29 Aralık 2024 Pazar

ASGARİ ÜCRET DEYİNCE…

 

ASGARİ ÜCRET DEYİNCE…

 

 

Şimdi siz asgari ücret lafları çokça edilmeye başlayınca aslında başınıza gelecekleri zaten biliyorsunuz ama ben yine de konuya birazcık da olsa açıklık getirmeye çalışacağım.

Aslına bakarsanız sözlük anlamı itibarıyla asgari sözcüğü en az anlamına gelmektedir.

Hani trafikte falan da o anlamda kullanılıyor ya o yüzden söylüyorum.

Böyle olunca da her ne kadar bir ailenin en alt düzeyde geçinebileceği bir ücret akla gelse de…

Öyle olmuyor.

Bugüne kadar yaşadıklarımızdan anlaşılan şey…

Patronların en az verebileceği miktar anlaşılmalıdır.

Yani gönüllerinden kopan…

Şimdi belki de iş milletvekillerine zam yapmaya gelince bir gecede, üstelik tüm partiler anlaşabilirken ve birkaç saat içinde kararlar alınabilirken…

Çok komik bir asgari ücret için neden haftalarca toplantı üzerine toplantı yapıldığını anlamakta zorlanabilirsiniz

Bu yüzden söylüyorum…

Bizimki gibi ekonomisini küresel sermayeye teslim etmiş ülkelerde bu asgari ücret türünden kararların…

Ülkede yapılan tartışmaların sonucunda alındığını falan düşünüyorsanız bilin ki hayal görüyorsunuz.

Gerçekte bu kararlar, tamamen öncesinde, küresel sermaye ve onun temsilcisi örgütler tarafından dışarıda alınmakta…

İktidara ise sadece yapay tartışmaların sonucunda topluma benimsetilmesi kalmaktadır.

Ve her zamanki gibi bu kez de öyle olmuş ve asgari ücret zam oranı aylar öncesinden belirlenmiştir.

Zaten son toplantı tam başlamadan bile yapılan açıklama da bunu doğrulamaktadır.

Peki

Enflasyon hesaplayan kuruşlardan ENAĞ’a göre:% 86,76, hangi verilerden yararlandığı bilinmeyen TUİK’in bile % 47,09 olarak belirlediği enflasyon ortadayken…

Sizce neden asgari ücrete %30…

Yani enflasyon oranının çok çok altında zam yapıldı.

Neden biliyor musunuz?

Çünkü

Morgan Stanley adlı bir ABD yatırım bankası kasım ayı ortalarında yayınladığı bir raporda Türkiye ‘deki  asgari ücret artışının yüzde 30 olmasını beklediklerini  yazmıştı.

İşte o yüzden…

Hem de tamı tamına hükümeti belirlediği rakamla eşit olarak ne bir eksik ne bir fazla.

Belki aklınıza, ABD’nin yatırım bankası Türkiye de asgari ücreti nasıl olur da belirleyebilir? Gibi bir soru gelirse diye söylüyorum…

Ekonomiyi…

Stratejik olup olmadığına bile bakılmaksızın enerjiden haberleşmeye…

Hatta banka ve limanlara kadar Milli hiçbir şey bırakmadan tamamıyla küresel sermayeye teslim eden siyasal İslamcılık…

Asgari ücretin ne kadar olabileceğine kadar verebilir miydi?

Elbette mümkün değildi…

Çünkü

Türkiye’nin Milli şirketlerini satın alan, ekonomisini elinde tutan küresel sermayenin Türkiye’yi Tercih etmesinin en önemli nedenlerinden biri…

Türk şirketlerinin yok pahasına satın alınması olurken…

Bir diğeri de Türk işçiliğinin batı standartlarına göre çok çok ucuz olmasıdır.

Ve bu şirketler Türkiye pazarı için değil…

Esas olarak

Tüm dünya küresel pazarı için üretim yapmaları ve diğer rakipleri karşısında ürettiklerini daha da ucuza mal edebilmek adına çalışanlarının ücretlerini alabildiğine düşük tutmayı amaçlamaktadırlar...

Özellikle de güçlü ve iktidardan bağımsız ulusal sendikaların zayıf olduğu bizimki gibi ülkelerde de bu iş oldukça kolay olabilmekte…

Böyle olunca da…

Asgari ücretin ne kadar Olabileceğine bizdeki işçi işveren temsilcileri veya hükümet değil…

Küresel sermayenin temsilcisi güçlü bir ABD yatırım bankası karar verebilmektedir.

Demek istediğim…

Ekonominiz güçlü ve bağımsızsa, her konuda kendi kararlarını kendisi alan güçlü bağımsız bir ülke olabiliyorsunuz.

