hangi dini veya etnik kimlikten olduğu bilinmezdi.

Doğrusu kimse bunu merak da etmezdi.

Aslında böyle bir konuyu araştırmak kimsenin aklına bile gelmezdi. Bilinirdi ki bu ülke bir ulus devlettir ve bir ulus devlette kişilerin etnik veya dini aidiyetleri değil, sadece Türk vatandaşı olup olmadıkları göz önünde bulundurulurdu. Hatta o kadar ki, birinin etnik veya dini kimliği tartışma konusu yapılmaya çalışılırsa, o kişiye tepki gösterilir ve bu durum "ayrımcılık" olarak suçlanabilirdi.

Nasıl ki içinde çeşitli dillerin konuşulduğu, pek çok değişik etnik ve dinsel kimlikten insanın yaşadığı ülke yurttaşları için  "Alman", "İtalyan", "Yunan", "Amerikan" veya "Rus" deniliyorsa; bizde de ülkede yaşayan halka ortak ulusal kimlik olarak "Türk" denilirdi.

Gel zaman git zaman, Sovyetler Birliği’nin hedef alınıp dünyanın tek kutupluluğa doğru evrilmesiyle durum değişti.

Sovyetler ‘in etrafının, "Yeşil Kuşak" projesiyle, sözde sosyalist ülkeleri hedef alan İslamcı örgütlerin yönettiği ülkelerle çevrilmesi süreci başladı.

ABD’nin bu mücadelesi sonucunda sosyalist blok dağıldı ama düşman bitmemişti.

Çünkü emperyalizme; sınırsızca hammadde alabileceği… Ürettiklerini zorla da olsa satabileceği, ülkesini açık pazar haline getirip hizmetine sunabileceği ülkeler gerekmekteydi.

Biliniyordu ki; kendi pazarına sahip çıkan, yer altı ve yer üstü tüm zenginlikleri üzerinde egemenliği olan ulus devletler, bu konuda emperyalizmin önünde büyük bir engel oluşturuyordu.

Çözümü bulmakta hiç zorlanmadılar…

Bu ulus devletlerde iktidara…

Ulus, ulusal egemenlik, bağımsızlık, laiklik, sanayileşme ve tarımı geliştirme gibi hedefleri olmayan; kendilerine verilecek minicik bir destek karşısında ülkenin tüm varlığını onlara teslim edecek "siyasal İslamcıların" getirilmesi bunun için yeterliydi.

Ve bilindiği gibi bu süreç bazı ülkelerde seçimle yapılabilirken, bazılarında ise emperyalizmin doğrudan müdahalesiyle gerçekleşti.

Neyse, biz devam edelim…

Hani emperyalist ülke liderleri birileri için "dostum" deyip, "Suriye’de Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte çok güzel işler yaptık" falan diye anlatıyorlar ya...

İşte mesele tam da burada: Kaynaklarınıza sahip çıkar, emperyalizmi ülkeden kovar, ekonominizi ulusal yapar ve ulusal birliğinizi ve kimliğini sonuna kadar kararlılıkla savunursanız "düşman" oluyorsunuz...

Ama emperyalizmin talanına izin verir, ülkenizi onlara açık pazar yapar ve halkı ulus bilincinden uzaklaştırıp etnik/dini kimlikçiklere ayrıştırırsanız da "dost"…

Bilmem anlatabildim mi?

12-01-2026

Nusret KEBAPÇI

 

5 Ocak 2026 Pazartesi

EMPERYALİZMİN KANLI DÖNGÜSÜ: MUSADDIK’TAN MADURO’YA

 

EMPERYALİZMİN KANLI DÖNGÜSÜ: MUSADDIK’TAN MADURO’YA

Bilindiği üzere 3 Ocak günü ABD, bir yandan Venezuela’yı bombalarken diğer yandan da Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşini tam bir haydutlukla kaçırarak yargılanmak üzere ABD’ye getirdi. Tabii durum böyle olunca, ülkemizdeki ABD yanlıları da "fırsat bu fırsat" diyerek Maduro karşıtı kampanyalarına hemen başladılar. Maduro’nun ne diktatörlüğü kaldı ne de antidemokratikliği... Hatta içlerinde; ABD’nin hedef aldığı bu Latin Amerika ülkelerinin doğrudan ABD eyaletlerine katılması gerektiğini söyleyenler bile çıktı.

Tabii bunları dinlerken, bunların hayatlarında bir kez bile ABD emperyalizmine veya İsrail’e karşı çıkmadıklarını da unutmamak gerekiyor.

Neyse, biz buna takılmadan devam edelim. ABD Maduro’yu görünürdeki hangi gerekçeyle suçluyordu dersiniz? Bunu esas olarak üç nedene dayandırıyorlardı. Birincisi, Chavista yönetiminin terör örgütlerine yardımcı olduğu iddiası. Bir diğeri, ABD’ye uyuşturucu sokulduğu gerekçesiydi ki; zaten ABD donanması bir süredir Venezuela gemilerini bu bahaneyle hedef alıyordu. Son olarak da 2024 seçimlerinin usulsüz olduğu ve bu nedenle Maduro’nun meşru olmadığı iddiası…

Şimdi buradan devam edelim. ABD’nin Maduro ve eşini kaçırıp sözde yargılamak üzere ABD’ye getirmesi... Bir devlet başkanının savaşla yenilmeden bir operasyonla ele geçirilmesi olayı bazılarınıza bunun bir ilk olduğu gibi görünebilir ama öyle değil.

Yine 36 yıl önce, yani 1990 yılının 3 Ocak günü Panama Devlet Başkanı Noriega da bir ABD operasyonuyla ele geçirilip yargılanmak üzere ABD’ye götürülmüştü. Buna Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Irak’ta ele geçirilip öldürülmesi de eklendiğinde, ne yazık ki bu konuda üçüncü örnek olmaktadır.

