30 Mart 2026 Pazartesi

DEVLETİN MİLLETİ OLMAZSA…

 

DEVLETİN MİLLETİ OLMAZSA…

Gün geçmiyor ki birileri tarafından Atatürk’ü, Cumhuriyet’i, ulus devleti hedef alan bir saldırı olmasın. Tesadüf mü? Kesinlikle değil. Aslında amaç; ulus devleti, Cumhuriyet’i "tekçi" veya "100 yıllık narkoz" gibi söylemlerle yıpratarak Atatürk’ün ulus devletini adım adım yok etmek; tamamen dışa bağımlı, çok kimlikli, Osmanlı’nın son zamanları gibi bir yapıya dönüştürmektir. Zaten birazcık dikkat bile bunu dile getirenlerin ülkenin ekonomik ve siyasi bağımsızlığı gibi bir kavramla uzaktan yakından ilgilerinin olmadığını anlamayı mümkün kılıyor.

İşin doğrusu; Batı veya emperyalizm de diyebilirsiniz, neredeyse Atatürk’ten beri bölgede ulusal birlikteliğini pekiştirmiş, ekonomisi güçlü bir ülkeden çok rahatsızlardı. İstiyorlardı ki ülke pazarı  stratejik olsun olmasın küresel sermayeye alabildiğince açılsın. Bununla beraber, ulusal pazar yok edilirken "ulus devlet" de bir daha bir araya gelemeyecek şekilde parçalara ayrılsın. İstenilen tam olarak buydu.

Peki, toplumda büyük bir infiale yol açabilecek bu adımlar neden bir anda atılmadı? Her şey, "haşlanan kurbağa" örneğindeki gibi çok yavaş uygulandı ki; kimse bir anda tepki gösterip "Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?" demesin. Hani birileri, birinci sınıf karnesinden Atatürk çıkarılınca sözde feryat figan ettiler ya; aslında o tamamen timsah gözyaşlarıydı. Doğrusu, yapılanların gerçek anlamda farkına varamamak ve bir anlamda "hem ağlarım hem giderim" mantığında olmaktı.

Süreç yıllar öncesinden başladı. Önce okulların tabelalarından "T.C. Milli Eğitim Bakanlığı" gibi yazılar kalktı; yerini okunması zor, küçük bir logo aldı. Yani o tabelalara bakan birisi – özellikle de yabancıysa – o okulların hangi bakanlığa, hangi devletin kurumuna ait olduğunu anlayamayacaktı. Bunu, Valiliklerden ve pek çok kurumdan "T.C." ibaresinin kaldırılması izledi.

Ardından daha stratejik adımlar geldi. Milli Eğitim Bakanlığı Teşkilat Kanunu değiştirilerek; Atatürk, bağımsızlık, ulus bilinci ve vatan gibi kavramları öğretmekten vazgeçildi. Tamamen küresel sermayenin verdiği görevleri yapmaya odaklanan "vatansız, kimliksiz ve kişiliksiz" bir öğrenci tipi hedeflendi. Bunu, Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği'nden "vatan sevgisi" ve "millet bilinci" ile ilgili maddelerin tamamen çıkarılması takip etti.

Sonuçta, ABD'nin talimatı gereği; "Osmanlı Millet Sistemi" denilen, etnik ve dini kimliklerden oluşan federatif bir devletin oluşabilmesi için gereken adımlar atılmaya başlandı. O kadar ki bazı ABD yetkilileri konuyu açık edip "Çözüm Süreci"nin, dört ülkeye bölünmüş Kürtlerin birleşmesi için çok önemli bir çaba olduğunu açık açık söylemekten bile çekinmediler. Elbette bunun gerçekleşebilmesi için Türk ulus bilincinin adım adım toplum zihninden silinmesi gerekiyordu. Yerine; tüm etnik kimlikleri eşit gören "çok kimlikli", "çok kültürlü", hatta "çok dilli" olan ama emperyalizmin ekonomik ve siyasi egemenliğine karşı en küçük bir itirazı bile bulunmayan bir yapı getirilmesi gerekiyordu ki ülke kolayca parçalanabilsin.

Bugün bile dönüp bakın; ABD'nin BOP sürecinden rahatsız olan İran dışında bir tane İslam ülkesi var mı? Bölgede Afganistan, Libya, Irak ve Suriye saldırıya uğrarken bile sessiz kalan İslam ülkelerinin, kendisini savunan İran’ı kınamaları; tek kelimeyle ABD yandaşı olmaları yanında, bu ülkelerin tamamının ekonomik ve siyasi bağımsızlıktan ne kadar uzak olduklarının en basit kanıtı değil mi?

Tüm bunlar olup biterken, birilerince "Devletin milleti olmaz, milletin devleti olur" gibi sözler de söylenince ister istemez konuya açıklık getirmek şart oluyor. Dünyada; farklı etnik ve dini kimliklerin kendiliğinden, bir otorite olmaksızın bir araya gelebileceği düşüncesi ancak rüyalarda olabilmektedir. Birbirinden farklı mezhep, tarikat, cemaat ve etnik kimlikten insanları bir arada tutmanın dünyada bilinen tek yolu, tüm bu kimlikleri laiklik temelinde bir üst kimlikte birleştirebilecek bir otoritedir. Ona ister Milli Mücadele’deki gibi Müdafaa-i Hukuk deyin, ister Meclis Hükümeti ya da Heyet-i Temsiliye; sonuç aynı kapıya çıkmaktadır: anlayacağınız bir otorite olmadan hiçbir topluluğun kendiliğinden "millet" olamayacağıdır.