Değilse; emin olun asgari ücretinizi bile belirleyemezsiniz…

 

29-12-2024

Nusret KEBAPÇI

22 Aralık 2024 Pazar

SURİYE DEMİŞKEN…

SURİYE DEMİŞKEN…

 

Esad’ın devrilmesinin ardından daha düne kadar sözde Esad’a destek olmak üzere yazı yazan çeşitli medya platformlarında fikir belirten bir takım insanlar, birden Esad’ın ne kadar kötü olduğunu…

Türkiye’nin taleplerine yanıt vermediğini ileri sürerek iktidarın değirmenine dahası…

ABD ve İsrail yani Suriye karşıtı cephenin değirmenine su taşımaya başladılar.

İlginç mi?

Elbette.

Çünkü bu türden insanlar güçler dengesi değişince yeni ve daha büyük bir güce selam durmaya başlıyorlar ki…

Bulundukları konum…

Mevki, köşe, her neyse bozulmasın.

Evet, ne diyorlar?

“Esad sözde anlaşmaya yanaşmamış…”

Böyle olunca da “haksızmış…”

Peki, Türkiye’nin şartı neymiş ki kabul edilmemiş?

Çok basitleştirerek söylüyorum muhaliflerle görüşülmesi, Esad’ın yönetimi bırakması…

Türkiye’ de dahil olmak üzere o ülkenin talebi olmadan ülkede asker bulunduran devletlerin çekilmesi…

Diyebilirsiniz ki muhalifler kim?

Pek çok ülkeden önemli bir kısmı Türkiye üzerinden bölgeye giden…

Her türden ihtiyaçları ABD, Batı, İsrail ve Türkiye tarafından karşılanan binlerce cihatçı ve yine ABD, batı ve İsrail tarafından desteklenen çeşitli Kürt guruplar.

Tabi böyle Esad görüşmedi gibisinden sözler edenlerin Esad’ın devrilmesinin ardından…

BOP ’un tıkır tıkır yürümesi…

Bölgenin İsrail tarafından işgal edilmesi üzerine söyleyebilecekleri hiç bir sözleri de kalmıyor…

Zaten artık bu türden sözleri ağızlarına da almıyorlar.

Ama insan bir an düşünmüyor değil…

Benzeri olayları…

Biz yakın zamanda PKK ile yaşamadık mı?

Talepleri olmadı mı?

Bırakın onu…

Türk devletine karşı yıllar önce ayaklanan Derviş Mehmet…

Seyit Rıza…

Şeyh Sait ayaklanmaları sırasında sizce görüşülmeli ve talepleri dikkate mi alınmalıydı?

Neyse boş verin ama olan nedir biliyor musunuz?

Hani siz olayları, Esad gitti HTŞ geldi gibisinden görüyorsunuz ya…

Bakın süreç nasıl işlemiş…

Önce

18 Kasım tarihinde İsrail istihbarat Şefi Türkiye istihbaratıyla görüşüyor…

Ardından 25 Kasım tarihinde NATO başkanı Türk Cumhurbaşkanıyla görüşüyor…

Bunun ardından da HTŞ denilen El Kaide ve İŞİD saldırıya geçiyor…

Sonuçta Suriye düşüyor ve Esad ülkesini terk etmek zorunda kalıyor…

Ve daha dün terörist denilen HTŞ ülkede iktidarı ele geçiriyor…

Bu durumda

Bir anlamda tarih tekerrür mü ediyor gibi bir soruyu kendi kendinize bile sorabilirsiniz…

Çünkü

Ülkemizin yaşadıklarıyla çok büyük bir benzerlik bugün Suriye de yaşanıyor…

Nasıl mı?

Aynen şöyle…

Birazcık tarih bilginiz varsa hatırlarsınız…

Türkiye Kurtuluş Savaşı yapar, İngiliz…

Fransız…

İtalyan…

Ve Yunana karşı savaşırken…

Onlara karşı bir mermi bile atmayan onların bir anlamda vekâlet savaşçısı olan Derviş Mehmet…

Şeyh Sait…

Seyit Rıza…

Türkiye’ye karşı savaşıyorlardı.

Bugün de

Aynı siyasetin savunucuları…

ABD ve İsrail’e karşı tek kurşun bile atmayıp onların vekâlet savaşçısı olarak Suriye devletini parçalamaktadırlar…

Sonuçta ne oluyor biliyor musunuz?

Hizbullah’ın Filistin’e giden yolu kesilerek Filistin yalnızlaştırılmakta…

İran’ın en önemli desteği Suriye yıkılarak İran yalnız bırakılmakta…

Ve

İran hedefe konulmaktadır.

