30 Aralık 2025 Salı

ASGARİ ÜCRET: BİR ULUSUN VE PAZARIN TASFİYESİ

 

ASGARİ ÜCRET: BİR ULUSUN VE PAZARIN TASFİYESİ

Toplum olarak okumayı ve araştırmayı pek sevmediğimizden midir nedir, tarafı olduğumuz siyasi partilerin ekonomik programları hakkında bile en küçük bir bilgimiz yok. Bu nedenle de siyasi tercihlerimiz; araştırarak ve sorgulayarak yapılan bilinçli bir seçimden ziyade, parti liderlerinin hitabetine ve karizmasına dayalı bir "taraftarlık" ilişkisi üzerinden tanımlanabilmektedir.

Haliyle, böyle olunca da elde edilen asgari ücret sonucuna şaşırmamak gerekiyor. Programında devleti küçültmeyi, kamu harcamalarını kısmayı ve ekonomiyi tamamen küresel piyasaların insafına bırakmayı vadeden bir siyasi iradeden; emeği önceleyen ve halkın refahını piyasanın üstünde tutan bir asgari ücret beklemek, eşyanın tabiatına aykırıydı.

Nitekim "dağ fare doğurdu" ve beklenen asgari ücret açıklandı: 28.075 TL.

Bu rakamı bir de Türk-İş’in 2025 yılı verileriyle yan yana koyalım ki manzara biraz daha netleşsin. Dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı beslenmesi için gereken açlık sınırı 29.828 TL, insanca yaşayabileceği yoksulluk sınırı ise 97.159 TL. Yani açıklanan rakam, bir işçinin ailesinin karnını doyurmasına bile yetmiyor.

Peki, bu adaletsizliği kim onaylıyor? 15 kişilik Asgari Ücret Tespit Komisyonu... Yapı zaten baştan belli: 5 Hükümet, 5 İşveren ve sadece 5 İşçi temsilcisi. Kararın salt çoğunlukla alındığı bir sistemde; neoliberal politikaların uygulayıcısı iktidar ve bu ortamdan beslenen işverenlerin, daha oylama yapılmadan sonucu 10’a 5 sermaye lehine bağladığı ortada değil mi?

Ancak asıl görmemiz gereken, "haşlanmış kurbağa" misali adım adım sürüklendiğimiz noktadır. Yıllardır vurguladığım bir gerçek var: Ulusal pazar giderse, ulus da gider. Bir ülkede ulusal pazar parçalanarak küresel sermayeye teslim edilmişse, o pazara dayalı birleşik bir ulus örgütlenmesinin var olma şansı yoktur.

1980’lerden itibaren ülkemizi küresel pazar yapmak adına uygulanan neoliberal politikalar, meyvelerini bugün vermektedir. Eskiden eksik ya da yanlış da olsa milletin ihtiyacı ve kalkınması ön planda tutulurken; bugün devlet, küresel sermayenin talimatları doğrultusunda ekonomik olarak adeta yok olma seviyesine getirilmiştir.

Bu durum tesadüf değildir. Ekonomiyi küresel sermayeye teslim eden anlayış, aynı zamanda ulus kimliğinin de karşısında durmaktadır. Halkı ortak ekonomik taleplerde birleşemeyecek şekilde etnik ve dini kompartımanlara bölmek; meydanı sanayileşme derdi olmayan tarikatlara, cemaatlere ve mikro-kimliklere bırakmak bu sistemin "esbab-ı mucibesi"dir. Zaten üst kimlik olarak siyasal İslam’ı benimseyen bir anlayışın, ulusu ve onun ortak adını kabul etmesi doğasına aykırıdır.

Anlaşılması gereken şudur: Aslında biz ne bir savaş yaşıyoruz ne de bitmek bilmeyen, çaresiz bir kriz. Üstelik yoksul bir ülke de değiliz. Eğer öyle olsaydı; "Yap-İşlet-Devret" modeliyle maliyetleri normalin 10 katına ulaşan dolara endeksli geçiş garantili yollara, köprülere ve hasta garantili şehir hastanelerine kaynak ayrılamayacağı gibi ülkenin kaymağını yiyen dev şirketlerin vergileri de bir kalemde silinemezdi.

