27 Temmuz 2023 Perşembe

NEOLİBERALİZM DEYİNCE…

 

NEOLİBERALİZM DEYİNCE…

 

Belki zaman zaman, çeşitli yerlerde yazılan neoliberalizm kavramını görünce, içinizden bu zaten yabancı bir sözcük bizi ilgilendirmez diye düşünebilirsiniz ama emin olun öyle değil…

Nasıl mı?

Şöyle; neoliberalizm çalışanları, tüm emekçileri hatta emeklileri de yoksulluk sınırında ücrete mahkûm ederken, emperyalist ülkelerin, onların küresel şirketlerinin ülkemizdeki sınırsızca hemen her alanda özgürlüğü anlamına gelmektedir…

Peki, yabancı sermaye bir ülkeden ne ister? İlk olarak O ülkeye para girişinin ve istediği anda çıkarabilmesinin serbest olmasını değil mi?

Başka 

Emperyalizm siz bunu küresel şirketler olarak da anlayabilirsiniz, hiçbir şekilde o ülkede bağımsız, kendi pazarlarını daraltan kamu işletmesi falan da istemezler, bunların kapattırılması, değilse özelleştirme tezgâhıyla kendilerine teslim edilmesi onlar açısından çok önemlidir.

Hem böylece ilgili ülkeye ekonomik olarak egemen olunurken…

Ekonomik kaynaklardan uzaklaştırılmış devleti de her dilediklerini yaptıracak kadar zayıflatırlar.

Tabi burada devleti kontrol altına alarak, onun sanayileşmeye, tarıma…

Ülke kalkınmasına ayırabileceği birikimi engellemek de son derece önemlidir.

Bu anlamda, geçmediğimiz yola, köprüye…

Uçmadığımız hava alanına, yatmadığımız hastanelere ödenen korkunç miktarlardaki paraların da esbabı mucibesi budur.

Ayrıca

Sermaye, işçi ücretlerinin olabildiğince düşürülmesini ister ki bunun bir alt sınırı yok…

Bu açlık sınırına kadar gidebilir.

Yani kısacası yıllardır sözde; devlet küçülsün, ekonomiden elini çeksin diyen neoliberal anlayış, çalışanlar açlığa ve sefalete mahkûm edilirlerken sessiz kalırken…

İş kendilerine gelince pekala...

Her türden teşvik verilmesini, borçlarının ertelenmesini,  hatta tek taraflı geri ödemesiz krediler açılmasını çok kolay olarak isteyebilmektedirler.

Bu türden yerli yandaş ve yabancı şirketlere destekte o kadar ileri gidilir ki…

Neredeyse bedavaya devraldıkları veya kiraladıkları devlet şirketlerinden müthiş paralar kazandıkları halde vergi vermez, kira ödemez…

Öderlerse de bu borçları 10-20 yıl çok kolay bir şekilde ertelenebilir ki çok yakın tarihte örnekleri var.

Belki içinizden ya vergi…

Bunlar vergi vermiyor mu sorusunu sorduğunuzu duyar gibi oldum bu nedenle söyleyim…

Yabancı şirketler eğer bizim ülkemizde bir batılı ülkenin şubesi gibi faaliyet gösterirlerse emin olun…

Karları da, vergileri de o kendi merkezlerinin bulunduğu ülkelere ödenmektedir…

Bazıları hani zaman zaman sermayenin vatanı yok falan gibi laflar ediyorlar ya kesinlikle doğru değil.

Bu türden şirketler, vergilerini şirket merkezlerinin bulunduğu ülkelere ödemektedirler.

Diyebilirsiniz ki vergi vermeleri ya da karlarını bırakmaları konusunda biz bu şirketlere baskı yapıp hesap falan sorsak olmaz mı? Gibi bir düşünce aklınıza gelirse…

Bizim de kabul ettiğimiz Uluslararası tahkim yasalarına göre inanın yabancı şirketler üzerinde çok fazla bir hakkınız ne yazık ki bulunmuyor.

Tabi hepsi bununla sınırlı değil…

Dahası da var…

Diyelim ki yabancı şirket ülkemize sigara fabrikası kurdu.

Ya da bir ilaç…

Veya bir gıda katkı maddesi…

Sonra o işletmenin bulunduğu ülke diyelim ki sigarayı…

Veya ilgili ilacı veya o katkı maddesini yasakladı.