Yani…

BOP devam ediyor olan bu.

Başka hiç bir şey değil

 

22-12-2024

Nusret KEBAPÇI


13 Aralık 2024 Cuma

SURİYE’DE NELER OLUYOR?

 

SURİYE’DE NELER OLUYOR?

 

 

Son günlerde birileri Suriye’de Esad rejimin ABD ve İsrail destekli cihatçılar tarafından yıkılması nedeniyle çok mutlu…

Neden?

Çünkü onlar olaylara hiç bir şekilde ulusal yani Türkiye’nin çıkarları açısından bakmıyor.

Nasıl mı bakıyor?

Tamamen mezhepçi

Onlar için ülkemizin yaşayacağı sorunların zaten bir önemi yok…

Aynı zamanda…

Bilindiği gibi bu anlayışın Türk Ulus devlet anlayışıyla problemleri olduğu da bir gerçek…

Bu ideolojinin…

Yani siyasal İslamcılığın ülkemizin hiç bir sorununu çözemeyip ülkenin başına yeni sorunlar açmasının en büyük nedeni de bu…

Hani denilir ya…

Gömleğin ilk düğmesi nasıl iliklenirse…

Sonraki düğmeler de aynı ilikleniyor.

Siz buna başka bir örnekle…

Neremiz doğru ki de diyebilirsiniz ama sonuçta biliyorsunuz ki hepsi aynı kapıya çıkıyor…

Bazıları Esad İçin diktatör falan diyorlar ya aslında son derece komik…

Neden mi?

Siz; Gazze’de bir yılı aşkın zamandır Filistinlilere kan kusturan ve yaklaşık 60 bin civarında insan öldüren,  Lübnan’a saldırıp Suriye’yi her fırsatta bombalayan İsrail’le…

Onun Hamisi ABD ve diğer batı ülkeleriyle işbirliği yaparak İŞİD ve El Kaide’den dönüştürme cihatçı gurupları destekleyeceksiniz…

Özgür Suriye ordusu adı altında bir ordu oluşturup bugün ki adıyla Suriye milli ordusu adı vererek eğitip donatacaksanız…

Suriye devletini yıkabilmek adına tam 13 yıl uğraşacaksınız…

Ve sonra da Esad diktatörü devrildi diyeceksiniz.

Hikâyedir.

Aslında olan nedir biliyor musunuz?

Hani bir zamanlar ABD tarafından ulu orta ilan edilip birilerini de Eş Başkanlıkla görevlendirdiği BOP var ya işte o tüm hızıyla sürüyor.

Gerisi dinlemek isteyenler için sadece masaldan ibarettir o kadar.

Ne deniyordu Büyük Ortadoğu Projesi açıklanırken…

Bölgede bulunan 22 ülkenin haritaları değişecek…

Peki, ülke haritaları nasıl değişir biliyor musunuz?

İşte tam da böyle…

Öyle sizin köydeki arazinizde olduğu gibi tapu kadastro ile falan değil…

Önce bölgede ABD ve İsrail karşıtı ülkeler hedefe konur…

Ve aleyhte korkunç kampanyalarla uydurma suçlamalarla hedef ülke yönetimi şeytanlaştırılır…

Sonra komşu yandaş ülkelerle işbirliği içerisinde dışarıdan silah cephane, insan ve her türden destek sağlanarak ülke içinden birileri harekete geçirilir…

Sonuçta, ayaklanma ve iç savaşla ülke haritası kendiliğinden değişir ve böylece de bölge ülkeleri artık ABD ve İsrail’e karşı koyamayacak şekilde küçük parçalara ayrılmış olur.

Zaten bu projenin bir adı da Büyük İsrail Projesi…

Peki, İsrail nasıl büyür?

Ancak bazı ülkelere saldırıp bombalayıp, savaşarak onların topraklarına el koyup küçülterek…

Başka bir yolu yok

Bu arada İsrail’in sadece Gazze’ye kadar genişleyeceğini düşünmek, saflıktan öte aptallıktır da aynı zamanda…

Çünkü amaç İsrail’in büyük güçlü…

Kendi ayakları üzerinde durabilen emperyalist bir devlet olabilmesidir…

Yani vaat edilmiş toprakları kapsayan tüm ülkeler halen hedeftir…

Tabi bu arada Suriye’nin ABD ve İsrail karşıtı mücadeleye en güçlü destek veren ülkelerden olması yanında asıl önemi bölgenin son laik ülkesi olmasıydı…

Elbette iş sadece Suriye ile de bitmeyecektir…

Sırada İran vardır…

Ardından da Rusya.