Gerçek olan şudur: Biz, sosyal devletin ve kamu çıkarının rafa kaldırıldığı bir sistemin içindeyiz. Bu sistemde başarı; ucuz iş gücüyle maliyeti düşürüp dünya pazarıyla rekabet etmeye ve ücretleri insan hayatını tehdit edecek kadar düşük tutmaya endekslidir. Haliyle bunun olabilmesi için de sendikaların zayıflatılması, giderek etkisiz hale getirilmesi gerekmektedir. Bunun için de işler parçalanarak taşeronlaştırılmakta; dolayısıyla işçinin direnci de bu parçalanma nedeniyle kırılmaktadır.

Sonuçta iş dönüp dolaşıp ulusal ekonomiye gelmektedir. Eğer ulusal bir tarım, hayvancılık, sanayi ve maliye politikanız varsa; devlet ekonomide yeniden etkin bir güç haline gelirse halk refah ve gelir seviyesi yüksek, mutlu ve sağlıklı olur. Ama siz ekonomiyi tamamen küresel sermayeye teslim etmişseniz;

Yoksul ve çaresiz...

Başka yolu yok.

29.12.2025

Nusret KEBAPÇI

 

22 Aralık 2025 Pazartesi

ALGIYLA YÖNETİLMEK…

 

ALGIYLA YÖNETİLMEK…

Bir toplumda bireyler, "yurttaş" olmanın gerektirdiği sorgulama sorumluluğunu bırakıp kendilerini hâlâ eski dönemin "padişah tebaası" gibi görmeye başlarlarsa, orada bilinçten söz etmek imkânsızlaşır.

Eğer yöneticilere ki bu sadece devlet kademesi değil, bir parti veya sendika da olabilir sürekli övgüler düzülüyor ve "Liderin mutlaka bizim anlayamadığımız bir bildiği vardır" diyerek irade teslim ediliyorsa, o toplum henüz demokratik olgunluğa erişememiştir.

Aklını yönetenlere koşulsuz teslim edenler, hangi örgütlenmenin içinde olurlarsa olsunlar, en fazla "edilgen bir tebaa" olabilirler. Zaten yöneticilerin "cahil insanın ferasetine güveniyoruz" türünden söylemleri de boşuna değildir; çünkü bilinç sorgulamayı, cahillik ise biati besler.

Bu durum…

Toplumun medya aracılığıyla istenilen yöne sevk edilmesini ve gerçeklerden kopuk bir algı dünyasında yaşatılmasını kolaylaştırır. Algı yönetimi, halkın sadece bugününü çalmakla kalmaz; gelecekteki felaketleri bile kitlelere birer "zafer hikâyesi" gibi sunma sanatına dönüşür.

Tarihsel sürece baktığımızda bu algı yönetiminin çarpıcı örneklerini görürüz.

Birinci Dünya Savaşı’nda payitaht işgal altındayken bile halkın bir kesimi "savaşı kazanıyoruz" algısıyla teskin edilebilmişti.

Bugün de tarım, hayvancılık ve sanayideki çöküşe, ağır dış borç yüküne rağmen "Dünya bizi kıskanıyor" söylemi bir karşılık bulabiliyorsa, burada çok güçlü bir algı operasyonu var demektir.

Ancak bu illüzyon, yaşanan somut olaylarla darmadağın olmaktadır. "Güçlü devlet" ve "geçilmez sınır" algısı, her gün yeni bir zafiyetle sarsılıyor. Bir devlet düşünün ki; sınırları sadece sığınmacılar için değil, yabancı aktörler için de adeta bir "yolgeçen hanı"na dönüşmüş.

Örneğin; geçtiğimiz günlerde Barzani, uzun namlulu silahlı korumalarıyla karadan girerek Türkiye’de boy gösterip arzı endam etmedi mi?

Komşu bir ülkeden kalkan bir İHA, ülkemizi boydan boya 300 kilometre geçip ancak başkent yakınlarında düşürülebildiğinde bu güvenlik algısı nereye düşer? Ya da bir Yunan askerinin botla Datça kıyılarına kadar çıkıp elini kolunu sallayarak geri dönmesi, sınır namusunun neresine sığar?

