29 Eylül 2015 Salı

ATATÜRK MÜ? ÇAY BARDAĞI MI?


Rize Belediyesi Cumhuriyet Meydanı’ndan kaldıracağı Atatürk heykelini yeniden koymak için halk oylaması yapacak ve soracakmış…
Bu meydanda Atatürk heykeli mi olsun?
Çay bardağı mı?
Doğrusunu isterseniz…
Çay bardağı işin görünürdeki yüzü…
Bir anlamda da sembol…
Gerçekte oylanacak olan zaten hiçbir şekilde Atatürk ve çay bardağı olmayacaktır…
Ne mi oylanacak?
Bakın söyleyim…
Bu oylamanın bir tarafında…
Cumhuriyetçilik.
Laiklik.
Devrimcilik.
Halkçılık.
Devletçilik.
Biraz daha ayrıntıya girersek…
Tek vatan.
Tek bayrak.
Tek dil olan, ulus devlet bulunacak…
Diğer tarafında ise…
Gericilik.
Tarikatçılık.
Yeni Osmanlıcılık.
Çok kültürlülük.
Çok kimliklilik.
Ulus devlet düşmanlığı yer alacaktır.
Buradan çay konusuna gelecek olursak…
Osmanlı döneminde memlekette çay falan üretilmeyip, Ortadoğu’dan ithal edilmekteydi…
Ne zaman ki Meclis kuruldu…
Atatürk’ün emriyle bu konudaki araştırmalar da başladı…
1921’den 1924’e kadar ilk Meclisin iktisat bakanlığının İlk Tarım Genel Müdürü olan Muğlalı bir aileden gelen Zihni DERİN Bey; Rus devrimi sonunda Batum sınırının kapanmasıyla Doğu Karadeniz’de ortaya çıkan işsizliğe çözüm bulmak, bölgeyi kalkındırmak için araştırmalar yaparken…
Halkalı ziraat mektebi öğretmenlerinden Ali Rıza Beyin 1917 yılında yazdığı rapora ulaşıyor…
1917 yılında yazılan raporda; “Rize ve çevresinin çay üretimi için çok elverişli olduğu” anlatılıyordu…
Sonuçta…
Hemen Rize’de 15 dönümlük bir parsele denemek amacıyla ilk çay fidanları dikiliyor ve…
Verim alındıkça da bu alan günden güne genişletiliyordu…
1939 ‘a varıldığında artık bu alan 1550 dönüme kadar ulaşmıştı…
Giderek verimin daha da artması ile…
1947’de de ilk çay fabrikası kurulmuştu kurulmasına ama…
Bütün bunlar bize şu gerçeği asla unutturmamalıdır…
Eğer bugün Rize’de çay üretiliyor, halkın önemli bir kısmı çaydan geçimini sağlayabiliyorsa…
Dahası
Dünyanın birçok ülkesine çay ihraç edilebiliyorsa…
Bunu çay bardağına değil…
Atatürk’e borçlusunuz…
Bilinsin istedim…

