29 Eylül 2025 Pazartesi

MEŞRUİYET ARAYIŞI

 

MEŞRUİYET ARAYIŞI

Medyaya sızan son bilgilere göre, ABD başkanının oğluyla İstanbul'da yapılan görüşme ve bunun ardından tek taraflı bir ticaret anlaşması önerisi karşılığında randevu alınması, Türkiye'nin dış politikasında bir dönüm noktasıdır. Bu adımlar, ülkemiz açısından pek çok ilki beraberinde getirirken, uluslararası alanda çok ciddi bir itibar kaybına yol açmaktadır.

İsterseniz önce işin mantığını biraz tartışalım ki, sonrasında yapılanları çok daha kolay anlayabilelim.

Şöyle bir düşünün:

Bir ülkenin devlet başkanı, Büyük Orta Doğu Projesi'nin (BOP) asıl başkanı olup, bölgedeki tamamı Müslüman olan 22 ülkenin sınırlarını değiştirmek isteyen, bunu yaparken milyonlarca Müslümanın öldürülmesinden sorumlu olan ve bu ülkeleri parçalayarak bölgede İsrail'in genişlemesini sağlayan ABD'den randevu almak için neden bu kadar çaba harcar?

Üstelik onlar en küçük bir adım bile atmazken, Türkiye neden:

·                    Komşu ülkelerden neredeyse yarısı fiyatına alınabilecek sıvılaştırılmış doğalgazı iki katı fiyata alır?

·                    Tek taraflı olarak ABD mallarına gümrük vergisi indiriminde bulunup, Osmanlı dönemindeki Balta Limanı Anlaşması'ndaki gibi ülkenin yerli sanayisini yok etmeye çalışırken ABD sanayisine ülkeyi açık pazar yapar?

Biz bu tür bir anlaşmada aldıklarımızı yazılı ve görsel medyadan görüyoruz ama ne verdiğimizi ya da vereceğimizi doğrudan görme şansımız olmayabilir. Bunun sonuçları ancak yaşanarak öğrenilebilir ki, umarım ülkemiz için iş işten geçmez.

Ancak tüm bu gizemli görüşme ve varılan anlaşma ile ilgili olarak Türkiye'nin geleceği açısından tahminde bulunmak mümkündür. Zaten tahmin dışında şimdilik başka bir seçenek de görünmüyor.

Böyle olunca da insanın aklına sadece bir seçenek geliyor: O da Trump’ la görüşmede de gündeme gelen meşruiyet konusu.

Sahi, görüşmede de gündeme gelen meşruiyet neyin nesi ki, bu kadar üzerinde duruluyor ve bana göre de görüşmenin ana eksenini oluşturuyor?

O halde öncelikle bu sözcüğü açıklamakta yarar görüyorum ki, neden bu kadar üzerinde durulabildiği biraz da olsa anlaşılabilsin:

Arapça "meşru" sözcüğünden türeyen meşruiyet, genelde kabul edilebilir ve haklı bulunmak anlamında kullanılmaktadır.

Özellikle sözün geçtiği yer olarak ABD'den meşruiyet kazanmanın söz konusu olduğu düşünüldüğünde, akla sadece şu gelmektedir…

ABD'nin, ülkemize Osmanlı Millet Sistemi adı altında dayattığı çok kültürlü, çok kimlikli yapıyı iktidar partisinin başarabileceğinden ümidini kesmemesi, görevin muhalefete verilmemesini sağlamak amacıyla, tüm bu yaptıklarının (muhalefete baskı da dâhil) tamamen BOP'u gerçekleştirmek amacıyla yapıldığı ve anayasa değişikliğiyle bu süreci en kısa sürede sonlandırabileceği konusunda ABD'yi ikna etmek...

Yoksa yapılanların ABD tarafından "kabul edilebilir ve haklı" olarak görülmesinin sağlanması dışında başka bir anlamı olamaz.

Sonuç olarak, tüm bu ticari tavizler ve dış politika manevraları, yalnızca tek bir anlama gelmektedir: Büyük Orta Doğu Projesi'ni hayata geçirme adına atılan adımların ABD nezdinde 'kabul edilebilir' ve 'haklı' görülmesi için onay arayışı.

Bir lider, iktidarını ülke çıkarlarından üstün tutarak, meşruiyetini neden yabancı bir başkentten temin etmeye çalışır?  

