26 Ağustos 2018 Pazar

EKONOMİK BAĞIMSIZLIK…


EKONOMİK BAĞIMSIZLIK…


Şimdi biz içinde bulunduğumuz ekonomik krizin tüm faturasını rahip denilen ABD görevlisinin geri verilmemesine bağlıyoruz ya…
Sahi gerçekten öyle mi?
Tamam, bir yere kadar bazı şeyler kabul edilebilir…
Hatta son zamanlarda ABD’den daha çok İran ve Rusya ile yakınlaşmamız, S 400 füzeleri almamız bunda çok önemli bir etken de olabilir…
Ancak 16 yıldır…
Tüm toplumun uyarısına rağmen…
Ülkeye döviz getirecek tüm işletmelerin, sanayinin, tarımın yok pahasına elden çıkarılıp…
Memleketi sadece dışarıdan gelen borç paralarla yönetip de…
Ülkemizde bir tane bile üretime yönelik bir adım atmayıp…
İşini sadece…
Yol…
Köprü…
Havaalanı yapmak olarak gören bir anlayışın varacağı yer neresi olabilirdi ki…
Kaldı ki…
Bu geçmediğimiz yollar, uçmadığımız havaalanları, gitmediğimiz hastanelerde de 40 kusur yıllık bir borçlanma söz konusu olup…
Ödemelerin dolarla yapıldığını da unutmamak gerekiyor.
Diyeceksiniz tamam da ama biz ABD ile ekonomik bir savaş yaşıyoruz bunun hiç mi etkisi yok?
Elbette çok az da olsa olabilir ama…
Şöyle bir düşünün…
Biz ABD ile ekonomik savaş adına ne yapıyoruz?
Bazı vatandaşların dolar yakıp…
Telefonlarını kırması dışında ne yapılabildi?
Doğrusunu isterseniz hiçbir şey…
Zaten birilerinin bir şeyler yapmak gibi bir düşüncesi de yok.
Bugün ülkemizin pek çok yerinde altın madenlerini kim çıkarıyor dersiniz, ABD değil mi?
Ya büyük Atatürk’ün mirası olan AOÇ’nin en güzel yeri elçilik için kime verildi sanıyorsunuz?
Bakın bunları söylerken…
İncirlik üssünden…
Kürecik’te kurulan radardan hiç bahsetmiyorum…
Hatta
Her şeye rağmen Suriye’ye karşı ABD ile işbirliğine devam edip ÖSO militanlarının maaşlarının Türkiye tarafından ödendiğinden de…
Ancak yaptırım demişken sadece ABD’nin devlet olarak yaptığı bir takım göstermelik şeyler aklınıza gelmesin…
Bugün
Ülkemizde yabancılara sattığınız her şirket o ülkelerin elinde bize karşı bir yaptırım üssü olabilir mi?
Pekala olabilir.
Örneğin bazı haberlerde de okuduğumuz gibi ülkemizde bulunan özelleştirmiş olduğunuz rafinerilerin sırf ABD istediği için yine yaptırım uygulanmak istenilen bir ülkeden petrol alımını çok çok azaltıp…
Ülkenin bırakın halkını…
TSK’yı bile akaryakıtsız bırakabilir mi?
Ya yabancılara sattığımız diğer enerji şirketleri yine kışın ortasında veya yazın ya da her an aldıkları bir talimatla ülkeyi elektriksiz…
Susuz…
Gıdasız…
Hatta samansız bile bırakabilirler mi?
Demem o ki…
İşin sırrı ekonomik bağımsızlıkta yatmaktadır.
O varsa siyasi tavır koyup mücadele edebilirsiniz…
Ama yoksa…
Üstelik haberleşmeden, enerjiye yer altı üstü her ne varsa hepsini de yabancılara satmışsanız…
Ekonomik savaşı falan boş verin…
Ciddi anlamda kınamanız bile mümkün olamaz…
Yani uzun sözün kısası…
Ekonomide ulusal bağımsızlığı savunmayan…
Siyasette bağımsız tavır alamaz…
Bilmem anlatabildim mi?

26–08–2018
Nusret KEBAPÇI




17 Haziran 2018 Pazar

EMPERYALİZM BİR ÜLKEDEN NE İSTER?


EMPERYALİZM BİR ÜLKEDEN NE İSTER?