Açık olan şudur: Devletin kimliğine, varlığına ve ekonomik zenginliklerine sahip çıkamayanlar, sınırlarına da sahip çıkamazlar.

Dışarıdaki bu zafiyet sürerken, bir de "iç cephe" tartışmaları yürütülüyor. Bir halkın birliği sadece dış saldırılara karşı değil, içerideki kışkırtmalara karşı da diri tutulmalıdır. Bunun yolu ise toplumu tarikat, cemaat veya etnik kimlik gibi parçalara bölmek değil…

Laiklik temelinde, ulus bilinci ve vatan sevgisiyle birleştirmektir.

Unutulmamalıdır ki…

Bir ülkenin gerçek sınırı sadece tel örgülerle değil, o topraklar üzerinde yaşayan her bir yurttaşın hür ve sorgulayan aklıyla korunur.

Eğer biz ulusal birliği sağlamak adına laikliğe ve ortak vatandaşlık hukukuna sarılırsak bölünmez bir bütün oluruz. Aksine; ulusal bilinci dışlayıp etnik ve dini kimlikleri kaşırsak, kendi parçalanışımıza zemin hazırlarız.

Benden söylemesi...

23.12.2025

Nusret KEBAPÇI

 

18 Aralık 2025 Perşembe

TERÖR, AF VE FEDERASYON: BOP'UN SON PERDESİ Mİ?

 TERÖR, AF VE FEDERASYON: BOP'UN SON PERDESİ Mİ?

Aslında biz, "terör örgütü mensupları suç işlemiş mi, işlememiş mi?" gibi laf salatası bir tartışmanın içine çekilirken ABD Senatosu, Suriye'deki PKK'nın kolu olan YPG'ye 2026 yılı için 130 milyon dolarlık yardımı kabul etti.

İsterseniz önce, ayrıntıya çok girmeden sıklıkla gündeme getirilen "suça bulaşmamış terör örgütü mensuplarına af" konusundan başlayalım. Sizce suç nedir?

Tahmin ediyorum ki burada kastedilen sadece öldürme eylemi... Oysa görülüyor ki asıl amaç; öldürmek dışında kalan yardım ve yataklık, bomba yerleştirmek, pusu kurmak, propaganda, örgüt üyeliği gibi eylemlerin suç olmaktan çıkarılmasıdır.

Buna dayanarak örgüt mensupları serbest bırakılacak, hatta işe bile yerleştirilebilecekler. Peki, biz kimin, hangi örgüt mensubunun suç işleyip işlemediğini ne kadar biliyoruz? Kesin bir bilgi mümkün mü? Elbette değil. Dolayısıyla asıl amaç, toplumu etkileyerek yıllardır hedeflenen Türk ulus devletini; "terörsüz Türkiye", "analar ağlamasın", "barış kardeşlik" nakaratlarıyla parçalayıp federatif bir yapıya hazırlamaktır.

Aslında bunları söylerken, birilerinin "ayakkabı numaralarına kadar biliyoruz" sözleri aklıma geldi. "Az kaldı, bitiyor, bitti" derken bir de baktık ki, terör örgütü sanki Türk ordusuna karşı savaş kazanmışçasına; anayasa değişikliği, anadilde eğitim, yerel yönetimlerde özerklik gibi pek çok dayatmada bulunabilmekte. Ne yazık ki, ülke yöneticileri de tüm bunlar için toplumu ikna edebilmek adına var güçleriyle çaba harcamaktadırlar.

Ama bu işin sadece görünen kısmı. Sahi, tüm bu toplumu ikna çalışmaları sürerken insanın aklına birden, "Acaba BOP bitti de haberimiz mi olmadı?" veya "Birileri BOP eş başkanlığından ayrıldı da gözümüzden mi kaçtı?" gibisinden düşünceler gelebilir. Ama emin olun, böyle bir şey yok.

Olay nedir biliyor musunuz? BOP, bölgedeki neredeyse tamamı Müslüman olan 22 ülkenin sınırları değiştirilerek parçalanmasıydı. Şimdiye kadar parçalananların tamamı, esas olarak ABD ve koalisyon güçlerinin fiziki saldırısı ve işgaliyle gerçekleşti. Bizim NATO üyesi bir ülke olmamız nedeniyle şimdilik böyle askeri bir operasyon gündemde değil.