Böyle bir durumda ne oluyor biliyor musunuz?

Bu şirketler her ne üretiyorlarsa hükümetin aldığı karar yüzünden zarar ettiklerini öne sürerek uluslararası yaptırım için başvurabilir ve ülke bu nedenle çok ciddi parasal bir zarara uğratılabilir.

Eskiden ilgili şirketin merkezinin bulunduğu devletler bu işte müdahil olurlarken son yıllarda pek çok ülke tarafından onaylanan ve kısaltması ISDS olarak anılan bir anlaşmaya göre ilgili şirketler de devletlere karşı uluslararası tahkim mahkemelerine dava açabilmektedirler.

Tam burada diyebilirsiniz ki tamam, da; bu konunun bizim yoksullaşmamızla az maaş almamızla…

Veya emeklilere çok düşük maaş verilmesiyle ilgisi var mı?

Elbette var, olmaz mı?

Öncelikle belirtmeliyim ki bu şirketler ürettikleri ürünleri ülke içinde değil, öncelikle yurt dışına satmak istemektedirler ve ülkemiz bu anlamda onların ucuz işgücü kullandığı atölyeleri konumundadır.

Bu nedenle dünya çapında pazarı ellerinde tutmak için maliyeti alabildiğince geri çekmek durumundadırlar…

Bunda da en önemli etken, ucuz işgücüdür.

Onu ne kadar aşağı çekebilirlerse uluslararası piyasada rekabet edebilme şansları o kadar yüksek olabilecektir.

İşte işçi ücretlerinin düşük tutulmasındaki…

Asgari ücrette günlerce yapılan havanda su dövme toplantılarındaki

Emeklileri açığa mahkûm etme politikalarının ardında yatan en önemli neden budur.

Onu ne kadar aşağı çekerlerse kar oranlarını bir o kadar yükseltme söz konusu olacaktır.

Ama bununla birlikte o ülkede yaşayan halkın da yabancı sermayeye alıştırılması ve bunu emperyalizmin ekonomik işgali falan gibi değil de, küreselleşen bir dünyada sözde işbölümü gibi görebilmeleri anlamında ulusçu düşüncelerden de uzaklaştırılması gereklidir ki, çok uluslu şirketlerin gelecekteki ulusçu bir uyanışla ülkeden kovulmak gibi bir tedirginliği olmasın. 

Tam da bu gerekçeyle 2011 yılında MEB Teşkilat Yasasında değişiklik yapılarak eğitimin amaçları…

Atatürk İlke ve Devrimlerine bağlı, Vatan sevgisi taşıyan öğrenci yetiştirmekten, bir anda “küreselleşmenin ihtiyacı olan işgücünü yetiştirmek.” gerekçesiyle her türden emperyalizme kayıtsız kalacak, kimliksiz kişiliksiz, vatansız öğrenci yetiştirmeye değiştiriliverdi ama bununla da yetinilmedi…

Ardından 2017 yılında MEB Sosyal Etkinlikler Yönetmeliğinden de bir madde çıkarılıverdi…

Aklınıza hangi madde geldi?

Yanılmadınız.

MEB Sosyal Etkinlikler Yönetmeliğinden “öğrencilere vatan sevgisi kazandırır” maddesi tamamen çıkarılıverdi…

Onlar da biliyorlardı ki ulus bilinciyle, vatan sevgisiyle bu milletin çocuklarını küresel şirketlere hizmet ettirmek gerçekten zor işti…

Ama bununla da yetinilemezdi…

Amaçlarına ulaşılabilmesi için tüm okulların aynı zamanda mutlaka imam hatip yapılması da gerekiyordu ki öğrenciler, ulus bilinciyle, bağımsızlık ruhuyla, Atatürk ilkeleriyle değil de kavram olarak bile emperyalizmin olmadığı, ulus bilincinin yok farz edildiği, ümmet bilinciyle eğitilebilsin.

Belki tüm bunları okuduktan sonra bu açmazdan kurtulabilir miyiz yeniden Atatürk İlke ve Devrimleri yolunda Bağımsız bir Cumhuriyete tekrar kavuşabilir miyiz?

Tüm halkı ulus kimliğimiz etrafında birleştirebilir miyiz?

Eskiden olduğu gibi halkımızın refah düzeyini yükselterek kendi kendimizi besleyen ülkeler arasına girebilir miyiz?