Sanıyorum bunun yanıtı, bu gizemli görüşmelerin ve anlaşmaların ardındaki gerçekte saklıdır.

   29-09-2025

 Nusret KEBAPÇI

 

22 Eylül 2025 Pazartesi

MİLLİYETÇİLİK DERKEN…

 

MİLLİYETÇİLİK DERKEN…

Yaşamını terör ve teröristle mücadele içinde geçiren Emekli Albay Orkun Özeller, bir siyasi partinin genel başkanını açılım nedeniyle eleştirdiği için, kendilerini milliyetçi olarak ifade eden birileri tarafından hem hakarete uğratılıp hem de tutuklanıvermişti.

Bu olay, düşünce özgürlüğüne yönelik çifte standartları gözler önüne sermektedir.

Normalde silahlı, bombalı veya sözel de olsa şiddet içermeyen her türden eylemin düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekirken, ne yazık ki tam tersi yaşanmakta…

İnsanlara saldıranlar, öldüresiye dövenler, işyerlerini tarayanlar, uyuşturucu baronları ve mafya tetikçileri serbestçe dolaşabilirken...

Sadece düşüncelerini ifade eden pek çok kişi hakkında doğru düzgün bir delil bile olmadan tutuklama kararları verilebilmekte.

İddianame sürecinin uzunca bir süre ertelenmesi nedeniyle de, bu insanlar daha yargılanmaya bile geçilmeden, yani henüz suçlu oldukları kanıtlanmadan hapsedilerek cezalandırılabilmektedir.

Bilindiği gibi bu durumun arkasında, adına "demokrasi" ve "kardeşlik" gibi hamasi adlar takılan Meclis komisyonunun alacağı kararların sekteye uğramaması hedefi yatmaktadır.

Bu konu, özellikle en büyük müttefikimiz olan ve uğruna bölgede taşeronluğa bile soyunduğumuz ABD için büyük önem taşımaktadır.

Çünkü...

ABD Büyükelçisi tarafından da açıkça dile getirildiği gibi, İsrail'in bölgede ulus devlet istemiyor olması, tüm bu sürecin temelini oluşturmaktadır.

İşte komisyon çalışmalarının ve "Türk-Kürt-Alevi" söylemlerinin asıl amacı tam olarak budur.

Böyle olunca da Açılım ve çok kimlikliliği eleştirenler üzerinde baskı kurulması, yukarıdan alınan talimatların yerine getirilmesi amaçlanmaktadır.

Özellikle de kendilerini  "milliyetçi" olarak ifade eden bir takım kişilerin, bu sürece karşı çıkan bir Albaya hakaret ettiklerini de görünce, insan ister istemez kendini milliyetçilik üzerine düşünmek zorunda hissediyor.

Böylece konu netleşmeli ki, hiç kimse milleti yıkıcı projeleri, dışarıdan aldıkları talimatlarla milliyetçilik olarak sunmaya cesaret edemesin.

Öyleyse gelin, önce millet kavramından başlayalım.

Sahi, millet nedir?

Millet, aynı toprak üzerinde yaşayan, aynı ekonomik pazarı paylaşan aynı dili konuşan, ortak bir tarihi sahiplenen, aynı duygu ve düşünceleri paylaşan ve ortak bir kimlik üzerinde anlaşan insan topluluğu değil midir?

Bu bağlamda düşündüğümüzde, kendilerini milliyetçi olarak ifade eden anlayışın, siyasal İslamcı iktidarın ulus kimliği(Türk Kimliğini) yok etmeye yönelik çalışmaları yanında…

Anayasadan Millet olmakla ilgili ilk 4 madde ile 42 ve 66. maddelerin değiştirilmesi çabalarına, ABD emperyalizminin BOP ’da içinde olmak üzere ülkemiz üzerindeki baskı ve senaryolarına ilişkin en ufak bir tepkisini ya da hafif sesle bile olsa serzenişini duydunuz mu?

Elbette hayır, çünkü böyle bir duruşları ne yazık ki yok.

Doğrusunu isterseniz...

Milliyetçilik nedir biliyor musunuz?

Milletin birliğine sahip çıkmak, onu hangi ad veya amaçla olursa olsun parçalamak isteyenlere karşı durmakla birlikte...

Üzerinde yaşanılan toprağa yani ortak vatana...