Şimdi bazıları Maduro’nun kaçırılmasının ardından emperyalizmin ağzıyla sözde demokrasi, özgürlük ve insan hakları mavalları okuyorlar ya; aslında bu durum ABD ve genel olarak emperyalizm açısından hiç de ilk değil. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde emperyalizm, "Ben o ülkenin kaynaklarına el koyacağım, sonuna kadar sömüreceğim, o ülkeyi bir daha toparlanamamak üzere atomlarına kadar ayıracağım" demez.

Ya ne der? Demokrasi, insan hakları ve özgürlük…

İsterseniz tarihi biraz geriye saralım ve ABD emperyalizminin yalanlarla hangi ülkelere müdahale ettiği konusunda biraz kafa yoralım, ne dersiniz? Yıl 1953... İran’da Musaddık iktidara geliyor. İlk olarak ne yaptı dersiniz? Evet, tahmin ettiğiniz gibi önce petrolü millileştirdi ve emperyalist petrol şirketlerini ülkeden kovdu. Ya sonra… Sonrasında komünizme yaklaştığı ve SSCB’nin kontrolüne girdiği gerekçesiyle ABD tarafından darbeyle devrildi ve petrol tekrar Batılı şirketlerin kontrolü altına girdi.

Ya Afganistan? Usame Bin Ladin’i aramak gerekçesiyle işgal edilmedi mi? Bulundu mu? Hayır. Ama İkiz Kulelere yapılan saldırının failini yakalamak gibi sözde haklı bir gerekçeyle dünya kamuoyunu arkasına alarak o ülke işgal edildi ve iliklerine kadar sömürüldü.

Sanki Irak’ta durum çok mu farklıydı? Aslında değildi. Saddam Hüseyin de benzer diğer ülkeler gibi iktidara geldiğinde Irak halkının hizmetine sunmak üzere petrolü millileştirmişti. Ama sonra hiçbir şekilde bulunamayan "kimyasal silah" hikâyesi uydurularak ortadan kaldırıldı ve bilindiği gibi bugün Irak paramparça…

Emin olun Libya ve Kaddafi konusu da diğerlerinden çok farklı değil. Kaddafi de iki önemli konuda çaba harcıyordu: Biri Afrika Birliği, diğeri ise doların etkisinden kurtularak dış ticareti altına dayalı bir para birimi üzerinden yapma planıydı. Sonuçta emperyalizmden bağımsız olmaya çalışmanın bedelini, ülkesinin paramparça edilmesi ve kendisinin öldürülmesiyle ödedi.

Yakın zamanda devrilen Suriye Devlet Başkanı Esad’a gelince; o da ABD emperyalizmine ve İsrail saldırganlığına karşı direnmenin bedelini, bugün ülkesinin paramparça edilmesi ve topraklarını terk etmek zorunda kalarak ödedi. Bugün o ülke üzerinde ABD ve İsrail söz sahibi.

Venezuela’ya gelince... Venezuela, dünyada en çok petrol bulunan ülke olmasının yanında, doğal gaz rezervi olarak da dünyada 6. durumdadır. Ayrıca altın başta olmak üzere, "nadir toprak elementleri" olarak bilinen kaynakların en zengin olduğu ülkelerden biridir. 2007 yılında Hugo Chavez, Orinoco ‘da faaliyette bulunan ABD ve Batılı petrol şirketlerine bir çağrıda bulunarak; şirketlerin çoğunluk hisselerinin, yani en az yüzde 60’ının devlet şirketi olan PDVSA’ya devredilmesi konusunda uyardı.

Buna göre bu şirketlerin önünde yalnızca iki seçenek bulunuyordu: Ya bu şartları kabul edeceklerdi ya da ülkeden çıkacaklardı. Yeni sözleşmeyi kabul etmeyen Exxon Mobil bunu hukuka aykırı olarak niteleyerek faaliyetlerini durdurdu. Sonrasında, 2010 yılından itibaren Venezuela çok ağır bir ambargoya maruz kaldı. Petrolü var, madenleri ve doğal gazı var ama satıp ülkesine gelir sağlayamıyor. Bu da ister istemez ülkedeki ekonomik durumu korkunç derecede kötüleştirdi; halkı yoksullaştırarak mevcut yönetime tepki göstermeye kadar vardırdı.

Petrolü, doğal gazı, madenleri var ama satamıyor. Ambargo, yoksulluk, iç karışıklık... Ve nihayet liderinin kaçırılması. Bu süreç bize gösteriyor ki: bugün Venezuela’nın başına gelen, yarın başka bir ülkenin; İran’ın ve Türkiye’nin başına pekâlâ gelebilir.

Çünkü bilinmeli ki emperyalizmin dizginlenmeyen iştahı, kaynaklarına sahip çıkan her ulusu hedef tahtasına koymaktadır. Hem zaten birileri tarafından sıklıkla ulus devletin istenmeyip Osmanlı millet sistemi denilen din esaslı çok parçalı bir yapı istenmesi de boşuna değil. Demek istediğim; buna karşı koymanın yolu emperyalizmle dost olarak, onunla iyi geçinerek her dediğini yapmak değil; laiklik temelinde ulusal birliği sağlayarak, her türden zor koşulda bile kendi sanayimize, tarımımıza, ekonomimize sahip çıkmaktan geçmektedir.

Ne demişti Kissinger:

“ABD’nin düşmanı olmak tehlikeli olabilir, ama dostu olmak ölümcüldür.”

Çünkü emperyalizme elinizi verdiğinizde kolunuzu kurtaramazsınız.

05.01.2026

Nusret KEBAPÇI