Belki seçim ortamında bu türden bir yazı sizi şaşırtabilir ama ülkemizin yaşadığı kimi değişikleri…
Ekonomide yapılanları anlamak için bence konunun anlaşılması son derece önemli…
Şimdi sorumuzu baştan soralım…
Emperyalizm bir ülkeden ne ister?
Doğrusunu isterseniz pek çok kez yazdık ama yine de tekrar edelim…
Öncelikle istediği…
O ülkenin sanayileşmekten…
Tarımını geliştirmekten vazgeçip, hiç bir koşul olmaksızın kendilerinin açık pazarı olmasıdır.
Tabi bunu yapabilmenin pek çok yolu var ama önce ülkede sanayileşmeye, kalkınmaya, tarımı geliştirmeye ayrılabilecek bir birikimin olmasını engellemek önde gelen amaçlarından biridir…
Haliyle bunun için de sanayi ve tarıma ayrılacak kaynakların dışarıya aktarılması gerekir ki…
O ülkede bunları gerçekleştirebilecek herhangi bir birikim olamasın.
Hani bu gün şaşkınlıkla karşıladığınız…
Hasta garantisi verilmiş hastaneler…
Yolcu sayısı garanti edilmiş hava alanları…
Köprüler…
Yollar var ya…
Mantığı bu...
Tabi her şey bununla da bitmiyor…
Ülkede gümrük birliği öncesinde, korumacılık varken gerçekleşen ulusal sanayi…
Tarım…
Banka, ticaret, rafineri, haberleşme, enerji gibi kurumların bulunması da bilindiği gibi emperyalizmin ülke pazarını ele geçirmesinin önünde en önemli engeldir…
Bu nedenle bunların da kısa sürede piyasaya açılarak hızla yabancıların eline geçmeleri sağlanmalıydı ki…
Ülke tamamıyla yabancıların pazarı olabilsin.
İşte bu nedenle sanayi…
Tarım…
Bankacık…
Ticaret…
Rafineri…
Hatta stratejik olarak kabul edilen madenler ve askeri malzeme ve mühimmat üreten kuruluşlar da içinde olmak üzere hemen her şey…
Hatta düşünce kuruluşları bile yabancılara satılmaya çalışılır ki…
Emperyalizm tamamen ülkeye hakim olsun.
Zaten bunu yapanların…
Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’de vurguladığı “Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş… ” Sözünden ülkenin emperyalizme karşı direnebileceği ulusal sanayi, tarım, ticaret ve bankacılık haberleşme, enerji gibi kuruluşlarından oluşan ekonomik kaleleri değil…
Çeşitli kentlerimizdeki tarihi kaleleri anladıkları ortada ama ne yazık ki iş bununla da bitmiyor…
Küçülen devletle birlikte devletin sosyalliği de ortadan kalkacağından ülke çok kısa bir süre içinde etnik ve dini yardım kuruluşlarının eline kalıveriyor…
Böyle olunca ulus devletle beraber…
Toplumu bir arada tutan, etnik ve dinsel bölünmesini engelleyecek Türk ulus kimliğinin de yok edileceği, göz önünde bulundurulursa…
Ülkenin etnik ve dinsel parçalanmasının önünde hiç bir engel bırakılmamış oluyor…
İşte birilerinin yıllardır Osmanlı benzeri çok kimlikli, çok kültürlü bir devlet istemelerinin…
Atatürk adını hemen her yerden silmeye çalışmalarının…
Türk ulus kimliğini yok etmeye çabalamalarının…
“Federatif olmayan bir başkanlık altı kaval üstü şişhanedir” Dedikleri halde yıllardır başkanlıkta ayak diretmelerinin nedeni bu…
Bilmem anlatabildim mi?

17–06–2018
Nusret KEBAPÇI


27 Mayıs 2018 Pazar

LAFA DEĞİL, İŞE BAKMAK…


LAFA DEĞİL, İŞE BAKMAK…


Aslına bakarsanız her ne kadar yukarıdaki sözü hepimiz ezbere biliyor olsak da…
İş bunu uygulamaya gelince her nedense yapabildiğimizi söylemek çok mümkün görünmüyor.
Tabi bunda…
Okuyan bir toplum olmamamızın…
Araştırmaya yönelik bir eğitimden geçmemiş olmamızın…
Hatta
Aile yapımızdan gelen geleneksel itaatkârlığın da payı var, bu nedenle biraz süslü sözler, ister istemez bizi, üstelik de fazlasıyla etkileyebilmektedir.
Doğrusunu isterseniz bunu biraz sorgulayan bir toplum olmamamıza, araştırmaya yönelmediğimize de bağlayabiliriz…
Ama bence burada asıl önemli olan kaldırılmasının üzerinden her ne kadar 100 yıla yakın bir süre geçmesine karşın…
Adları…
Unvanları…
Konumları çok değişmiş gibi görünse de kafamızın içinden saltanatın hiç mi hiç kalkmadığı…
Hem bunu sadece devleti yönetenler açısından söylemiyorum…
Şöyle bir bakın…
Hemen her türden iş yerinde…
Dernekte…
Partide…
Yönetene koşulsuz itaat ve yetkili olanın istediğini yapabilmesi…
Üstelik buna karşın toplumda neredeyse hemen hiç itirazın gelmemesi güncel olaylardan sayılmıyor mu?  
Benzer durumu toplumca pek çok yerde yaşamıyor muyuz?
En küçük bir makama geçenin, kendisine ayrıcalık istemesini bile normal karşılar olmadık mı?
Tabi buna mevcut iktidar her ne yaparsa yapsın yanlış doğru demeden var gücüyle gönülden…
“Padişahım çok yaşa” türünden savunmaları da eklemek gerekir ancak…
Burada asıl önemli olan…
Her ne kadar aradan 100 yıla yakın süre geçmesine karşın bizim padişahın kulluğundan, yurttaşlığa hiç mi hiç geçemediğimiz…
Şimdi burada “Doğru değil…”
“Biz yurttaşız.”
“Üstelik T.C. yurttaşıyız.” falan da diyebilirsiniz de…
Sizce padişahın kulu olmakla, yurttaş arasında ne gibi bir fark var?
Aradaki fark sadece unvan olarak bir padişahın olması ya da olmaması mı?
Elbette değil…
Doğrusunu isterseniz padişahın kuluyla, Cumhuriyet yurttaşı arasında gerçek anlamda ne fark vardır biliyor musunuz?
Ben söyleyim;
Padişahın kulu olduğunuzda bilmelisiniz ki…
Kimliğiniz, düşünceniz hiç önemli değildir. Hem zaten düşünüp de ne yapacaksınız ki…
Birileri yani padişah sizin adınıza da düşünmüyor mu?
Tabi burada eleştiri yapılamadığını, size düşenin, koşulsuz itaat etmek olduğunu da unutmamanız gerekiyor…
Böyle olduğunda her ne yapılırsa, doğru ya da yanlış, mutlaka destek verip savunuyorsunuz da.
Ancak yurttaşlık ne yazık ki bu kadar kolay olamıyor…
Çünkü yükü ağır…
Biliniyor ki yurttaş olunduğunda sadece ödevleri değil hakları da söz konusu oluyor…
Haliyle bunun için de araştırma yapmak…
Sorgulamak…
Tartışmak…
Gerektiğinde yanlışa karşı çıkıp, mucadele ederek değiştirmeye çalışmak da…
Demek istediğim…
Neden ve kimden yana olursanız olun, size söyleneni sorgulamadan, tartışmadan…
Araştırmadan savunuyorsanız padişahın kulu…
Araştırıp, sorgulayıp…
Tartışıp, eleştirip, tepki koyabiliyorsunuz da yurttaş…
Bilmem anlatabildim mi?