Tarımına, sanayisine, ormanlarına, madenlerine sahip çıkmak ve böylece ülkenin ekonomik ve siyasi bağımsızlığını sonsuza kadar korumaktır.

Ama asla, en büyük emperyalist devletin talimatlarını yerine getirmek değil.

22.09.2025

Nusret KEBAPÇI

 

15 Eylül 2025 Pazartesi

BİR 12 EYLÜL HİKÂYESİ…

 

BİR 12 EYLÜL HİKÂYESİ…

Yaşı 65’in altında olanlar pek hatırlamaz ama 12 Eylül 1980’de ülkemizde bir darbe olmuştu.

Görünürdeki gerekçeler, toplumun parçalanması, mahallelerin ve okulların siyasi gruplar tarafından ele geçirilip ayrıştırılması ve her gün sokaklarda özellikle gençlerin öldürülmesiydi. Doğrusu, toplum bu olaylarla çaresiz bırakılıp beklentiye sokulduktan sonra 12 Eylül darbesi yapıldı.

Darbe yapılır yapılmaz da, öncesinde yaşanan her türlü olay bıçakla kesilmişçesine duruverdi. Tabii ardından da toplumun kutuplaşmasından sorumlu tutulan siyasetçiler ve sendikacılar tutuklandı. Siyasi partiler, sendikalar ve dernekler de kapatıldı.

Sonrasında normalleşmeye geçilmesiyle birlikte yeni siyasi partilere, sendikalara ve demokratik kitle örgütlerine izin verilmeye başlandı. Ancak önceden mevcut olan bu türden örgütlerin yöneticileri, çok uzun bir süre 12 Eylül askeri mahkemeleri tarafından yargılandı.

Bu dönemdeki baskı, şiddet ve işkenceler, hatta bazı cezaevlerindeki uygulamalar o boyuta vardı ki, yaşananlar bir yana, anlatıldığında dinlemek bile kişiyi insan olmaktan utandırmaya yetiyordu.

Biliniyor ki tüm bu yaşananların sonuçları çok acı, hatta korkunç ve izleri toplum yaşamımızda ve yaşayan insanlarda hâlen devam etmektedir. Ancak tüm bunlar yine de 12 Eylül darbesinin nedenlerini açıklamaya yetmemektedir.

Çünkü her ne kadar görünürdeki gerekçeleri terörü önlemek, barış, demokrasi, toplumsal huzur da olsa, bu tür darbelerin gerçekte yapılma nedeni; ekonomik ve siyasi bağımsızlığı içeren ulusal politikaları durdurmak, Ülkeyi yabancı çok uluslu şirketlerin açık pazarı yapmaktır…

Aslında sadece 12 Eylül darbesi değil, dünyada yapılan hemen hemen tüm darbelerin amacı da aynıdır…

Diğer gerekçeler, sadece darbe için gerekçe oluşturmaktan ibarettir…

İşte bu türden darbelerle ilgili ülkede ulusal ekonomik politikalar engellenip o ülke pazarı uluslararası sermayeye açılırken eğitim de dinselleştirilir ki, ulusal pazar yok edilip, ülke pazarı çok uluslu şirketlere alabildiğine açılırken, yetişecek nesillerde ulus bilinci, emperyalizm, bağımsızlık ve sorgulamak gibi özellikler gelişemesin.

Toplum yapılanlara itaat etsin, kabullensin ve gelecekte de emperyalizmi ülkeden kovmak gibi bir çaba içine giremesin.

Aslında ekonominin yabancı sermayeye açık pazar yapılmasının başlangıcını siz 1980 olarak düşünüyorsunuz ya…

İş ne yazık ki öyle değil.

Yıl 1963

O zamanların AET üyesi, Bugünün AB üyesi ülkeleriyle bir antlaşma imzalanıyor, adı da Ankara Antlaşması. Anlaşmaya göre Türkiye, 20 yıllık süre içinde belirlenen kalemlerdeki ürünlerle ilgili olarak sanayisini geliştirecek, süre bittiğinde de korumacılığı tamamen kaldırarak ülkeyi yabancı sermayeye koşulsuzca açacaktı. Başlangıcı 1963 olan bu antlaşmanın bittiği tarih ne zaman dersiniz? 1983. Rastlantı mı? Hayır.

