8 Haziran 2026 Pazartesi

ANAYASAL MONARŞİ

 

ANAYASAL MONARŞİ

Aslında tüm olay, altyapı ile üstyapı arasındaki o köklü çelişkiden kaynaklanmaktadır. Eğer bir ulus; sanayiden tarıma, madenlerinden liman ve gümrüklerine kadar hemen her alanda tam anlamıyla egemense, elbette siyasette de ulusal çıkarı gözetmek, ulus kimliğini ve bilincini korumak, ekonomik bağımsızlığın yanında siyasi bağımsızlığı da muhafaza etmek zorundadır.

Ama siz ekonomiyi ulusal olmaktan çıkarır, ülkenin pek çok alanındaki tekelini yok edip sanayiden tarıma, madenlerden liman ve gümrüklere kadar her şeyi yabancılara teslim ederseniz, ister istemez böyle bir ülkeyi ulusal birlik içinde tutarak ve ulusal çıkarı koruyarak yönetemezsiniz. Bu durumda zaten ulusal birliktelik kalmayacağı gibi, çok kimliklilik de ülkenin yeni harcı haline gelecektir. Yani bir yandan ekonomiyi küresel sermayeye teslim edip, diğer yandan ulus kalmak ve ulusal politikalar uygulamak mümkün olamamaktadır. İşte böyle olunca da emperyalist ülkelerin baskısına boyun eğmek kaçınılmaz hale gelmektedir.

Zaten siyasal İslam’ın mantığı da emperyalizme boyun eğip ulus devlete karşı olmaktır. Bu sefer de tam olarak böyle olmaktadır. Yine her zamanki gibi talimat ABD’den, uygulamak bizden. Birileri her ne kadar yerli ve milli olduklarını söylüyor olsalar da ne yazık ki gerçek budur.

Üstelik ABD güdümünde olmamız öyle yeni falan da değildir. Nereden baksanız 80 yıllık bir geçmişe dayandığı bile söylenebilir. Ancak ilişkiler, hiçbir dönem son 20 yılda olduğu gibi ABD temsilcisinden talimat alınıp yerine getirilmesi düzeyine düşmemiş, hiç bu kadar açık ve alenen olmamıştır.

Öyle ki, adamlar açıkça bize bir Ortadoğu ülkesi olduğumuzu ya da olmak durumunda kaldığımızı söylemekle kalmadılar. Önümüzdeki dönemde nasıl bir siyasi sistemle yönetilmemiz gerektiğinin yanında, üniter yapımızdan vazgeçmemiz gerektiğini, dahası monarşik ve Osmanlı millet sistemi adı altında ulus kimliğinin bulunmadığı, hemen her türden etnik ve dini kimliğin bir anlamda özerk olabileceği bir devlet sistemini bile önerdiler demiyorum, resmen dayattılar.

İşte "terörsüz Türkiye" komisyonunun kurulması da, "eşit yurttaşlık" tartışmalarının yapılması da, "kurucu önder" gibi kavramların ortaya atılmasının nedeni de budur. Son zamanlarda sıklıkla gündeme getirilerek tekrarlanan anayasa değişikliği söylemlerinin arkasındaki gerçek sebep; ABD tarafından ülkemize dayatılan, İsrail’in bölgede ulus devlet istemediği şeklinde dile getirilen, aynı zamanda monarşik ve Osmanlı tipi, çok kimlikli, çok kültürlü bir toplum yapısına dönüştürülmek istenmemizdir. Yaşananlar, hep o talimatların yerine getirilmeye çalışılmasından kaynaklanmaktadır.

Ülke vahşi bir neoliberal sistemle talan edilip soyulurken, değiştirilmek istenen anayasa ile aslında bu talana karşı mücadele eden işçi sınıfını, köylüleri, hatta her an emperyalizme karşı çıkabilecek durumda olan ulusu topyekûn tasfiye etme tezgâhı kurulmaktadır. Sözde çok kimliklilik adına, sömürüye karşı durabilecek o bütünleşik sınıf kimliği parçalanmakta; toplum da ulus olmaktan çıkarılarak etnik ve dinsel kimliklere bölünmekte ve direniş gücü yok edilmek istenmektedir. Çıkarılmak istenen bu yeni anayasa, aç bırakılan maden işçilerinin karşısına polisi diken, toprağını ve deresini maden şirketlerine karşı korumaya çalışan köylünün karşısına devletin gücünü çıkaran, yani doğrudan soygun ve talandan yana olan neoliberal anlayışın, işçi sınıfını ve ulusu zayıflatma aracıdır.

