30 Aralık 2025 Salı

ASGARİ ÜCRET: BİR ULUSUN VE PAZARIN TASFİYESİ

 

ASGARİ ÜCRET: BİR ULUSUN VE PAZARIN TASFİYESİ

Toplum olarak okumayı ve araştırmayı pek sevmediğimizden midir nedir, tarafı olduğumuz siyasi partilerin ekonomik programları hakkında bile en küçük bir bilgimiz yok. Bu nedenle de siyasi tercihlerimiz; araştırarak ve sorgulayarak yapılan bilinçli bir seçimden ziyade, parti liderlerinin hitabetine ve karizmasına dayalı bir "taraftarlık" ilişkisi üzerinden tanımlanabilmektedir.

Haliyle, böyle olunca da elde edilen asgari ücret sonucuna şaşırmamak gerekiyor. Programında devleti küçültmeyi, kamu harcamalarını kısmayı ve ekonomiyi tamamen küresel piyasaların insafına bırakmayı vadeden bir siyasi iradeden; emeği önceleyen ve halkın refahını piyasanın üstünde tutan bir asgari ücret beklemek, eşyanın tabiatına aykırıydı.

Nitekim "dağ fare doğurdu" ve beklenen asgari ücret açıklandı: 28.075 TL.

Bu rakamı bir de Türk-İş’in 2025 yılı verileriyle yan yana koyalım ki manzara biraz daha netleşsin. Dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı beslenmesi için gereken açlık sınırı 29.828 TL, insanca yaşayabileceği yoksulluk sınırı ise 97.159 TL. Yani açıklanan rakam, bir işçinin ailesinin karnını doyurmasına bile yetmiyor.

Peki, bu adaletsizliği kim onaylıyor? 15 kişilik Asgari Ücret Tespit Komisyonu... Yapı zaten baştan belli: 5 Hükümet, 5 İşveren ve sadece 5 İşçi temsilcisi. Kararın salt çoğunlukla alındığı bir sistemde; neoliberal politikaların uygulayıcısı iktidar ve bu ortamdan beslenen işverenlerin, daha oylama yapılmadan sonucu 10’a 5 sermaye lehine bağladığı ortada değil mi?

Ancak asıl görmemiz gereken, "haşlanmış kurbağa" misali adım adım sürüklendiğimiz noktadır. Yıllardır vurguladığım bir gerçek var: Ulusal pazar giderse, ulus da gider. Bir ülkede ulusal pazar parçalanarak küresel sermayeye teslim edilmişse, o pazara dayalı birleşik bir ulus örgütlenmesinin var olma şansı yoktur.

1980’lerden itibaren ülkemizi küresel pazar yapmak adına uygulanan neoliberal politikalar, meyvelerini bugün vermektedir. Eskiden eksik ya da yanlış da olsa milletin ihtiyacı ve kalkınması ön planda tutulurken; bugün devlet, küresel sermayenin talimatları doğrultusunda ekonomik olarak adeta yok olma seviyesine getirilmiştir.

Bu durum tesadüf değildir. Ekonomiyi küresel sermayeye teslim eden anlayış, aynı zamanda ulus kimliğinin de karşısında durmaktadır. Halkı ortak ekonomik taleplerde birleşemeyecek şekilde etnik ve dini kompartımanlara bölmek; meydanı sanayileşme derdi olmayan tarikatlara, cemaatlere ve mikro-kimliklere bırakmak bu sistemin "esbab-ı mucibesi"dir. Zaten üst kimlik olarak siyasal İslam’ı benimseyen bir anlayışın, ulusu ve onun ortak adını kabul etmesi doğasına aykırıdır.

Anlaşılması gereken şudur: Aslında biz ne bir savaş yaşıyoruz ne de bitmek bilmeyen, çaresiz bir kriz. Üstelik yoksul bir ülke de değiliz. Eğer öyle olsaydı; "Yap-İşlet-Devret" modeliyle maliyetleri normalin 10 katına ulaşan dolara endeksli geçiş garantili yollara, köprülere ve hasta garantili şehir hastanelerine kaynak ayrılamayacağı gibi ülkenin kaymağını yiyen dev şirketlerin vergileri de bir kalemde silinemezdi.

Gerçek olan şudur: Biz, sosyal devletin ve kamu çıkarının rafa kaldırıldığı bir sistemin içindeyiz. Bu sistemde başarı; ucuz iş gücüyle maliyeti düşürüp dünya pazarıyla rekabet etmeye ve ücretleri insan hayatını tehdit edecek kadar düşük tutmaya endekslidir. Haliyle bunun olabilmesi için de sendikaların zayıflatılması, giderek etkisiz hale getirilmesi gerekmektedir. Bunun için de işler parçalanarak taşeronlaştırılmakta; dolayısıyla işçinin direnci de bu parçalanma nedeniyle kırılmaktadır.

Sonuçta iş dönüp dolaşıp ulusal ekonomiye gelmektedir. Eğer ulusal bir tarım, hayvancılık, sanayi ve maliye politikanız varsa; devlet ekonomide yeniden etkin bir güç haline gelirse halk refah ve gelir seviyesi yüksek, mutlu ve sağlıklı olur. Ama siz ekonomiyi tamamen küresel sermayeye teslim etmişseniz;

Yoksul ve çaresiz...

Başka yolu yok.

29.12.2025

Nusret KEBAPÇI

 

22 Aralık 2025 Pazartesi

ALGIYLA YÖNETİLMEK…

 

ALGIYLA YÖNETİLMEK…

Bir toplumda bireyler, "yurttaş" olmanın gerektirdiği sorgulama sorumluluğunu bırakıp kendilerini hâlâ eski dönemin "padişah tebaası" gibi görmeye başlarlarsa, orada bilinçten söz etmek imkânsızlaşır.

Eğer yöneticilere ki bu sadece devlet kademesi değil, bir parti veya sendika da olabilir sürekli övgüler düzülüyor ve "Liderin mutlaka bizim anlayamadığımız bir bildiği vardır" diyerek irade teslim ediliyorsa, o toplum henüz demokratik olgunluğa erişememiştir.

Aklını yönetenlere koşulsuz teslim edenler, hangi örgütlenmenin içinde olurlarsa olsunlar, en fazla "edilgen bir tebaa" olabilirler. Zaten yöneticilerin "cahil insanın ferasetine güveniyoruz" türünden söylemleri de boşuna değildir; çünkü bilinç sorgulamayı, cahillik ise biati besler.

Bu durum…

Toplumun medya aracılığıyla istenilen yöne sevk edilmesini ve gerçeklerden kopuk bir algı dünyasında yaşatılmasını kolaylaştırır. Algı yönetimi, halkın sadece bugününü çalmakla kalmaz; gelecekteki felaketleri bile kitlelere birer "zafer hikâyesi" gibi sunma sanatına dönüşür.

Tarihsel sürece baktığımızda bu algı yönetiminin çarpıcı örneklerini görürüz.

Birinci Dünya Savaşı’nda payitaht işgal altındayken bile halkın bir kesimi "savaşı kazanıyoruz" algısıyla teskin edilebilmişti.

Bugün de tarım, hayvancılık ve sanayideki çöküşe, ağır dış borç yüküne rağmen "Dünya bizi kıskanıyor" söylemi bir karşılık bulabiliyorsa, burada çok güçlü bir algı operasyonu var demektir.

Ancak bu illüzyon, yaşanan somut olaylarla darmadağın olmaktadır. "Güçlü devlet" ve "geçilmez sınır" algısı, her gün yeni bir zafiyetle sarsılıyor. Bir devlet düşünün ki; sınırları sadece sığınmacılar için değil, yabancı aktörler için de adeta bir "yolgeçen hanı"na dönüşmüş.

Örneğin; geçtiğimiz günlerde Barzani, uzun namlulu silahlı korumalarıyla karadan girerek Türkiye’de boy gösterip arzı endam etmedi mi?

Komşu bir ülkeden kalkan bir İHA, ülkemizi boydan boya 300 kilometre geçip ancak başkent yakınlarında düşürülebildiğinde bu güvenlik algısı nereye düşer? Ya da bir Yunan askerinin botla Datça kıyılarına kadar çıkıp elini kolunu sallayarak geri dönmesi, sınır namusunun neresine sığar?

Açık olan şudur: Devletin kimliğine, varlığına ve ekonomik zenginliklerine sahip çıkamayanlar, sınırlarına da sahip çıkamazlar.