Ayrıca "Devletin milleti olmaz" denilmesi de aslında milleti oluşturan dil ve eğitim birliği yanında tarih bilincinin de hiçbir öneminin olmadığı, devletin de bunları gerçekleştirmek gibi bir amacının kalmadığı "milletsiz bir devlet" anlamına gelmektedir. Peki, millet olmadan devlet meşruiyetini nereden alacak? Egemenliğin kaynağı ne olacak? Kime hesap verecek? Hangi değerleri koruyacak? Bu da; herkesin bildiğini okuduğu, ortak hiçbir değerin olmadığı bir kalabalık yanında, sadece emperyalizmin taleplerini yerine getiren bürokratik bir devlet arzulamaktır.

Son olarak; NATO’nun çok uluslu bir ordusunun ülkeye davet edilmesi konusuna değinmemek olmaz. Sözü uzatmadan söylemek gerekirse: Şu an içinde bulunduğumuz süreç, Yugoslavya’nın yaşadıklarına çok benzemektedir. Bilindiği gibi Yugoslavya, 1974’e kadar bir ulus devletti. Benzer tartışmalar orada da yaşandı; kimlikler anayasaya yazılınca devlet ulus olmaktan çıkıp kimlikler ayrılmaya, sonuçta iç savaşa yol açtı. Sonuçta da NATO o ülkeye müdahale etti ve bugün Yugoslavya yok; onun yerine oradan çıkan küçük devletçikler var.

Anlayacağınız senaryo büyük. Bu kıskacı ya ulus kimliğimizle, devletimizle emperyalizmi ülkeden def ederek kurtaracağız ya da parçalanarak çok parçalı devlete dönüşeceğiz. Ve ne yazık ki ortası yok.

30.03.2026
Nusret KEBAPÇI

24 Mart 2026 Salı

İRAN, ABD’NİN VİETNAM’IDIR

 

İRAN, ABD’NİN VİETNAM’IDIR

Birileri fikir fukaralığından İran’ı emperyalist olarak nitelendiriyorlar ya, insan haliyle merak ediyor… ABD onlarca ülkede darbe, saldırı ve işgal yapmasına karşın İran kaç ülkeyi işgal etti? Doğrusu hiç. Ama yine de soralım… İran kaç ülkede kendi yandaş hükümetlerini getirmek adına o ülke liderini kaçırdı veya darbe yaptı? Sanıyorum hiç kimsenin buna verebilecek yanıtı olamaz.

Ya haksız olarak kaynaklarına el koymak adına uydurma gerekçelerle saldırı ve işgal? Yine yok. Ama buna rağmen… İran neredeyse 47 yıldır ABD emperyalizminin hedefinde olan bir ülke. Neden? Ya da neden İran? Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar ve BAE gibi yaklaşık 57 Müslüman ülke olmasına rağmen niçin hedef tahtasında İran var?

Cevap aslında çok açık: Çünkü İran, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve "Büyük İsrail" planının önündeki en büyük engeldir. Dikkat ettiğinizde; ABD bölgede hangi ülkeye müdahale etmeye çalışsa, karşısında doğrudan olmasa bile İran’ın açıkça desteklediği Hizbullah, Hamas ve Husi’ler gibi anti-emperyalist yapıları bulmaktadır. İran bu yapıları gizliden değil, üstelik açıktan desteklemektedir. Dolayısıyla bölgedeki planları sekteye uğratması nedeniyle, son dönemde bazı stratejik değişiklikler görülse de genel olarak Batı’nın ana hedefi konumundadır.

Aslına bakarsanız ABD; Venezuela ve Gazze’de uyguladığı stratejiyi İran’da da denedi. Önce dini lideri, ardından üst düzey yöneticileri ve komutanları hedef aldı. Bu hamlelerle İran’ın da teslim bayrağını çekeceğini hayal etti ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. İran devleti o kadar köklü bir hazırlığa sahipti ki, kim öldürülürse öldürülsün birliğini koruduğu gibi, mücadele azmi kırılmak bir yana daha da güçlendi.

Batı’nın yanıldığı nokta şuydu: İran, bazıları gibi 200 yıllık bir devlet değil; Perslerden gelen 2500 yıllık bir imparatorluk geleneğine sahip devasa bir yapıydı. Böyle olunca da halkı, en zor zamanlarda bile devletiyle kenetlenebilmekte, İçeride bazı hoşnutsuzluklar olsa dahi, "kol kırılır yen içinde kalır" düşüncesindeki gibi emperyalist odaklara karşı sarsılmaz bir birlik mesajı verebilmektedir.

Elbette İran’ı diğer bölge ülkelerinden ayıran pek çok teknik unsur da mevcuttur. 47 yıldır ağır ambargolarla boğuşmasına rağmen, bugün 4 bin kilometre menzilli füzelere sahip olabilmesi bu mücadeleci ruhun eseridir. Ayrıca İran, teknoloji ve insan kaynağı yatırımıyla da şaşırtmaktadır. Türkiye'nin ilk ona bile giremediği mühendis sayısında, yaklaşık 1,5 milyon kişiyle dünyada ilk 5 arasındadır. Bugün ABD ve Siyonist İsrail’e geri adım attırabilmesinin arkasında yatan bu teknolojik güç göz ardı edilmemelidir.