Şimdi bu ülkeler parçalanmak için hedefe konulurken…

Türkiye de ne yazık ki bunun içine sokulurken…

Yakın gelecekte Türkiye için bir tehlike ya da tehdit olabilir mi gibisinden bir soru aklınıza gelebilir…

Bu yüzden son derece açık olarak söylüyorum…

Sizce

Çeşitli ülkelerde ABD için savaşan yabancı ülke askerlerinin ve çok sayıda yabancının ülkeye doldurulmasının amacı…

Sadece para almak olabilir mi?

Yorum sizin…

 

13-12-2024

Nusret KEBAPÇI

 

3 Aralık 2024 Salı

EĞİTİM LAİK OLMAZSA…

 

EĞİTİM LAİK OLMAZSA…

 

 

Ülkemizde en çok çarpıtılan konulardan biri ne yazık ki laiklik…

Ne zaman gündeme gelse…

Ya da

Ne zaman iktidara laikliğin göz ardı edildiği gibi bir soru sorulsa hemen karşı saldırıya geçilmektedir.

Ve her zaman olduğu gibi…

MEB ile ilgili konuda da öyle oldu.

Hemen “camiler ahır yapıldı.”

“Kuran okumak yasaklandı.”

“Okuyanlar cezalandırıldı.” gibisinden tamamen uydurma bilgiler ortalığa saçılıverdi.

Aslına bakarsanız biz bu türden saldırılara çok uzak değiliz…

Hatırlarsınız…

Gezi olayları sırasında da…

“Camiye ayakkabıyla girdiler.”

“Benim başörtülü bacıma…” gibisinden haberler memleketi yönetenlerce ortaya atılmış…

Ama her nedense…

Bu tür bilgilerle ilgili kanıtlar…

Ellerinde olduğunu söylemelerine rağmen bir türlü getirilememişti.

Tabi bu durum sadece laiklikle ilgili de değildi…

Yıllarca

Lozan konusu da bu tür bir algı operasyonuyla gözden düşürülmeye çalışılmamış mıydı?

Memleketi işgal edenlere karşı bugüne kadar en küçük söz söyleyemeyenler…

Ülkenin madenlerini…

İktidara geldikleri günden itibaren yabancılara pazarlayanlar…

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren ETİBANK ve MTA olmasına karşın…

Yıllardır…

Lozan Barış Antlaşması’nda sözde “gizli maddeler varmış ve bu maddeler Cumhuriyetin 100’üncü yılında kalkacakmış ve biz o tarihten sonra kendi madenlerimizi çıkarabilecekmişiz.” Demiyorlar mı?

Doğrusunu isterseniz…

Bir toplumu ulus bilincinden uzaklaştırıp tamamen ümmetçi yapmanın sonucudur bu.

Zaten yıllardır merak etmekteyim…

Mondros

Lozan

Sevr

Montrö, hepsini toplasan toplam 300-400 sayfalık kitap etmez ama her nedense öğrencilere dağıtılmaz.

Derslerde ayrıntılı öğretilmez…

Bir toplum hangi nedenlerle; etkileri bugün ve yakın gelecekte de devam edebilen bu anlaşmaları öğrenmekten mahrum bırakılır…

Kimse öğrenmesin ve algıyla çok daha kolay yönetilebilsin diye olabilir mi?

Neyse

Söz hazır buraya kadar gelmişken eğitimin neden günden güne milli olmaktan çıkarılarak dinselleştirildiğinden de bahsetmesek olmaz…

Öncelikle bilinmeli ki

Laiklik olmadan bir toplum millet olamaz ve millet bilinci gelişemez…

Ancak laiklik olursa…

Eğitim milli olabilir ve ekonomik ve siyasi bağımsızlık yanında…

Ulusal egemenlik…

Ortak dil…

Kültür…

Vatan…

Ve millet bilinci topluma öğretilebilir…

Ama laiklik rafa kaldırılıp

Eğitim Ümmetçi hale getirilirse bilinmeli ki…

Ne ekonomik ve siyasi bağımsızlık kalıyor ortada…

Ne ulusal egemenlik ve vatan…

Ne de tüm toplumu ortak kimlikte birleştiren millet bilinci.

Zaten eğitimin tarikat ve cemaatlere teslim edilmesinin esbabı mucibesi de budur…

Bilmem anlatabildim mi?

 

 

03-12-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

24 Kasım 2024 Pazar

MİLLET Mİ DEVLETİ, YOKSA…

 

MİLLET Mİ DEVLETİ, YOKSA…

 

Son zamanlarda oldukça güncel bir tartışma, çeşitli platformlarda sürdürülmektedir.