Dışarıdaki bu zafiyet sürerken, bir de "iç cephe" tartışmaları yürütülüyor. Bir halkın birliği sadece dış saldırılara karşı değil, içerideki kışkırtmalara karşı da diri tutulmalıdır. Bunun yolu ise toplumu tarikat, cemaat veya etnik kimlik gibi parçalara bölmek değil…

Laiklik temelinde, ulus bilinci ve vatan sevgisiyle birleştirmektir.

Unutulmamalıdır ki…

Bir ülkenin gerçek sınırı sadece tel örgülerle değil, o topraklar üzerinde yaşayan her bir yurttaşın hür ve sorgulayan aklıyla korunur.

Eğer biz ulusal birliği sağlamak adına laikliğe ve ortak vatandaşlık hukukuna sarılırsak bölünmez bir bütün oluruz. Aksine; ulusal bilinci dışlayıp etnik ve dini kimlikleri kaşırsak, kendi parçalanışımıza zemin hazırlarız.

Benden söylemesi...

23.12.2025

Nusret KEBAPÇI

 

18 Aralık 2025 Perşembe

TERÖR, AF VE FEDERASYON: BOP'UN SON PERDESİ Mİ?

 TERÖR, AF VE FEDERASYON: BOP'UN SON PERDESİ Mİ?

Aslında biz, "terör örgütü mensupları suç işlemiş mi, işlememiş mi?" gibi laf salatası bir tartışmanın içine çekilirken ABD Senatosu, Suriye'deki PKK'nın kolu olan YPG'ye 2026 yılı için 130 milyon dolarlık yardımı kabul etti.

İsterseniz önce, ayrıntıya çok girmeden sıklıkla gündeme getirilen "suça bulaşmamış terör örgütü mensuplarına af" konusundan başlayalım. Sizce suç nedir?

Tahmin ediyorum ki burada kastedilen sadece öldürme eylemi... Oysa görülüyor ki asıl amaç; öldürmek dışında kalan yardım ve yataklık, bomba yerleştirmek, pusu kurmak, propaganda, örgüt üyeliği gibi eylemlerin suç olmaktan çıkarılmasıdır.

Buna dayanarak örgüt mensupları serbest bırakılacak, hatta işe bile yerleştirilebilecekler. Peki, biz kimin, hangi örgüt mensubunun suç işleyip işlemediğini ne kadar biliyoruz? Kesin bir bilgi mümkün mü? Elbette değil. Dolayısıyla asıl amaç, toplumu etkileyerek yıllardır hedeflenen Türk ulus devletini; "terörsüz Türkiye", "analar ağlamasın", "barış kardeşlik" nakaratlarıyla parçalayıp federatif bir yapıya hazırlamaktır.

Aslında bunları söylerken, birilerinin "ayakkabı numaralarına kadar biliyoruz" sözleri aklıma geldi. "Az kaldı, bitiyor, bitti" derken bir de baktık ki, terör örgütü sanki Türk ordusuna karşı savaş kazanmışçasına; anayasa değişikliği, anadilde eğitim, yerel yönetimlerde özerklik gibi pek çok dayatmada bulunabilmekte. Ne yazık ki, ülke yöneticileri de tüm bunlar için toplumu ikna edebilmek adına var güçleriyle çaba harcamaktadırlar.

Ama bu işin sadece görünen kısmı. Sahi, tüm bu toplumu ikna çalışmaları sürerken insanın aklına birden, "Acaba BOP bitti de haberimiz mi olmadı?" veya "Birileri BOP eş başkanlığından ayrıldı da gözümüzden mi kaçtı?" gibisinden düşünceler gelebilir. Ama emin olun, böyle bir şey yok.

Olay nedir biliyor musunuz? BOP, bölgedeki neredeyse tamamı Müslüman olan 22 ülkenin sınırları değiştirilerek parçalanmasıydı. Şimdiye kadar parçalananların tamamı, esas olarak ABD ve koalisyon güçlerinin fiziki saldırısı ve işgaliyle gerçekleşti. Bizim NATO üyesi bir ülke olmamız nedeniyle şimdilik böyle askeri bir operasyon gündemde değil.

Bu nedenle bu iş ancak; ulus devlet düşmanı olup ülkeyi tamamen küresel sermayenin açık pazarı yaparak, toplumda ulus bilincini ve ulusal birlikteliği oluşturan değerleri (başta Atatürk olmak üzere Türk kimliği dahil) yok etmeye çalışan; devletin hemen her kurumunu tamamen mezhepçi örgüt, tarikat ve cemaatlerle doldurarak, toplumu sözde ümmetçi bir ideolojiyle birleştirmeyi hayal eden bir siyasal İslamcı partiyle yapılabilirdi ki, şimdi o yapılmaktadır.

Aslında olay nedir biliyor musunuz? 

ABD, bölgede kendi egemenliğini tehlikeye düşürebilecek, İsrail'in güvenliği için tehdit oluşturabilecek ulus devlet istemiyor. Bu nedenle bu dört ülkenin etnik ve mezhep temelli parçalanması ve bu parçalardan bazılarının daha sonra birleştirilerek ABD kuklası büyük bir Kürdistan kurulması amaçlanıyordu. İşte bu amaçla ABD bu dört ülkede aynı merkezden yönetilen örgütler bile oluşturmuştu.

Şimdi ülkemizi yönetenler, bu terör örgütlerinin ülkemizdeki uzantısının Suriye'nin kuzeyinde kurulacak devlete destek vermek için oraya gitmesini; sözde "tüm örgütün bittiği" algısı yaratarak, Türkiye’ye ancak teslim olma koşullarında uygulanabilecek federatif altyapı anlamına gelebilecek koşulları kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.

Ama gerçekten sadece Türkiye'de değil, bölgede de terör bitsin, ulus devletler varlığını sürdürsün isteniyorsa, bunun yolu; ekonomide bölgesel eşitsizliği körükleyen neoliberal politikalardan vazgeçmek…

Ülkemizi yeniden ulusal tarım, hayvancılık ve sanayileşme programlarıyla kalkınma yoluna sokarak ulusal bilinci tüm ülkeye yaymak ve ABD emperyalizmini bölgeden kovmaktan geçmektedir.

Ama asla ABD kukla örgütlerini muhatap alıp taviz vermekten değil.

15.12.2025 

Nusret KEBAPÇI



13 Aralık 2025 Cumartesi

1919'DAN ÖNCE…

 

1919'DAN ÖNCE…

Gün geçmiyor ki, emperyalizme karşı verdiğimiz büyük mücadele sonunda kurduğumuz ulus devletimiz, günümüzün emperyalist ülke temsilcileri, siyasal İslamcılar ve sol neoliberaller tarafından saldırıya uğramasın. Ne yazık ki, bu kez de öyle oldu…

Bir yandan ABD temsilcisi Tom Barrack, 1919’da ulus devletin kurulmasıyla işlerinin bozulduğunu söylerken; diğer yandan da iktidarın, her zamanki gibi, Cumhuriyet Devrimi’ni ve Millî Mücadele kahramanlarını, sözde İstiklal Mahkemeleri gerekçesiyle hedefe alması aynı döneme denk geldi.

Aslına bakarsanız, bu ne ilk defa oluyor ne de son kez olacak.

Çünkü her ikisinin de düşmanı ulus devlet!

                     Emperyalizm, ulusal pazardan dışlanma ve ulusal birliğin sağlanması nedeniyle ulus devlete doğrudan düşman olurken,

                    Siyasal İslamcılar, ulus kimliği yerine ümmetçi yapıyı öne sürerek; Neoliberaller ise merkezi devlet yapısından kurtulma, ülkeyi küresel sermayeye açma ve etnik/dinsel kimliklere "özgürlük" söylemi altında ulusal birliği çözme amacı güderek, farklı araçlarla da olsa aynı sonuca hizmet etmektedirler: Ulusal egemenliği kırmaya.

Doğrusunu isterseniz, emperyalist ülkelerin ülkemiz üzerindeki politikalarını göz önüne almadan doğru bir politika veya strateji izlemek mümkün değildir. Eğer ulus bilinciniz yoksa ve emperyalizm ile ulusal egemenlik gibi kavramlardan çok uzaksanız, hiç farkında bile olmadan onların kullandığı bir araç durumuna düşebilirsiniz.