ABD, İran’ın önderlerini öldürerek yönetimini dağıtacağını hesaplamıştı; ancak karşısına yumuşak bir lokma değil, "çelik bir çekirdek" çıktı. Bu durum ABD ve bölgedeki müttefiklerini büyük bir telaşa sevk etti. Ne acıdır ki, düne kadar ABD ve İsrail’in nedensiz saldırıları karşısında en küçük bir tepki bile koyamayan – aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 12 ülke bir bildiri yayınlayarak İran’ı kınama yarışına girdiler.

Elbette bu açıklamaların Tahran açısından hiçbir kıymeti yoktur. Zaten olmamalıdır da. Dünya petrol sevkiyatının kalbi olan Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyeti ve bu konudaki tavizsiz duruşu, İran’ın stratejik üstünlüğünü pekiştirmektedir.

Hani ABD ve İsrail tarafından sıklıkla İran’a kara operasyonu düzenleneceği türünden haberler çıkıyor ya… Bence bir kara operasyonundan bahsedenler, bunu düşünürken; İran’ın devasa yüzölçümünü ve sarp dağlık coğrafyasını asla unutmamalıdır. ABD’nin bu yola başvurması demek, bir anlamda savaşın galibini şimdiden ilan etmek, yani "İran bataklığında boğulmak" demektir.

Bilindiği üzere İran, klasik barış görüşmelerini reddetmekte ve barış için hayati bazı koşulların yerine getirilmesini talep etmektedir. Çünkü bilmektedirler ki; ABD bölgede kaldığı ve birileri ona yataklık yaptığı sürece bölge ülkeleri sürekli baskı ve tehdit altında kalacaktır. Bunu kalıcı şekilde sona erdirmek için İran'ın tavrı nettir: "ABD'nin bölgeden hem askeri, hem de siyasi ve mali olarak çıkarılması, bölgeye güvenlik ve istikrarın yeniden kazandırılması yolunda atılacak en önemli adımdır."

Bu doğrultuda; ABD askeri üslerine ev sahipliği yapan veya ABD uçaklarının bu üsleri kullanmasına izin veren herhangi bir ülke, bu üslerin derhal imha edilmesi riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Ayrıca Arap komşularının ekonomilerini dolardan arındırmaları da gerekmektedir; zira bu, ABD şirketlerinin yerel ekonomilere ve hükümetlere hakim olmasını engellemenin anahtarıdır. Nitekim İranlı bir yetkilinin CNN'e yaptığı açıklamada belirttiği üzere; Tahran, ABD devlet tahvili satın alan ve Hazine bonolarına yatırım yapan şirketleri "savaşın finansörleri" ve "meşru hedef" olarak görmektedir. Bu kurumlara ve yöneticilerine, sermayelerini bir an önce çekmeleri konusunda uyarılar yapılmıştır.

Özetle; ABD'den demokrasi bekleyen 5. kolcu zavallıları konunun dışında bırakırsak bilinmeli ki, ABD kazanırsa Büyük İsrail ve BOP planları devam edecek, bölge ülkeleri etnik ve dini kimliklere ayrıştırılmaya çalışılacaktır. Eğer İran kazanırsa da bölgeye gerçek anlamda bir denge, bağımsızlık ve demokrasi gelecektir.

Bu kadar açık.

23.03.2026
Nusret KEBAPÇI

 

LAİKLİK VE ULUS OLMAK…

 

LAİKLİK VE ULUS OLMAK…

Aslında olay nedir biliyor musunuz? Komşumuz İran, ABD’nin BOP kapsamındaki "Büyük İsrail" hedeflerini gerçekleştirmesi amacıyla ABD ve İsrail’in saldırısına uğradı. Ama görüldü ki İran hiç de zannedildiği gibi yumuşak lokma değil; tersine çelik çekirdek. Böyle olunca ABD ve İsrail hedeflerine kolayca ulaşamayıp savaşın çok daha uzun bir süre süreceğini anlayınca, bu savaşa NATO'yu dâhil etmeyi planlamaktadırlar. Haliyle bunun için de İran'ın NATO üyesi Türkiye'ye saldırması dışında başka bir yolu bulunmamaktadır. İran'ın böyle bir şey yapması mümkün olmadığına göre, iş kalıyor İran'dan atılacak füze provokasyonuna ve bunu gerekçe göstererek ABD yanında savaşa girmeye istekli ülkemizdeki ABD ve İsrail kuklalarına…

Durum böyle olunca Türkiye’yi savaşa sokmak adına girişilen hemen her türden çabaya ulusça karşı durabilmek, ulusal birliğimizi sağlam tutmak…

Bunun için de Atatürk, laiklik ve ulus devlet denildiğinde tüyleri diken diken olan; kendilerine hangi ad ve unvan takılmış olursa olsun, gerçekte sadece ABD işbirlikçisi olan bu kesime ulus devleti ve onun temeli olan laikliği anlatmak, ülkemiz açısından hayati önem taşımaktadır.

Zaten bir süredir yazılarımda ne zaman laiklik kavramı geçse, hemen “birileri “ ki şimdilik isimleri öyle kalsın – Osmanlıcılığı övmeye başlar. Karşılarındaki yazıda neler var, hangi fikirler nasıl savunuluyor, onlar açısından hiç önemli olmazdı ve ne yazık ki olmuyor da. Sanıyorum sosyal medya bağımlılığımızdan mı, yoksa kitap okuma kültürümüz olmadığından mıdır bilmiyorum; kimse araştırmak, karşısındakini anlamak gibi bir çaba içine de girmiyor.

