5 Ağustos 2011 Cuma

ÖZERKLİK

ÖZERKLİK


Meclisteki yemin polemiği biter bitmez gözler bu kez ilan edilen özerkliğe çevrildi.
Gerçi medyada yemin konusu kadar yer almadı ya olsun, ama burada önemli olan işin özerkliğe kadar gelmesi…
Bundan sonra sırada hangi gelişmelerin yer alabileceği sanıyorum alınan bu kadar mesafeden sonra, çok kolayca tahmin edilebilecektir.
Zaten başlangıcından bu güne kadar alınan yol…
Ya da geçirilen aşamalar dikkate alındığında hani derler ya “perşembenin gelişi…”
İşte aynen öyle…
Bu iş ilk olarak ikiz yasaların mecliste kabul edilmesiyle başladı desek sanıyorum yanlış olmaz.
Bu güne kadar hiçbir cumhuriyet hükümetinin imzalamaya cesaret edemediği anlaşma 2003 yılında birden bire imzalanıverdi.
Sonra onu ABD ile imzalanan hani 2 sayfa 9 madde olarak kamuoyunca tanımlanan anlaşma izledi.
Ardından toplumu tanımlarken 36 ayrı kimlik vurgusu gündeme damgasını vurdu…
Artık millet olduğumuzu söylemekten ısrarla kaçınıldı…
Hatta yöneticilerimiz, milletle beraber Türk sözünü de söylemekten uzak durdular…
Belki hatırlarsınız Türk sözünden o kadar korkuldu ki…
Büyük Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene.” sözü bile dağlardan taşlardan silinmeye çalışıldı.
Gerçi her ne kadar dağlardan taşlardan silinmeye çalışılsa da beyinlerden silinebildi mi?
Hala milli kimliğimiz üzerine oyunlar oynandığına bakılırsa, hayır…
Yoksa ne demeye bu kadar uğraşılsın ki…
Sonrasında Kürt milleti yaratmak gibi bir misyon vardı ve TRT 6 bu görevi yerine getirmek üzere kurulmuştu.
Bu arada…
Özellikle ulus devlet konusunda duyarlı, üniter yapının savunucusu olan kişiler, asker, sivil ayrımı gözetilmeksizin içeri atıldı.
Zaten amaç birçok kez açılımı geçekleştirenlerce de ifade edildiği gibi özerkliğe daha doğrusu bağımsız devlete giden yolun taşlardan temizlenmesiydi…
Ve onun gereği yapıldı…
Bu gün, özerklik konusunun gündemde olduğu koşullarda bile sahi; konu yeterince tartışılıyor mu?
Aslında diğer önemli konularda olduğu gibi özellikle büyük medya tarafından bu konu da gözlerden ustalıkla gizlenmektedir.
Şimdi bu arada kısaca hatırlatmakta yarar var özellikle süreci anlama bakımından, biliyorsunuz seçim döneminde iki konu ön plana çıkmıştı biri…
YSK tarafından Kürtçe propagandaya izin…
Bir diğeri de…
RTÜK tarafından yine o dönemde çeşitli tartışma programlarında kullanılan özerklik ve Kürdistan kelimeleriyle ilgi açıklama…
Yani gündeme geldikçe gerekli adımlar atılmaktadır.
İşte bu nedenle sırada özerklik bulunmaktadır. Elbette bunun gündeme getirilmesinin zamanlaması da ilginç…
13 askerimizin şehit olduğu ve üstelik ABD Dışişleri Bakanı’nın ülkemizde bulunduğu sırada gerçekleşiyor.
Ne diyorlardı özerkliği açıklarken, uluslararası güçlerden tanınma bekliyoruz…
Peki, tanındı diyelim sonuç…
Sonucu şu, hani basında da çıktı Irak’ta bir bayrak grubu toplanıyor.4 parçalı bir Kürdistan bayrağı…
Yani böyle devam ederse güneydoğu gitti gider…
Benden söylemesi…