29–09–2015
Nusret KEBAPÇI



26 Eylül 2015 Cumartesi

MİTİNG


Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanının desteğiyle biri Ankara diğeri de İstanbul’da olan iki tane terör mitingi düzenlendi.
Miting; özellikle katılanlar açısından ilgi çekiciydi…
Çünkü bu güne kadar terör konusunda en küçük bir laf etmeyenlerle…
Sözde çözüm süreci adına PKK’ ile Diyarbakır’da halaya tutuşanların hepsi bu mitingde buluşmuştu…
Elbette söz konusu miting olunca insan ister istemez sormak durumunda kalıyor…
Sahi; miting nedir?
Kimler yapar?
Neden yapılır?
Gerçi soruları çok fazla uzatmakta mümkün ama işin mantığı şudur…
Tek tek sesleri çok fazla çıkmayan…
Ya da çok önemsenmeyen…
Kişiler…
Topluluklar…
Sendikalar…
Dernekler…
Partiler…
Odalar…
Bir araya gelerek büyük kalabalıklara dönüşür ve seslerini çok daha kolay ilgililere duyurabilirler…
Yani miting
Eğer bir seçim nedeniyle yapılmıyorsa ki söz konusu Miting terör gerekçesiyle düzenlenmiştir…
Genelde
Konuyu çözme yetkisi elinde olan ilgili makamları uyarmak, çözüm için baskı oluşturmak amacıyla yapılmaktadır…
O halde bu miting…
Cumhurbaşkanı, hükümet ve onlara çok yakın Türkiye’nin en büyük odaları, dernekleri, sendikaları tarafından düzenlendiğine…
Ve bu mitingde terörün sona erdirilmesi…
Bitirilmesi de talep edildiğine göre…
Sormak gerekiyor…
Bu talepleri yerine getirecek olan kim?
Ya da terörün bitirilmesi konusu kimlerden istenecek
Öyle ya…
Gerek saray…
Hükümet…
İlgili kuruluşlar, orada bulunan herkes, terörü bitirmek için bir talepte bulunuyorlarsa…
Çözmek durumunda olan bir yerin de olması gerekiyor…
Ve tüm bunları söylerken şunları da akıldan hiç çıkartmamak gerekiyor…
Siz; 2007 yılından beri ABD İle birlikte TSK’yi kafesleyeceksiniz, çözüm süreci diyerek Emasya 97 protokolünü ve TSK iç hizmetler kanununun 35.maddesini değiştirip askerin elinden terörle mücadeleyi alacaksınız…
Terör örgütünün propagandasını serbest hale getirip…
Ekonomik kaynaklarını kesmek konusunda parmağınızı bile kımıldatmayacaksınız…
Bayramlarda bile bayrağı yasaklayıp…
Türk olmayı neredeyse suç durumuna getireceksiniz…
Valilerinizle bir yıl içinde kendilerinden talep edilen 290 operasyon isteğinin sadece 8 tanesine izin vereceksiniz…
Terör örgütüne en önemli desteği veren ABD ve AB ülkelerine tepki bile koymayacaksınız…
Sonra da tüm bunlar olmamış gibi mitinge sığınacaksınız…
Uzun yıllar öncesinde bir devlet yetkilisi;
“İktidar makamı ağlama, yakınma makamı değil…
Muktedir olma…
Gücünü gösterme…
Çözme makamıdır.” Dememiş miydi?
Evet, beyler iktidarın anlamı bugün de aynı, değişen bir şey yok…

26–09–2015
Nusret KEBAPÇI

17 Eylül 2015 Perşembe

ULUS DEVLET DÜŞMANLIĞINDA BULUŞULAMAZ…


Aslına bakarsanız konu yeni değil oldukça da eskilere dayanmaktadır…
Yani 100 yıl öncesine falan.
Mondros’tu…
Sevr’di
Bunların tamamı emperyalistlerin Türkiye’yi parçalamak için kurduğu tuzaklardı…
Başaramadılar.
Ama ilginçti
Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türkiye halkı o günkü koşullar içinde…
Kendisinden kat be kat güçlü emperyalistlere karşı bir bağımsızlık savaşı verirken…
Onlar
Yani hemen her türden gerici ve bölücü örgütler, emperyalistlerin yedeğinde milli mücadele veren güçlerin üzerine saldırıyorlardı…
Sonuçta emperyalistlerle birlikte onlar da yenildiler
Ama vazgeçmediler…
“Durmak yok, yola devam”dı…
Tam Cumhuriyet kuruldu kalkınma başlayacak derken…
Bu kez de hedeflerinde Cumhuriyet vardı…
Bunda da daha öncekiler gibi yenileceklerdi yenilmesine ama
Durmayacaklardı…
Hem zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet yapısını parçalama isteklerinden hiç mi hiç vazgeçmediler…
Kimi zaman bunu düşmanca, baskıyla yapmaya çalıştılar…
Kimi zaman da…
Tekçi ilan ettikleri ulus devleti asılsız suçlamalarla yıpratıp…
Sözde demokratikleşme adı altında çok kimliklilik ve çok kültürlülüğü dayatarak…
Dedim ya amaçları 100 yıldır hiç değişmemişti…
İstiyorlardı ki Türkiye etnik ve dini kimliklere göre ayrışsın federatif bir devlete dönüşsün…
Kafanız mı karıştı
Bakın şimdi iktidar partisi ülkenin yaşadığı sorunların kaynağı olarak neyi görmektedir?
Ulus devleti…
Peki ya ana muhalefet…
İnanın onlar da çok farklı değil… 
Hem onlar da son seçim bildirgelerine yazdıkları anayasa değişikliğiyle ilgili maddede…
Anayasada etnik kimliğe yer verilmeyeceğini…
Öyle gizli saklı falan da değil…
Ayan beyan…
Açıklamadılar mı?
Bunun anlamı şuydu…
Bundan sonra Anayasa’da Türk Milleti diye herhangi bir kavram olmayacak…
Peki, ne olacaktı…
İşte sonrası oldukça karanlıktı…
Kimileri bunu anayasal vatandaşlık olarak tanımlıyordu…
Kimisi Türkiyelilik…
Kimisi de Türkiye milleti olarak yepyeni bir kavram ortaya koymaya çalışıyordu…
Doğrusunu isterseniz…
Sonuçta bunların tamamı aynı kapıya çıkıyor ve bir tane anlamı bulunuyordu…
Emperyalistler…
Ortak dili, tarihi, kültürü bulunan, ekonomisi güçlü bir Türkiye istemiyordu…
Ne mi istiyordu?
Türklerin de Sevr’ de sınırları çizildiği gibi küçük özerk bir bölgede yaşadığı, mini mini devletçikler…
İşte; emperyalizmin bu oyununu bozmak için önümüzde sadece iki seçenek bulunmaktadır…
Ya Atatürk’e, ulus devlete, Türkiye’ye sahip çıkarak millet olarak yaşamaya devam edeceksiniz…
Ya da emperyalizmin sözde yeni Osmanlıcılık adına sergilediği çok kimliklilik, çok kültürlülük oyunlarına sessiz kalıp, seyrederek parçalanacaksınız…
Ortası yok!