İşte bu nedenle 1980 darbesinden 1983’e kadar emperyalizme ve yabancı sermayeye karşı olabilecek ne kadar parti, sendika, meslek odası ve dernek varsa kapatılarak, baskı altına alınmış ve ülke yabancı sermaye açısından tam anlamıyla dikensiz gül bahçesine çevrilmiştir.

Demek istediğim, sadece Türkiye’de değil, dünyadaki darbelerin de asıl amacı; ulusal ekonomileri parçalayıp, ülkelerdeki antiemperyalist ulusal örgütleri sindirip baskı altına alarak, ulus öncesi örgütlenmeleri destekleyip emperyalist yağmaya açık hâle getirmektir.

Yani anlayacağınız, nasıl ki ulus birliğini savunmakla ulusal ekonomi arasında bir ilişki varsa, ulusal ekonomilerin paramparça edilip yabancı sermayeye açık pazar yapılmasıyla etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırılması arasında da bir ilişki vardır.

12 Eylül’de nasıl ki ülke ekonomisi yabancı sermayeye açık pazar yapılırken, etnik ve dini federasyon tartışmaları başlamışsa…

Bugün de ülkemiz her türden kaynaklarıyla yabancı sermayeye talan ettirilirken federatif devlet ve kimlik tartışmalarının gündeme gelmesi asla tesadüf değildir…

Çünkü emperyalizm; ulusal birliğini pekiştirmiş, ekonomisi güçlü ulus devlet istemez…

15-09-2025

Nusret KEBAPÇI

 

10 Eylül 2025 Çarşamba

CHP

 

CHP

Türkiye, aslında pek çok açıdan ilkleri yaşıyor dense sanırım yanlış olmaz. Çünkü her ne kadar teröre de bulaşsa, laikliğe aykırı davranışlardan dolayı hakkında dava da açılmış olsa, yolsuzlukları tüm dünyada ayyuka da çıksa, Türkiye siyasi tarihinde hiçbir parti için kayyum ataması gibi bir garabet daha önce yaşanmamıştı.

Şimdi ne yazık ki böyle bir durum yaşanıyor.

Bilindiği gibi daha önce pek çok belediyeye kayyum ataması yapılmıştı ancak bir siyasi partinin ilçe başkanlığına ilk defa yapılmaktadır.  Bu sadece ilçe başkanlığıyla kalır mı, yoksa parti genel merkezi de bu işten nasibini alarak parti tamamen iktidar tarafından dolaylı değil de doğrudan yönetilmeye kalkışılır mı, bunu önümüzdeki süreçte yaşanacak gelişmeler gösterecektir.

Tam da bu noktada, hemen herkesin kafasında pek çok önemli soru işareti bulunmaktadır. Ama bunların içinde sanıyorum en önemlisi, "Neden bu saldırılar birbiri ardına yapılmaya başlandı?" olmalıdır.

Öyle ya, CHP seçimi kazandığında iktidar yanlısı bürokratlar bile tası tarağı toplayıp kendilerince görevden ayrılmayı bile düşündükleri sırada , erken seçimi dayatıp iktidara baskı yapması gereken parti ,tam tersini yaparak , Saray’a gidip yumuşama mesajıyla  iktidarı sıkıştırmayacağı mesajı vermedi mi? Ayrıca, bununla da yetinmeyerek Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran parti olarak, sonuçta  ulus devleti yıkma komisyonu olarak da adlandırılabilecek “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”na katılarak aktif rol bile almadı mı?..

Ve üstelik tüm bu olup bitenlere karşın hala o komisyonda kalmakta ısrarcı olunmuyor mu?

Ancak görülüyor ki bu bile, ana muhalefet partisini iktidarın saldırılarından kurtarmaya yeterli gelmemiştir.

Hatta, iktidar partisi ülkeyi tamamen emperyalist ülkelerin açık pazarı yapıp, ülkenin demografik yapısı bile değiştirilip, tarımdan hayvancılığa hemen her alan bilinerek yok edilip, ormanları yakılıp, madenleri bile yabancı sermayeye peşkeş çekilmişken bile muhalefet kendisine düşeni yapmayıp, görmezden gelerek sadece seyrettiği halde, bu bile siyasal İslamcı iktidarın saldırılarını durdurmaya yetmemiştir...