Bu nedenle bu iş ancak; ulus devlet düşmanı olup ülkeyi tamamen küresel sermayenin açık pazarı yaparak, toplumda ulus bilincini ve ulusal birlikteliği oluşturan değerleri (başta Atatürk olmak üzere Türk kimliği dahil) yok etmeye çalışan; devletin hemen her kurumunu tamamen mezhepçi örgüt, tarikat ve cemaatlerle doldurarak, toplumu sözde ümmetçi bir ideolojiyle birleştirmeyi hayal eden bir siyasal İslamcı partiyle yapılabilirdi ki, şimdi o yapılmaktadır.

Aslında olay nedir biliyor musunuz? 

ABD, bölgede kendi egemenliğini tehlikeye düşürebilecek, İsrail'in güvenliği için tehdit oluşturabilecek ulus devlet istemiyor. Bu nedenle bu dört ülkenin etnik ve mezhep temelli parçalanması ve bu parçalardan bazılarının daha sonra birleştirilerek ABD kuklası büyük bir Kürdistan kurulması amaçlanıyordu. İşte bu amaçla ABD bu dört ülkede aynı merkezden yönetilen örgütler bile oluşturmuştu.

Şimdi ülkemizi yönetenler, bu terör örgütlerinin ülkemizdeki uzantısının Suriye'nin kuzeyinde kurulacak devlete destek vermek için oraya gitmesini; sözde "tüm örgütün bittiği" algısı yaratarak, Türkiye’ye ancak teslim olma koşullarında uygulanabilecek federatif altyapı anlamına gelebilecek koşulları kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.

Ama gerçekten sadece Türkiye'de değil, bölgede de terör bitsin, ulus devletler varlığını sürdürsün isteniyorsa, bunun yolu; ekonomide bölgesel eşitsizliği körükleyen neoliberal politikalardan vazgeçmek…

Ülkemizi yeniden ulusal tarım, hayvancılık ve sanayileşme programlarıyla kalkınma yoluna sokarak ulusal bilinci tüm ülkeye yaymak ve ABD emperyalizmini bölgeden kovmaktan geçmektedir.

Ama asla ABD kukla örgütlerini muhatap alıp taviz vermekten değil.

15.12.2025 

Nusret KEBAPÇI



13 Aralık 2025 Cumartesi

1919'DAN ÖNCE…

 

1919'DAN ÖNCE…

Gün geçmiyor ki, emperyalizme karşı verdiğimiz büyük mücadele sonunda kurduğumuz ulus devletimiz, günümüzün emperyalist ülke temsilcileri, siyasal İslamcılar ve sol neoliberaller tarafından saldırıya uğramasın. Ne yazık ki, bu kez de öyle oldu…

Bir yandan ABD temsilcisi Tom Barrack, 1919’da ulus devletin kurulmasıyla işlerinin bozulduğunu söylerken; diğer yandan da iktidarın, her zamanki gibi, Cumhuriyet Devrimi’ni ve Millî Mücadele kahramanlarını, sözde İstiklal Mahkemeleri gerekçesiyle hedefe alması aynı döneme denk geldi.

Aslına bakarsanız, bu ne ilk defa oluyor ne de son kez olacak.

Çünkü her ikisinin de düşmanı ulus devlet!

                     Emperyalizm, ulusal pazardan dışlanma ve ulusal birliğin sağlanması nedeniyle ulus devlete doğrudan düşman olurken,

                    Siyasal İslamcılar, ulus kimliği yerine ümmetçi yapıyı öne sürerek; Neoliberaller ise merkezi devlet yapısından kurtulma, ülkeyi küresel sermayeye açma ve etnik/dinsel kimliklere "özgürlük" söylemi altında ulusal birliği çözme amacı güderek, farklı araçlarla da olsa aynı sonuca hizmet etmektedirler: Ulusal egemenliği kırmaya.

Doğrusunu isterseniz, emperyalist ülkelerin ülkemiz üzerindeki politikalarını göz önüne almadan doğru bir politika veya strateji izlemek mümkün değildir. Eğer ulus bilinciniz yoksa ve emperyalizm ile ulusal egemenlik gibi kavramlardan çok uzaksanız, hiç farkında bile olmadan onların kullandığı bir araç durumuna düşebilirsiniz.