Bu nedenle öncelikle bilinmelidir ki; her ne kadar bazıları ulusun ne olduğundan, nasıl oluştuğundan bihaber olup emperyalizmle birlikte ulusal egemenlik karşıtlığına soyunuyorlarsa; emin olun görünürdeki adları, unvanları, düşünceleri ne olursa olsun, onlar mutlaka emperyalizmin içimizdeki "beyaz taşlarıdır". Bundan hiçbir şekilde kuşkunuz olmasın.

Çünkü emperyalizm; bizimki gibi ülkelerin ulusal birlikteliğini çok güçlü bir şekilde sağlayıp; ekonomisi, tarımı, sanayisi, yer altı ve yer üstü tüm zenginlikleri üzerinde egemen olmasını istemez.

İsterler ki o ülkeler ulus öncesi duruma dönüşüp; tarikatların, etnik ve dini her türden kimlikçiliğin cirit attığı, ekonominin tamamen yabancı sermaye tarafından diledikleri gibi talan edilebildiği bir ülke olsun.

Zaten ulus devlet ile ulus öncesi sömürge devlet arasındaki en belirgin fark nedir biliyor musunuz? Ülke ekonomisi ve her türden zenginliği üzerine karar verme gücünün ulus devlette olup olmamasıdır.

Yani ulus devlet, ülke ekonomisi üzerinde egemen olup bunu ulus çıkarına değerlendirirken; sömürge ise yabancı devlet ve şirketlerin yararlanması için gereken her türden çabayı gösterir. Hem zaten bu anlayışa göre "vatan" gibi bir kavram da söz konusu olmadığından, ülkenin malı, ulusal çıkar, egemenlik falan da haliyle hikâye durumundadır.

İşte bu nedenle, ABD'li Tom Barrack gibilerin 1919 sonrasındaki ulus devlet karşıtlığıyla; aynı döneme denk getirilen, sözde İstiklal Mahkemesi gerekçesiyle Atatürk ve Cumhuriyet devrimlerine yapılan saldırıların amacı tam olarak budur.

Çünkü emperyalizm ve ülkemiz içindeki siyasal İslamcı ve sahte milliyetçi işbirlikçileri pekâlâ biliyorlar ki; "sözde terörsüz Türkiye" adı altında ülkemizin ulus kimliğini yok ederek çok kimlikliliğe götürecekleri süreç; Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet gözden düşürülmeden, itibarsızlaştırılmadan tamamlanamaz.

Bu yüzden Atatürk'e her fırsatta hakaret edilmesine göz yumulmakta, O’nun yaptığı Devrimler tamamen uydurma bir şekilde değersizleştirilmeye çalışılmaktadır.

Ama isterseniz, o emperyalist temsilcilerin tadı damaklarında kalan 1919 öncesine kısaca değinelim ki, birilerinin emperyalizmle niçin işbirliği yaptıkları çok daha iyi anlaşılabilsin.

Bir devlet düşünün... Balkan Savaşı'nda yenilmesiyle birlikte dağılma sürecine girsin. Ancak bu durumdan ders almayıp, üstelik sanayi devrimiyle de tanışamayıp üretim yapamadığı gibi; lüks tüketim ve şatafatlı yaşamaya, saray yapmaya devam etsin.

Yetmediği gibi; ülke tamamen kapitülasyonlarla yabancıların koşulsuz at oynattığı bir yer haline gelsin, var olan el sanatları ve hafif sanayi girişimleri bile yok olmaya yüz tutsun. Bu da yetmediği gibi para basma yetkisi bile adı Osmanlı olup kendisi İngiliz/Fransız olan bankada olsun. Ekonomi "Düyun-u Umumiye" adı altında yabancı devletlere bırakıldığı gibi...

Vergi toplama işi de "Reji" adı verilen ve çalışanlarına "kolcu" denilip türkülere bile konu olan, devletin jandarmasına yakın sayıda silahlı gücü bile bulunan yabancı şirketlere devredilebilsin.

Ve üstelik tüm bunlar o dönemde yaşasa, bırakın sadrazam, vezir falan olmayı; vezirparmağı bile olamayacak insanlar tarafından sırf Atatürk’e saldırmak için savunulabilsin...

Yani demek istediğim; içinde bulunduğumuz durum oldukça vahim ve üstelik ne yazık ki çok fazla seçeneğimiz de yok. Daha doğrusu iki seçenekten birini seçmek zorundayız:

                      Ya Atatürk’ün izinde Devrimlerine sahip çıkarak ulus devletimizi ve kimliğimizi sonuna kadar savunacağız,

                      Ya da sessiz kalıp, göz yumarak teslim olup parçalanacağız.

Başka yolu yok.

     08-12-2025

 Nusret KEBAPÇI

 

7 Aralık 2025 Pazar

NEOLİBERALİZMLE YÖNETİLMEK…

 

NEOLİBERALİZMLE YÖNETİLMEK…

Belki yukarıdaki başlığı görünce "Bu nedir?", "Nasıl bir yönetim şekli?", "Böyle yönetilince ne olur?" diye sorabilirsiniz. Belki de konuyu araştırırsınız.

Ya da bunların hiçbirini yapmazsınız. Neyin niçin olduğuna kafa yormazsınız. Onlarca yılın verdiği alışkanlıkla, her şeyi devletten beklersiniz. Hatta belki içinizden "Bizim liderimiz asla yanlış yapmaz" diye de düşünebilirsiniz.

Ancak iş ne yazık ki öyle değil. İsterseniz yaşamınızdan örnekler vermeden önce konuyu tanımlayalım ki olay herkesin kafasında netleşsin.

Neoliberalizm aslında devletin tamamen küçültüldüğü, bir anlamda "gece bekçisi" konumuna indirgendiği sistemin adıdır. Bu sistemde devlet; hemen her konuda inisiyatifi özel, yerli ve yabancı şirketlere bırakır. Üstelik bu şirketlerden doğru dürüst vergi alınmadığı gibi şirketler hiçbir şekilde de denetlenmez.

Bunu ülkemizin her alanında zaten yaşıyoruz.

Yine de hatırlatayım: Bu sistemde yaşanan hiçbir şey kişisel hatalarla veya anlık yanlış kararlarla olmuyor. Bunların sistemsel olduğunun anlaşılması, dolayısıyla mücadelenin ve tercihin de ona göre yapılması gerekiyor.

Tabii şunu da unutmadan: Bu sistemde kamu çıkarı, kamusal alan, toplumun hakları gibi kavramlara asla yer yoktur. Devlet, tamamen küresel ölçekteki büyük şirketlerin hizmetindedir. Siz artık bundan sonra hak ve ödevleri olan bir yurttaş değil, her şeyin bedelini fazlasıyla ödemek zorunda olan bir müşterisiniz.

Aslında bunu anlamak son derece kolay: Zeytin ağaçlarına, sulara, ormanlara, öğrenci haklarına veya grev hakkına sahip çıkmayı deneyin. O an, mevcut kamu gücünün şirketlerden mi yoksa halktan mı yana kullanıldığını yaşayarak görebilirsiniz.

Dilerseniz konuyu daha ayrıntılı örneklendirelim.

Geçtiğimiz günlerde yurtdışından gelen bir ailenin zehirlenme olayını sanıyorum herkes izledi. Aslında bu yaşanan buzdağının görünen kısmıydı. Çünkü ülkemizde bu tür gıda zehirlenmesi vakaları sıkça yaşanmakta ve maalesef bazıları ölümle sonuçlanabilmektedir.

Ya, ihraç ettiğimiz ama üzerinde normalin 100-200 katı pestisit (zehir) bulunduğu için geri gönderilen gıdalara ne demeli…

Ve bunu gönderirken yabancı ülkelerin sıkı kontrol yapacağı da bilinmesine rağmen…

Hal böyleyken, kendi iç piyasamızın ne durumda olabileceği hiç aklınıza geliyor mu? Hallere giren ürünlerde herhangi bir denetim, kontrol veya laboratuvar tahlili yapıldığını hiç duydunuz mu?

Olay sadece sebze-meyve de değil. Et, süt, tavuk ve işlenmiş gıdalarla ilgili neredeyse her gün yeni skandallar patlamaktadır. Özellikle de girdi fiyatlarının aşırı yükselmesi nedeniyle ülkemizde hayvancılık neredeyse yapılamaz hale getirilince piyasa, kolay kâr amacıyla ithal ürünlere açıldı. Üstüne bir de ruhsatsız, denetimsiz işletmeler eklenince durumun vahameti ortada.

İçinizden "Gıdada sorun var ama diğer alanlar farklı!" diyebilirsiniz. Ama gerçekten öyle mi?