Tekrar dağımıza, ormanımıza, denizimize, gölümüze sahip çıkıp koruyabilir miyiz? Gibisinden aklınıza çeşitli sorular gelirse şu kadarını söyleyim.

Hayatta hemen her şeyde olduğu gibi bunda da iki seçenek bulunmaktadır…

Ya Ulusçu bir seçenek oluşturup…

Ülkenin dışarıya aktarılan parasının ülke içinde kalmasını sağlayıp, tarımı…

Sanayiyi yani kısacası…

Ekonomi ve eğitim de içinde olmak üzere hemen her şeyi tekrar ulusal hale getirerek ülke yeniden ayağa kaldırılır…

Ya da uyguladığı neoliberal politikalarla ülkeyi yağmalatan, ulus devlet düşmanı siyasal İslamcı partileri seçerek, küresel pazar olmaya devam…

Tercih sizin.

 

27-07-2023

Nusret KEBAPÇI

16 Temmuz 2023 Pazar

TARİKATLAR VE CEMAATLER

 

TARİKATLAR VE CEMAATLER

 

Doğrusunu isterseniz tarikat, cemaat denilince insanın aklına ilk gelen şey bunların esas olarak Osmanlı döneminde tekke ve zaviyelerde faaliyet gösterip…

Vergi…

Askerlik gibi yükümlülüklerinin bulunmadığı…

Ancak bundan çok daha önemlisi bu tarikat ve cemaatler Birinci Dünya Savaşı sonucunda ülkemizin dört bir bucağı, zamanın emperyalistlerince işgal edilirken,  hiç tepki gösterip mücadele etmedikleri gibi…

Ne zaman ki halk; Atatürk önderliğinde Milli Mücadeleye başlıyor…

İşte o zaman milli kuvvetlere karşı saldırıya geçip ayaklanmalar çıkarmaya başlıyorlar. Öyle ki aralarında aylarca süreni bile var.

Yani anlayacağınız Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilk yılları içinde sadece dış işgalcilere karşı değil 30 civarında ayaklanma yapan İngiliz işbirlikçileriyle de savaşıldı.

Aslına bakarsanız bu türden örgütlerin bugünkü konumları da bundan çok farklı değil…

Günümüzde de ulus öncesi örgütlenmelerin tamamı; bir anlamda emperyalizmin ulus devletleri çökertme…

Yok etme…

Ülkeleri etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırma planlarının bir parçasıdırlar aynı zamanda...

Peki neden?

Ya da nasıl oluyor bu iş derseniz, öncelikle belirtmeliyim ki, ulus öncesi örgütlenmelerin tamamı ümmetçidir…

Yani genel bir İslam kardeşliğidir anladıkları…

Bundan dolayı da bu tür örgütlenmelerde; ulusçuluk gibi bir toprağı vatan ilan edip onu geliştirmek…

Üzerinde yaşayan halkı ulus haline getirmek için ulus esasına göre devlet kurmak, ortak bir kimlik,  tarih, dil, bayrak gibi ulusal kimliği pekiştiren kavramlar herhangi bir anlam taşımadığı gibi… 

Vatan.

Emperyalizm.

Bağımsızlık.

Sanayileşme.

Tarımı geliştirmek gibi kavramlar da hiç bir şey ifade etmemektedir.

Duyabileceğiniz belki sadece İslam’a yönelik saldırılarda biraz tepki olabilir, onun da ne kadar ciddi olduğunu İsveç’in NATO’ya kabul edilmesi konusundaki tutumlarda yaşadık…

Hazır konuya ulus devlet açısından giriş yapmışken öyle devam edelim ne dersiniz?

Çünkü bu tarikat ve cemaatler bugün; Atatürk tarafından kapatılıp mal varlıklarına el konulduğu hallerinden çok daha güçlüler…

Nedenine gelmeden, öncelikle konuya emperyalizmin bakış açısını anlamaya çalışarak bakmaya çalışalım ki konu biraz da olsa aydınlansın…

Bilinmeli ki emperyalizm, kendine yeterli…

Ekonomik ve siyasi sınırlarını koruyan, bağımsız, güçlü, ulusal birlikteliklerini sağlayan devletleri sevmez.