16–09–2015
Nusret KEBAPÇI


11 Eylül 2015 Cuma

ŞU 400 MİLLETVEKİLİ KONUSU…


Doğrusunu isterseniz durum vahim…
Neden mi?
Bakın söyleyim…
Olayların başlamasından bu güne kadar yani yaklaşık 53 gün içinde verdiğimiz şehitlerin sayısının 100 civarında olduğu ve bunun neredeyse yarısına yakının PKK tarafından yollara döşenen mayınların patlatılması sonucunda…
Yani mermi atmadan…
Savaşılmadan gerçekleştiği göz önünde bulundurulursa…
Ve bu canlarımızın sadece mayına ve bombalı tuzaklara dayanıklı araç verilerek hayatta kalabileceklerini de düşünülünce  
Üzüntü duymamak elde olmuyor
Üstelik milyon dolarlık lüks arabalar ve Saray’a ayrılan korkunç bütçe bu kadar göz önündeyken…
Aslına bakarsanız…
Daha çözüm süreci başlar başlamaz…
Kimsenin silah bırakıp…
Ülkenin dışına çıkmadığı…
Çıkılmadığı gibi…
Tam tersine dışarıdan çok sayıda silahlı militanın gelip bomba ve mayın depoladığı pek çok yerde yazıldı…
Oslo görüşmelerinde bile gündeme getirildi ama her nedense hiç kimse oralı olmadı…
Olunmadığı gibi, Hükümet üyelerinden bazılarınca “Tüm bu olup bitenlerin bilgileri dahilinde olduğu” şeklinde konuyu önemsizleştiren, kayıtsızlıkla geçiştiren açıklamalar bile yapıldı…
Aslında bunun anlamı şuydu
“Biz; PKK güçlenip her tarafı bombalarla, mayınlarla doldurup özerklik elde edecek konuma sahip oluncaya kadar görmemezlikten geldik. “
Hem zaten bunun başka bir anlamı olmayıp durum bile bile lades olma durumudur.
Gelelim şu 400 milletvekili konusuna…
Dağlıca’nın ardından Cumhurbaşkanı “400 milletvekili olsa ve gerekli anayasa değişikliği yapılmış olsaydı bu gün yaşanan süreç yaşanmazdı…”demedi mi?
Şimdi soralım…
Bu 400 milletvekili olsaydı polis daha mı güçlenmiş olacaktı?
Elbette hayır!
Ya asker çok mu büyük boyutlara ulaşacak sayı ve teçhizatla daha mı mücadeleci olacaktı…
Onun da olabileceğini kimse söylemiyor.
Peki…
Çok özel alınacak silahlarla…
TSK’nin
Savaşma gücü olağanüstü bir konuma mı gelecekti…
Böyle bir şeyin olduğu ufukta falan gözükmüyor…
O halde
Sık sık gündeme getirilen bu 400 milletvekili konusu ne anlama geliyor?
Öncelikle belirtmeliyim ki eğer mevcut iktidar partisi 400 milletvekili almış olsaydı ilk yapılacak şey anayasada gereken değişikliklerin yapılıp…
Kürtlere özerklik tanınması olacaktı ki…
Böyle olunca da istediklerini gerçekleştirmiş olan PKK’nın terör yaratmak için herhangi bir gerekçesi de olamayacaktı…
İşte 400 milletvekili olunca olayların sona ereceğinin esbab ı mücibesi budur…
Ama bununla kalınmayacağı da açıktır…
İlk olarak yıllardır kaldırma için uğraştıkları ortak kimliğimiz olan Türk milleti kavramı tamamen ortadan kaldırılacak…
Ardından da ortak dilimiz olan Türkçenin egemenliğine son verilecek, hem şimdiden Osmanlıcayı ön plana çıkaran, Türkçe kaldırılmasını isteyen kampanya bile başlatmadılar mı?
Böyle olunca insan devamında olacakları tahmin edebiliyor…
Aralarında Türklerin de özerk devletinin olduğu küçük devletçiklerden oluşan federal bir devlet…
Yargıyı, yasamayı ve yürütmeyi elinde tutan…
İktidarda belirsiz bir süre kalınabilecek İslami kimlikli Osmanlı benzeri bir başkanlık…
Olay budur…