Bir ülkede katı trafik kuralları, o ülkenin hukuk devleti olduğunun göstergesidir. Ama bizde durum böyle değil. Trafikte geçiş hakkı dahil tüm kurallar birilerince hiçe sayılıyor. Sırf iktidara yakınlıkları nedeniyle ayrıcalıklı plakalara, çakar lambalara sahip olunabiliyorsa; inanın o ülkede hukuktan da bahsedilemiyor.

Ya sağlık? Durumumuz "neremiz doğru ki" diyen deve misali. Yeni doğan bebeklerden yaşlılara, MR'dan ameliyatlara kadar her alanda çeteleşme bulunmakta, denetimsizlik sağlıkta da hüküm sürmektedir.

Özel şirketlerin kurduğu, onlarca yıl "hasta garantisi" ile para ödediğimiz devasa hastaneleri saymıyorum bile. Sahi bunların yerine pek çok bölgesel hastane yapılamaz mıydı? İnsan düşünmeden edemiyor.

Adalete gelince... Farklı olduğunu düşünebilir misiniz? Zaten farklı olsa, yukarıda saydığım şeylerin hangisi yaşanırdı? Yolsuzluk dosyaları ortadayken, kara para aklayanlar ve çeteler serbestçe dolaşırken sadece eleştiri yapanların cezalandırılması her şeyi özetlemiyor mu?

Eğitim ise tam bir karmaşa.

Normalde eğitimin hedefi; ortak duygu, düşünce ve tarihi paylaşan yurttaşlar yetiştirmek olmalıyken bizde durum hiç de öyle değil. Aksine çok değişik eğitim yapılmasına kapı aralanarak birbirinden çok farklı kimlikleştirme söz konusu olabilmektedir.

Çünkü başka ülkelerde karşılığı olmasa bile pek çok emperyalist ülke yanında, tarikat, cemaat, vakıf ve sermaye gruplarına okul izni verilmekte; her birinin kendine ait bir müfredatı bulunduğu için de herkes bildiğini okuyabilmektedir.

Bunun sonucunda da eğitim birliği parçalanmaktadır. Ayrıca üniversite diploması bile işe yaramamakta; gençler, parası olana verilen "özel sertifikaları" almak için özel kurumlara para ödemek zorunda bırakılmaktadır.

Bakın burada liyakatsizliğe hiç değinmedik. Diploma konusunun bile üzeri örtüldü. Ama en korkuncu ne biliyor musunuz? Siz kendi yakınlarınıza bu diplomaları peşkeş çektiniz diyelim... Ya gittiğiniz avukat, gerçek avukat değilse? Doktor o okulların yanından bile geçmemişse? Hakimin hiçbir bilgisi yoksa? Öğretmen gerçek öğretmen değilse? İşte o zaman ne olacak?

Bu akıl tutulması sadece bunlarla da sınırlı değil. Orman yangınlarını neredeyse hiç uçağı olmayan şirkete vermek, deprem ve maden denetimini ilgili müteahhide devretmek başka nasıl açıklanabilir ki?

Tüm bunların üzerine "Peki çözüm var mı?" demeniz mümkün.

Aslında çözüm hiç de zor değil. Sadece; kişi veya şirket çıkarı değil, devleti tekrar güçlendirerek ulusal politika uygulayıp, ulusal çıkarları korumak bunun için yeterlidir.

Demek istediğim: Siz belki mensubu olduğunuz partiyi programından haberiniz olmadan yıllardır destekliyor da olabilirsiniz ama neoliberalizmin en belirgin sloganı nedir biliyor musunuz?

"Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler."

Yaşadığımız tam olarak budur. Bilmem anlatabildim mi?

01.12.2025

Nusret KEBAPÇI

 

24 Kasım 2025 Pazartesi

MİLLİYETÇİ MİSİNİZ, MUHAFAZAKÂR MI?

 

MİLLİYETÇİ MİSİNİZ, MUHAFAZAKÂR MI?

Başlıkta böyle sorulunca, "İkisinden birisi mi olmak durumundayız? İkisi birden, yani milliyetçi muhafazakâr veya Türk-İslam Sentezcisi olamaz mıyız?" dediğinizi duyar gibi oldum. Tabii burada muhafazakârlık, aslında din ve ümmetçilik anlamında kullanılmaktadır.

Pek çok zaman bu kavramların birlikte kullanıldığına tanık olsak da, gerçekte bu kavramların bir araya gelme şansı bulunmamaktadır. Neden mi? İsterseniz, bunu tartışmadan önce bu kavramları netleştirelim:

Milliyetçilik; laikliği temel alarak milleti oluşturan bayrak, vatan, Türk ulus kimliği, ulus devlet, ortak tarih, ortak duygu ve düşüncelere dayanır. Egemenliğin millette olmasını savunur. Ekonomik ve siyasi bağımsızlığı sağlamak ve korumak için emperyalizme karşı mücadele etmek esastır.

İslamcılık (Siyasal İslam) ise; Türk ulus kimliğini ve devletini ortadan kaldırarak, ümmet üst kimliği altında tüm etnik kimlikleri alt kimlik olarak kabul eder. Onların ayrı hukuku olmasını savunur. Vatan, bağımsızlık, emperyalizm, ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi kavramlardan uzaktır. Sadece kendi iktidarını korumak adına herkesle iş birliği yapan bir anlayıştır.

ABD'nin parçalamak için uğraştığı birkaç laik milliyetçi ülkeyi dışında tutarsak, geri kalanların tamamının ABD emperyalizminin kuklası olması sadece tesadüfle açıklanabilir mi?

Belki içinizden, "Memleketin o kadar sorunu var. Terör örgütü liderini ziyaret etmek için gönüllü olan, bir zamanların en milliyetçi partisi... Af hakkı, Meclis'te konuşma gibi vaatlerle başı çekenler de onlar. Onlara değinseniz daha iyi olmaz mı?" diye soruyorsunuzdur. İşte tam da bu nedenle yazıyorum.

Kendini "milliyetçi muhafazakâr" veya "Türk-İslam Sentezcisi" olarak tanımlayanların muhafazadan kastettiği, özellikle siyasal İslam veya ümmetçiliktir. Peki, milliyetçilikle siyasal İslam bir araya gelebilir ve tutarlı bir ideoloji oluşturabilir mi? İşte kendini milliyetçi olarak tanımlayanların içine düştüğü çelişki tam da buradadır.

Çünkü Türk-İslam Sentezcileri kendilerine 'milliyetçi' deseler de, aslında İslami muhafazakârlığı savunmaktadırlar. Bu düşünceye göre önce millet değil, dini kimlik gelmekte; devlette dini referanslar aranmakta ve egemenlik anlayışında dini sınırlar belirleyici olabilmektedir.

Bu nedenle milliyetçiliğin temel ilkeleri göz ardı edilebilmekte:

·                    Türk milletine bağlılık yemini olan Öğrenci Andı kaldırılabilmekte,

·                    Ülkenin limanları ve kaynakları emperyalizme peşkeş çekilirken ses çıkarılmamakta,

·                    Türk ulus kimliği, Atatürk ve laik ulus devlet saldırıya uğrarken kayıtsız kalınmakta,

·                    'Kardeşlik' adı altında federasyona kapı aralanabilmektedir.

Herhangi bir siyasi parti, örgüt veya düşüncenin hem millet anlayışına dayanması hem de milli egemenlik karşıtı bir ideolojiye sahip olması mümkün olmadığından, bu durum "yarı hamilelik" benzetmesiyle ifade edilmektedir. Bu anlayışa sahip olanlar ne milliyetçi ne de ümmetçi olabilmektedir.

Ne yazık ki aynı sözde milliyetçi anlayış; ABD'nin Büyük Kürdistan projesi kapsamında dört ülkede kurduğu terör örgütlerinden birinin göstermelik silah bırakmasıyla, Suriye'de yüz bin kişilik ordu kurup devletleşmelerine rağmen, ABD adına BOP'u gerçekleştirmek için Türkiye'yi federatif yapıya sokacak anayasa değişikliğinde siyasal İslamcı düşünceye öncülük bile edebilmektedir.

Ancak şu bilinmelidir ki; bölgeye barış, demokrasi ve özgürlük ancak ABD emperyalizminin komşu ülkelerle dayanışma içinde bölgeden kovulmasıyla mümkün olacaktır. Asla kimlikler üzerinden oynanan oyunlarla ülkeyi parçalamakla değil!