Bu nedenle öncelikle bilinmelidir ki; her ne kadar bazıları ulusun ne olduğundan, nasıl oluştuğundan bihaber olup emperyalizmle birlikte ulusal egemenlik karşıtlığına soyunuyorlarsa; emin olun görünürdeki adları, unvanları, düşünceleri ne olursa olsun, onlar mutlaka emperyalizmin içimizdeki "beyaz taşlarıdır". Bundan hiçbir şekilde kuşkunuz olmasın.

Çünkü emperyalizm; bizimki gibi ülkelerin ulusal birlikteliğini çok güçlü bir şekilde sağlayıp; ekonomisi, tarımı, sanayisi, yer altı ve yer üstü tüm zenginlikleri üzerinde egemen olmasını istemez.

İsterler ki o ülkeler ulus öncesi duruma dönüşüp; tarikatların, etnik ve dini her türden kimlikçiliğin cirit attığı, ekonominin tamamen yabancı sermaye tarafından diledikleri gibi talan edilebildiği bir ülke olsun.

Zaten ulus devlet ile ulus öncesi sömürge devlet arasındaki en belirgin fark nedir biliyor musunuz? Ülke ekonomisi ve her türden zenginliği üzerine karar verme gücünün ulus devlette olup olmamasıdır.

Yani ulus devlet, ülke ekonomisi üzerinde egemen olup bunu ulus çıkarına değerlendirirken; sömürge ise yabancı devlet ve şirketlerin yararlanması için gereken her türden çabayı gösterir. Hem zaten bu anlayışa göre "vatan" gibi bir kavram da söz konusu olmadığından, ülkenin malı, ulusal çıkar, egemenlik falan da haliyle hikâye durumundadır.

İşte bu nedenle, ABD'li Tom Barrack gibilerin 1919 sonrasındaki ulus devlet karşıtlığıyla; aynı döneme denk getirilen, sözde İstiklal Mahkemesi gerekçesiyle Atatürk ve Cumhuriyet devrimlerine yapılan saldırıların amacı tam olarak budur.

Çünkü emperyalizm ve ülkemiz içindeki siyasal İslamcı ve sahte milliyetçi işbirlikçileri pekâlâ biliyorlar ki; "sözde terörsüz Türkiye" adı altında ülkemizin ulus kimliğini yok ederek çok kimlikliliğe götürecekleri süreç; Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet gözden düşürülmeden, itibarsızlaştırılmadan tamamlanamaz.

Bu yüzden Atatürk'e her fırsatta hakaret edilmesine göz yumulmakta, O’nun yaptığı Devrimler tamamen uydurma bir şekilde değersizleştirilmeye çalışılmaktadır.

Ama isterseniz, o emperyalist temsilcilerin tadı damaklarında kalan 1919 öncesine kısaca değinelim ki, birilerinin emperyalizmle niçin işbirliği yaptıkları çok daha iyi anlaşılabilsin.

Bir devlet düşünün... Balkan Savaşı'nda yenilmesiyle birlikte dağılma sürecine girsin. Ancak bu durumdan ders almayıp, üstelik sanayi devrimiyle de tanışamayıp üretim yapamadığı gibi; lüks tüketim ve şatafatlı yaşamaya, saray yapmaya devam etsin.

Yetmediği gibi; ülke tamamen kapitülasyonlarla yabancıların koşulsuz at oynattığı bir yer haline gelsin, var olan el sanatları ve hafif sanayi girişimleri bile yok olmaya yüz tutsun. Bu da yetmediği gibi para basma yetkisi bile adı Osmanlı olup kendisi İngiliz/Fransız olan bankada olsun. Ekonomi "Düyun-u Umumiye" adı altında yabancı devletlere bırakıldığı gibi...

Vergi toplama işi de "Reji" adı verilen ve çalışanlarına "kolcu" denilip türkülere bile konu olan, devletin jandarmasına yakın sayıda silahlı gücü bile bulunan yabancı şirketlere devredilebilsin.