21–07–2011
Nusret KEBAPÇI

ETKİ AJANLIĞI

ETKİ AJANLIĞI


Aslında bu kavram, belki birçok yazar tarafından gündeme getirilmiş olmasına karşın esas olarak öldürülen, araştırmacı yazar Necip HABLEMİTOĞLU tarafından kullanılmıştır.
Tanımlamaya göre bu kişiler esas olarak toplumu emperyalizmin istediği yöne kanalıze etmekle yükümlüdürler, yani yönlendirmekle…
Bunlar hani öyle Ceymis Bond filmlerinde gördüğünüz süper yetenekli ajanlara hiç mi hiç benzememektedirler.
Bunların olağanüstü yetenekleri de yoktur ama eğer yapılan işe, ya da gerçekleştirilen amaçlar açısından bakarsanız olağanüstüdür.
Bunlara her yerde rastlayabilmek mümkündür.
Bunların bir kısmı gazeteci kılığındadır…
Aralarında akademisyen…
Hukukçu…
Bürokrat olanlarına bile rastlanılabilir.
Özellikle bizim gibi ülkelerde medya da emperyalizme bağımlı olunca bunlar bulunmaz Hint kuması gibi televizyon programlarının da vazgeçilmezleri oluyorlar.
Özellikle de gazeteci, akademisyen ya da bürokrat olup adlarının önünde bir çok kelime de bulunursa…
İşte o zaman daha bir inandırıcı oluyorlar.
Yani adın önünde ne kadar çok kelime o kadar inandırıcılık…
Zaten gazeteci olanların haliyle toplumda çok satan gazetelerde köşeleri de bulunmakta…
Dolayısıyla en geniş kitleye bu yolla ulaşma olanağı da bulmaktadırlar.
Baktığınızda…
Her yerde bunlar…
Konu terör mü onlar ön planda
Laiklik mi, yine aynı kişiler ekranlarda boy gösteriyor…
Aslında konu çok da fark etmiyor…
İsterse uluslararası konu olan Suriye, Irak, Libya olsun, fark etmez…
Dedim ya bu etki ajanları hemen programlara başlar ve kamuoyunu istenilen yönde yönlendirirler.
Son olarak geçtiğimiz günlerde şehit düşen 13 askerimiz konusunda da aynı senaryoyu izledik…
Daha olay duyulur duyulmaz bunlar hemen her zaman olduğu gibi askeri hedef alan suçlamalara başladılar.
“El bombasıyla …” diye başlayan açıklamalarıyla orduyu, TSK’yi suçlu ilan ettiler.
Yani bu adamlar sadece eğitim gördükleri alanların uzmanı değil, zaten bakıldığında bu adamlar her derde deva gibi…
Tüm konuların uzmanıdırlar…
İşte bunlar bu güne kadar yıllar öncesinde gümrük birliğinden tutun da…
Devletin ekonomiden elini çekmesi gerektiğine kadar…
Etnik ve dinsel kimliklere özgürlükten…
Ulus devleti ve üniter yapıyı ilgilendiren hemen her konuya kadar gerçekten çok etkili olarak görev yaptılar.
Bunların önemli bir kısmı Soros vakıflarından ya da AB fonlarından beslenmektedirler…
Son uzmanlıkları ise ABD olmazsa Terörün bitemeyeceği üzerinedir…
Aslında o her konunun uzmanlarına sormak gerekiyor
Sahi
Türkiye’de terör ne zaman arttı?
Irak’ın kuzeyinde uçuşa yasak bölge oluşturulunca değil mi?
Peki, ABD ve AB’den bu konuda yardım istemenin kuzunun kurttan yardım istemesinden farkı var mı?