Bu nedenle çok tartışılan laiklik kavramını biraz da açıklığa kavuşturabilmek amacıyla bir soru sorsak ve desek ki: Sizce Atatürk ilkeleri içinde en önemlisi hangisidir? Belki önce soruyu yadırgar ya da kendinizce çok önemli gördüğünüz Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik gibi ilkeleri en önemli olarak söyleyebilirsiniz. Ama ne yazık ki bu doğru değil.

Doğrusunu isterseniz, Altı Ok’un tüm maddelerinin oluşmasını sağlayan en önemli madde laikliktir desek emin olun yanlış olmaz. Çünkü laiklik olmazsa hiçbir madde anlam kazanmıyor.

Hani birileri ısrarla laikliği sadece "dinsizlikmiş” gibi anlıyorlar ya… Öyle değil. Bakın şimdi:

Dini kurallara göre yönetilen ve yöneticileri genelde aynı aileden gelen bir ülkede, Cumhuriyet dediğimiz – halkın kendi kendini yönetmesi, kendi kararlarını kendisinin verip kendi yasasını yapabilmesi – nasıl mümkün olur? Laiklik olmadan böyle bir şey mümkün mü?

Hem zaten tanrının yeryüzündeki gölgesi kabul edilen bir yönetimde hak aramak, karşı çıkmak doğrudan tanrının emirlerine karşı gelmek anlamını da taşıdığından haliyle, ne gerçek anlamda bir meclis, parti, muhalefet, sendika, dernek, meslek odası falan da olamıyor.

Gelelim Milliyetçiliğe… Sahi, dinle yönetilen bir ümmet toplumundan, egemenliğin millette olduğu, milletin söz ve karar sahibi olduğu bir sisteme nasıl geçilir? Evet, yanılmadınız, sadece laiklikle.

Ya Halkçılık? Ya da sadece boyun eğip verilen emri yerine getiren, hiçbir hakkı olmayan bir tebaa nasıl "halk" haline gelir? Evet, yine laiklikle. Değilse zaten tebaasınızdır, halk falan değil.

Sıra geldi Devletçiliğe… Peki, laiklikle devletçiliğin ne ilgisi var derseniz, şöyle açıklayayım:

Bir ülkenin kendi ekonomisini, sanayisini, tarımını koruyabilmesi, ulusal çıkarlarını gözeten politikalar uygulayabilmesi için önce bağımsız bir iradeye sahip olması gerekir. O irade de ancak laik bir anlayışla, yani dini otoritelerin değil, halkın temsilcilerinin karar verdiği bir sistemle mümkündür.

Bugün İslam dünyasına baktığımızda, genelde laik olmayan ülkelerin ekonomide ulusal, devletçi politikalarla değil, küresel sermayeye açık ve belirli aile/tarikat tekeline geçmiş ekonomilerle yönetildiğini görüyoruz. Çünkü laiklik olmadan, ulusal çıkarları gözeten bağımsız bir ekonomi politikası oluşturmak mümkün olamadığına göre ister istemez küresel güçlerin çıkarları öne geçmektedir…

Aslına bakarsanız laiklik, sadece siyasi değil, ekonomik bağımsızlığın da temelidir. Çünkü laiklik olmadan ulus olunamayacağı gibi, ulus olmadan da ulusal ekonomi olamıyor.

Peki, en küçük bir değişime, hatta gelişime bile karşı çıkıp sözde 1000 yıl önceki ekonomik ve siyasi anlayışla Devrim olabilir mi? Mümkün mü?

Gelelim şu devirde hâlâ Osmanlıcılığı savunanlara… Siz hiç Doğu Roma İmparatorluğu'nu, Batı Roma İmparatorluğu'nu yeniden kuracağız, Pers İmparatorluğunu, Moğol İmparatorluğunu canlandıracağız diyen birisini duydunuz mu? Elbette pek mümkün değil. Ama bugünkü bulunduğu yere Cumhuriyet'in eşitlik ilkesi gereği sahip olup, o devirde yaşasa sadece  "hiç" olacağı bir sistemi hala savunuyor olmak, sanıyorum bunu akılla mantıkla açıklamak olası görünmüyor.

Bu arada, hani laiklik olmadan millet (ulus)olunamayacağı, millet olmadan da üzerinde yaşanan toprağın vatan olamayacağını söyleyince bazıları akıllarınca tepki göstererek : "Osmanlı'nın o kadar toprağı vardı!" gibisinden laflar ediyorlar ya ne desek boş!

Sahi Osmanlı'da toprak kimindi? Sakın "halk" falan demeyin; o dönemde halk yok, sadece padişahın mülkü vardı.

Ayrıca bilmeniz gerekir ki vatan, milletin üzerinde egemenlik sağladığı toprak anlamına gelir. Egemen değilseniz zaten o toprak sadece bir arazi parçasıdır.

Eğer siz; vatan toprağının yabancılara satılmasını hiç umursamamışsanız, yabancılara devredilen ve onların kontrol ettiği yol ve köprüleri bile içinize sindirmiş olup ülke madenlerinden tutun sanayi ve tarıma, hatta liman ve gümrüklerinizin bile yabancılara teslim edilmesine sessiz kalmışsanız, sizinle vatan tartışmasına girmenin zaten hiçbir mantığı yok…

Çünkü vatan, üstündekilerle ve altındakilerle bir bütündür. Tüm bunları sorun etmiyorsanız, siz zaten ulus karşıtı olmak dışında, vatan kavramını da çoktan unutmuşsunuz demektir.