27–05–2018
Nusret KEBAPÇI

21 Mayıs 2018 Pazartesi

BAŞKANLIK DEMİŞKEN…


BAŞKANLIK DEMİŞKEN…


Ülke olarak 24 Haziran’da yapılacak bir seçime doğru gidiyoruz ama bu seçim bu güne kadar yapılanlardan ciddi bir farklılık gösteriyor…
Bunu; seçimin nasıl yapılacağına ilişkin söylemiyorum…
Elbette
Her zaman olduğu gibi, her kademede bu seçim için kurulmuş kurullar olacak, oylar sayılacak falan ama…
İşte zaten her şey o amadan sonra başlayacak…
Eğer anayasa değişikliğiyle başkanlığı…
Yani tek adamlığı toplumun önüne getirenler seçimi alırsa ki uyum yasaları çoktan apar topar çıkarılmaya çalışıldı…
Bundan sonra yetkili…
Sorumsuz…
Hesap vermez…
Hatta hesap sorulamaz bir başkanlıkla yönetileceğimiz kesin görünüyor.
Tabi bu konuda bir şeyi de özellikle atlamamak gerekiyor…
Özellikle de…
Federasyonu.
Çünkü federasyon olmadan başkanlığın  “Altı kaval üstü şişhane” olduğu pek çok kez de söylenmedi mi?
Bu nedenle…
Oy verecek hemen herkesin çok kesin olarak bilmesi gerekiyor ki…
Her kim başkanlıktan yanaysa…
Bilin ki…
Aynı kişi…
Aynı zamanda çok kimliklilikten, çok kültürlülükten de yanadır.
Şimdi burada…
“Diyelim ki federasyon olduk ve başkanlıkla yönetilmeyi seçtik ne sakıncası var” da diyebilirsiniz.
Bu nedenle de baştan söylemekte yarar bulunuyor…
Öncelikle bilinmesi gerekiyor ki…
Bugün federasyon bile olsa bu türden yönetilen devletlerin tamamı ulus devlettir…
Yani günümüzün federatif devletleri sizin pek çok kez de tekrar ettiğiniz gibi…
“Eskiden lazistan…”
“Kürdistan vardı” türünden çok kimlikli…
Çok kültürlü devletler değiller…
Üstelik tam tersine…
Tek devlet…
Tek millet…
Tek vatan oldukları gibi…
Ve sizin yok saydığınız tek dil de öncelikleri arasında.
Tabi tek dil olmadan millet olur mu? Bu ayrı bir konu ama bir şeyin daha bilinmesinde yarar bulunuyor…
Bugün dünyada ABD ‘de olmak üzere federasyonla yönetilen ülkelerin neredeyse tamamı…
Daha kuruluşlarından itibaren federatif bir yapıya sahiptirler. 
Çünkü bu devletler…
Daha baştan küçük küçük devletçiklerin birleşip bir güç olmak amacıyla bir araya gelmelerinden oluşmaktadır…
Dolayısıyla…
ABD emperyalizminin işgal ve saldırısı sonucunda Irak’da…
Suriye’de…
Libya’da yapılmak istenilenleri saymazsak dünyada üniter bir devletin
Üstelik emperyalist işgal ve saldırı olmaksızın…
Sadece seçim yoluyla üniter yapısının sona erdirilip…
Çok kültürlü…
Çok kimlikli federatif bir devlete dönüşmesinin de örneği yok.
Demek istediğim…
Bu seçimle sadece farklı adaylardan birini değil…
Aynı zamanda…
Son ulus devletimizin devam edip etmeyeceğini de oylamış oluyorsunuz…
Benden hatırlatması…