Konusunu

Millet mi devleti oluşturur, yoksa devlet mi milleti? sorusundan çıkan tartışmada…

Tarafımızı belirtmeden önce konuyu enine boyuna, özellikle de kavramlardan yola çıkarak açıklamak…

Sanıyorum tartışmaya katılan hemen herkes için yol gösterici olacaktır.

Bu tartışmada birileri ki medyaya bakıldığında çoğunluk onlardan yana gibi görülmekte olup milletin devleti oluşturduğu gibi bir düşünce savunulmaktadır…

Bunlara karşı da sayıları az da olsa devletin milleti oluşturduğunu savunanlar yer almaktadır.

Bunlardan herhangi birisine hak vermeden, öncelikle millet olmak nedir?

Bir toplumu millet haline getiren koşullar nelerdir?

Bu koşullar nasıl yaratılır?

Ya da oluşur…

Kanımca öncelikle bu türden sorulara yanıt vererek konu tartışılmaya açılmalıdır ki…

Doğru sonuca ulaşabilelim.

Bu konuda isterseniz öncelikle millet kavramının tanımından yola çıkalım ki konu biraz daha açıklığa kavuşsun…

Aslına bakarsanız üzerinde hemen herkesin birleştiği bir millet tanımı yok…

Herkes kendine göre bir tanım belirlemekte…

Veya milleti oluşturan kavramlardan işine göre olanı alıp bu tanımı kendine göre değiştirebilmektedir…

Osmanlı döneminde Milla sözünden türeyen millet sözcüğü

Bir kitap peşinden giden insan topluluğu anlamında kullanılmakta…

Bu yüzden de Osmanlı millet anlayışı tamamıyla din esasına dayanmaktaydı

Yahudi milleti…

Hıristiyan milleti gibi.

Ne zaman ki 1789 Fransız Devrimi oldu…

Onunla beraber millet tanımı daha doğrusu ulus tanımı da değişti…

Bugün en kapsamlı tanıma göre…

Aynı toprak üzerinde yaşayan, aynı dili konuşan…

Ortak duygu ve düşünceyi taşıyan…

Aynı ekonomi içinde yer alan insan topluluğu anlamına gelmektedir.

Hem zaten bu millet olabilme özelliklerinden birinin bile eksik olması…

O toplumun millet yani ulus olmasını engellemektedir.

Hani bazıları bir milleti oluşturan ortak özelliklerin kendiliğinden olabileceği gibi bir düşünce içindeler ya…

Buradan soralım…

Sizce… 

Pek çok etnik ve dinsel kimliklerin bir o kadar da dilin bulunduğu bir topluluk…

Kendiliğinden ortak dili geliştirip…

Duygu ve düşünce birliği sağlayıp…

Merkezi bir ekonomi etrafında toplanıp…

Üzerinde yaşadığı toprağı vatan haline getirebilir mi?

Mümkün mü?

Hem zaten dünyada devletlerin oluşumuna bakıldığında da…

Devletlerin…

Ya ülkede yaşanan iç savaş sonucunda en güçlü olanın egemenliği sağlayıp kuralları koyması.

Ya da bizde olduğu gibi adı devlet olmasa da…

Ülkenin yabancı işgaline karşı ortaya çıkan Kuvayi Milliye…

Müdafaa i Hukuk…

Heyeti Temsiliye türünden örgütlerin halkı örgütleyip kurallar ve ilkeler etrafında birleştirerek yabancı işgaline karşı mücadelesi sonucunda gerçekleşir.

Değilse

Osmanlı’dan kalan pek çok etnik ve dinsel kimliklerden oluşan bir toplum…

Bir irade olmadan…

Kendiliğinden…

Nasıl ortak duygu ve dili olan millet haline gelebilir, öyle değil mi?

 

24-11-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

17 Kasım 2024 Pazar

ATATÜRK’Ü DOĞRU ANLAMAK…

 

ATATÜRK’Ü DOĞRU ANLAMAK…

 

 

Bir süre önce Cumhuriyetimizin 101.yılı resmi törenlerle ülkemizin hemen her yerinde kutlanmıştı.

Geçtiğimiz günlerde de Büyük Atatürk’ü ölüm yıldönümünde ülkemizin hemen her yerinde düzenlenen törenlerle andık…

Ancak

Andık anmasına da…

Tüm bu törenlerin sonucunda hemen her zaman aklıma takılan bir soru yine beni buldu…

Ya da ben her zaman bunu mu düşünüyorum?