Ancak şu kadarını söyleyeyim: eğer bir ülkede…

"Laiklik giderse, ulus devlet gider, ulus olma bilincinizle birlikte egemenliğiniz gider, vatan üzerindeki hakkınız gider, ekonomik ve siyasi bağımsızlığınız gider."

Ama yerine ne gelir biliyor musunuz?  Kimlikçi politikalarla beraber tarikat ve cemaatleşme gelir, etnik parçalanma gelir.  Sömürgeleşme gelir, ama asla demokrasi, özgürlük gelmez…

17.03.2026
Nusret KEBAPÇI

 

10 Mart 2026 Salı

FATMA NUR ÖĞRETMEN'İ KİM ÖLDÜRDÜ?

 

FATMA NUR ÖĞRETMEN'İ KİM ÖLDÜRDÜ?

Geçtiğimiz günlerde bir lisede Fatma Nur öğretmen, okulun bir öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülerek aramızdan koparıldı. Olayın ardından yaşanan gelişmelere ve sosyal medya paylaşımlarına bakıldığında; genellikle okullardaki güvenlik önlemlerinin yetersizliği ve daha sıkı tedbirler alınması gerektiği üzerinde duruldu. Ancak bence konu o kadar basit değil.

Üstelik okullarda çok sayıda güvenlik görevlisi, hatta polis görevlendirmek bile emin olun bu sorunu çözmeye yetmeyecektir. Çünkü okullardaki şiddet konusu sadece polisiye önlemlerle çözülemez. Eğer çözüm tüm okullara karakol kurmaktan geçiyorsa – ki bu mümkün değildir – orası okul olmaktan çoktan çıkmış demektir. Böyle bir ortamda yaşananlara "eğitim-öğretim" denilebilir mi? Bu durum üzerinde çokça düşünmeliyiz.

Peki, bu ortamda herkese bir soru: Bu şiddet sadece öğretmenlere mi uygulanıyor? Kesinlikle değil. Şiddet uygulanan meslek grupları arasında; toplumun kurallara uymasını sağlamakla görevli emniyet mensuplarımız olduğu gibi, hizmet etmeye çalışan, insanları tedavi etmekle yükümlü doktor ve hemşirelerimiz de bu tür davranışlardan paylarını almaktadır. Elbette şiddet sadece bu mesleklerle sınırlı kalmayıp toplumun geneline yayılmış durumda. Trafikte veya herhangi bir anlaşmazlıkta insanların sıklıkla şiddete başvurduğunu görünce, sadece suç işleyeni yakalayıp cezalandırmaktan ziyade "bataklığı kurutmak" daha doğru olmaz mı?

Elbette doğru olur. Ancak konuya açıklık getirmek adına işe bir soruyla başlayalım: Sizce bugün tüm halkı birleştirecek bir ideoloji, onları aynı duyguda buluşturacak bir düşünce sistemi var mı? Ne yazık ki yok. Peki, eğitimle öğrencilerde ortak bir duygu ve düşünce geliştirmek gibi bir gayret var mı? İnanın o da yok.

Aslında bu durum bir tesadüf değil, yasal düzenlemelerle örülen bir süreçtir. Bakın, daha önceki MEB Teşkilat Yasası'nda Milli Eğitim Bakanlığı'nın görevi; "Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliği ‘ne bağlı, Türk milletinin milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerini benimseyen... Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen vatandaş yetiştirmek..." şeklinde tanımlanırken, 2011'de yapılan değişiklikle "...küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak..." haline getiriliverdi. Çünkü ülke pazarını ulusal olmaktan çıkarıp küresel sermayeye açık hale getirince, eğitimin bundan payını almaması düşünülemezdi. Ne istiyordu küresel sermaye? Vatansız, milletsiz, kimliksiz, kişiliksiz bir nesil! Çünkü sömürünün sonsuza kadar sürebilmesi için gelecekteki nesillerin de buna uygun yetiştirilmesi gerekiyordu.

Bununla da kalınmadı; 2017 yılında MEB Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği değiştirilerek, sosyal etkinliklerin amacını "Öğrencilerin Atatürk İlke ve İnkılâplarına bağlı yurttaşlar olarak yetişmelerine katkıda bulunmak" şeklinde tanımlayan 5. madde de yönetmelikten çıkarılıverdi. Anlayacağınız artık eğitimde Atatürk, Devrimleri ve Anayasa'nın başlangıç ilkeleri değil; küresel sermayenin istediği ulus bilincinden yoksun, sadece onlara hizmet edecek bir yapı kurgulanıyordu.

Hani zaman zaman film ve dizilerde de "Eğitim şart!" veya "Her şeyin başı eğitim" gibi sözler edilir ya; işte bu haliyle o sözler doğru değil. Eğer bir ülke ulusal ekonomisine sahip çıkar; sanayisini, tarımını geliştirir ve ekonomik-siyasi bağımsızlığı temel alırsa işte o zaman, emperyalizme fırsat vermemek ve parçalanmamak adına tüm halkı "ulus bilincinde" birleştirecek ulusal bir eğitim verilir ki gelecek kuşaklar ülkenin bağımsızlığına sahip çıksın.

Ama bir ülke ki ekonomisini ulusal olmaktan çıkarıp hemen hemen her şeyi alınıp satılabilir bir "meta" haline getirir, ülkenin tüm varlıklarını ve topraklarını küresel sermayeye "babalar gibi" satar, emin olun eğitim sistemi de ister istemez buna göre yapılandırılacaktır. Yani eğitim, toplumda güçlü bir ulus bilinci veya bağımsızlık duygusu oluşturmak yerine; küresel sermayeyi rahatsız etmeyecek, "çok kültürlü ve çok kimlikli" bir yapıya dönüştürülecektir. İşin "özü" budur.