21–05–2018
Nusret KEBAPÇI




10 Mayıs 2018 Perşembe

MANİFESTO


MANİFESTO


Malum seçim ortamı ya…
Siyasi partiler de birbiri ardına manifestolarını açıklamaya başladılar.
Tabi onların manifesto dediği şeyler yapmayı düşündükleri hedefleri de…
Bence asıl manifesto seçmenlerce hazırlanmalı…
Bunu yaparken de onlardan neler beklediğimiz…
Neleri yapmalarını…
Veya yapmamalarını istememiz kanımca çok açık bir şekilde ortaya konmalıdır.
Böyle olunca da elbette bir yerden başlanması gerekiyor ama bence ilk olarak toplumdaki kutuplaşmanın ortadan kaldırılmasından başlamak daha doğru olur diye düşünüyorum…
Çünkü
Bir süredir, daha doğrusu uzunca sayılabilen bir zamandır toplumda ortak milli kimliğe…
Yani Türk kimliğine herhangi bir vurgu yapılmaması…
Bunun yanında
Tüm yurttaşlara eşit uzaklıkta olması gereken makamın mevcut partilerden birinin başkanı olarak hareket etmesi…
Bunların dışında da sıklıkla yapılan etnik ve dinsel kimlik vurgusu…
Toplumdaki ortak aidiyet duygusunu yok etmekte, toplumdaki milli birlik ve beraberlik önemli oranda zarar görmektedir…
Bu nedenle…  
Seçim propagandasında hemen her şeyden önce önceliği etnik veya dini değil…
Özellikle milli, yani Türk milleti kimliğine vermeli…
Toplumu ayrıştıracak etnik ve dini kimlik söylemlerinden mutlaka kaçınılmalıdır.
Bilinmeli ki
Ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafya, batılı emperyalistlerin tehdidi altında olup…
Bölge ülkelerini, ABD planlarına engel olamayacak ve İsrail’in karşısında tehdit olamayacak kadar küçültmek…
Zaten, yıllardır emperyalizmin uygulamaya çalıştığı BOP’un hedefleri arasındadır.
Dolayısıyla sırf bu nedenle bile önceliği ulus kimliğe ve ulus bilincine vermek ülkemizin içinde bulunduğu tehlike açısından çok önemli olup bir anlamda bu konuda toplumun da duyarlı hale getirilmesi ülkemiz açısından yaşamsal öneme bile sahiptir…
Tabi bunları söyleyince…
Ulus bilincinin olması…
Ulus devlete sahip çıkılması, yeterli mi?
Sanayileşme…
Tarımı geliştirme…
Kendi milli tohumumuzu üretme gibi çalışmaların hiç mi önemi olmayacak diye düşünebilirsiniz ancak…
Ulus bilinci olmadan ne sanayileşme gerçekleştirilebilir…
Ne de Tarım geliştirilebilir…
Öyle ki…
Kendi tohumunuzun ne kadar önemli olduğunun farkında bile olamazsınız…
Hatta bırakın bunu, bu bilinç olmazsa ne Kıbrıs’taki çıkarlarınızın farkına varırsınız, ne de Ege’ deki adalarımızın gittiğinin…
Çünkü ancak ulus bilinci olduğunda üzerinde yaşanan toprak vatan haline gelebiliyor…
Vatan haline gelince de onu savunmak…
Tehdide karşı koymak…
Sömürmek ya da parçalamak isteyen emperyalizme karşı mücadele etmek de anlam kazanıyor…
Böyle olunca da sanayileşmek…
Yer altı üstü tüm kaynaklara sahip çıkmak…
Tarımı geliştirmek…
Kendi tohumunu da üretebilmek mümkün hale geliyor…
Demek istediğim bu seçim göründüğü gibi sadece adaylar arasında değil…
Aynı zamanda ulus olarak tekrar ayağa kalkıp ekonomik ve siyasi bağımsızlığımızı tekrar kazanma ile…
Etnik ve dini parçalanıp küresel sermayenin açık pazarı olma arasında da bir seçimdir…
Tabi ki anlayana…