Çünkü iktidar biliyor ki ana muhalefet partisinin yönetici kadroları her ne kadar neoliberal ekonomi ve siyasetten yana olsalar da, tabanı hâlâ ulus devletinden yana olmakta ve Atatürk'ü olanca gücüyle savunmaktadırlar. Böyle olunca da haliyle, ABD’nin istediği ve ABD Büyükelçisi tarafından pek çok kez de dillendirilen,  BOP ’un Türkiye’de uygulanması anlamına da gelen "İsrail’in bölgede ulus devlet istememesi "  ve iktidar partisinin çeşitli komisyon, uygulama ve anayasa değişikliği taleplerinde de görülen "Osmanlı Millet Sistemi" denilen çok kimlikli, federatif yapının önünde bir engel teşkil etmektedirler…

Ulus kimliğini yok sayarak milli kimliği din üzerinden tanımlayan ve ancak siyasal İslamcı bir parti tarafından gerçekleştirilebilecek bu plan, ana muhalefet partisinin geleneksel yapısı ve tabanının tepkisi nedeniyle tehlikeye girebileceğinden.

Ancak Türksüz anayasa hazırlanmasıyla pek çok kez gündeme gelen TESEV adlı örgütün kurucu üyesi de olan bir başkanla yapılabilecektir…

Hâliyle, böyle birinin kendiliğinden parti iç dinamiklerle bunu yapabilmesi olanaksız olduğuna göre, geriye sadece kayyum yoluyla çözüm kalmaktadır.

İşte kayyum olayının esbabı mucibesi budur.

Ayrıca unutmadan... CHP için "neoliberal" dendiğinde "Hayır olamaz, o Atatürk’ün partisi" gibi sözler söyleyip olmadığını düşünmeniz mümkün. Ancak üzülerek söylemeliyim ki öyle değil.

Aslında bu neoliberalleşme ne zaman başladı biliyor musunuz? 2002 yılı 19-20 Ağustos'ta Kemal Derviş’le yaklaşık 10 saat süren toplantı ve sonrasında yapılan, "Türkiye’de kutsal devlet anlayışından, insan odaklı devlete geçilecek. İçine kapanık Türkiye küresel Türkiye haline getirilecek, karma ekonomi yerine çağdaş piyasa ekonomisi yerleştirilecektir." şeklindeki açıklamayla...

Doğrusunu isterseniz, şu an CHP internet sayfasında da yer alan parti programı da zaten bu sözler doğrultusunda hazırlanmıştır. 350 sayfalık programda sıklıkla etnik kimlik vurgusu yapılırken, ne yazık ki sadece bir cümle içinde "Türk ulus" kavramı geçerken, Türk ulus devleti hiçbir şekilde yer almamaktadır.

Ayrıca ekonomide de, karma ekonominin esamisi bile okunmazken sosyal piyasa ekonomisi ön plana çıkarılmakta olup…

Devlet sadece ekonominin düzenleme ve denetlenmesinden sorumlu tutulmaktadır.

İçinizden  "Tamam, eleştiri güzel de öneri yok mu?" demeniz mümkün. Aslında var. İçinde vatan, ulus gibi kavramların yanı sıra ekonomide de devletçiliğe önem veren ve karma ekonominin de yer aldığı, Atatürk döneminde hazırlanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935 programı sanıyorum bu konuda yol gösterici olacaktır.

Çünkü ülkeyi emperyalist talana açan siyasal İslamcı neoliberal partinin alternatifi asla sol neoliberalizm değil…

Emperyalizmi ülkeden kovup ekonomik ve siyasi bağımsızlığı sağlayacak Ulus devletçiliktir.

Yani CHP ekonomide ve siyasette fabrika ayarlarına dönerek tüm toplumu birleştiren ulus kimliğe, gelişmek ve kalkınmak için de ulusal ekonomiye dayanmak zorundadır…

Gerisi hikâyedir.

   08-09-2025

Nusret KEBAPÇI

 

1 Eylül 2025 Pazartesi

"ULUSAL EROZYON"

 

"ULUSAL EROZYON"

Bilindiği gibi birkaç gün önce, Büyük Zafer'in yıldönümünde, 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı resmî törenlerle kutladık.

Aslında bu bayramı, stadyumlarda, halkın coşkulu katılımıyla, dosta düşmana gösterecek bir şekilde, pek çok ülkenin yaptığı gibi kutlamayı çok isterdik. Ama ne yazık ki mevcut iktidarla böyle bir şey mümkün olamadı.

