29 Temmuz 2016 Cuma

NEREDEN BAŞLAMALI?

NEREDEN BAŞLAMALI?


Doğrusunu isterseniz bu işin başlangıcı olarak 1970’li yılların sonunu kabul edebiliriz çünkü…
Adı bile amacını ifade eden o malum dergi işte o 1970’li yılların sonunda yayına başladı. (1979)
Önce ortaokul öğrencileri yandaş öğretmenler eliyle Sızıntı’yla tanıştırıldı...
Sonra da bu öğrencilere barınacak yurtlar yapıldı…
Ardından da tarikatın okulları memleketin dört bir yanını sonra da dünyanın her yanını sardı.
Erbil’de bile okulları vardı…
Tabi okulları yapmakla iş bitmedi oradan yetişen öğrencilerin özellikle kamuda…
Hakim, savcı…
Polis…
Öğretmen olması gerekiyordu ki toplumda çok daha fazla etkili olunabilsin…
Başarılı olundukça da hedefler yükseltildi.
En önemli hedefleri de askeri lise ve harp okullarına öğrenci sokmaktı
Biliyorlardı ki orduyu ele geçirebilirlerse ülkeyi de ele geçirebilirlerdi…
Aslına bakarsanız bu hiç de kolay olmadı…
Gerçi dershanelerde bu konuda gereken yapılıyordu ama devam eden öğrencilerin fişlenmesi olasılığı hepsini tedirgin ediyordu…
Doğrusunu isterseniz çözüm de buldular…
Öğrencileri sahte isimle kaydetmek her kimin aklına gelmişse tam da bu iş için biçilmiş kaftandı…
Elbette tüm bunlar yapılır hemen her yerde örgütlenilirken bundan rahatsız olan dönemin Emniyet Müdürü, olan biten her şeyi dönemin yöneticilerine kanıtlarıyla açıkladı ama o dönemde herkes cemaatten yana olunca hiç bir şey yapılmadı…
Hatta dönemin Emniyet Müdürünce Fetö’cülerin Haşhaşi şeklinde örgütlendikleri bile ilgili makamlara bildirildi ancak…
Kimse oralı olmadı…
Açıkça söylemek gerekirse herkes uyuyordu…
Yurtsever bilim adamı Necip HABLEMİTOĞLU bu örgütün yaptıklarını kanıtlarıyla anlattığı kitabı KÖSTEBEK’i çıkardıktan birkaç ay sonra katledildi…
Dönemin hiç bir yetkilisi de, bunu kim yaptı?
Neden yapıldı? Diye sorma gereğini bile duymadı.
Şimdi 15 Temmuz’daki başarısız darbe girişimden sonra bazıları birilerini, darbecilikle suçluyor…
Birileri de işi ahmaklığa vurarak geçiştirmeye çalışıyor ya…
İnanın
1980’den beri bu örgütün kamuda önünü açmayan…
Destek olmayan, ona meşruluk kazandırmayan ne bir milli eğitim bakanı bulunuyor…
Ne başbakan…
Ne de cumhurbaşkanı…
1980 darbesinin lideri Kenan Evren’den tutun…
Demirel…
Ecevit…
Deniz Baykal…
Tansu Çiller’…
Mesut Yılmaz…
Bülent Arınç…
Tayyip Erdoğan dahil hemen hepsi, geçmişte bu örgütün memleket içinde istediği gibi at koşturmasına destek oldular.
Geçtiğimiz yıllarda Cemaatçe düzenlenen Uluslararası Türkçe Olimpiyatları bugün en çok Fetö karşıtlığına soyunanların bile ziyaret yeriydi denilebilir…
Tabi bu arada Abant Platformu’nu da unutmamak gerekiyor…
Çünkü biliniyor ki orası da yakın geçmişte…
Yetmez ama evet’cilerin en önemli fikirsel beslenme yerlerinden biriydi…
Gelelim operasyon ve tasfiyelere…
Darbecilere, yani bilerek isteyerek işin içine girenlerle ilgili yapılanlara hiçbir sözüm yok ama…
Devlet içine çöreklenmiş bu ABD, İsrail destekli yapıyı gerçekten bitirmek istiyorsanız…
Önce Fetö‘yü halkın gözünde meşru hale getirmek için yıllardır destek veren…
Arsa sağlayan…
Kanat gerenden başlanması gerekiyor…
Öğretmen ve memurdan değil…