O halde şöyle bir düşünelim: Mevcut Anayasaya göre seçilmiş bir meclisin anayasa değişikliği yapma Veya yeni bir anayasa yapma yetkisi olmalı mıdır?

Bir futbol takımı düşünün. Maçın tam ortasında bir an oyunu durdurup, futbolla ilgili herhangi bir kuralı öne sürerek bunu hemen değiştirmek ve buna göre maça devam etmek istemesi ne kadar saçma sapan bir olaysa; mevcut anayasaya uymak konusunda yemin etmiş vekillerin dönemin ortasında "Biz bu anayasanın falan maddelerini beğenmiyoruz" diyerek değişiklik talep etmesi de emin olun o kadar saçmadır. Genelde anayasalar darbe veya devrim gibi olağanüstü koşullarda, toplumun çeşitli kesimlerinden belirli kıstaslara göre seçilen "kurucu meclisler" tarafından yapılır veya değiştirilir.

Ancak görünüyor ki birilerinin acelesi var. Çünkü ABD, Türkiye’nin bir an önce BOP kapsamında monarşik ve çok kimlikli bir ülke olmasını istiyor.

Peki neden? Çünkü emperyalizm parlamenter, demokratik ülkeleri sevmez. Bilirler ki o ülkelerde iktidara isteklerini kabul ettirmiş olsalar bile karşılarında bir muhalefet vardır. Bir an 1 Mart Tezkeresi tartışmalarını gözünüzün önüne getirin. Muhalefet sessiz kalsa bile sendikasıyla, meslek odasıyla, demokratik kitle örgütleriyle tepki koyabilecek örgütlü, geniş bir kesim vardır. Ayrıca kuvvetler ayrılığı olduğundan, bağımsız yargı organının karşı durması gibi bir durum da haliyle söz konusudur.

Bu durumda ABD açısından, üniter ulus devlet yerine çok kimlikliliği, yani Osmanlı millet sistemi denilen ve sıklıkla Türk, Kürt, Arap, Alevi gibi sözcüklerle zaman zaman ifadesini bulan etnik ve dinsel kimlikli, çok hukuklu bir sistemi yürütmek, ancak ve ancak ABD tarafından desteklenebilecek monarşik bir başkanlıkla mümkün olabilir. İşte tüm bu anayasa tartışmalarının esbabı mucibesi budur.

Yani uzun sözün kısası: Ya Atatürk İlke ve Devrimlerinin ışığında, üniter ulus devletimizle birlikte sendikamız, meslek odamız, demokratik kitle örgütlerimiz, bağımsız yargı ve yasama için mücadele edeceğiz ya da değişmeyen tek kişinin bundan sonra her hakka sahip olacağı bir monarşinin tebaası olacağız.

Ortası yok.

09 Haziran 2026

Nusret KEBAPÇI

 

1 Haziran 2026 Pazartesi

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE KAYYUMUN ARKA PLANI

 

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE KAYYUMUN ARKA PLANI

Aslına bakarsanız, bazıları kayyuma destek vererek iktidara yakın olmayı "milli bir çizgiye yönelmek" olarak görse de ortada büyük bir tuhaflık olduğu aşikârdır. Neden mi?

Bir iktidar düşünün; görünüşte her ne kadar siyasal İslamcı politika uygulandığı izlenimi yaratmaya çalışsalar da dış politika tamamen ABD'ye endeksli olup ekonomide yapılanlar da neoliberalizmdir. Yani "milli sanayi, tarım, hayvancılık, maden" denilmeden, ülkedeki hemen her alandaki üretimin bitirilmesi ve ekonominin hiçbir koşul ve kural olmaksızın küresel sermayeye terk edilmesidir. Böyle olup ülke hemen her alanda acımasız ve vahşi bir kapitalizme teslim edilince, siyaset de ister istemez o küresel sermayenin çıkarına göre şekillenmek durumundadır. Bu sistemde sermaye alabildiğine özgür olup ülkeyi dilediği gibi talan edebilirken, bu yıkıcı ekonomik politikalara karşı durmak, mücadele etmek, direnmek, hatta grev yapmak neredeyse yasaklanabilmektedir. Çünkü uygulanan neoliberalizm bunu gerektirmektedir.