Bu tür ulus devletler, emperyalizmin karşısında her zaman çelik çekirdek gibidirler…

Kolay lokma değillerdir

Bu nedenle emperyalizm hedef aldığı ülkeyi her zaman olduğu gibi önce demokrasi karşıtı falan diye ilan eder…

Hedef ülkelerden oluşan listeler yayınlar…

Sonra da ilgili ülkelerde sözde demokrasi gerekçesiyle etnik ve dinsel kimlikleri canlandırmak yani ilgili ülkeyi parçalamak adına ne gerekiyorsa onu yapar…

Kısacası olayın emperyalizm açısından anlamı bu…

Peki, o zaman…

Bir ulus devlet, neden etnik ve dinsel kimliklerin örgütlenmesine, organize olmasına karşı çıkar?

Görmezden gelir, yok sayar…

Öncelikle bilinmeli ki ulus devlet; egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olması anlamına gelmektedir…

Ulus’ta bu egemenliğini sağlamak için parlamento kurar, partiler oluşturur…

Yasa yapar…

Değiştirir…

Demek istediğim bugün kullandığımız kadın haklarından, sendika hatta düşünce özgürlüğüne kadar tüm yasal haklarımızı biz ulus devlete borçluyuz…

İşte bu; yani egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olması

Parlamentonun oluşturulup, partilerin kurularak tartışılması…

Yasa yapılması…

Gerektiğinde yenilenmesi…

Değiştirilmesi…

Tarikat ve cemaatlere göre en büyük suç olup, tanrıya şirk koşmak olarak kabul edilmektedir.

Çünkü onlara göre “Egemenlik kayıtsız şartsız milletin” değildir.

Bu nedenle insan yasa yapamaz…

Değiştiremez…

Olsa olsa var olan ilahi yasalara uyar ki…

Hiçbir ulus devlet,  kendi varlığını sorgulayan…

Dahası, onu düşman, yani darül harp olarak kabul ederek, yok etmeye çalışan hiçbir anlayışa izin vermez…

Veremez…

Biz hariç!

İşin bir başka yönü de…

Ulus devlet insanı sadece birey olarak kabul ettiğinden, kendi otoritesini sorgulayacak…

Karşı çıkabilecek…

Tüm kurum ve kuruluşlarda, din adına ayrı, paralel bir otorite veya hiyerarşiye de izin vermez…

Veremez…

İşte bu yüzden Atatürk, bu tarikat ve cemaatleri kapatıp tüm mal ve mülklerine el koyarak ulus devleti pekiştirmek…

Her kesimden halkı, sadece ulus yani Türk kimliği etrafında birleştirmeyi hedeflemişti.

Zaten dikkatle baktığınızda tüm yapılan Devrimlerin ve İlkelerin amacının da bu olduğu anlaşılacaktır.

Ancak ne yazık ki aradan 100 yıl sonra birileri akıllarınca Atatürk’ü itibarsızlaştırıp…

Ulus kimliği yani Türk adını gözden düşürüp…

Toplumu yoksullaştırıp…

Ülkeyi tekrar Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırmayı amaçlamaktadırlar…

Elbette bunu başarıp başaramamaları, toplumun ulus bilincine, Atatürk’e ne derece sahip çıkıp çıkamayacağına doğrudan bağlıdır…

Ama aslında mihenk taşıdır…

Her kim ulus aidiyetine yani Türk kimliğine sahip çıkıp…

Bağımsızlıktan, Cumhuriyetten…

Laiklikten…

Sanayileşmekten…

Ülkemizi kalkındırmaktan yanaysa…

Ulus devletten…

Ancak yine her kim ki…

Üretmeyi…

Sanayileşmeyi…

Tarımı geliştirmeyi ağzına almayıp.  

Ulus yerine, Ümmetten…

Türk kimliği yerine tarikat ve cemaatlerden…

Ulusal bağımsızlıktan değil de…

ABD ve batı ile karşılıklı çıkar ilişkilerinden söz ediyorsa…

Bilin ki onlar da… 

Emperyalizmden yanadırlar, başka bir şeyden değil.

 

16-07-2023

Nusret KEBAPÇI

7 Temmuz 2023 Cuma

BOP DEDİK…

 

BOP DEDİK…

 

Biz yıllardır ABD’nin emperyalist politikalarına karşı çıkan ülkelerde olup bitenleri…

Hatta son 20 yıldır Büyük Orta Doğu Projesiyle ilgili çeşitli ülkelerde yaşananları ilgiyle takip ediyoruz.