Yoksa Atatürk’ün ölümünün ardından bugüne kadar yaşanan gelişmeler…

Ülkemizin şuan içinde bulunduğu durumdan dolayı yaşadığım kaygı mı bu duygumu tetikliyor bilmiyorum ama…

Bildiğim bir şey var ki…

Toplumun önemli bir kesimi bu konuda çok okumak gibi bir düşünceleri de olmadığından olsa gerek…

Ne yazık ki Atatürk’ü anlamıyor.

Kim bilir belki de yıllardır doğru dürüst anlatılmıyor o yüzden de demek mümkün ama…

Şu da bir gerçek ki…

Bugün anladığını varsaydıklarımızın önemli bir kısmının da bırakın Cumhuriyet sonrasında ulus devletin kurulmasına yönelik Devrimleri…

Kurtuluş savaşı ile ilgili bilgilerinin bile sadece dış işgallerden ibaret olduğunu görünce…

Ülkemizin geleceğiyle ilgili kaygı duymamak ne yazık ki mümkün olamıyor.

Bu nedenle de Atatürk’ü anlamak…

Ama gerçekten anlamak son derece önemli…

Peki, anlamak derken…

Anlaşılması gereken nedir?

Hiç düşündünüz mü?

Bence düşünülmesi gerekiyor…

Bu konuda ilk akla gelen de bence Türk kimliği üzerine inşa edilen ulus devlet…

Bir diğeri onun alt yapısını oluşturan ekonomik ve siyasi bağımsızlık da denilebilen ulusal bağımsızlık.

Sonuncusu da Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh.” olarak söylediği komşularımızla barış ve dayanışma içinde yaşamak.

Bunları tek tek inceleyecek olursak dünyadaki devletlerin neredeyse yüzde 90’ından fazlasının kurucu kimliğe dayalı olarak oluşan ulus devletler olduğu görülecektir.

Hani bizde bir anlamda şemsiye görevi de gören ulus kimlik ulu orta tartışmaya açılarak…

Türk demeyelim de…

Türkiyeli…

Veya o millet…

Benim milletim gibisinden sonuçta işi anayasa değiştirmeye vardırarak ortadan kaldırılmak isteniliyor ya…

Üstelik hemen her fırsatta kurucusu da itibarsızlaştırılmaya çalışılırken…

Emin olun başka bir ülkede bu yapılmaya çalışılsa…

Ülke bütünlüğünü yok etmeye çalışmak suçlamasıyla kafasını bile kaldıramaz ama bizde ne yazık ki…

Şimdilik taşları bağlamışlar.

En azından bugün için durum böyle.

Peki, bir ulus devlet ekonomik bağımsızlığı olmadan siyasi bağımsız olabilir mi?

Elbette olamaz.

Çünkü

Devletin kararlarını egemen olarak kendi başına vermesi, emperyalizmin taşeronu olabilecek işlere soyunmaması, ancak ekonomik güçle doğrudan ilişkilidir.

Yani ekonomik bağımsızlık olursa, siyaseten kendi kararlarınızı kendiniz alabilirsiniz…

Değilse emin olun, emperyalizme elinizi verirseniz bacağınız bile kalmaz…

Hem zaten başta da söylediğim…

Komşu ülkelerle barış ve dayanışma içinde yaşamak da ancak ekonomik ve siyasi bağımsız olmanızla mümkündür…

Değilse…

Benzer olaylarda olduğu gibi emperyalizmin dostu…

Komşularınızın pekala düşmanı olabilirsiniz…

Yani uzun sözün kısası…

Atatürk’ü anlamak…

Ulus devlete, Türk kimliğine sahip çıkmak…

Ülkeyi etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırmaya tepki koymak…

Tüm ekonomik varlıklarının yabancılara peşkeş çekilerek Ülkenin yabancı pazarı yapılıp, sömürgeleştirilmesine karşı durmaktır…

Yoksa sadece sosyal medyada Atatürk fotoğrafı paylaşmak asla değil…

 

17-11-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

7 Kasım 2024 Perşembe

NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR?

 

NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR?

 

 

Bu sözleri genelde belli bir yaşın üzerindeki insanların dini bayramlarla ilgili geçmişe özlemleri olarak sıklıkla duyabilirsiniz de…

Benim asıl anlatmak istediğim ulusal bayramlar.

Hani bir zamanlar ulusal bayramlar, devletin düzenlediği etkinliklerle yapılırdı.

Bu etkinliklerde…

Ordu yürüyüş yapar…

Tankları toplarıyla yürür…

Okullar stadyumlarda çeşitli etkinliklerde bulunur…

Halk da bu etkinlikleri izlerken…

Devletin ve gençliğin emin ellerde olduğunu…

Cumhuriyete karşı yapılabilecek çeşitli saldırılara karşı ordunun ve gençliğin hazır, aktif bilinçle beklediğini görür ve bununla gurur duyardı.