10–05–2018
Nusret KEBAPÇI



2 Mayıs 2018 Çarşamba

SEÇİM DEMİŞKEN…


SEÇİM DEMİŞKEN…


Normalde bir ülke seçim atmosferine girdiğinde, seçime giren partilerin iktidarı aldıklarında neler yapacaklarını…
Memleketi nasıl düze çıkaracaklarını…
Ekonomik ve siyasi neler gerçekleştireceklerini…
Hatta
Diğer partilerden hangi konularda farklılıkları bulunduğunu halka anlatmaları beklenir değil mi?
Ama her nedense bizde öyle olmuyor.
Olamıyor.
Doğrusunu isterseniz bu gün asıl tartışılması gereken Ülkemizin bu seçimle birlikte parlamenter sisteme veda edip başkanlık yönetimine geçeceği…
Başka bir deyişle de…
Başkan seçildikten sonra her ne kadar bu seçimde milletvekili seçilmiş de olsa…
Sonuçta
Bu seçilen vekillerin çok bir kıymeti harbiyesinin olamayacağı…
Çünkü
Başkanlık sistemiyle birlikte hükümetin meclisten güven oyu alması gerekmediği gibi…
Bakanlar da onların arasından olamıyor.
Böyle olunca da haliyle öyle bugün olduğu gibi…  
Gensoru…
Soru önergesi…
Gibisinden hükümetin yaptıklarını tartışmak
Hesap sormak benzeri bir şey de mümkün görünmüyor…
Yani lafı fazla uzatmayalım…
Bu seçim ülkemiz açısından o kadar önemli ki…
Ülkemizin bundan sonra da bu güne kadar olduğu gibi bir ulus devlet olarak mı?
Yoksa başkanlık adı altında federatif bir devlet olarak mı varlığını sürdüreceği tamamen buna bağlı…
Tabi böyle olunca da özellikle başkanlığa karşı çıkan partilerin…
Ulus devlete…
Ulus kimliğe, dolayısıyla laikliğe ve Atatürk’e sahip çıkan bir aday bulması bir anlamda zorunlu ama ne mümkün…
O kadar aramalara karşın sonuçta bula bula ulus devlet karşıtı…
ABD politikalarının uygulayıcısı…
Üstelik İngiliz Kraliyet nişanı sahibi bir aday bulabiliyorlar ya ne desek boş…
Hani 2014’deki cumhurbaşkanlığı seçiminde de birilerinin “tıpış tıpış gideceksiniz” dedikleri bir aday vardı ya…
İnanın bugün yapılan da çok farklı değil…
Şimdi şöyle bir düşünün…
Sahi o seçimde Ekmeleddin İHSANOĞLU’nun adaylığını siz seçimden ne kadar önce öğrenmiştiniz?
Adaylık sürecinde adı açıklandığında mı?
Ne zaman?
Bakın burada oldukça ilginç bir şey söyleyeceğim…
Diyorum ki Ekmeleddin İHSANOĞLU konusu ne seçimden 1 ay ne de 3 ay önce ortaya cıktı…
Doğrusunu isterseniz İslamcı bir adayın karşısına bir başka İslamcı adayı çıkartmak işi tam 2011 yılında planlandı…
Deniyor ki:
O dönemde Aydın DOĞAN Cidde’ye gidiyor ve Ekmeleddin İHSANOĞLU ile görüşüp Cumhurbaşkanlığı adaylığı teklif ediyor…
Şimdi içinizden kim biliyor, nerede yazıyor? Diyebilirsiniz onun için şu kadarını söyleyim…
Bu konu Sayın Tevfik DİKER’in Kurtlar Medyası kitabında aynen var ve kitabın birinci baskısının yayın tarihi 2013 Aralık…
Demek istediğim eğer Cumhurbaşkanı adayı arıyorsanız
Öncelikle parlamenter demokrasiden…
Ulus devletten yana olmasına bakmak gerekiyor…
Yoksa…
Neoliberal…
Ya da Derviş olmasına değil.


02–05–2018
Nusret KEBAPÇI


23 Nisan 2018 Pazartesi

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ…

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ…


23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı ülke olarak…
Meydanlarda…
Stadyumlarda…
Halkın çok yoğun katılımıyla büyük bir coşkuyla kutladık demeyi çok isterdim ama…
Ne yazık ki böyle bir şey bir süredir söz konusu değil.
Zaten yapılan kutlamalar da…
Sadece…
Okullarda yapılan törenler ve en üst makamca yapılan resepsiyonun ötesine geçemiyor.
Peki neden?
Öyle ya…
Bayramların geniş halkın katılımıyla kutlanmamasının…
Dahası…
Anıtkabir’e gidilmekten kaçınılmasının…
Hatta
Büyük önderden söz ederken millete mal olmuş Atatürk soyadından söz etmemenin ve sadece Mustafa Kemal denilmesinin…
Üstelik bu adı unutturmak istercesine hemen her yerden kaldırmaya çalışmanın da bir anlamı…
İllaki var.
Üstelik bu sadece bugünün konusu değil…
Neredeyse
Mevcut iktidarın yıllardır ülkemize giydirmek istediği sistemle de doğrudan ilişkili…   
Aslına bakarsanız…
Bugün yapılmak istenilenlerle Atatürk’ün yaptıklarının tamamen birbirinin zıddı olduğunu söylemek için de öyle kâhin olmak falan gerekmiyor…
Sadece tarihi o da doğru kaynaklardan okumak…
E tabi biraz da gözlemci olmak bunun için yeterli olabiliyor…
O günlerde bilindiği gibi…   
1.Dünya Savaşı sonunda yenilmiş kabul edilen bir devletin, yedi düvel tarafından işgal edilmesi sürecinde yapılabilecek en doğru şey, ülkenin dört bir bucağından temsilcileri bir çatı altında toplayıp…
Mücadele eden birbirinden bağımsız güçleri de birleştirip merkezi bir ordu haline getirerek meclisin yönetimi altına sokmaktı…
Zaten birbirinden kopuk paramparça örgütlerle mücadele etmek, düşman karşısında daha baştan yenilgiyi kabul etmekle de eş anlamlıydı…
İşte Ankara bu nedenle öncelikle meclis kurup, halkı birleştirip, Kurtuluş Savaşı’nı örgütlerken…
İstanbul yani Saray da tam tersine…
İngilizlerle işbirliği içinde meclisi kapatıp…
Milletvekillerini tutuklatıp, sürgüne göndermeye çalışıyordu…
Sonuçta bu mücadele bizi savasın sıcaklığıyla birleştirdi ve biz Türkiye halkı olarak girdiğimiz bu mücadeleden tek vücut Türk milleti olarak zaferle çıktık ama…
98 yıldır emperyalistler ve onların ülkedeki kuklalarına karşı Türk ulus kimliğimizle var olma mücadelesi verdiğimiz de bir gerçek…
Diyeceksiniz ki tamam da…
İktidar ne istiyor? Onu söylemediniz…
Aslına bakarsanız istenilen gayet açık…
“Ulus devlet ortadan kaldırılsın…”
Yerine de…
“Hemen her türden etnik ve dini kimliğin kendini ifade edeceği padişahlık türünden başkanlık denilen dini bir düzen kurulsun…”
Hem zaten kendileri de federatif olmayan bir başkanlığı “Altı kaval üstü şişhane” diye ifade etmiyorlar mı?
Deneyimle sabittir…
Her zaman Ulusu birleştirmek, emperyalizme karşı mücadele etmek isteyenler meclisi yüceltir, etkili hale getirir…
Parçalamak isteyenler de etkisizleştirir ve yok sayar…
Olay budur…

23–04–2018

Nusret KEBAPÇI

14 Nisan 2018 Cumartesi

DAHA KAÇ KİMYASAL YALANINA İNANACAKSINIZ?