Genelde olan şu…

Hedef alınan ülkelerde ABD’nin sözde demokrasi adına o ülke yönetimine dayattığı koşullar kabul görmezse, önce kukla bir muhalefet örgütleniyor…

Onlar; tüm dünya emperyalist medyasında, insan hakları savunucuları olarak hemen her yerde boy gösteriyor.

Sonrasında eğer ülkeyi yöneten iktidar bunu ciddiye almayıp direnirse de yaklaşık 100 civarında ülkede tezgâhlanan senaryo orada da aynen uygulanıyor.

Ne mi oluyor?

Bu kukla muhalefet bir yandan silahlandırılırken, diğer yandan da ne kadar ajan, çapulcu, psikopat varsa etkisi altındaki ülkelerden buraya gönderiliyor…

Sonrası malum, iç savaş…

Ya dış destekli muhalefet bazı bölgeleri ele geçiriyor…

Veya bazılarında da uçuşa yasak bölge ilan edilerek korunuyor…

Sonucunda da…

O bir zamanların üniter devleti paramparça oluyor ve gördüğümüz kadarıyla da kolay kolay bir araya gelemiyor.

Şimdi burada biraz dikkat…

Bu söylediğim olaylar tamamen ABD muhalifi iktidarlara karşı yapılanları anlatmaktadır.

Ya bu BOP uygulayıcısı parti iktidardaysa…

İşte o zaman durum tamamen değişmektedir ve ne yazık ki bunun daha önce yaşanmış pek bir örneği de bulunmamaktadır.

Ancak belki yaşayarak öğrenmek mümkün o da bilinçli bakılabilirse.

Bir an için ülkemizde böyle bir durum olduğunu varsayalım işe nereden başlanır dersiniz…

Ya da başlanıldı.

Bunu anlamak için son 20 yılda ülkemizde olup bitene dikkatle bakılması gerekiyor.

Öncelikle de ilk olarak şuan da ülkemizi yöneten iktidar partisinin ideolojisine…

Neden mi?

Çünkü ülke olarak son 20 yılda gerek ekonomik, gerekse siyasi değişimler, hiç bir şekilde tesadüf değil.

Yapılanlar tamamen bilinçli, istenilerek, planlanarak yapılmaktadır.

Öncelikle bilinmeli ki her ne kadar bazıları, mevcut iktidar için adı olmayan, yerli ve milli gibi unvanlar kullansa da esas olarak siyasal İslamcı bir ideolojiye sahiptir.

Ve bu ideoloji gereği de ulus kavramına, ulusal egemenliğe karşıdırlar.

Bu yüzden anladıkları tek şey ticaret yani alım satım olduğu için, ülke kaynaklarını pazarlamayı, hiç koşulsuz satmayı, ülkenin hemen her yerini yabancılara açmayı başarı olarak nitelendirmektedirler…

bu anlayış ekonomide nasıl neoliberalse …

Siyasette de kimlikçilerdir.

Milleti de bizim çağdaş anlamda anladığımız Türk Ulusu, Alman Ulusu, İtalyan Ulusu gibi ulus kimlik üzerinden değil,  tamamen dini,  bir zamanların Osmanlısında olduğu gibi İslam Milleti, Yahudi Milleti gibi tanımlamaktadırlar…

Hem zaten daha başkanlık seçiminin çok öncesinde yapılan açıklamalarda bile “federasyon olmadan başkanlık; altı kaval, üstü şişhanedir.” denilmesi…

Sıklıkla söylenen “Tek devlet, Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan’ın “yanına tek dilin ısrarla konulmaması, varılmak istenen sonucu pekala göstermektedir.

Aslında amaç baştan beri, Osmanlı benzeri federatif çok kimlikli…

Çok kültürlü…

Hatta çok hukuklu bir devlet.

Bunun için öncelikle toplum sözde demokrasi adına gerçekleştirilen değişikliklerle adım adım bu işe hazırlandı ki ileride yapılacaklara tepki gösterilmesin…

Önce çeşitli uydurma suçlamalarla ordu, ulusal olmaktan çıkarılarak zayıflatıldı ve siyasi hale getirildi.

Ardından sıradaki hedef, ulus yapımızın ortadan kaldırılarak halkın tamamen etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırılmasıydı.