21–07–2011
Nusret KEBAPÇI

24 Temmuz 2011 Pazar

ETNİK AYRIMCILIK

ETNİK AYRIMCILIK


Etnik ve dini ayrımcılık çok tehlikelidir.
Çünkü bir savaştaki gibi düşman karşı cephede değil, yanınızdadır. Böyle bir etnik çatışma başladığında…
Yan komşunuz…
Gazeteci Ahmet amca…
Kasap Mehmet…
Berber Ali…
Marangoz Hasan usta, artık dost değil, düşman olmuştur…
Hem araya sınır çizme durumu da söz konusu olamadığından…
Yani birlikte yaşandığından…
Hemen herkes, herkes için tehlike olabilecektir.
Burada uzak ülkeleri…
Hatta yanı başımızdaki ülkeleri bile kastetmiyorum…
Burada açıklamaya çalıştığım konu Kahramanmaraş, Sivas ve Çorum’da yaşanan olaylar…
Ne oldu?
Kim çıkardı?
Hala sonucu tam olarak belli değil ama oralarda halkın arasına düşmanlık ekildiği de işin doğrusu…
Bunu şunun için anlatıyorum
Hani sıklıkla özerk bölge dayatması var ya ikide bir gündeme getirilmeye çalışılan…
Hatta son günlerde bir oldubittiyle kurulabileceği bile söyleniyor…
Kimse işin diğer yönüne değinmiyor ama işin gerçeği, özerk bölge kurmakla sorun çözülmez…
Hani bazıları hazırlanan raporlarda bu ve benzeri görüşleri çözüm olarak gösteriyor ya
Aslında bu tür düşünceler çözüm değil, sorunun ta kendisi olmaktadır.
Nasıl mı?
Öncelikle bu tür özerklik türü sistemlere örnek olarak gösterilen ülkelerin neredeyse tamamında özerk olarak ayrılan etnik kimlik, ülke içinde belirli bir bölgede yaşamaktadır…
Yani genel nüfus içinde temsil edilme durumları söz konusu olmamaktadır…
Peki, bizde böyle bir durum söz konusu olabilir mi?
Sadece bu gün yeni seçilen meclise bile baktığımızda kaç milletvekilinin Kürt olduğunu biliyor muyuz?
Belki sadece bir partimizden seçilenler için söylemek mümkün gibi düşünülebilir, ama biraz araştırılsa belki onların da öyle olmadığı ortaya çıkabilir…
Peki, bu durum çok önemli mi?
Asla
Önemli olsaydı zaten konuyla ilgili çok sayıda araştırma çoktan gazetelerin manşetlerini süslerdi…
Ya bürokrasi de durum çok mu farklı…
Kaç genel müdürün…
Kaç subayın hangi etnik kimlikten olduğunu biliyor muyuz?
Aslında bilmemizin de hiçbir önemi yok…
Sonuçta hepimiz Türk milletiyiz
Etnik kimlikler bizim aidiyetimizi belirlememektedir…
Gelelim özerkliğe, özerk bölgenin sınırını nereden çizeceksiniz?
Hadi güneydoğuda bir kısım illeri belirleyerek yaptınız diyelim, ya geride kalan, yani Türkiye’nin diğer bölgelerindeki Kürt nüfus ne olacak?
Ya güneydoğu’daki Türk nüfus?
Aslında işin doğrusu emperyalizm ta; Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bölgede kukla bir devlet kurup petrol bölgesine hakim olmak istiyor…
Bu nedenle ulus devletler yıllardır hedef tahtasındadır…
Onun için…
Etnik kimlik temelindeki her türlü ayrışma emperyalizme hizmet emektedir…

