ASGARİ
ÜCRET: BİR ULUSUN VE PAZARIN TASFİYESİ
Toplum
olarak okumayı ve araştırmayı pek sevmediğimizden midir nedir, tarafı olduğumuz
siyasi partilerin ekonomik programları hakkında bile en küçük bir bilgimiz yok.
Bu nedenle de siyasi tercihlerimiz; araştırarak ve sorgulayarak yapılan
bilinçli bir seçimden ziyade, parti liderlerinin hitabetine ve karizmasına
dayalı bir "taraftarlık" ilişkisi üzerinden tanımlanabilmektedir.
Haliyle,
böyle olunca da elde edilen asgari ücret sonucuna şaşırmamak gerekiyor.
Programında devleti küçültmeyi, kamu harcamalarını kısmayı ve ekonomiyi tamamen
küresel piyasaların insafına bırakmayı vadeden bir siyasi iradeden; emeği
önceleyen ve halkın refahını piyasanın üstünde tutan bir asgari ücret beklemek,
eşyanın tabiatına aykırıydı.
Nitekim
"dağ fare doğurdu" ve beklenen asgari ücret açıklandı: 28.075 TL.
Bu
rakamı bir de Türk-İş’in 2025 yılı verileriyle yan yana koyalım ki manzara
biraz daha netleşsin. Dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı beslenmesi için
gereken açlık sınırı 29.828 TL, insanca yaşayabileceği yoksulluk sınırı
ise 97.159 TL. Yani açıklanan rakam, bir işçinin ailesinin karnını
doyurmasına bile yetmiyor.
Peki,
bu adaletsizliği kim onaylıyor? 15 kişilik Asgari Ücret Tespit Komisyonu...
Yapı zaten baştan belli: 5 Hükümet, 5 İşveren ve sadece 5 İşçi temsilcisi.
Kararın salt çoğunlukla alındığı bir sistemde; neoliberal politikaların
uygulayıcısı iktidar ve bu ortamdan beslenen işverenlerin, daha oylama
yapılmadan sonucu 10’a 5 sermaye lehine bağladığı ortada değil mi?
Ancak
asıl görmemiz gereken, "haşlanmış kurbağa" misali adım adım
sürüklendiğimiz noktadır. Yıllardır vurguladığım bir gerçek var: Ulusal
pazar giderse, ulus da gider. Bir ülkede ulusal pazar parçalanarak küresel
sermayeye teslim edilmişse, o pazara dayalı birleşik bir ulus örgütlenmesinin
var olma şansı yoktur.
1980’lerden
itibaren ülkemizi küresel pazar yapmak adına uygulanan neoliberal politikalar,
meyvelerini bugün vermektedir. Eskiden eksik ya da yanlış da olsa milletin
ihtiyacı ve kalkınması ön planda tutulurken; bugün devlet, küresel sermayenin
talimatları doğrultusunda ekonomik olarak adeta yok olma seviyesine
getirilmiştir.
Bu
durum tesadüf değildir. Ekonomiyi küresel sermayeye teslim eden anlayış, aynı
zamanda ulus kimliğinin de karşısında durmaktadır. Halkı ortak ekonomik
taleplerde birleşemeyecek şekilde etnik ve dini kompartımanlara bölmek; meydanı
sanayileşme derdi olmayan tarikatlara, cemaatlere ve mikro-kimliklere bırakmak
bu sistemin "esbab-ı mucibesi"dir. Zaten üst kimlik olarak siyasal
İslam’ı benimseyen bir anlayışın, ulusu ve onun ortak adını kabul etmesi
doğasına aykırıdır.
Anlaşılması
gereken şudur: Aslında biz ne bir savaş yaşıyoruz ne de bitmek bilmeyen,
çaresiz bir kriz. Üstelik yoksul bir ülke de değiliz. Eğer öyle olsaydı;
"Yap-İşlet-Devret" modeliyle maliyetleri normalin 10 katına ulaşan
dolara endeksli geçiş garantili yollara, köprülere ve hasta garantili şehir
hastanelerine kaynak ayrılamayacağı gibi ülkenin kaymağını yiyen dev
şirketlerin vergileri de bir kalemde silinemezdi.
Gerçek
olan şudur: Biz, sosyal devletin ve kamu çıkarının rafa kaldırıldığı bir
sistemin içindeyiz. Bu sistemde başarı; ucuz iş gücüyle maliyeti düşürüp dünya
pazarıyla rekabet etmeye ve ücretleri insan hayatını tehdit edecek kadar düşük
tutmaya endekslidir. Haliyle bunun olabilmesi için de sendikaların
zayıflatılması, giderek etkisiz hale getirilmesi gerekmektedir. Bunun için de
işler parçalanarak taşeronlaştırılmakta; dolayısıyla işçinin direnci de bu
parçalanma nedeniyle kırılmaktadır.
Sonuçta
iş dönüp dolaşıp ulusal ekonomiye gelmektedir. Eğer ulusal bir tarım,
hayvancılık, sanayi ve maliye politikanız varsa; devlet ekonomide yeniden etkin
bir güç haline gelirse halk refah ve gelir seviyesi yüksek, mutlu ve sağlıklı
olur. Ama siz ekonomiyi tamamen küresel sermayeye teslim etmişseniz;
Yoksul
ve çaresiz...
Başka
yolu yok.
29.12.2025
Nusret KEBAPÇI