Düşünebiliyor musunuz? Bir kişinin emriyle Meclis'in ruhu bile duymadan, bir anda pek çok ilin neredeyse yüzde sekseni maden alanı ilan edilebilmekte. Öncesinde devlete ait olan sağlık kurumları, yol, köprü, havaalanı fark etmeksizin satışa çıkarılabilmekte; zeytinlikler ve tarım alanları tamamen yok edilebilmektedir.

Ülkenin beslenmesi açısından stratejik önemi olan tarım çökertilip hayvancılık bitirilirken, ülke tamamen dışa bağımlı hale getirilmekte; ithalata dayalı ekonomiyle ülke değil, maalesef bazı yandaşlar istedikleri gibi zenginleştirilebilmektedir.

Tabii bunun sonucunda da başta ülkenin çiftçisi olmak üzere, işçisi, memuru ve emeklisi derin bir yoksulluğa terk edilmektedir.

Madalyonun diğer yüzünde ise toplumu bir arada tutan, ulus devletin temel dayanakları olan ulus bilinci, laiklik ve milliyetçilik tamamen göz ardı edilmekte. Atatürk, Türk, hatta Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı anımsatacak isim ve kavramlar hemen her yerden kaldırılırken; tersine, Cumhuriyet ve Atatürk devrimlerine o dönemde bayrak açmış, isyan etmiş figürlerin isimleri de pek çok yere verilebilmektedir. İşin doğrusu bu tablo, nereye doğru varılmak istendiğini gayet net bir şekilde göstermektedir.

Ama bazıları için tüm bunların hiçbir önemi yoktur. Onlar ne 13 yıldır bilerek kaybedilen seçimlerin nedenini önemsemektedirler, ne de TESEV’in ne olduğunun, kimin adına hareket ettiğinin farkındadırlar.

Elbette bu yazdıklarım, her zaman olduğu gibi yine sadece anlayanlara... Aslına bakarsanız, sadece biraz dikkat etmek bile yapılmak isteneni görmeye yeter. Ancak dediğim gibi, sadece biraz dikkat!

Şimdi şöyle bir Ortadoğu haritasına bakın. Bölge ülkelerinin İran’ın mücadelesi sonucunda, ABD’nin yanında durmaları çok mümkün değil. Avrupa ülkelerinin önemli bir kısmı da ABD’nin hamlelerini onaylamıyor.

Böyle olunca da bölgede ABD’nin çok güvendiği; hatta onun uğruna İstanbul Boğazı’nın yanına başka bir kanal açarak ABD’yi her türlü riske karşın Karadeniz’e sokmaya çalışan bir ülke kalıyor. Ne demişti bir ABD temsilcisi? Hatırlayın: "Meşruiyeti biz veriyoruz."

Yani sonuçta ABD'nin meşruiyet desteğiyle, ABD tarafından dayatılan monarşik bir yönetim altında Osmanlı millet sistemine koşar adım gitmekteyiz. Bazıları henüz anlamasa da olay budur.

Bu nedenle de ABD, şimdiye kadar Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) uygulanması için test edilmiş; Irak, Libya ve Suriye’de kendi adına büyük görevler üstlenmiş mevcut bir iktidar varken, geleceği henüz belirsiz olan, güvenip güvenemeyeceğini henüz kestiremediği başka bir partiye şimdilik bel bağlayamıyor. Bu yüzden de mevcut iktidar partisine, bölge planları ve yapılacak anayasa değişikliğiyle kurulmak istenen federatif yapı için biraz daha zaman kazandırmaya çalışmaktadır.

İşte tam da bu yüzden, mevcut iktidar partisinin yapılacak herhangi bir seçimde kazanabilecek bir oy alabileceği konusu tehlikede görününce, geriye ana muhalefet partisinin mutlak butlan kararıyla parçalanması kalmaktadır.

Böyle olunca da 12 Eylül döneminde uygulanan, ancak o yıldan beri terörle doğrudan ilişkisi bilinen yapılara bile uygulanmayan kayyum anlayışı, her türlü siyasi risk göze alınarak devreye sokuluyor.

Yani demek istediğim tüm olay; CHP’nin parçalanarak bir kesiminin teslim alınması ve planlanan anayasa değişikliği için gereken o kritik çoğunluğun her ne pahasına olursa olsun sağlanmasıdır.

Asla başka bir şey değil.

01 Haziran 2026
Nusret KEBAPÇI