14–07–2011
Nusret KEBAPÇI

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKUNDAYIZ…

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKUNDAYIZ…


Aslına bakarsanız başlığa aldığım bu eski bir Türk müziği şarkısında Münir Nurettin; yaşamının son demlerine yaklaşan bir insanın içinde bulunduğu duyguları anlatmaktadır.
Çoğunlukla da 40’lı yaşlara gelindiğinde ilgi çekmeye başlayan şarkı, bu duyguları çok güzel ifade etmektedir.
Dikkat edildiğinde bu şarkıyı çokça sevenlerin de özellikle yolun yarısını çoktan geçmiş olmaları dikkat çekicidir.
Çünkü bir yaştan sonra insanın sadece yaşadıkları kalmakta ama asla bir geri dönüş olamamaktadır.
Ama siyaset böyle bir şey değil…
Aslında siyasette dönülmez nokta var mı?
Ya da bir başka deyişle kırmızıçizgi olarak da adlandırılabilecek vazgeçilemeyecek ilkeler var mı? İşin o noktası daha önemli ama göründüğü kadarıyla özellikle son yaşananlardan sonra
Bunun olabilirliğini savunmak çok da akılcı gelmiyor…
Sadece son 15 -20 günde yaşananlara bakın, sadece bu bile içinde bulunduğumuz konumu yeterince açıklamıyor mu?
Önce tutuklu milletvekillerini gerekçe gösterip (buraya dikkat hükümlü değil)yemin etmeyip…
13 gün sonra aynı yemini etmek, neyin nesi…
Aradan geçen bu kadar sürede ne değişti?
Neyin sonucunda siz kararınızdan vazgeçip yemin kararı aldınız?
Tabi sonradan yaşanan gelişmelere ve imzalanan mutabakata yani Türkçesi uzlaşma metnine bakınca durumu kavrıyorsunuz…
Hem metindeki Kurtuluş Savaşı’ndan bahseden hamasi sözleri çıkardığınızda geriye kalan anayasa değişikliği konusu, kanımca durumu yeterince özetlemektedir.
Amaç bu…
Uzlaşmayı temel alarak anayasa yapmak…
Yani bu on üç günlük manevra bunun için yapılmıştır.
Daha önce aralarında bu konuya sıcak bakmayanların da bulunduğu bu partide yeni anayasa değişikliği konusu bir oldubittiyle tüm partiye kabul ettirildi…
Ülkeye gelip giden yabancı temsilcilerine…
AB komiserlerine…
AB yetkililerine bakınca da anlaşılıyor ki…
Konu bu…
Ve adamların aceleleri var. Kısa sürede konuyu çözümlemek istiyorlar…
Çünkü ülkede Sevr’den sonra özerk bölge yaratma fırsatını ancak elde edebilmişler, bu nedenle toplum uyanmadan, kendine gelmeden…
Daha açıkçası son dört yıldır yaşadığı şokun etkisinden kurtulmadan bunu başarmak istiyorlar…
Bunu da yıllardır, AB kriterleri…
Demokrasi…
İnsan hakları, özgürlük söylemleriyle gerçekleştiriyorlar…
Hem zaten emperyalizmin şu son 100 yılına bakın…
Doğrudan doğruya…
“Sizi parçalamak, etnik kimliklere ayırmak, kaynaklarınıza el koymak… “
Daha açıkçası “sizi sömürmek istiyoruz, kendinizi buna göre hazırlayın” dediklerini duydunuz mu?
Asla, hem zaten duymanızda mümkün olmaz…
Bu işi nasıl yapıyorlar diyorsanız ben çok kısa olarak söyleyim…
Aynen böyle, bizde olduğu gibi
“Demokrasiyle…”