Doğrusunu isterseniz…

Tüm dünya ülkelerinde ulusal gün ya da bayramlar bu şekilde kutlanılmaktadır.

Çünkü

Ülkeler ulusal bütünlüklerini sağlamanın farkında olarak bunun hangi bedellerle sağlanabildiğinin bilinciyle…

Bu tür ordu ve gençliğiyle çok büyük gövde gösterileri yaparak dost ve düşman ülkelere ve içeride de kendilerini gizlemiş olan ulusal bütünlük karşıtı örgüt ve kurumlara da gözdağı vermiş olurlar ki...

Bu türden bir girişimde bulunabilecekler, karşılarında ne bulabileceklerini…

Hangi güçlerle karşılaşabileceklerini daha baştan bilerek böyle bir işe kalkışılamasın.

Bu, tüm dünya ülkelerinde böyle olurken…

Ne yazık ki bizde…

Çok uzun yıllardır ulusal bayramlar tamamen resmi tören düzeyine indirgenmiş ve çelenk koyma etkinliğinden daha ötesine geçilmemiştir.

Peki, ulusal gün ve bayramların çok basit olarak sadece resmi tören düzeyine indirgenmesinde…

Mevcut iktidarın ulus devlet karşıtı olması ve bu nedenle de ulus devletin karşı olması gereken tehdit ve tehlikeleri yok saymasının…

Dahası

Ulus karşıtı…

Ve öncesi yapılanmaların iktidara taşınmasının, çok önemli bir payı yok mu?

Pekala var.

Bunu sıklıkla ülke yöneticilerinin pek çoğunun ağzından çeşitli gerekçelerle duymanız da mümkün.

Hani zaman zaman…

Gündeme getirilen Ulus kimliğimizin adı olan Türk sözcüğü yerine Türkiyelilik önerileri işte tam da bunun göstergesidir.

Yine

Pek çok kişinin açıklamasından duyduğunuz anayasanın ilk dört maddesinin ve 66 maddenin değiştirilmesinin gündeme getirilmesi de bu işin bir parçasıdır.

Ayrıca yıllar öncesinde yapılan…

“Devlet kendi vatandaşına düşman olmaz.” Söylemiyle ulus devleti içten yıkmak…

Parçalamak isteyen ulus öncesi ve karşıtı emperyalizm destekli etnik kimlik temelli  örgütlerle tarikat ve cemaatlere yol verilerek…

Normalde ulus devlette olması gereken dernek, sendika, meslek odası gibi demokratik kitle örgütlerinin zayıflatılarak meydanın tamamen onlara bırakılması da bu işin bir parçası olup, ulus devleti etnik ve dinsel parçalara ayırmak gibi bir amaç taşımıyor mu?

Demek istediğim bugün ülkeyi yöneten anlayışa göre…

Ülkeyi işgal eden düşmana karşı tek kurşun bile atmayıp…

Kurtuluş Savaşı sırasında ve Cumhuriyetin ilk yıllarında emperyalist destekli 30 civarında ayaklanma gerçekleştirip…

Bugün hala çeşitli adlar altında devam ederek… 

O günkü ayaklanmaların lider kadrolarına anma törenleri düzenlenmesinin…

Heykellerinin dikilmesinin de hiç bir anlamı yok.

Çünkü devleti yöneten siyasi anlayışa göre Cumhuriyet diye bir değer olmadığı gibi Cumhuriyete düşman olunabileceği şeklinde bir tehdit algısı da bulunmuyor.

Hani zaman zaman çeşitli törenlerde, gelecekte Cumhuriyeti gençliğin koruyacağı türünden sözler falan duyuyoruz ya…

Sahi; kime karşı korunacak?

Gençlere Şeyh Sait’i…

Seyit Rıza’yı…

Derviş Mehmet’i…

İngiliz muhipleri cemiyetini…

Teali İslam…

Teali Kürt ve benzer örgütlerin amaçlarını, arkalarında hangi emperyalist ülkelerin olduğunu ve bugün hala aynı tehditlerin devam edip etmediğini öğretmeden…

Cumhuriyet korunabilir mi?

Mümkün mü?

 

 

07-11-2024

Nusret KEBAPÇI

 

27 Ekim 2024 Pazar

TUZ KOKARSA…

 

TUZ KOKARSA…

 

 

Hemen herkesin bildiği bir söz var…

Denir ki : “Et kokarsa tuzlanır ya tuz kokarsa?”