24.11.2025

Nusret KEBAPÇI

 

18 Kasım 2025 Salı

TÜRKİYELİLİK TUZAĞI: KİMLİĞİMİZE YÖNELİK SESSİZ SAVAŞ

 

TÜRKİYELİLİK TUZAĞI: KİMLİĞİMİZE YÖNELİK SESSİZ SAVAŞ

İsterseniz önce bir tespit yaparak başlayalım: Emperyalizm, tüm dünyayı küresel pazar yapmak isterken, kendi pazarına sahip çıkan ulusal ekonomisi güçlü ulus devletleri etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırarak küçük küçük devletçiklere ayırır ki; toparlanıp tekrar birleşerek kendi pazarına egemen hale gelemesin.

İşte bir süredir Türk ulus kimliğimizi, devletimizi hedef alarak etnik ve dinsel kimliklere ayırmak isteyenlerin kullandığı sözcük bu: Türkiyelilik.

Ama bu sözcük, topluma tanıtıldığı gibi herkesi kapsayıcı, eşitlikçi, daha demokratik, kucaklayıcı falan değil. Tam tersine… Hem zaten bu sözcük, Türk kimliği gibi kendi başına bir anlam taşımayıp, yanına etnik ve dinsel kimlik isimleri konulduğunda belirli bir anlama sahip olabilmektedir.

Bu yüzden de bir süredir iktidarın yetkili ağızlarından veya ortaklarından, Atatürk karşıtı söylemlerin yanı sıra "Türk milleti" kavramının ırkçılık çağrıştırdığı, bu nedenle "Türkiye Milleti" denilmesinin daha doğru olduğu; hatta bayrağın adının da "Türk bayrağı" olarak tanımlanması yerine "Türkiye bayrağı" olarak adlandırılmasının daha doğru olduğu yönünde açıklamalar bile yapıldı.

Belki bazılarınız, birilerince yıllardır "Türk" kavramının ırkçılık olarak sunulması nedeniyle; "Türkiyelilik “in daha güzel, ırkçı olmayan, daha kapsayıcı (öyle diyorlar ya!) olacağını, bu nedenle de "Türk milleti" yerine "Türkiyelilik" kavramının herkesi birleştireceği yönündeki açıklamalara ikna olmuş da olabilirsiniz...

Ancak bu durumda herkesin kendi kendine sorması gerekiyor. Bugün: Almanya’da yaşayanlara "Almanyalı" değil, "Alman”, Fransa’da yaşayanlara "Fransalı" değil, "Fransız”, Rusya’da yaşayanlara "Rusyalı" değil, "Rus”, İtalya’da yaşayanlara "İtalyalı" değil, "İtalyan”, Yunanistan’da yaşayanlara "Yunanistanlı" değil, "Yunan" denilirken...

Peki, sizce neden ısrarla "Türk" yerine "Türkiyeli" demek yolunda yoğun bir çaba var? Üstelik bizler, bu ülkelerin arabaları, hatta o ülkeler için yarışan sporcular için bile "Alman", "Fransız", "İtalyan", "Amerikan", "İngiliz" gibi kavramlar kullanırken…

Neden bizde ısrarla bu konular gündeme getirilip, "Türk" yerine "Türkiyeli" kavramı toplum bilincine yerleştirilmeye çalışılıyor?

Aslında nedeni biliniyor: Meclis'te kurulan komisyon tartışmalarının dışarıya yansıyan açıklamalarından da anlaşıldığına göre; Anayasa'nın ilk dört maddesi yanında 42. ve 66. maddeleri de hedef tahtasında. Önceden de terör örgütünün bazı yöneticilerinin açıklamalarına yansıdığı şekilde, hedef "ulus devlet" olup, çok kimlikliliğin ancak ulus karşıtı ümmetçilikle mümkün olacağı düşünülmektedir.

Çünkü ümmet üst kimlik olarak kabul edildiğinde; tüm etnik ve dini kimlikler farklılıklarıyla, kimlikleriyle, hatta hukuklarıyla var olacaklardır.

Böyle olunca da; bunu, ABD yetkililerinin pek çok kez gündeme getirdiği "İsrail'in bölgede güçlü ulus devlet istemediği" açıklamasının yanı sıra ABD'nin dayattığı "Osmanlı millet sistemi" denilen, etnik ve dini kimliklerden oluşan, kolayca parçalanabilecek federe bir devlet dayatmasıyla birlikte düşünmek gerekiyor.

Ancak yine de her şeye rağmen, "Tamam da, 'Türk' yerine 'Türkiyelilik' olursa ne değişecek? Aynı anlama gelmez mi?" gibi sorular aklınıza gelebilir. Bu nedenle, bu sözcükler arasındaki farkı kısaca da olsa açıklayalım ki sonradan kafanız karışmasın:

"Türk Milleti" - Tek bir milleti; yani ortak vatan üzerinde yaşayan, aynı dili konuşan, aynı tarihsel geçmişe sahip olan, ortak bir ekonomi etrafında birleşen ve aynı duygu ve düşünceleri paylaşan bir topluluğu ifade ederken;

"Türkiyelilik" ise sadece coğrafi bir tanımlama olup; Suriye ve Irak'ta ulus devletlerinin yıkılmasının ardından nasıl ki halk millet olmaktan çıkarak "Iraklı Sünni", "Iraklı Yezidi", "Iraklı Arap" ya da "Suriyeli Dürzi", "Arap", "Suriyeli Şii" olmuşsa; "Türkiyelilik" de halkı millet olmaktan çıkararak aynı şekilde bu kavram, üzerinde yaşayan etnik ve dini kimlikleri "Türkiyeli Türk", "Türkiyeli Kürt", "Türkiyeli Arap", "Türkiyeli Laz", "Türkiyeli Çerkez", "Türkiyeli Alevi", "Türkiyeli Sünni" gibi adlandırmalarla tanımlayarak çok kimlikliliği, yani federasyon anlamını taşımaktadır.

Ancak bugün dünyada federasyon olan devletlerin neredeyse tamamı - Belçika hariç - kuruluşlarından itibaren küçük devletçiklerin birleşmesiyle oluşmuştur. Avrupa devletlerinin hâlâ AB adı altında tek ve büyük bir güçlü devlet oluşturmayı amaçladıkları bir zamanda; kurulmasının üzerinden 100 yılı geçen üniter bir ulus devletin, etnik ve dini kimliklerden oluşan bir federasyona dönüşmesinin dünyada hiçbir örneği yoktur. ABD saldırısıyla federe hale getirilen Irak ve yapılmaya çalışılan Suriye hariç...

İşte şimdi bizde de aynı olay, ABD dayatması ile "Osmanlı millet sistemi", kapsayıcılık ve kardeşlik adı altında hayata geçirilmek istenmektedir.

Üstelik anayasa değişikliğiyle...

 

10 Kasım 2025 Pazartesi

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, BÜYÜK PLANI GÖRMEKTİR…

 

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, BÜYÜK PLANI GÖRMEKTİR…

Bir ülke düşünün: Kurucu lideri, neredeyse her gün sosyal medyada, basında, internette hakarete uğruyor; üstelik bu eylemler adeta korunuyor. Sizce de bu durum tuhaf değil mi? Elbette öyle.

Doğrusunu isterseniz, dünyanın hiçbir ülkesinde, o ülkeyi yoktan var eden, emperyalizme karşı halkıyla birlikte mücadele veren kurucu lidere hakaret edilmesine izin verilmez. Yapanlar en ağır şekilde cezalandırılır. Hatta bu, vatandaşlıktan çıkarılmayı bile gerektirebilir ki bence gerektirmelidir de.

Çünkü o ülkenin yurttaşı olarak, içinizden sevmeseniz bile saygı duymak zorundasınız! Bunu "iyi olur" diye söylemiyorum; saygı duymak zorundasınız! Aksi takdirde, devleti korumakla yükümlü olanlar bu saygıyı sağlamakla görevlidir.

Eğer bu sağlanmıyorsa, konuyu biraz daha derinlemesine ele almanın zamanıdır. Ancak önce, hayat hikâyesine fazla girmeden Atatürk'ü anlatalım ki, birilerinin neden saldırdığı ve niçin kuyruk acısı çıkartmaya çalıştıkları daha iyi anlaşılabilsin.

Bazıları, oldukça kıt olan tarih bilgileriyle "Atatürk Osmanlı'yı yıktı" falan diyorlar ya, aslına bakılırsa, bu iddiayı savunanların zerre kadar tarih bilgisi yok; ama yine de biz üzerimize düşeni yapalım.