Bu nedenle Türk adı hiç bir yerde kullanılmayıp yerine “Benim Milletim, Tek Millet, hatta Türkiyelilik,” gibi kavramlar konulmaya başlandı…

Hatta o kadar ki pek çok kez komisyonlar kurularak Anayasa değişikliği de yapılmak istendi ama değişmeyen tek şey…

Yani hedefteki değişiklik, her nedense Anayasanın ilk dört maddesiydi.

Tüm bunlar olurken, yani Türk ulus kimliği ortadan kaldırılmaya çalışılırken, her nedense adında Türk adı olanlar da dahil olmak üzere, hiç bir kitle örgütünden, meslek örgütlerinden tepki gelmemesi…

Ve bu örgütlerin Ulus, yani ortak kimliğimiz ortadan kalktığında işin nerelere varacağını öngörememeleri de işin gerçek anlamda ne boyutta olduğunu…

Daha doğrusu, gaflet ve aymazlığın ne yazık ki nerelere vardığını da göstermektedir.

Tabi iş sadece ulus kimliğin adından ibaret değil…

Sosyal devletin ortadan kalkması…

Ulusal ekonominin…

Limanlara varıncaya kadar neredeyse hemen her şeyin, 100 yıl önceki millileştirmenin tam tersi olarak, yabancılara devredilerek, devleti vergi dışında ekonomik kaynaklardan mahrum etmek de, ne yazık ki yapılmak istenilen planların yol haritasında bulunmaktadır.

Diyeceksiniz ki nasıl?

Doğrusunu isterseniz ekonomik olarak güçlü…

Halkının gelir düzeyi çok iyi olan…

Onları çok rahatlıkla besleyebilen, gelir düzeyi yüksek hiçbir ülke parçalanmaz…

Çünkü orada ulus devlet ekonomisiyle, sosyal desteğiyle…

Kısacası her şeyiyle halkın tamamına destek olduğundan, hiç kimse bu olanaklardan mahrum olmak gibi bir düşünceye girmez.

Giremez…

Halk için, o ulus devletin bir yurttaşı olmak, gurur kaynağı da olmaktadır aynı zamanda…

Parçalanan ülkelere bakın, neredeyse tamamının ekonominin çok az elde toplanıp halkının çok yoksullaşan ülkeler olduğu rahatlıkla görülecektir.

Yani ülke fakirleşecek…

Halk geçim kaygısına düşecek…

Ve tüm halkı birleştiren ortak ulusal bir kimlik de olmayıp ortalık etnik ve dinsel kimliklere kalınca varılacak sonuç kaçınılmaz gibi geliyor…

Ancak

Birileri yine de işi asla şansa bırakmak istemiyor…

Bu nedenle dilimize, kültürümüze yabancı olup, tamamen ABD ve batı ile çeşitli anlaşmalar yapılarak önemli bir kısmı asker olup ABDnin taşeronluğunu yapan 13 milyona yakın yabancı, ülkemize koşulsuz dolduruluyor…

Diyebilirsiniz ki çözüm yok mu? Ülke olarak siyasal İslamcı bu politikalara mahkûm muyuz?

Elbette değiliz.

Ama bunun için önce siyasette ulusçuluğu etkin kılacak bir siyasi yapılaşmaya ihtiyaç bulunmaktadır…

Şunda olduğu gibi birbirine seçenek gibi görünen iki neoliberal parti arasında tercih yapmak değil, benim kastettiğim…

Ortaya çıkacak siyaset, program olarak öncelikle…

Siyasette ulusçuluğu egemen kılıp...

Toplumu ayrıştırmak değil, bütünleştirmek, ulus kimliğimizi tekrar öne çıkarmak için gereken adımları atıp…

Sonra limanlar, fabrikalar, bankalar dahil elden çıkarılan tüm kamu mallarını, madenleri geri alıp…

Hasta garantili hastaneleri…

Uçuş garantili hava alanlarını…

Geçiş garantili yol ve köprüleri kamulaştırıp…

Hayvancılığı ve tarımı geliştirerek halkımızın doğru ve kaliteli beslenebilmesini toplumun önüne hedef olarak koymak zorundadır…  

Değilse

Biri siyasal İslamcı, diğeri sol görünen iki neoliberal parti arasında tercih yapmak,  ülkeyi emperyalizmin isteğiyle etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırıp, emperyalizme pazar yapmaktır…

Benden söylemesi.

 

07-07-2023

Nusret KEBAPÇI