DAHA KAÇ KİMYASAL YALANINA İNANACAKSINIZ?


Aslına bakarsanız emperyalizmin en belirgin özelliği yalanıdır dersek sanıyorum yanlış yapmamış oluruz…
Hem şöyle bir düşünün…
Hiç yalana başvurmadan…
“Ben senin ülkeni işgal edeceğim, yer altı üstü tüm kaynaklarını da talan edeceğim…
Hatta
Ülkeni tamamen yıkıp…
Yeniden yapmak için ülkemin şirketlerine çıkar bile sağlayacağım…
Tabi bu kadarla yetineceğimi düşünemezsiniz…
Bunların yanında çeşitli yollarla önce ülkede milli kimliği temsil eden kurucu lider adı, heykelleri, ulusal sembol, marş…
Bu türden ne kadar kavram varsa hepsini ortadan kaldırıp sonrasında da demokrasi adı altında ülkenizde ne kadar etnik ve dinsel kimlik varsa o kadar da parçaya ayıracağım ki…
Bir daha ortak değerleri, tarihi, dili olan birleşik bir ulus olarak karşımıza dikilip çıkarlarımıza engel olamasın…”
Diyen
Bunu açıkça dile getirebilecek bir tane emperyalist devlet var mı?
Peki, olabilir mi?
Elbette olamaz hem zaten son iki yüz yıldır çok fazla bir şey de değişmedi.
Bir zamanlar medeniyet götürüyoruz diyerek ülkeler ele geçirilirdi.
Şimdi ise insan hakları…
Demokrasi…
Özgürlük denilerek.
Tabi toplumun bu tür yalanlara inanmasını sağlamak için de neredeyse tüm medyanın ele geçirildiğini sanırım söylemeye bile gerek yok.
Zaten böyle olmamış olsa…
Emperyalistler,  saldırganlıklarına nasıl haklılık kazandırabilirlerdi öyle değil mi?
İşte tüm bunlar bugün Suriye için kullanılmaktadır…
Önce hemen her ülkede olduğu gibi emperyalist batı tarafından desteklenen çeşitli örgütleri harekete geçirmek…
Ardından
Onları silahlandırmak…
Hatta yetmediğinde neredeyse 100 ülkeden yüz binlerce cihatçı ve psikopat katili ülkeye doldurup…
Araç, gereç, silah ve mühimmatla donatıp…
Sonrasında da…
Başka türlüsü açık işgal sayılacağından…
Sözde
Terörle mücadele etmek adı altında ilgili ülkeye müdahil olmak…
Bu arada da Suriye devleti ülkesini korumaya çalışıp teröristleri etkisiz hale getirmeye kalkınca da…
“Siviller öldürülüyor” gerekçesiyle ortalığı ayağa kaldırıp doğrudan silahlı müdahaleye zemin hazırlamak…
İşte bugün; ortada daha henüz hiç bir kanıt yokken yapılan “kimyasal silah kullanılıyor” yaygarasının da…
Batılı emperyalistlerin Suriye’ye saldırısına fırsat yaratmak dışında hiçbir anlamı bulunmamaktadır.
Tabi bu arada bizim ülkemizi yönetenlerin ABD’ye bağlılığına ve kraldan çok kralcı olmalarına da asla şaşırmıyoruz…
Neden mi?
Bakın şimdi
ABD’ nin Afganistan’a müdahalesinde kimin yanındaydılar?  ABD’nin değil mi?
Ya Libya’da durum çok mu farklıydı, Libya’nın yıkılmasıyla ilgili toplantılar nerede yapıldı sanıyorsunuz?
Peki, Irak’da kimin yanındaydık?
Ve anlaşıldığı üzere Suriye ‘de de durum değişmiyor…
Demek istediğim…
Bir ulus için en önemli olan şey ulus bilincidir…
O ulursa bağımsızlığınızı koruyabilir…
Emperyalizme tavır alır, mücadele edebilirsiniz…
Ama o yoksa…
Kendinizi bir anda Müslümanlarca kutsal kabul edilen Miraç gecesinde bile Müslüman ülkelere yapılan emperyalist saldırıyı destekler…
Müslüman kanını dökenleri alkışlar olarak bulabilirsiniz…