Osmanlı, Balkan Savaşları'nda yenilgiye uğrayınca, zaten bağımsızlık fırsatı kollayan milletler harekete geçti. Ardından, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanların yenilmesiyle birlikte taraf olan biz de yenik sayıldık. Emperyalist ülkelerin desteğiyle pek çok millet ayrılma yoluna giderken, ülkemiz galip devletlerin dayattığı Mondros ve Sevr Antlaşmaları sonucunda işgal edildi.

Daha doğrusu, Sevr Antlaşması'na göre Türkler, Kastamonu, Çankırı, Çorum’u da içine alan 8-10 ilden oluşan bir bölgeye sıkıştırılacak; geri kalan topraklar emperyalist işgalcilerin desteğiyle, tıpkı bugün de gündeme getirildiği gibi, etnik ve dinsel kimliklere göre paylaştırılacaktı.

İşte bu emperyalist plan bu şekilde tasarlanmışken, Saray ve çevresi bunu kabullenmiş, hatta teslim olmuştu. Halka işgalin geçici olduğu anlatılmaya başlanmıştı. Zaten o dönemde Saray'ın veya Halife'nin, ordunun başına geçip direndiğini görmek bir yana, sözlü olarak bile karşı çıktıklarına tanık olamadık.

Ancak bu durumu kabullenemeyen Atatürk ve bir avuç Türk subayı, Saray'ın işgale karşı direnişleri bastırma talimatına rağmen Samsun’a çıkarak; Amasya, Erzurum ve Sivas kongreleriyle halkı işgale karşı direnmeye yöneltirken, bir yandan da orduyu terhis etmeyerek güçlü bir direniş cephesi oluşturmaya çalışıyorlardı.

Sonuçta, üç buçuk yıl süren amansız mücadele başarıya ulaştı,  ancak, hiçbir şekilde unutulmamalı ki bu mücadele yalnızca yabancı emperyalistlere işgalcilere karşı değil; aynı zamanda Saray'ın örgütlediği Kuvâ-yi İnzibatiye gibi, işgalcilere değil de Kurtuluş Savaşı'na karşı savaşan iç düşmanlara karşı da verilmiştir.

Zaten emperyalist işbirlikçisi, etnik ve dinsel kimlikçi bu saldırı ve ayaklanmalar, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra da devam etmiş. Toplamda 30 civarında ayaklanma çıkarılarak, işgalcilere değil, doğrudan Kuvâ-yi Milliye’ye karşı savaşılmıştır.

Tüm bu zorluklara rağmen Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşmış, Cumhuriyet kurulmuş. Türk kimliğini temel alan, ekonomik ve siyasi bağımsızlığı ön planda tutan, "Yurtta sulh, cihanda sulh" anlayışıyla bölge ülkelerine kardeşçe yaklaşan ve onların emperyalizme karşı mücadelesine destek olan bir ulus devlet hayata geçirilmiştir.

Ancak bugün geldiğimiz noktada, Atatürk'ün mirasının yok edildiğine tanık olmaktayız: Bir yandan Türk ulus kimliği sorgulanıp çok kimlikli federasyon senaryoları tartışılırken, diğer yandan ekonomi yeniden yabancıların pazarı haline getirilmektedir. Dış politikada ise emperyalist güçlerle kurulan ilişkiler, komşu ülkeleri parçalama planlarında taşeronluk yapacak kadar ileri götürülmektedir.

Yani demek istediğim, bu politikaların rahatlıkla yürütülebilmesi için Atatürk’ün itibarsızlaştırılması gerekiyordu. Zaten Atatürk’e yönelik saldırıların tamamına baktığınızda, hepsinin ulus devlet ve ulus kimlik karşıtı olduğu; ulusal ekonomiden, bağımsızlıktan, emperyalizmin ne olduğundan habersiz; emperyalistlerin bölgedeki planlarına tek söz etmeyenler olduğu görülecektir.

Demek istediğim açık: Ya Atatürk’ün izinde, ulus devlet ve bağımsızlık bilinciyle ayakta kalacaksınız; ya da onun mirasına sırt çevirip, emperyalizmin kuklası olarak yok oluşu seyredeceksiniz.

Ortası yok.

10 Kasım 2025

Nusret KEBAPÇI

 

4 Kasım 2025 Salı

ULUS BİLİNCİ: EMPERYALİZME KARŞI DİRENİŞİN ANAHTARI

 

ULUS BİLİNCİ: EMPERYALİZME KARŞI DİRENİŞİN ANAHTARI

Zaman zaman yazılarıma, kendilerine “Osmanlıcı” veya “Osmanlı torunu” gibi unvanlar takan ya da kendilerini “Siyasal İslamcı” sayanlardan eleştiri değil, özellikle Atatürk ve Cumhuriyet’le ilgili doğrudan suçlamalar gelince, konuya açıklık getirmek zorunlu hale geldi.

İsterseniz Osmanlı’dan başlayalım: Bir yönetim düşünün ki, babadan oğula geçen bir aile tarafından yönetilmektedir. Böyle olunca, o aile fertlerinden olmadığınızda “torun” nasıl olunur? İşte orası son derece ilginç!

Diyelim ki, “Biz Osmanlı yönetimi altındaki milletlerdeniz; ya da Türk’üz diyemediniz diyelim ama Rum’uz, Ermeni’yiz, Arap’ız, Yahudi’yiz…” deseniz de bunu anlarım, hatta itiraz bile etmem. Ancak “torun olmak” işi başka bir boyuta taşıyor ki, bu iddianın tarihsel ve genetik bir karşılığının olması mümkün değil.

Ama Osmanlı’nın, özellikle de son zamanlarını biraz anımsamakta yarar var. Bir yönetim düşünün: Ülkede var olan sanayi, tarım, banka, her ne varsa tamamı yabancıların elinde. Ülkede hiçbir şey üretilmediği gibi, kapitülasyonlar ve Balta Limanı gibi anlaşmalarla yerli üretim tamamen çökertilip ülke, Batılı ülkelerin açık pazarı haline getirilmiş durumda. O kadar ki, ülkede Merkez Bankası olmadığı gibi, onun yerine geçen Osmanlı Bankası bile yabancıların elinde.

Bu arada, Osmanlı yönetici sınıfının yetiştirildiği Enderun Mektebi’nde devşirmelerin eğitim gördüğü ve Osmanlı’da Türklerin değil, onların hemen her türlü makama geldiği artık sır değil.

Tabii tüm bunları söylerken, Osmanlı’nın çok kimlikli, çok kültürlü bir imparatorluk olduğunu da belirtmek gerek. Her ne kadar son zamanlarında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çabalarıyla “Osmanlı milleti” yaratma girişimleri olsa da, azınlıklar birer birer ayrılmaya başladığı için bu çabalar sonuçsuz kaldı.

Ancak özellikle bir konunun altını çizmekte fayda var: Kendilerini “günümüz Osmanlıcısı” olarak tanımlayan anlayış, bugün de kendilerini Türk kabul etmeyip çok kimlikli, çok kültürlü, federatif bir devlet yapısından yanadır. Bunun yanında, ekonomik olarak ülkenin Türk ulusu adına üretim yapmasına karşı çıkıp, ülkeyi tamamen yabancı pazarı haline getirme konusunda aynı düşünceleri taşımaktadırlar. Yani, ekonomide ve siyasette ulus devlet ve kimlik karşıtı olup, ABD emperyalizminin dayattığı “Osmanlı tipi millet tarzı” denilen çok kimlikli, çok kültürlülüğe heveslidirler; ulus devlet karşısında ABD emperyalizminin yanında saf tutmaktadırlar.

Gelelim Siyasal İslamcılara. Çünkü onlar da ulus devlet karşıtı olup, her fırsatta Atatürk, Cumhuriyet ve ulus devlete saldırmaktadırlar. Peki neden? Ya da şöyle soralım: Siyasal İslamcılık, neden Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi bugün de emperyalizmin hizmetinde?

Aslında sadece bizde de değil. ABD’nin bölgede İsrail karşıtı ülkeleri parçalama stratejisinin baş aktörü neden hep İslamcılar olmaktadır? Hiç düşündünüz mü?

Veya şöyle diyelim: Neden siyasal İslamcılık, sadece İslam peygamberinin resim ve karikatürü gündeme gelince tepki gösterir de, emperyalizmin ekonomik ve siyasi baskı ve sömürüsüne kayıtsız kalıp, ülkeleri parçalama planlarına destek olur?