Ve üstelik tüm bunlar o dönemde yaşasa, bırakın sadrazam, vezir falan olmayı; vezirparmağı bile olamayacak insanlar tarafından sırf Atatürk’e saldırmak için savunulabilsin...

Yani demek istediğim; içinde bulunduğumuz durum oldukça vahim ve üstelik ne yazık ki çok fazla seçeneğimiz de yok. Daha doğrusu iki seçenekten birini seçmek zorundayız:

                      Ya Atatürk’ün izinde Devrimlerine sahip çıkarak ulus devletimizi ve kimliğimizi sonuna kadar savunacağız,

                      Ya da sessiz kalıp, göz yumarak teslim olup parçalanacağız.

Başka yolu yok.

     08-12-2025

 Nusret KEBAPÇI

 

7 Aralık 2025 Pazar

NEOLİBERALİZMLE YÖNETİLMEK…

 

NEOLİBERALİZMLE YÖNETİLMEK…

Belki yukarıdaki başlığı görünce "Bu nedir?", "Nasıl bir yönetim şekli?", "Böyle yönetilince ne olur?" diye sorabilirsiniz. Belki de konuyu araştırırsınız.

Ya da bunların hiçbirini yapmazsınız. Neyin niçin olduğuna kafa yormazsınız. Onlarca yılın verdiği alışkanlıkla, her şeyi devletten beklersiniz. Hatta belki içinizden "Bizim liderimiz asla yanlış yapmaz" diye de düşünebilirsiniz.

Ancak iş ne yazık ki öyle değil. İsterseniz yaşamınızdan örnekler vermeden önce konuyu tanımlayalım ki olay herkesin kafasında netleşsin.

Neoliberalizm aslında devletin tamamen küçültüldüğü, bir anlamda "gece bekçisi" konumuna indirgendiği sistemin adıdır. Bu sistemde devlet; hemen her konuda inisiyatifi özel, yerli ve yabancı şirketlere bırakır. Üstelik bu şirketlerden doğru dürüst vergi alınmadığı gibi şirketler hiçbir şekilde de denetlenmez.

Bunu ülkemizin her alanında zaten yaşıyoruz.

Yine de hatırlatayım: Bu sistemde yaşanan hiçbir şey kişisel hatalarla veya anlık yanlış kararlarla olmuyor. Bunların sistemsel olduğunun anlaşılması, dolayısıyla mücadelenin ve tercihin de ona göre yapılması gerekiyor.

Tabii şunu da unutmadan: Bu sistemde kamu çıkarı, kamusal alan, toplumun hakları gibi kavramlara asla yer yoktur. Devlet, tamamen küresel ölçekteki büyük şirketlerin hizmetindedir. Siz artık bundan sonra hak ve ödevleri olan bir yurttaş değil, her şeyin bedelini fazlasıyla ödemek zorunda olan bir müşterisiniz.

Aslında bunu anlamak son derece kolay: Zeytin ağaçlarına, sulara, ormanlara, öğrenci haklarına veya grev hakkına sahip çıkmayı deneyin. O an, mevcut kamu gücünün şirketlerden mi yoksa halktan mı yana kullanıldığını yaşayarak görebilirsiniz.

Dilerseniz konuyu daha ayrıntılı örneklendirelim.

Geçtiğimiz günlerde yurtdışından gelen bir ailenin zehirlenme olayını sanıyorum herkes izledi. Aslında bu yaşanan buzdağının görünen kısmıydı. Çünkü ülkemizde bu tür gıda zehirlenmesi vakaları sıkça yaşanmakta ve maalesef bazıları ölümle sonuçlanabilmektedir.

Ya, ihraç ettiğimiz ama üzerinde normalin 100-200 katı pestisit (zehir) bulunduğu için geri gönderilen gıdalara ne demeli…

Ve bunu gönderirken yabancı ülkelerin sıkı kontrol yapacağı da bilinmesine rağmen…

Hal böyleyken, kendi iç piyasamızın ne durumda olabileceği hiç aklınıza geliyor mu? Hallere giren ürünlerde herhangi bir denetim, kontrol veya laboratuvar tahlili yapıldığını hiç duydunuz mu?