İşte bu yüzden bugün devlet okullarında dini eğitim verilerek ulus bilinci yok edilmekte, öğrencilerin sorgulama yetenekleri köreltilirken; neredeyse her ülkeye, her tarikata, her sermayeye eğitim izni verilerek emperyalizmin istediği o çok kimlikli, çok kültürlü yapının altyapısı da hazırlanmaktadır. Tabii iş sadece bununla da bitmemekte; daha önce güçlü ulusal devletin öğrenci üzerinde sözü geçen "yetkili öğretmeni", hasta üzerinde sözü geçen "doktoru", hak ihlalinde müdahale eden "polisi" olan o saygın görevler de neoliberal küreselci sistemden payını alarak değişime uğramaktadır. Eğitim ve sağlığın tamamen ticaret haline getirilmesi nedeniyle de, bu alanlar "müşteri odaklı" bir yapıya dönüştürülmektedir.

Bu durumda da "müşteri memnuniyeti" edebiyatıyla öğretmen okulda "eğitim lideri", doktor "sağlık rehberi" gibi içi boşaltılmış sıfatlarla tanımlanırken aslında bu görevliler, devlet anlayışının değişmesiyle birlikte "müşterinin işini gören hizmetli" durumuna düşürülmekte ve görev yaptıkları alanlarda sözleri geçmez hale getirilmektedir.

Düşünebiliyor musunuz? Öğrenci ders çalışmak zorunda değil, devam etmeye zorlanamıyor, kurallara uyması için bir yaptırım da söz konusu değil. Hiçbir konuda sorumluluğu olmayan bir öğrenci, gelecekte nasıl bir vatandaş olur dersiniz? Kendisini her konuda yetkili görüp hiçbir konuda sorumluluk almayan bir kişi olmaz mı?

Demek istediğim; Fatma Nur öğretmenleri korumanın yolu okulları karakola çevirmek değildir. Çözüm; ders çalışmamanın, okula devam etmemenin ve kurallara uymamanın sorumluluğunu alarak bedelini ödemek zorunda kalan disiplinli bir eğitim sistemiyle gerçekleşecektir.

Gerisi hikâyedir.

09.03.2026
Nusret KEBAPÇI

 

3 Mart 2026 Salı

BUGÜN İRAN, YA YARIN?

 

BUGÜN İRAN, YA YARIN?

Aslına bakarsanız yaşanan gelişmeler pek çok kişi tarafından tahmin edilebiliyordu. Haftalar öncesinden uçak gemileri İran'a doğru yola çıkarılmış, söylemlerde ise İran hemen her fırsatta tehdit edilmekteydi. Biliyorduk ki Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) devam edecekti. Bunun için Irak ve Suriye'nin parçalanıp yok edilmesinden sonra ABD ve İsrail'in hedef tahtasında olan ve karşılarında kararlı durabilen tek ülke İran kalmıştı. Ayrıca desteklediği yapılarla bölgede ABD ve İsrail'in "at oynatmasına" en büyük engeldi.

Aslında İran dahil olmak üzere, bugüne kadar ABD-İsrail saldırısına uğrayan ülkelerdeki senaryo hep aynıydı: Düşman ilan edilen ülke şeytanlaştırılarak yalan ve uydurma bilgilerle sözde bir kamuoyu oluşturulur, sonrasında da kendince haklı bir zeminde olduğu iddia edilerek ilgili ülke işgal edilir.

Bu gerekçe; Afganistan'da Usame Bin Ladin'i aramak olabilirken, Irak'ta hiçbir şekilde kanıtlanamayan kimyasal silahlar, Suriye'de ise muhaliflere baskı yapılması olabiliyordu. Benzer bir durum Küba ve Venezuela için de geçerliydi. Yine uydurma bilgilerle Küba kuşatma altına alınırken, Venezuela'da ülke lideri alenen kaçırılmaya çalışılmadı mı?

İran'da da durum bundan farklı değildi. Nükleer silah yaptığına ilişkin en küçük bir delil olmamasına, hatta bir süre önce sözde İsrail tarafından nükleer tesislerin vurulduğu açıklanmasına rağmen, aynı gerekçe tekrar gündeme getirilerek İran hedef alındı. Üstelik İran'ın ABD için hiçbir koşulda somut bir tehdit oluşturmamasına rağmen...

Elbette yüreğimiz, İran halkının bu saldırganlık karşısında galip gelmesinden yana. Ancak dikkat ediyor musunuz; Irak dışındaki İslam ülkelerinin neredeyse tamamı ABD ve İsrail'in yanında yer alıyor. Neden? Çünkü bölgede ABD ve İsrail'in karşısında kararlı durabilen; Irak ve Suriye'nin parçalanıp yok edilmesinden sonra direnen tek ülke olarak İran kalmıştı. Bu nedenle hedefteydi. Diğerlerinin tamamı kaynaklarını emperyalizme sınırsızca açan ve varlıklarını tamamen ABD'ye bağlayan feodal krallıklardan oluşmaktadır. Durum böyle olunca, varlıklarını borçlu oldukları güce karşı çıkmaları da haliyle mümkün olmuyor.

Aslında böyle zamanlar, her ne kadar acı sonuçlar doğursa da gerek dünya ülkelerini, gerekse o ülkelerdeki siyasi partileri ve aynı zamanda ülkemiz aydınlarını tanımak için bir "mihenk taşı" özelliği taşımaktadır.