İşte bunu tam olarak anlayabilmek için kavramları yerli yerine oturtmak gerekiyor. Aksi halde, bu tür akımların neden her zaman emperyalizmin hizmetinde olduğunu kavrayamayız.

Aslına bakılırsa, işin dönüm noktası laiklik ve ulus bilincidir. Zira biraz dikkat edildiğinde, laik olmayan ve ulus bilincinden uzak hiçbir siyasi düşüncenin emperyalizme, ekonomik ve siyasi sömürüye karşı çıkamadığı görülecektir.

Kavramları temelden ele alırsak, mesele daha net anlaşılır. Şu bilinmelidir: Bir toplum laik olursa, egemenlik millete geçer ve millet -yani ulus- olursunuz. Ancak ulus olduğunuz zaman, üzerinde yaşadığınız toprak “vatan” olur. Vatan olunca, emperyalizme karşı ekonomik ve siyasi bağımsızlık anlam kazanır. Böylece sanayileşme, yer altı ve yer üstü zenginlikleri koruma, onları milletin çıkarı için kullanma ve tarımı geliştirme anlamlı hale gelir.

Tersten başlarsak; laiklik olmazsa siz ümmetsiniz. Ümmet olunca, üzerinde bulunduğunuz toprak sizin için sadece bir “arsa”dır.

Böyle olunca da emperyalizme karşı mücadele, ekonomik ve siyasi bağımsızlık elbette hikâye olur. Bu durumda ülke toprakları kolaylıkla alınıp satılabilen bir meta haline gelir; yer altı ve yer üstü zenginlikleri de emperyalizme peşkeş çekilebilir.

Demek istediğim şudur: Laiklik ve ulus bilinciniz varsa, emperyalizme karşı ekonomik ve siyasi bağımsızlığınızı savunabilir, ülkenizi sanayileştirip tarımı geliştirerek kalkındırabilirsiniz.

Eğer değilseniz, sadece emperyalizmin sömürgesi olursunuz; asla başka bir şey değil.

    03-11-2025

Nusret KEBAPÇI

29 Ekim 2025 Çarşamba

CUMHURİYETTEN 102 YIL SONRA…

 

CUMHURİYETTEN 102 YIL SONRA…

Ülkece zor günlerden geçiyoruz. Gün geçmiyor ki, Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla sonlandırarak ülkemizi işgalden kurtarıp Cumhuriyeti kuran ve yaptığı devrimlerle cumhuriyetin, ulus devletin yerleşmesini sağlayan Büyük Önder Atatürk’e, Cumhuriyete, ulus devletimize ve Türk kimliğimize bir saldırı olmasın.

Peki, neden?

Çünkü emperyalizm; ulusal birlikteliği güçlü, kendi pazarı üzerinde egemen, sanayileşmiş, tarımını, hayvancılığını geliştirmiş ekonomik olarak çok güçlü bir ülke istememektedir.

Böyle özelliklere sahip bir ülke olması demek, emperyalizmin o ülkeyi kendi açık pazarı yapamaması ve etnik ve dinsel kimliklere ayıramaması anlamına da gelmektedir aynı zamanda.

Hem zaten, birazcık dikkat edildiğinde görülecektir ki; ülkeye merkezi olarak egemen olan ulus devlet yapısını hedef alıp kendilerince etnik ve dinsel kimliklere dayalı âdemi merkeziyetçi federasyon isteyen anlayışla, Cumhuriyete karşı çıkıp her fırsatta eleştirerek ekonominin tamamen ulusal olmaktan çıkarılıp emperyalizme açık pazar yapılmasını istemek birbirini tamamlarken; tam tersi olarak, Cumhuriyete sonuna kadar sahip çıkarak merkezi güçlü bir ulus devlet isteyenlerle kendi ulusal pazarında egemen olmak da birbirini tamamlamaktadır.

Demek istediğim; bir anlayışın gerçekten Cumhuriyete sahip çıkıp çıkmadığını araştırmaksa amacınız, sadece söze, propagandaya değil; önce ekonomik programına, Cumhuriyet ekonomisine, yani ülkenin yer altı, üstü tüm zenginliklerine sahip çıkıp çıkmadığına bakılması gerekmektedir.

Bu nedenle de sevdiğim, her zaman geçerli olan ve genelde de doğru çıkan bir söze değinmeden geçmemek gerekiyor. Çünkü halk olarak bilinçlenip doğruyla yanlışı çok doğru bir şekilde ayırt edemediğimiz sürece, bunu hep birlikte yaşayacağız.

Derler ki: “Pirincin içindeki siyah taştan değil, beyaz taştan korkacaksın.”

Yani, yanisi şu: Bize zarar verebilecek olan dışarıdaki başka devlet, ordu falan değil. Onlar zaten karşı cephede olup karşımızdadırlar. Ama ya içimizdeki, tanıyamadığımız; kendilerini "yerli ve milli", "Müslüman", "Türk", hatta "Atatürkçü" olarak tanımlayanlar?

İşte onları tanımak, gereken tavrı göstermek, yaydıkları yanlış düşünceleri ortaya çıkarmak... İşte o, çok çok önemli olup, özellikle Atatürk, cumhuriyet, ulus devlet ve ulusal ekonomi konusunda çok bilinçli olmayı gerektirir.

Eğer olmazsanız, bu konuda yeterli bilginiz, araştırmanız, gerçekten cumhuriyete sahip çıkmak gibi bir düşünceniz yoksa; hayatlarında bir kez bile (bunu iddialı olarak söylüyorum) emperyalizmin 'e'sini bile ağzına alamayıp onun bölgedeki taşeronluğuna soyunan bir anlayışın, "Her fabrikanın bir kale olduğu" düşüncesinden yola çıkarak 10 yılda yaklaşık 1000 fabrika kurup, sıfırdan 4000 km demir yolu ile ülkemizi birbirine bağlayıp, ekonomik ve siyasi bağımsızlığı ilkelerinin başına koyan bir anlayışa saldırmasıyla…

Kendinizi, tamamen uydurma olarak "Türk ulus devletini İngilizlerin kurduğu" yalanlarına; Lozan'la ilgili neredeyse tüm kaynaklar sayısız olarak ortada olduğu ve daha kurulur kurulmaz kendi madenlerimizi, sanayimizi kurmaya başladığımız halde, aradan yüz yıl sonra bile "madenlerimizi, sanayimizi kuramadığımız" şeklinde gizli maddelerle ilgili uydurma masallara…

"Vatan haini oldukları için asıldıkları halde, sadece şapka yüzünden hocaların asıldığı" türünden safsatalara inanmış olarak bulabilirsiniz.

Anlayacağınız; Cumhuriyete, Atatürk’e sahip çıkmak; her şeye rağmen O'nun Devrimlerini, ülkemizin ekonomik ve siyasi bağımsızlığını, ulusal birliğimizi savunarak karşı devrimcilerle mücadele etmekten geçmektedir.

Ama asla, sadece belirli günlerde rozet takmaktan değil.

   27-10-2025

 Nusret KEBAPÇI

 

22 Ekim 2025 Çarşamba

YÜZ YILLIK SENARYO

 

YÜZ YILLIK SENARYO

Son zamanlarda gerek Meclis içinde gerekse de dışında yaşananlara sanıyorum ki pek çoğunuz şaşırmaktadır.

Çünkü bazıları şimdiye kadar oldukça yavaştan yürüttükleri hamleleri, doğru zamanın geldiğini düşünerek çok açık bir şekilde Cumhuriyet'e, laikliğe, Atatürk'e ve ulus devlete meydan okumaya kadar vardırmışlardır. Elbette bu söylediklerimle, komisyon kurularak ulus devletin tartışma konusu yapılması yanında,

Meclis'te "Apo" sloganlarının atılmasını ve Atatürk'e hakaret edilmesini kastediyorum.

Tabii bu konular tartışılırken, sıklıkla Kürtlerin dışlandığı ve devlette önemli görevlere gelemedikleri gibi açıklamalar yapıldığında, karşılık olarak çeşitli yazarların ve siyasi parti yöneticilerinin, devletteki Kürt kökenli devlet adamlarını, ordu komutanlarını ve hatta milletvekillerini tek tek açıklamaları var ki; bana göre bu türden bir etnik kimlikçilik, yani kimlerin hangi etnik kimlikten olduğunun uluorta açıklanıyor olması, açıkçası farkında olarak veya olmayarak ulus devlete ve ulus kimliğine karşı yapılmış bir saldırı anlamına gelmektedir.