11–09–2015
Nusret KEBAPÇI


6 Eylül 2015 Pazar

ÖZERKLİK HÜKÜMETİ

ÖZERKLİK HÜKÜMETİ


Yaşı ileri olanlar daha iyi bilir…
Bu güne kadar pek çok hükümet kurulmasına karşın…
Hangi bakanların Alevi…
Hangilerinin Sünni…
Veya hangi tarikat mensubu olduklarını…
Cemaatlerini…
Etnik kimliklerinin…
Laz mı?
Kürt mü?
Çerkez mi?
Arap mı?
Türk mü olduğunu biliyor muyuz?
Belki bilen…
Bu konuda ayrıntılı araştırma yapan mutlaka vardır ama genel olarak söylemek gerekirse…
Bilmiyoruz.
Doğrusunu isterseniz, merak da etmiyoruz…
Çünkü biz...
Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarının ateşi içinde, hemen her türden etnik ve dini kimlikten insanlar olarak birleştik ve…
Millet olduk…
Öncesinde kimimiz, kendimizi dini tarikat ya da cemaat kimliğimizle ifade ederken…
Kimimiz de…
Kendimizi etnik kimliklerimizle ifade ediyorduk.
Hem zaten çok kimlikli…
Çok kültürlü bir imparatorluktan geldiğimiz için bunun böyle olması o günler için çok da doğaldı.
Aslına bakarsanız tüm dünya ülkeleri uluslaşma süreci denilen koşulları benzer şekilde mutlaka yaşamışlardır.
Ama sonuçta…
Tüm dini ve etnik kimlikler bir potada eriyerek millet olundu…
Millet olununca…
Daha önce sahip olduğumuz etnik ve dini kimliklerin tamamı da alt kimlik haline dönüştü.
Ve ülkeler içlerinde yaşayan onca etnik ve dini kimliğe karşın…
Alman…
Amerikan…
İngiliz…
Fransız…
İtalyan olurken…
Biz de Türk olduk.
Hiç bir ulus devlette bakanların geçmişte hangi etnik ya da dini kimlikten olduğu sorgulanamadığı gibi…
Bu türden kimlikleri ön plana da çıkarılamaz.
Bilinir ki
Onlar hemen hangi etnik ve dini kimliklerden gelirlerse gelsinler diğer farklı tüm kimliklerle birlikte cumhuriyetin eşit yurttaşları olmuşlardır…
Hem zaten yurttaşlık en basit tanımla; Din, dil, ırk cinsiyet, renk ayrımı yapılmadan herkesin eşit olması anlamına gelmiyor mu?
Geliyor ama bu durumda, geçtiğimiz hafta bir bakanın söylediği  “İttihat Terakki anlayışından devlet uzaklaşıyor. Bu anlamda bu gelişmeler 2 arkadaşın direkt Alevi kimliğiyle bakan yapılması bunun ulaştığı düzey anlamında önemli” sözlerini nasıl yorumlamak gerekiyor…
Anlamı şu; böyle bir duruma yol açılırsa yani bakanlar veya milletvekilleri etnik veya mezhepsel kimlikleriyle meclis ve hükümette yer almaya başlarlarsa bazı bakan ya da milletvekilleri kendilerini Türk Milletinin değil, Alevilerin…
Sünnilerin…
Daha ayrıntıya girersek Nakşibendîlerin, Nurcuların…
Etnik temelde ele alındığında ise…
Türk’ün, Kürt’ün, Laz’ın, Çerkez’in, Arap’ın temsilcisi olarak görmeye başlarlar ki…
Bunun bir sonraki adımı…
Meclislerin etnik ve dini kimliklere göre ayrılmasıdır…
Daha açık deyişle özerklik…
Burada bir an düşünüp soralım…
Emperyalistlerin de yüz yıldır yapmak istedikleri de bu değil miydi?

06–08–2015

Nusret KEBAPÇI