29–07–2016
Nusret KEBAPÇI



20 Temmuz 2016 Çarşamba

DARBE

DARBE

15 Temmuz gecesi yaşanan darbe ve sonrasında yaşananlar…
Hatta yazılarlar…
Konunun biraz daha anlaşılamaya ihtiyacı olduğunu gösteriyor.
Diyeceksiniz ki her şey açık…
Fetö darbe yapmaya kalktı ve başarısız oldu.
Şimdi bu konuda hiç bir şey söylemeden, önce yaşananlardan bazı olguları alt alta sıralayalım sonra asıl konuya tekrar geçelim…
Darbe değerlendirilirken…
TSK’ da öğleden sonra bir hareketliliğin olduğu söylendi mi?
Evet söylendi.
Sabaha karşı bile değil üstelik akşamın erken saatlerinde, Türkiye’de ilk defa çok önemli noktalar da değil tanklarla boğaz köprüsünü halka kapatanlara ne demeli…
Ya Marmaris’teki otele Cumhurbaşkanının ayrılmasından yarım saat sonra ulaşılması…
Diyelim ki yetişemediler…
Havada F16’lar tarafından vurulmaması da tesadüf…
Aslına bakarsanız bu tür olaylar değerlendirilirken hep atlanan bir gerçek var…
Denilir ki…
Bu tür olaylar değerlendirilirken…
Hiçbir şekilde olayın ayrıntılarına bakılmaz…
Yani...
Nasıl başladığı…
Nerenin bombalandığı…
Kimlerin tezgâhladığından çok daha önemlisi…
Bu olaydan kimin kazançlı çıktığı?
Kimin çıkarının olduğudur…
Eğer buna odaklanmazsanız, inanın konuyu tartışırken çok uzak, ilgisiz yerlere kadar gidebilirsiniz…
Şöyle de demek mümkün…
Darbeler…
Bunun içine ister bizde yaşanan 15 Temmuz ve öncesinde yapılmış tüm darbeleri alın…
İsterse de dünyada yapıla gelenleri…
Hemen hepsi ilgili ülkede yapısal değişiklik yapmak amacıyla gerçekleştirilmiştir…
Bu kadar net…
Tabi yapısal değişikliğin yapılabilmesi için de önce toplumun bir şok yaşatılarak sersemletilmesi…
Ardından da bu değişikliğe muhalefet yapabilecek her türden örgütün etkisiz hale getirilmesi gerekmektedir…
Zaten yaşanılan şok yani felaket, muhalefet yapmaya falan da meydan vermeyecektir…
Diyeceksiniz ki ne yapılır bunun için…
Başka ülkelerden başlayarak söylersek…
Örneğin normal zamanda çok dikkat çekecek bir Afganistan işgali, ikiz kulelerin ardından size haklılık bile kazandırabilir…
Yine
Kitle imha silahı türünden bir suçlama da Irak’ın işgaline pekala zemin hazırlayabilir…
Gelelim ülkemize…
12 Eylül’ün gerçekte amacı Türk ekonomisini çok uluslu tekellerin işgaline sınırsızca açmak değil miydi?
Ama bu amaçla kimse ülke yönetimine gelemezdi…
Haklı gerekçeleri olması gerekiyordu…
İşte terörü durdurmak bunu sağlamıştı.
Ordudan, ABD’nin Irak ve Suriye’de oluşturacağı Kürdistan projesine karsı çıkan komutanlar, sahi hangi gerekçeyle tasfiye edilmişti…
Ergenekon ve Balyoz’la değil mi?
Gelelim son konuya…
Nihai hedef başkanlık olduğuna göre…
TSK’nin etkisiz hale getirilmesi, ya da bu kadar büyük çapta bir tasfiye…
YAŞ kararlarıyla yapılabilir miydi?
Demem o ki…
Bu çapta bir tasfiye ancak YAŞ’ ı da ortadan kaldıracak toplumsal bir şok operasyonuyla yapılabilirdi…
İşte 15 Temmuz’da o yapıldı…
Tekrar soralım; sahi darbe başarısız mı oldu?