Buna Türkçede, “kaş yaparken göz çıkarmak” denir.

Neden? Çünkü ulus devlet, sadece ulus kimliğini tanır. Etnik ve dinsel kimlikler onun gözünde çok anlamlı olmayıp sadece bireysel birer tanım olarak kalır. Zaten Cumhuriyet'in herkesi etnik veya dinsel bir grup, tarikat ya da cemaat üyesi olarak değil de "birey" olarak tanımlaması bu yüzdendir. Bilinmelidir ki ulus devletlerde aslolan ulus kimliğidir. Birey, bunun dışındaki kimliklerini açıklamak zorunda olmadığı gibi, bu konuda kendisine baskı yapılması da düşünülemez.

İşte konu tam da buraya gelmişken, sanıyorum şöyle bir soru sormak gayet yerinde olacaktır:

Ülkede, kimilerince sayısı 36'ya kadar çıkarılan Türk, Kürt, Laz, Çerkez gibi etnik kimlik çeşitliliğini ve en az bir o kadar da tarikat ve cemaatin varlığını göz önünde bulundurursak, bu kadar çeşitliliği barındıran bir toplum nasıl bir araya gelir, nasıl kaynaşır, nasıl "iri olur, diri olur", yani "ulus" olur? Hiç düşündünüz mü?

Doğrusunu isterseniz, tüm dünyada bunun evrensel ve tek bir yolu vardır: Dinin toplum yaşamına müdahale edemediği bir laiklik anlayışı ve ulus bilinciyle etnik/dini kimlikleri birer alt kimlik olarak kabul edip kurucu kimliği bir üst kimlik olarak tanımlayıp tüm halkı onun etrafında toplamak.

Zaten bunun başka bir yolu da bulunmamaktadır. Belki bunu duyunca, "'Peki, bu konunun anayasa değişikliği tartışmalarıyla ne ilgisi var?' şeklinde bir soru da aklınıza gelebilir."

Sadece şu kadarını söyleyeyim: Hani, "Ders alınsaydı tarih tekerrür eder miydi?" denir ya, yaşadığımız aynen budur.

Birileri kendilerince, ulus devleti ve Atatürk'ü itibarsızlaştırarak sözde demokrasi adına mevcut anayasada değişiklik yaparak ülkemizi, emperyalizmin 100 yıldır istediği çok kimlikli, çok kültürlü ve çok dilli bir hale getirmeye çalışmaktadırlar;

Zaten biraz tarihe bakıldığında, bugün yaşadığımız ülkeyi etnik ve dini kimliklere göre parçalama taleplerinin, geçmişte çok farklı adlarla bulunan benzer yapıların talepleriyle paralellik gösterdikleri de görülmektedir.

Nasıl ki o günlerin Teali-i İslâm Cemiyeti, Kürt Teali Cemiyeti ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi yapılar, ülkeyi işgal eden düşmana tek kurşun bile atmayıp, tam aksine Atatürk önderliğindeki Kurtuluş Savaşı sırasında ve Cumhuriyet kurulduktan sonra onlarca isyan çıkararak etnik ve dini parçalanmayı amaçlamışlarsa…

Bugün de aynı amacı güden, sadece adları farklı olan ve sözlüklerinde ulus, ulusal egemenlik, ekonomik ve siyasi bağımsızlık, emperyalizm gibi sözcüklerin olmadığı bazı yapılar, anayasa değişikliğiyle amaçlarına ulaşmak istemektedirler.

Tek fark; o gün bunu isteyen emperyalist efendileri ile bugünkünün aynı olmamasıdır.

Olay budur.

   20.10.2025

 Nusret KEBAPÇI

 

VEKALET Mİ, AYRICALIK MI?

 

VEKALET Mİ, AYRICALIK MI?

Toplumsal vicdanı uzunca bir süredir rahatsız eden bir konu var: Milletvekilliği ayrıcalıkları. Özellikle göreve başladıktan sadece iki yıl sonra elde edilen emeklilik hakkı ve milletin kendisinin dahi yararlanamadığı sosyal olanaklar, Meclis'in vekil-millet arasındaki temsiliyet bağını sorgulatıyor.

Aslında bu konuya girmeden önce, siyasi partilerin aday belirlemede ya da seçilen vekillerin halkın sorunlarını anlama ve çözmedeki başarısı da ayrı bir tartışma konusudur. Şöyle bir soruyla başlamak, konuyu açıklamaya pekâlâ yardımcı olabilir diye düşünüyorum:

Sizce toplumun tüm kesimleri Meclis'te yeterince temsil edilip çıkarları savunuluyor mu? Yoksa bazı meslek sahipleri ülke nüfusuyla orantısız bir şekilde Meclis'te çoğunluğu mu oluşturmaktadır?

İşte bunu anladığımız zaman, neden yerli üretimin desteklenmesi gerekirken ithalata dayalı bir ekonomi tercih edilir, yerli tohumlar yerine hibrit tohumlar yaygınlaştırılır gibi soruların cevabı da ortaya çıkabilir. Aynı durum; küçük sanatkârların, işçilerin ve sendikaların önündeki kısıtlamalar söz konusu olduğunda da karşımıza çıkmaktadır.

Konuyu somutlaştırmak adına, Meclis'teki mesleki dağılıma bir göz atalım: Avukat (119), Mühendis (62), İş İnsanı (50), Üst Düzey Yönetici (32), Akademisyen (30), Tıp Doktoru (31).

Toplumsal dağılımda yüzde 5'i bile bulmayan bu meslek gruplarının, Meclis'te yaklaşık yüzde 50 oranında yer alması tesadüf müdür? Ülke nüfusunun yüzde 50'den fazlasını oluşturan işçi, köylü, küçük esnaf ve sanatkârın Meclis'teki oranı ise en fazla yüzde 5 bile değil. Peki, bu devasa kitleyi kim temsil edecek? Nasıl mantıksal bir oranlama, değil mi?

Peki, bu seçkin mesleklerden seçilen milletvekilleri gerçekten Meclis'te halkın çıkarını savunuyorlar mı? Bence bu konu çok daha önemli.

28.       Dönem için kesin veri toplamak mümkün değil ama 27. dönem için bazı bilgiler vermek mümkün: Bu dönemde tam 298 milletvekili dört yıl boyunca hiç yazılı soru önergesi vermemiş. Bu da Meclis'in yaklaşık yarısı demek.

Genel görüşme önergesi dahi vermeyen, bir anlamda "hiç konuşmayan" vekil sayısı ise 412. Yani, Meclis'in yüzde 68,7'si memleketin sorunlarından bihaber durumdadır.

Neyse, biz yine asıl konumuza gelelim: Milletvekilleri 2 yılda emekli olup, 4 yıldan sonra da ölünceye kadar ömür boyu ayrıcalıklı sosyal haklardan yararlanmalı mı?

Bence yararlanmamalı. Neden mi?

Diyelim ki bir davanız var ve bir avukatla anlaşıyorsunuz. Ona sınırları çizilmiş bir vekâletname veriyorsunuz. Dava bitiminde ödemenizi yapıyor ve avukatlık hizmeti bitiyor. Bana kalırsa milletvekilliği de aynı olmalı.

Temsili demokrasi sistemi nedeniyle, biz belirli sayıdaki kişiye aslında 4 yıl için seçimle vekâlet vermekteyiz. Bu süre içinde vekil sosyal haklardan yararlanmalı. Ancak nasıl ki avukat için ömür boyu destek olmak zorunda değilseniz, millet de, vekile 4 yıldan sonra ömür boyu maddi olanak sağlamak zorunda olmamalıdır.

Vekil, öncesinde yapageldiği mesleğini bu vekâlet süresince yerine getiremediği için elbette en üst düzeyde sosyal haklardan yararlanmalı. Ancak, sonraki ilk genel seçimle bu sosyal yardım konusu kesinlikle sonlanmalıdır.

Yani demek istediğim, milletvekilliği aslında halkın seçim sonucu verdiği 4 yıllık bir vekâlettir. Ama bu süre dolduğunda, avukatlık hizmetinde olduğu gibi vekâlet ilişkisi de sona ermeli, ömür boyu süren bir ayrıcalık ve çıkar kapısı haline gelmemelidir.

29-09-2025

Nusret KEBAPÇI