Düşünebiliyor musunuz; İran'da TUDEH emperyalist saldırıya karşı şiddetli tepki gösterip vatanı savunma çağrısı yaparken, İsrail'de bile Komünist Parti saldırıya karşı çok şiddetli tavır koyarken; bizde sosyal medyada parlatılan ve ekranların "vazgeçilmezi" sayılan birtakım kişiler, ABD ve İsrail'e en küçük bir eleştiri getirmezken, bölgeye "demokrasi geleceği" yanılsamasını yayarak toplumdaki anti-emperyalist duyguları köreltmeye çalışmaktadırlar. Sanki ABD; Afganistan'a, Irak'a, Suriye'ye, Vietnam'a veya Kore'ye demokrasi getirmiş gibi... Onlara göre İran'a da getirecekmiş! Aslında yaptıkları tamamen etki ajanlığıdır; ABD ve İsrail aparatlığıdır ama asla anti-emperyalistlik değil...

Şimdi gelelim meselenin can alıcı noktasına...

Sahi, İran'dan sonra sıra kimde? Artık alenen söylenmektedir ki hedef Türkiye'dir! Peki, ülkeyi yönettiklerini düşünenler bu tehlikenin farkında mı? Bence değiller. Normalde bir ülke emperyalizmin açık tehdidi altındayken; ulus devletini, milli kimliğini güçlendirerek ekonomisini bağımsız hale getirmesi gerekirken; ulus karşıtı politikalarla tam tersine davranarak üretmeyip ülkeyi yabancı ithal mallara muhtaç bırakmak; yolunu, köprüsünü, limanını, enerjisini, haberleşmesini, yer altı ve yer üstü tüm zenginliklerini bile emperyalist şirketlere adeta peşkeş çekmek; çok kimlikliliğe ve çok kültürlülüğe, dahası federatif bir yapıya kapı aralamak en hafif tanımla "aymazlık" değil de nedir?

Ayrıca bunun yanında uzunca bir süredir anayasa değişikliği gerekçesiyle Türk kimliğinin ulus kimlik olmaktan çıkarılıp Türk dilinin de ulusal dil olmaktan çıkarılarak her etnik kimliğe ayrı tanım ve dil hazırlığı yapılması; birilerinin dış güçlerle aynı amaca hizmet ettiğini göstermez mi? Özellikle de son günlerde laikliğe yönelik saldırılar günden güne artarken...

Ama bilinmeyen bir şey var: Bir topluluğu millet, yani ulus yapan en önemli iki özellikten biri yıllardır yok edilmeye çalışılan ulus bilinci iken; diğeri de ümmetten millete geçmemizi sağlayan laikliktir.

Çünkü laiklik, bağlılık duygusunu sadece "inanç dünyasından" alıp, üzerinde yaşadığımız toprağa ve millete yöneltmiştir. Ulus bilinci yokken can vermek sadece dini bir görev sayılırken; laik bir ulus olduğumuzda o toprak parçası uğruna ölünecek "Vatan" kimliği kazanmıştır. Laiklik, egemenliği göklerden yere indirmiş; halkı birilerinin "kulu" olmaktan çıkarıp, vatanın gerçek sahibi olan "hür vatandaşlar" yapmıştır.

Bilinmeli ki bir devlet ancak laikse egemenlik millete geçebiliyor. Yani ancak o zaman millet oluyorsunuz. Millet olduğunuzda egemenlik hakkını kullanarak meclis oluşturup kendi yasanızı yapıp, derneğinizi ve sendikanızı açabiliyorsunuz. Ve ancak "millet" olunduğunda üzerinde yaşadığınız toprak "vatan" haline geliyor; vatan olduğunda da ekonomik ve siyasi bağımsızlık, sınırları korumak ve emperyalizme karşı mücadele anlam kazanıyor.

Olaya tersinden bakarsak; laiklik ve ulus bilinci olmazsa zaten ümmetsiniz; ümmet olunca da üzerinde yaşadığınız toprak olsa olsa "arsa" olabiliyor. Öyle olunca da ekonomik ve siyasi bağımsızlık, emperyalizme karşı mücadele falan da haliyle hikâye oluyor.

Yani özetle; laiklik varsa "millet" yani ulus oluyorsunuz. Laiklik yoksa birilerinin Osmanlı tarzı "millet sistemi" de dediği çok kimlikli, çok dilli, tarikat ve cemaatlerin pençesinde etnik gruplardan oluşan bir "ümmet" haline geliyorsunuz.

Demek istediğim; emperyalizmin hedefindeki bir ülke olarak öncelikle laiklik ve ulus bilincini tekrar ayağa kaldırarak güçlendirmek; ümmetçi, çok kimlikli, çok dilli ve çok kültürlü, ulus devletimizi parçalayacak politikalardan vazgeçmek; ülkemizdeki ABD üslerini ve Kürecik radarını kapatarak bölge direncine destek olmak işin olmazsa olmazıdır.

Bazılarının bunu anlaması çok zor olabilir ama bilinmeli ki: İran düşerse, Türkiye de düşer.