20–07–2016
Nusret KEBAPÇI




10 Temmuz 2016 Pazar

PADİŞAHIN TEBAASI OLMAK YA DA YURTTAŞLIK…

PADİŞAHIN TEBAASI OLMAK YA DA YURTTAŞLIK…


Başlığı okuyunca, memlekette padişahlık kalkalı neredeyse 100 yıl oldu hala neyin tartışmasını yapıyoruz dediğinizi duyar gibi oluyorum ama…
İnanın söylediğiniz gerçeği hiç mi hiç yansıtmıyor.
Tabi burada ülkeyi yönetenlerin kendilerini padişah gibi görmeleri değil benim kastettiğim…
Hatta bazı valilerin…
Kaymakamların…
Belediye başkanlarının, kendilerini halkın çok üstünde görerek ve halkın yararına harcanması gereken paraları…
Lüks…
Gösteriş ve…
Saltanat için harcamaları da değil.
Benim anlatmak istediğim…
Padişahlığın kaldırılmasının üzerinden neredeyse 100 yıla yakın zaman geçmesine karşın bir türlü yurttaş olamayıp hala tebaalığı sürdürmeye çalışmamız…
Aslına bakarsanız çok fazla araştırma yapmaya, kanıt toplamaya falan gerek yok…
Sadece ülkenin belli başlı siyasi konularında alınan tutuma bakın, gerisi zaten çok kolay anlaşılacaktır…
Hatırlar mısınız?
Bir zamanlar Ergenekon, Balyoz türünden operasyonlar yapılıyor, dalga üstüne dalgalar yaratarak…
Üstelik çeşitli yerlere gömülen silahların bulunmasıyla suçlu bir ordu yaratılmaya çalışılıyordu.
Öyle işler yapıldı ki hemen tüm halk çok ciddi bir darbe tezgâhından kurtulduğu için operasyon yapanlara minnet bile duydu…
Kimse olayların önü nedir? Arkası nedir? Sorgulamadı bile…
Derken adına “Demokratik Açılım” denilen süreç başlayıverdi…
Kimi zaman “Milli Birlik Kardeşlik… “
Kimi zaman da “Çözüm Süreci” denilen…
“Analar ağlamasın”, “Kan dökülmesin”, “Şehit olmasın” söylemleri eşliğinde…
PKK’nın serbest bırakılıp…
Askerin ise elinin kolunun bağlandığı bu dönemde de tutum değişmedi…
Neden bunu yapıyoruz, gerçekte ne oluyor?
PKK silah bırakıp gider mi?
Ya da gidiyor mu?
Bu işin arkasında ne var?
BOP eş başkanlığı nedir? Hiç sorgulanmadı…
Tüm yapılanlar “padişahım çok yaşa” türünden yanlış da yapılsa, doğru da olsa desteklendi…
Tabi bu tutum sadece bunlarla sınırlı kalmadı…
İsrail’le yaşanan “van münite” olayında ve barışılmasında… 
Rus uçağının düşürülmesi ve özür dilenmesinde de hep yaşandı.
O kadar ki, yeni hazırlanan, içinde Türk Milleti’nin olmayacağı anayasa için bile durum çok ümitli değil…
Demek istediğim…
Bizi yurttaş yapan sadece padişahlığın kalkması ya da oy kullanmış olmamız değildir…
Ne zaman ki yukarıdan dayatılanı sorgular…
Tartışır…
Beğenmediğinize örgütlenir, tepki koyarsınız…
İşte o zaman yurttaşsınızdır.
Ya da tüm yapılanları sineye çeker…
Katlanır…
İtaat ederseniz de tebaa…
Bu kadar açık…

10–07–2016

Nusret KEBAPÇI

1 Temmuz 2016 Cuma

OSMANLI’DAN SONRASI ZULÜM DE, KİME?