14–07–2011
Nusret KEBAPÇI

15 Mayıs 2011 Pazar

YİNE ORTADOĞU

YİNE ORTADOĞU


YSK’nın bazı bağımsız milletvekili adaylarıyla ilgili verdiği veto kararının ardından olaylar çıktı. Birçok kentte eylemciler ortalığı deyim yerindeyse yakıp yıktı.
Sonuçta hiç kimse bu olayları yaratanlara, ortalığı yakıp yıkanlara, “Biz de sizin karşınıza 5–10 bin kişi çıkarırız.” falan da demedi
Aslında konuyla ilgili hiçbir şey denilmedi…
Hatta üst düzey devlet yöneticilerimiz orta bir yol bulmaya bile çalıştı.
Tabi burada ilginç olan şey şu…
Bunu aslında bir terazinin kefesine de benzetmek belki mümkün, yani biri inerken biri çıkar anlamında kullanıyorum…
Bir ülkede hem ulus devletten yana olanlara, hem de ayrılıkçı hareketlere aynı anda özgürlük tanınamaz…
Ulus devlet ve üniter yapı ön planda iken ayrılıkçı hareketlere özgürlük verilmez.
Ayrılıkçı hareketlere özgürlük ve hareket serbestîsi tanınırken ulus devletten yana olanlara tanınamaz…
Yani bu durum iki kere ikinin dört ettiği kadar gerçektir.
Dolayısıyla bu gün ülkemizde yaşananları bu doğrultuda değerlendirmek gerekmektedir.
Yani ayrılıkçı hareketler, her yeri yakıp yıkma özgürlüklerini sonuna kadar kullanırlarken…
Üniter yapının savunucuları kanıtlanamayan…
Hatta kanıtlanması asla mümkün olmayacak eylemler nedeniyle uzun bir süredir içeride tutulmaktadırlar…
İşte bu emperyalizm demokrasisidir.
Emperyalizm daha açıkçası ABD ve AB yıllardır ülkemizden hangi taleplerde bulunmaktadır…
Bakın hiçbir zaman işçilerin haklarının genişletilmesi…
Köylülerin kooperatiflerde örgütlenmeleri…
Üretici birliklerinin geliştirilmesi…
Memurlara grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı falan değil.
Hemen hemen her zaman için istedikleri ki neredeyse Osmanlının son zamanlarından bu yana hiç değişmedi…
Tüm istedikleri etnik ve dini kimliklere özgürlük…
Başka değil…
Çünkü etnik ve dini özgürlük dışındakiler, toplumda birleşmeyi dayanışmayı ve bütünleşmeyi getirir…
Ama ya etnik ve dini kimliklere özgürlük…
İşte bu özgürlük!
Birleştirici ve bütünleştirici olmayıp bir anlamda bu tür özgürlükler için parçalanma özgürlüğü de denilebilir…
İşte daha önce Irak’ta ve Afganistan’da, Kafkaslar’da, Balkanlar’da…
Bugün ise
Mısır’da…
Libya’da…
Suriye’de…
Hatta Türkiye’de yaşanan olayların nedeni budur…
Değil mi ki BOP aralarında Türkiye’nin de bulunduğu, bölgedeki 22 ülkenin sınırlarının değiştirilmesini getiriyor…
İşte sınırları değiştirebilmek için tek gereken şey ülkede yaşayan etnik ve dini kimlikler arasına sözde demokrasi adına düşmanlık sokup, bir daha bir arada yaşayamayacakları hale getirmektir.
Sonra da…
Gerisi inanın BM’diliğinden gelir…