14–04–2018

Nusret KEBAPÇI

9 Nisan 2018 Pazartesi

DEMOKRASİ…

DEMOKRASİ…


Hazır söz demokrasiden açılmışken, son zamanlarda konuyla ilgili gelişmelere kısaca değinmekte yarar bulunuyor.
Bunlar içinde en çok gündeme gelenlerden birisi Türk ve Türkiye kavramlarının hemen her yerden kaldırılması değil mi?
Ya Atatürk adının stadyumlar başta olmak üzere neredeyse pek çok yerden kaldırılmasına ne demeli…
Sizce aralarında bir bağ bulunmuyor mu?
Tabi bunların dışında…
Çanakkale Zaferi yıldönümünde Atatürk adını anmadan yapılan törenleri…
Mecliste yapılan Çanakkale programında kadın tiyatrocuların sahneden indirilmesini…
Yetmez gibi…
“Kadının çalışmasının doğru olmadığına…”
Hatta
“Kadının yerinin sadece evi” Olduğuna ilişkin yapılan açıklamaları…
Tüm bunların yanı sıra…
Normalde bilim adamı olması gereken bir rektörün…
“Demokrasi isteyenleri cehennemlik olmakla suçlayıp tövbelerinin bile kabul edilmeyeceğinin” Açıklamasını bir araya getirdiğimizde nasıl bir anlam çıkacağını sanıyorsunuz…
Aslına bakarsanız üzerinde çok fazla düşünmeye falan gerek yok her şey gayet açık…
Zaten buradan da sadece bir anlam çıkabilir o da birilerinin artık son zamanlarda gizlenmek için demokrasiye ihtiyaçlarının kalmadığını düşünüp…
Kendi istedikleri dini düzenin getirilmesi için uygun fırsatın geldiğine karar vermiş olmalarıdır ki…
Uzun süredir yaptıkları…
Atatürk…
Kadın hakları…
Laiklik…
Ulus devlet…
Ve demokrasi karşıtı açıklamaları da bunu çok açıkça da göstermektedir.
Peki, tüm bunların yerine ne istiyorlar dersiniz…
İstedikleri şu…
Ulus devlet yıkılsın, Türkiye çok kimlikli, çok kültürlü, dini federatif bir başkanlığa dönüşsün…
Başka
Egemenlik de kayıtsız şartsız Milletin olmasın…
Tamam, da kimin olsun?
Böyle bir düzende seçim, yurttaşlık falan da olmayacağına göre kim kullanacak bu egemenliği?
Ya ülkedeki en güçlü mezhep olacaktır, bunu kullanacak…
Veya tarikat ya da cemaat…
Beyler…
En az 1000 yıldır İslam ülkelerindeki iktidar kavgalarının nedeni de bu değil mi?
Müslümanlar 1000 küsur yıldır sırf bu anlayış nedeniyle birbirleriyle savaşmıyorlar mı?
Ama tüm bu yaşananlara rağmen birileri hala anlamamakta direnmekte ve bu nedenle Atatürk’ün söylediği  “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir.”  ilkesini hiç bir şekilde hazmedememektedirler…
Çünkü bu düşünceye göre insan yasa yapamaz…
Olsa olsa var olan değişmez yasalara uyar ki zaten amaçta odur…
Bu durumda da…
Ne meclis olabilir bir ülkede…
Ne parti…
Ne de sendika…
Demek istediğim işin nirengi noktası laiklik…
O varsa, demokrasi oluyor ve eşit ve özgür yurttaş haline gelebiliyorsunuz…
Ama yoksa…
Sadece ve sadece tebaa…
Bilin istedim…

09–04–2018
Nusret KEBAPÇI



31 Mart 2018 Cumartesi

LAİKLİK OLMAZSA…

LAİKLİK OLMAZSA…

Bir ülkede…
Üstelik dünyada emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı vererek tüm ezilen ülkelere örnek olmuş bir ülkede, istiklal Marşı’nın bestesi aradan geçen 90 küsur yıl sonra neden tartışmaya açılır?
Neden hemen bu tartışma üzerine birileri durumdan vazife çıkararak İstiklal Marşı’nı hemen ilahi tarzında üstelik oturarak söyleterek dinlenmesi için çabalar…
Kaldı ki; bunu yapan zevat da dahil herkes bilmelidir ki…
Melodisi nasıl olursa olsun tüm ülkelerde milli marşlar ayakta ve hazır olda dinlenir.
Ama niyet üzüm yemek değil de Marşı kaldırmak olunca durum değişiyor.
Neden mi?
Çünkü bu Marş içinde ister Türk söz geçsin…
İsterse de geçmesin…
Sonuçta Türk kimliğinin bir sembolüdür ve bilinmelidir ki Millet olarak kaldığımız sürece de bu marş bizim marşımız olarak kalacaktır ancak…
Kaldırılmak istenilmesinin nedeni de zaten bu değil mi?
Şöyle bir düşünün…
Ülkemizi küresel sermayenin açık pazarı yapmak isteyen bir iktidar ne yapar…
“Hemen fabrikaları satar …” falan demeyin ben sosyolojik olarak söylüyorum ne yapar?
Doğrusunu isterseniz yapacağı şey bellidir…
Önce emperyalizme karşı mücadele etmeyi ve…
Bağımsızlık düşüncesini topluma kazandıran Milli kimliği yok etmek ister ki o yapılmaktadır…
Bunun için de
O kimliği canlı tutacak toplumda onu hatırlatacak hemen her şeyin başta TC…
Türk ve Türkiye kelimeleri olmak üzere…
Öğrenci Andı
İstiklal Marşı dahil hemen her türden kavramlar da ortadan kaldırılmalıdır ki…
Toplumda ulus bilinci giderek sönsün ve yok olsun.
Diyeceksiniz ki tamam da…
Yerine ne konacak?
Aslında uzun bir süredir ulus kimliğin giderek yok edilmesi çabalarıyla birlikte dini kimliğe doğru bir yöneliş hız kazanmış durumdadır…
Şöyle düşünebilirsiniz ulus kimliğin kaldırılıp yerine dini kimlik konulunca ne olur?
Veya bu kötü bir şey mi?
Şimdi şöyle bir düşünün…
Neden hiç bir İslam ülkesi ABD’den bağımsız değil.
Niçin bir tanesi bile gelişmiş ülke olamıyor…
Neden hiç biri kendilerini parçalamaya çalışan ABD emperyalizmine ve İsrail’e değil de birbirlerine düşman…
Çünkü bu devletler ulus devlet değil.
Diyeceksiniz ki…
Ulus devlet nasıl olunur ya da koşulu nedir?
Aslında ulus olmanın ilk koşulu laik olmaktan geçmektedir…
Bilinmeli ki ancak laiklik olduğunuzda egemenlik millete geçip millet, ulus olabiliyorsunuz.
Tabi ulus olduğunuzda üzerinde yaşadığınız toprak vatan haline gelebiliyor…
Haliyle vatan olunca da emperyalizme karşı mücadele…
Bağımsızlık…
Kalkınma, sanayileşme de hayat buluyor.
Ama laiklik olmadığında…
Ne bağımsızlık kalıyor ortada…
Ne vatan…
Ne de emperyalizme karşı mücadele…
Hem zaten…
Laiklikle beraber bağımsızlığımızın, sanayimizin, tarımımızın da birlikte gitmesi bunun göstergesi değil mi?