OSMANLI’DAN SONRASI ZULÜM DE, KİME?


Zaman zaman belli kesimlerce Osmanlı’dan sonra zulüm uygulandığı
Ya da…
1923’den sonra baskı dönemi olduğu…
Veya 90 yıllık zulüm türünden sözler söylendiğini hep duyarız…
Tabi genel eğilim hemen Cumhuriyet döneminde bu tür bir zulmün olmadığını söylemeye itiyor bizi ama…
Hani bilinen bir kavram var ya…
Empati…
Türkçesi yerine koymak…
İşte olayları empati yaparak değerlendirmediğimiz sürece inanın bu karşı çıkanların durumunu anlamak güç…
Neden mi?
Şöyle söyleyim…
Diyelim ki aldığınız eğitim ve saraya yakın olmanız nedeniyle olaylara batılılar gibi bakıyorsunuz ve memleket için kurtuluş yolunun ancak batılı emperyalist devletlere sığınmakla…
Onların himayesine girmekle gerçekleşeceğini düşünüyorsunuz…
Hatta onlarla…
Mondros ve Sevr anlaşmasını bile imzalamış, kendinizi küçük ama bizim olsun diyen bir sarayın sahibi olarak da görüyor olabilirsiniz…
Bir anlamda saraydan başka hiç bir düşünceniz yok…
Ama birden mavi gözlü bir dev ortaya çıkıp, halkı da arkasına alarak, ne yaptığınız anlaşmayı tanıyor…
Ne de sarayınızı…
Hatta kendinizi tanrının yeryüzündeki gölgesi kabul edip memleketi yönettiğinizi düşündüğünüz anda bile, bir bakıyorsunuz ki egemenliğiniz elinizden gidivermiş…
Bu durumda siz olsanız, Cumhuriyeti sever misiniz?
Tabi benimki de soru, elbette sevmezsiniz.
Diyelim ki…
Memlekette ne var ne yok sizin…
Sizin derken yabancıları kastediyorum.
Yani demiryolları…
Tersaneler…
Limanlar…
Bankalar…
Kısacası memlekette her ne varsa onların…
Öyle olduğu gibi hani eşit vatandaşlık falan deniyor ya…
O devirde böyle bir şey de yok…
Yabancılar hemen her şeyde olduğu gibi ayrıcalıklı...
Yani uzun sözün kısası hani barış içinde yaşandı falan deniyor ya…
Hikâye…
Adamlar kapitülasyonlarla kavuştukları birçok ayrıcalığın yanında
Ne askere alınıyorlar…
Ne de vergi veriyorlar…
Hatta o kadar ki, güpegündüz cinayet bile işlemiş olsalar…
Sadece kendi mahkemelerinde yargılanabiliyorlar.
İşte bu düzen de sadece Atatürk ve Cumhuriyet sayesinde bozuluyor…
Şimdi siz olsanız elinizden bu kadar ayrıcalığı alan Cumhuriyeti ve Atatürk’ü yine de sever misiniz?
Tabi nedenlerin hepsi bu kadar değil, yabancı işgalcileri de unutmamak gerekiyor…
Hani kendinizi hazırlamışsınız…
Osmanlı’ da hasta adam konumunda, üstelik yataktan kalkacak bile mecali yok.
İşte tam fırsat bu fırsat diye kışkırttığınız gerici çetelerle birlikte memleketin basına çöreklenecek oluyorsunuz…
Atatürk önderliğindeki Türk milleti memlekete uzanan eli kırdığı gibi geriye kalanları da İzmir’den denize süpürüyor…
Uzun sözün kısası…
Atatürk’ü sevmeyebilirsiniz, Cumhuriyeti de…
Ancak bunun için ya saray artığı olmanız gerekiyor…
Ya çıkarları bozulmuş yabancıların temsilcisi…
Veya işgalcilerin torunu…
Evet, söyleyin siz hangisisiniz?

30–06–2016
Nusret KEBAPÇI