Elbette burada sözün gerçekte etle falan ilgisi yok, burada anlatılmak istenilen toplumda ortaya çıkan hemen herkesin rahatsız olduğu sorunlara…

Çözüm olması…

Bulması gereken devletin; neoliberal bir başıboşlukla, ulusal çıkarların gözetilmesi anlayışından vazgeçerek, devlet aklının ortadan kaldırılıp, liyakat ve kariyerin devre dışı bırakılıp, tamamen kişisel çıkar ilişkilerinin egemen olmasıyla ne hale gelebileceği anlaşılmalıdır.

Aslında doğrusunu isterseniz ülkece yaşadığımız pek çok sorunun uygulanmakta olan neoliberal ekonomik ve siyasi sistemle doğrudan bir ilgisi mutlaka bulunmaktadır.

Bilindiği gibi bu sistemde devlet, günden güne küçültülerek neredeyse gece bekçisi durumuna düşürülecek, hemen pek çok alandan ve denetimden çekilerek…

Bir anlamda hemen her alandaki piyasa, neoliberalizmin ünlü sözü “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler .” deki gibi tamamen yabancı ve yerli sermayenin inisiyatifine bırakılacaktır.

Bir anlamda devlet olmanın gereği olan kanun, kural ve ilkelerin hiçe sayılması…

Devlet aklının ortadan kaldırılarak, yerini hemen her alanda laçkalığın alarak liyakat ve kariyerin ortadan kaldırılarak sadece yandaş olmanın tek ölçüt olması…

İşte bu ulusal karşıtı neoliberal politikaların sonucudur.

Bu sistemi tam olarak anlayabilmek için de ülkelerin bir anlamda aynası olan trafikten bakılmaya başlanabilir…

Normalde öncesinde, hemen her şeyin sıkı kurallara bağlı olduğu trafik kurallarına göre, önceliği olan araçlar yasayla belirlenmişti.

Peki şimdi…

Yasa gereği önceliği olan araçların bile zorbalıkla yol vermesini sağlayan, kimin altında olduğu bile bilinmeyen çakar lambalı araçlar, bunun göstergesi olmuyor mu?

Ya son günlerde sadece bebek ölümleriyle de değil…

Gereksiz yoğun bakımlara yatırılarak…

Ameliyat edilerek…

Tahliller yaptırılarak…

Emar, ultrason çektirilerek…

Gereksiz pek çok ilaç yazılarak devletin ve halkın soyulmasına yol açan çeşitli örgütlenmeler yine bu kuralsızlığın ve denetimsizliğin sonucu değil mi?

Ancak hepsi bu kadar değil…

Dahası var…

Geçmişte sınav sorularını çalarak çeşitli okullara yerleştirilenleri, oralardan mezun olanların en önemli mesleklere atandıklarını öğrenmiştik ama…

Çeşitli üniversitelerde örgütlenen birilerinin, hiç okul yüzü görmeden para verenlere diploma dağıttıklarına tanık olmamıştık ki…

Şimdi; hiç sınava girmeden ehliyet alanların da olabildiğini ne yazık ki öğrenebiliyoruz…

Aslında bu…

Yani kontrol ve denetim yokluğu sadece bahsettiğim alanlarda değil hemen her alanda kendini göstermektedir.

Buna yiyecek, içecek ve gıda alanları da dahil.

Orada da işleyiş aynı.

Ya bir ihbar sonucunda denetim yapılıyor ya da şikâyet olduğunda…

Hem zaten sürekli denetim yapabilecek…

İşyerlerinin sınıf ve sayısıyla orantılı bir denetim mekanizması falan da yok…

Şimdi diyebilirsiniz ki ya okullar…

Onlar gerçek anlamda denetlenebiliyor mu?

Ne gezer…

Eğitimde de…

Yabancı ve yerli sermaye ile hemen her türden tarikat ve cemaatin okullarının olduğu…

Hemen hepsinin kafalarına göre eğitim yaptığı da göz önünde bulundurulursa…

Bilinmeli ki…

Ülkedeki hemen her alan, kendi haline terk edilmiş ve tamamen kontrol ve denetim dışı bırakılmıştır…

Ve ne yazık ki bu anlayış…

Son TUSAŞ’a düzenlenen terör saldırında da ortaya çıkmaktadır.

Normalde başka bir ülkede olsa…

Küçük bir birlikle, devletin resmi ordusuyla korunması gereken göz bebeğimiz TUSAŞ’ın sadece iki güvenliğe bırakılması da işte bu anlayışın ifadesidir…

Ve biz!

Bu siyasetin Türkiye’yi koruyacağına, kalkındıracağına inanıyoruz…

 

27-10-2024

Nusret KEBAPÇI