02.03.2026

 Nusret KEBAPÇI

 

RAPORUN ŞİFRELERİ VE ULUS-DEVLETİN TASFİYESİ

 

RAPORUN ŞİFRELERİ VE ULUS-DEVLETİN TASFİYESİ

Bilindiği gibi, kamuoyunda merakla beklenen "Terörsüz Türkiye" konulu rapor açıklandı. Bu süreçte en dikkat çekici detay; komisyonda yer alan birkaç küçük parti hariç, neredeyse komisyonun tamamının raporu onaylamış olmasıdır. Bu tablo bize acı bir gerçeği fısıldıyor: Komisyonda Türk ulus-devletini kayıtsız şartsız savunan neredeyse hiçbir siyasi irade mevcut değil. Görünen o ki, komisyon üyelerinin büyük bir kısmı Türk ulus-devletinin tabutuna son çiviyi çakma konusunda örtük bir mutabakat sağlamış durumdalar.

Aslına bakarsanız, siyaseti yakından izleyenler için bu durum hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü hayır oyu verenler de dâhil olmak üzere, komisyondaki partilerin hemen hiçbirinin ulus-devlet, ulusal kimlik veya ulusal ekonomi gibi bir önceliği bulunmuyor. Hemen hemen tamamı Avrupa Birliği eksenli bir siyaseti benimsemiş olup; bırakın Gümrük Birliği’nden çıkmayı, NATO’dan veya ABD’den bağımsız bir duruş sergileme iradesine bile sahip değiller. Böyle olunca da ülkece yaşadığımız olayları emperyalizmin bölge planlarından bağımsız düşünmek mümkün değildir. Eğer aksi yönde düşünüyorsanız, bilerek ya da bilmeyerek emperyalizmin Türk halkını "ikna ekibinde" yer alıyorsunuz demektir.

Süreci hatırlayalım: Bizler 1980’den bu yana ABD ve yerli unsurlarının Türkiye’ye dayattığı; etnik ve dinsel kimliklerden oluşan bir "parçalı Türkiye" modeline tanık oluyoruz. Özal döneminde de bu yol denenmiş ancak sistemin omurgasını oluşturan ordunun direnciyle karşılaşmıştı. Bu hedef birilerinin kursağında kaldı ve normal bir siyasi partiyle bu yapıyı yıkamayacaklarını anladılar. Bu iş ancak ulus-devlete, Türk ordusuna ve ulusal kimliğe mesafeli; tüm etnik ve dinsel yapıları eşitleyen "ümmetçi" bir siyasetle başarılabilirdi. İşte 2002’de bu düşünceyle iktidara getirilen yapı; önce Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonlarla ordunun direncini kırdı, ardından "Türk" ve "Atatürk" isimlerini kamusal alandan silmeye başladı.

Bugün gelinen noktada, "Terörsüz Türkiye" söylemi altında; eşit temsil ve kardeşlik maskesiyle halk ikna edilmeye çalışılmaktadır. Oysa asıl hedef, Türk ulus-devletini etnik ve dini parçacıklara ayırarak son darbeyi vurmaktır. Zaten yıllar önce "Federasyon olmadan başkanlık, başkanlık olmadan federasyon altı kaval üstü şişhanedir" diyenler, bugün hazırlanan bu raporla o eksik parçayı tamamlamaktadır. Raporda "Türk Milleti" kavramı unutturulmaya çalışılırken; Türk, Kürt, Arap, Alevi ve Sünni gibi etnik-dinsel kimlik vurgularının ön plana çıkarılması, federasyona giden yolun taşlarını döşemekten başka bir şey değildir.

Bu parçalanma sürecinde ekonomi de bir sopa olarak kullanılıyor. Terör bitmezse ekonominin çökeceği söylenerek halk korkutulmaktadır. Oysa Türkiye ekonomisinin asıl çöküş nedeni terör değil; ulusal politikaların terk edilerek "beşli çete" yapılarına imtiyazlar tanınması, madenlerin yabancılara yağmalatılması, sanayiden tarıma, bankalardan limanlara kadar her stratejik kalenin yabancı sermayeye terk edilmesidir. Bu arada bilinmeli ki neoliberal politikalar, ulusu parçalamak için kullanılan birer silahtır. Halk tekrar birleşip kendi ekonomisinin dizginlerini eline alamasın diye ulusal kimlik hedef alınmaktadır.

İlginç bir kıyaslama yapalım: Bugün bizi parçalamaya çalışan ABD; içinde yüzlerce dil ve kimlik barındırmasına rağmen, herkesin İngilizce öğrenmesini şart koşarak, yasalar önünde tam eşitlik sağlayarak ve ekonomik refahı tüm eyaletlerine yayarak güçlü bir "ulus" olmayı başarmıştır. Onlar kendi uluslarını tahkim ederken, bizim gibi ülkelere "çok kimliklilik" ve "federasyon" dayatmaları tam bir emperyalist ikiyüzlülüktür. ABD’nin bölgede hedef aldığı dört ülkede (Türkiye, Irak, Suriye, İran) aynı etnik temelli terör örgütlerini kullanması bir tesadüf değildir.

Kurtuluş yolu bellidir: Savaş sadece silahla kazanılmaz; halkın devletine güvenmesi ve kimseye muhtaç olmamasıyla kazanılır. Bunun için tarım ve hayvancılık ivedilikle desteklenmeli, sanayi ham maddelerin bulunduğu bölgelere kaydırılmalı ve yabancılara satılan yol, köprü, liman, enerji, haberleşme gibi tüm stratejik tesisler derhal millileştirilmelidir.

Yani uzun sözün kısası; ya ulusal ekonomimizi güçlendirerek ulus-devletimize sahip çıkacağız ya da neoliberalizmin pençesinde ülkemizin parça parça edilişini izleyeceğiz.

Başka çare yok.

23.02.2026

Nusret KEBAPÇI