21–04–2011
Nusret KEBAPÇI

PROJE

PROJE


Son yıllarda ülkemizde bir proje çılgınlığıdır gidiyor.
Yani son günlerde çılgın proje falan gibi isimlendirmelerle yapılmak istenen şey de aslına bakarsanız çok yeni bir şey değil.
Projenin sözlük anlamına bakıldığında belki birbirinden çok farklı tanımlamalar da bulunabilecektir ama daha çok “bir konu ya da bir sorunla ilgili düşüncelerin şekillendirilmiş ya da sistemize edilmiş hali” de denilebilir.
Ve bu gün ülkemizde uygulanan özellikle okyanus ötesinden dayatılan projelere bakıldığında da bunların hangi amaçla yapıldığı da ortaya çıkmaktadır.
Diyeceğim o ki, “çılgın proje” konusu çok yeni değil…
Çok değil bundan bir süre önce ülkemizi yıkıma uğratacak projelerin bir bir uygulamaya sokulacağı, gün gelip ulus devletin hatta…
Üniter yapımızın bile tartışma konusu yapılacağı söylenseydi…
Yani bundan yaklaşık 30 yıl kadar öncesini kastediyorum, hiç kimse böyle bir şeyi dikkate almaz ve sanıyorum ki kahkahayla gülerdi.
Ama aradan geçen süre içinde durum değişti.
Aslında anlayacağımız yaklaşık 30 yıldır ülkemizde böyle bir proje zaten yürütülmektedir.
Bir zamanlar neoliberal bir rüzgârla beraber ülke ekonomisinin, sanayinin, tarımın yok edilerek, tamamen dışarıya bağımlı bir ekonomi yaratılması yine böyle bir proje değil midir?
Ya ülkemizin haberleşmesinin…
Yer altı yer üstü tüm kaynaklarının…
Bankalarının…
Enerjisinin yabancı ellere geçmesi, çılgın bir proje değil midir?
AB’ye girmek isteyen hiçbir ülkenin kabul etmediği gümrük birliği anlaşması bile böyle bir projenin uygulanması değil midir?
Ya açılım denilen…
Ülkemizde milli kimliğin tartışma konusu yapılarak yerine etnik kimliklerin sokulması ve toplumun millet değil etnik kimlik esasına dayandırılarak yeniden tanımlanmaya çalışılması yine böyle proje değil midir?
Durun daha bitmedi
Yabancı dini vakıflara toprak satabilmek için yasa üstüne yasa değişikliği yapılması yine benzer bir proje örneği değil midir?
Fatih kaymakamlığına bağlı bir patrikhaneyken bu gün ekümenik iddiasıyla ortaya çıkan patrikhanenin durumu ve bu konuda verilen tavizler yine aynı projenin parçası değil midir?
Heybeliada’da bulunan Ruhban Okulu konusunda yapılmak istenenler yine benzer projenin uygulanması değil mi?
Kıbrıs konusunda sanki farklı bir proje mi yürütülmektedir…
Zaten bu projelerin gelip dayandığı yer bir anlamda zurnanın ses çıkardığı yere kadar gelmiştir ve bugün sözüm ona içeriden…
Özellikle yabancı sermayenin ülkemizdeki acenteliğini yapanların örgütlerinin önerilerine de bakılırsa iş artık ülkenin federasyonlaşmasına kadar gelmiş ve konuyla ilgili anayasa değişikliği bile gündeme alınmıştır.
Aslına bakarsanız hani çılgın proje falan deniliyor ya
Bu projenin hiçbir yerinde ülkenin tekrar sanayileşmesi, kendi kaynaklarına sahip çıkılarak işletilmesi falan gibi maddeler yok…
Tabi bunlar olmadığı gibi Türkiye’nin tekrar kendi kendini besleyebilen ülkeler arasına girmesi gibi düşünceler de…
Bu proje ülkenin ekonomik olarak çökertilerek etnik ve dini parçalara ayrılması projesidir.
Hayal kurmayın…

21–04–2011
Nusret KEBAPÇI

11 Şubat 2011 Cuma

EMPERYALİZM NE İSTER?

EMPERYALİZM NE İSTER?