31–03–2018
Nusret KEBAPÇI


21 Mart 2018 Çarşamba

İSTİKLAL MARŞI

İSTİKLAL MARŞI


Geçtiğimiz günlerde İstiklal Marşı ile ilgili eleştirileri duyunca anlıyorsunuz ki…
Sıra İstiklal Marşı’nda…
Peki neden? Cumhuriyet’in ilk meclisinden bu yana söylenen, üstelik tüm savaşlarda…
Emperyalizme karşı yapılan tüm mücadelelerimizde…
Hatta pazartesi ve cuma günleri okullarımızda… 
Tüm ulusal törenlerde söylediğimiz bu Marş neden durup dururken birilerini rahatsız etmeye başladı…
Ya da şöyle de söylenebilir…
Buna karşı çıkarak veya değişmesi sağlanarak ne amaçlanıyor? Öyle ya birden bire bu konunun ortaya atılmasının mutlaka bir anlamı olmalı değil mi?
Peki, ne olabilir
Biraz üzerinde kafa yoralım…
Ülkeyi yöneten anlayış…
Türk Milleti kavramını çıkarabilmek için neden yıllardır Anayasa’nın ilk 4 maddesini değiştirmeye çalışır?
Şöyle söyleyelim…
Türk adı bundan neredeyse 15 yıl öncesine kadar tüm ulusun ortak kimliğiyken niçin ısrarla ülkede bulunan birçok etnik kimlikten biri düzeyine düşürülmeye çalışılır…
Yine biz hiç memleketin yöneticilerinden…
Bir gün olsun “Türk Milletiyiz” sözlerini niçin hiç duyamıyoruz dersiniz…
Sahi
Başta valilikler, okullar olmak üzere aralarında bankaların ve devlet demiryollarının da olduğu pek çok kurumdan…
Türkiye Cumhuriyeti’nin kısaltması olan TC niçin kaldırılmıştı dersiniz, sadece tabelalara sığmadığı için olabilir mi?
Ya
Yakınlarda Eskişehir’deki stadyumdan da kaldırılmasıyla birlikte yakın zamanda Atatürk adının kaldırıldığı stadyum sayısının 10’a ulaşması ne anlam ifade etmektedir?
Veya kafanız kaldırıp etrafınıza bir bakın…
Bulunduğunuz kentte Atatürk adıyla kaç kurum ve yer var? Buna bulvar, cadde ve sokakları da ekleseniz sayı kaça kadar çıkar…
Bir kaç yıl sonra bunlardan ne kadarının kalacağını söyleyebilir misiniz? Çünkü…
Tüm bu yapılanlar…
Hatta eğitimde yapılan yasa, yönetmelik…
Ve müfredat değişikliğiyle yapılmak istenen hemen her şey…
Belirli bir plan dahilinde yapılıp bizi hep aynı yere götürmektedir…
O da…
Ulus devletin…
Yani tek millet esasına dayanan Türk devletinin…
Ekonomisiyle…
Tarihiyle…
Diliyle…
Ve onu toplumda canlı tutan AND ve…
İstiklal Marşı gibi değerleriyle…
Hatta
Sembolleriyle birlikte yavaş yavaş yok edilerek…
Yerine
ABD emperyalizminin ta Sevr’den bu yana hedeflediği etnik ve dini kimlikçiklere ayrışmış…
Çok kimlikli…
Çok kültürlü federatif bir düzen kurmak…
Zaten kısa süre öncesine kadar Türk Milleti yerine Türkiyelilik önerilmesinin nedeni de buydu…
Değilse…
Karşında yedi düvel bile olsa korkma diyerek, emperyalizmin çelik zırhlı ordularına karşı bile mücadele etmeyi öğütleyen bir marş, neden rahatsızlık yaratsın ki, öyle değil mi?

21–03–2018
Nusret KEBAPÇI