Olay sadece sebze-meyve de değil. Et, süt, tavuk ve işlenmiş gıdalarla ilgili neredeyse her gün yeni skandallar patlamaktadır. Özellikle de girdi fiyatlarının aşırı yükselmesi nedeniyle ülkemizde hayvancılık neredeyse yapılamaz hale getirilince piyasa, kolay kâr amacıyla ithal ürünlere açıldı. Üstüne bir de ruhsatsız, denetimsiz işletmeler eklenince durumun vahameti ortada.

İçinizden "Gıdada sorun var ama diğer alanlar farklı!" diyebilirsiniz. Ama gerçekten öyle mi?

Bir ülkede katı trafik kuralları, o ülkenin hukuk devleti olduğunun göstergesidir. Ama bizde durum böyle değil. Trafikte geçiş hakkı dahil tüm kurallar birilerince hiçe sayılıyor. Sırf iktidara yakınlıkları nedeniyle ayrıcalıklı plakalara, çakar lambalara sahip olunabiliyorsa; inanın o ülkede hukuktan da bahsedilemiyor.

Ya sağlık? Durumumuz "neremiz doğru ki" diyen deve misali. Yeni doğan bebeklerden yaşlılara, MR'dan ameliyatlara kadar her alanda çeteleşme bulunmakta, denetimsizlik sağlıkta da hüküm sürmektedir.

Özel şirketlerin kurduğu, onlarca yıl "hasta garantisi" ile para ödediğimiz devasa hastaneleri saymıyorum bile. Sahi bunların yerine pek çok bölgesel hastane yapılamaz mıydı? İnsan düşünmeden edemiyor.

Adalete gelince... Farklı olduğunu düşünebilir misiniz? Zaten farklı olsa, yukarıda saydığım şeylerin hangisi yaşanırdı? Yolsuzluk dosyaları ortadayken, kara para aklayanlar ve çeteler serbestçe dolaşırken sadece eleştiri yapanların cezalandırılması her şeyi özetlemiyor mu?

Eğitim ise tam bir karmaşa.

Normalde eğitimin hedefi; ortak duygu, düşünce ve tarihi paylaşan yurttaşlar yetiştirmek olmalıyken bizde durum hiç de öyle değil. Aksine çok değişik eğitim yapılmasına kapı aralanarak birbirinden çok farklı kimlikleştirme söz konusu olabilmektedir.

Çünkü başka ülkelerde karşılığı olmasa bile pek çok emperyalist ülke yanında, tarikat, cemaat, vakıf ve sermaye gruplarına okul izni verilmekte; her birinin kendine ait bir müfredatı bulunduğu için de herkes bildiğini okuyabilmektedir.

Bunun sonucunda da eğitim birliği parçalanmaktadır. Ayrıca üniversite diploması bile işe yaramamakta; gençler, parası olana verilen "özel sertifikaları" almak için özel kurumlara para ödemek zorunda bırakılmaktadır.

Bakın burada liyakatsizliğe hiç değinmedik. Diploma konusunun bile üzeri örtüldü. Ama en korkuncu ne biliyor musunuz? Siz kendi yakınlarınıza bu diplomaları peşkeş çektiniz diyelim... Ya gittiğiniz avukat, gerçek avukat değilse? Doktor o okulların yanından bile geçmemişse? Hakimin hiçbir bilgisi yoksa? Öğretmen gerçek öğretmen değilse? İşte o zaman ne olacak?

Bu akıl tutulması sadece bunlarla da sınırlı değil. Orman yangınlarını neredeyse hiç uçağı olmayan şirkete vermek, deprem ve maden denetimini ilgili müteahhide devretmek başka nasıl açıklanabilir ki?

Tüm bunların üzerine "Peki çözüm var mı?" demeniz mümkün.

Aslında çözüm hiç de zor değil. Sadece; kişi veya şirket çıkarı değil, devleti tekrar güçlendirerek ulusal politika uygulayıp, ulusal çıkarları korumak bunun için yeterlidir.

Demek istediğim: Siz belki mensubu olduğunuz partiyi programından haberiniz olmadan yıllardır destekliyor da olabilirsiniz ama neoliberalizmin en belirgin sloganı nedir biliyor musunuz?

"Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler."

Yaşadığımız tam olarak budur. Bilmem anlatabildim mi?

01.12.2025

Nusret KEBAPÇI