Doğrusunu isterseniz, Ulusal Bayramlar toplumdaki ulus bilincini pekiştiren, halka dostu ve düşmanı göstererek bilinçlenmesini sağlayan çok önemli günlerdir. Ancak uluslaşma karşıtı bir tutum sergilenince ister istemez bayramlar da resmî törenlerden ibaret kalmaktadır.

Elbette bu konuda epey bir yol kat ettikleri inkâr edilemez. Zaten Bayram gününde bile şöyle bir etrafa, resmî kurumlara, mahallelerde vatandaşların evlerine bakıldığında, evlerine bayrak asarak bu kutlamalara katılanların oranı, en iyimser tahminle bile belki yüzde 10'dur. Emin olun daha fazla değil.

Peki, neden?

Çünkü ülkemiz 25 yıla yakındır siyasal İslamcı bir iktidar tarafından yönetilmekte olup adım adım ulus kimliği yok edilmeye, tüm kimliklerin sözde eşit bir şekilde kendini ifade edebileceği yeni, federatif bir devlete doğru geçmeye çalışmaktadırlar. Zaten BOP’ ta görev alıp bölge ülkelerinin ABD ve İsrail tarafından parçalanmasının baş aktörlerinden olup da hem stratejik hem de jeopolitik olarak bölgenin en önemli ülkesinde benzer gelişmelerin yaşanmaması düşünülemezdi.

Öyle de olmaktadır. Nasıl mı?

Şöyle:

Bir toplumda ulusal duyguları en çok uyandıran ve pekiştiren şey nedir biliyor musunuz? Ülkenin içinde bulunduğu tehlike, tehdit, emperyalist baskı ve saldırıdır.

Tabii bu tehdit, tehlike ve saldırılar sadece dışarıdan müdahaleyle olmaz. Hatta daha çok, günümüzün Teali İslam, Kürt Teali Cemiyeti, İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi örgütlerin özelliğini taşıyan, emperyalizmin içerideki oyuncuları sayılan "5. Kol" olarak da ifade edilen, uluslaşma karşıtı, toplumu parçalayabilecek her türden örgütle de yapılabilir.

Eğer ki,  ülkemize ait burnumuzun dibindeki adaların Yunanistan tarafından işgaline bile ses çıkartılmayıp, Kıbrıs'ta olup bitene seyirci kalınıp, ulus devleti etnik ve dini parçalara ayırma gibi amaçlarını açık açık ifade edenlere karşı bile tepki gösterilmeyip, önemsizleştirilip en basit deyimle destek bile olunuyorsa…

Bunun en önemli nedeni, yıllardır çabaladıkları ulus bilincini yok etme çalışmalarının kesintiye uğramaması ve bu türden duygu ve düşüncelerin yeniden uyanmasının engellenmesidir. İşte ülkemize yönelik iç ve dış her türden tehdit ve tehlikenin görmezden gelinmesinin ve sessizlikle geçiştirilmesinin en önemli nedeni budur.

Bu arada, bir süredir, birbiri ardına açılımlar falan yapılmaya çalışılarak, yıllardır sürdürülen İslamlaştırma dışında, Arap ve Kürt açılımından sonra Alevi açılımına da başlanıldı ya... İşte tüm bunların amacı, Türkiye’yi ulus olmaktan çıkararak etnik ve dini kimliklere ayrışan federe bir devlet yapmaktır. Hâliyle bunun yolu da ulus devlet içinde belirsizleşen, görünmez hale gelen etnik ve dini kimliklerin tekrar canlandırılması, ulus kimliğin önüne geçirilmesi gerekmektedir.

Bunun için de, bu yapılmakta olan açılımlarla birlikte ulus devlette olamayacak pek çok haklarla birlikte, Arap kökenli vatandaşlarımız Arapçılaştırılıp, Sünni olanlar Sünnicileştirilip, Kürtler Kürtçüleştirilirken, Aleviler de Alevicileştirilecektir.

Yani siz, Ulusal Bayramınıza bile sahip çıkmayıp ülkenizde olup biteni kayıtsızlıkla izlerken, federasyona gidiliyor.

Haberiniz olsun...

   01-09-2025

Nusret KEBAPÇI