Emperyalizmin karakteristik özeliğidir. Hem dünyanın hammadde depolarına hakim olmak, hem de tüm ülkeleri kendi pazarı haline getirmek ister.
Bu özellik, ülkelerin yönetimlerine (a) ya da (b) yöneticilerinin gelmesiyle de değişmez.
Düşünebiliyor musunuz?
Devasa bir sanayi…
Muhteşem bir askeri güç ve bu gücün elinde biriken ihtiyaç fazlası aşırı üretim…
Ve bu üretimin gereksindiği hammadde ve pazarlar işte sistem tamamen bu minvalde hareket etmektedir.
Eğer bunlardan biri eksik olursa yani ilgili ülke gerekli hammaddeyi sağlayamaz ya da elindekileri satacak pazar bulamazsa sistem tıkanır.
Zaman zaman hani kriz falan deniyor ya, işte ana noktası bu.
Bu sistemin tam olarak çalışabilmesi için…
Hani ulus devletler yıkılmalıdır falan gibi söz ediyorlardı ya işte işin bam teli burası.
Ulus devletler kendi sanayi ve tarım ürünlerine sahip çıkmayacak, kendi tarım ürünlerini emperyalizmin çıkarı için gözden çıkaracak ki, emperyalizm o ulus devlete girsin, pazarını kullansın, hammaddesini yağmalayabilsin.
Aslında tüm tezgâh ulus devletlerin birikim yapmayıp kendi milli kapitalizmlerini geliştirmemeleri üzerine kurulmuştur.
Çünkü
O ulus devlet kendi birikimini yaratıp kendi adına üretebilirse ve ürettiğini de yabancı güçlü sermayeden koruyabilirse, kalkınır ve emperyalizmin egemenliğinden kurtulur.
İşte emperyalizmin tüm çabası bu birikimi engellemek üzerine kuruludur.
Ne yapıp, edip o ülkenin birikim yapması engellenmelidir ki ilgili ülke bağımlılığını sürdürsün.
Elbette bunu yapabilmelerinin birçok yolu bulunmaktadır.
Öncelikle çeşitli borç yineleme anlaşmalarına konulan çeşitli maddelerle o ülkenin sanayi ve tarımda bağımsız gelişmesi engellenir…
Emperyalisdt ülkeye sağlanacak gümrük muafiyeti ve çeşitli vergi kolaylıkları bunların basında gelir…
Yok, bunlar da yetmezse bu sefer o ülkedeki üretim kuruluşları satın alınarak durdurulur.
O da yeterli gelmezse satın alınan fabrikalar kapatılıp, ilgili ülke tamamen doğrudan emperyalizmin pazarı haline getirilir.
Tabi bu arada eğer birazcık birikim falan da sağlanmışsa onun da kısa sürede yok edilmesinin yolları bulunur.
Ülke içinde çıkarılabilecek bir terör ya da kışkırtılan komşular arası bir savaş, inanın o birikimi çok kısa sürede eritecektir.
Yani esas amaç, ulus devletlerin birikim yapmamaları, kendi milli sermayelerini oluşturmamalarıdır.
Tabi tüm bu süreç sadece ekonomik baskıyla yapılmaz. Hatta bunu çok kolaylıkla yapabilmek için de, her zaman olduğu gibi o ülkedeki ulus öncesi dinsel ve etnik kimlikler…
Sözde demokrasi adına canlandırılır.
Çünkü…
Emperyalizmin o ülkede ulus bilicinin yok edilmesine ve ülkenin ulus öncesi dini ve etnik kimliklere ayrılmasına ihtiyacı vardır.
Çünkü ulus bilincinin olmadığı bir ülkeyi ele geçirmek çok kolay olduğu gibi…
Ayrıca bilinmelidir ki
O ulus öncesi dinsel ve etnik kimlikler, emperyalizmin her zaman yedeğindedir.

03–02–2011
Nusret KEBAPÇI

SEÇİLMİŞ PADİŞAHLIK

SEÇİLMİŞ PADİŞAHLIK


Gün geçmiyor ki Türkiye’de başkanlık konusu ortaya atılmasın. Bir zamanlar Cumhurbaşkanı Özal’ın gündeme getirdiği başkanlık, hatta 2 partili sistem bu kez de Başbakan Erdoğan tarafından geçtiğimiz günlerde dillendirildi.
Elbette hiçbir ülkede sistemler her zaman için kadiri mutlak değildir.
Hemen her sistem gibi ülkemizde uygulanan ulus devlet ve üniter yapı da tartışma konusu yapılıp ortaya çeşitli yönetim modelleri atılabilir ancak…
Her sistem gibi önerilen sistemlerin de sebep sonuç açısından doğru bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nasıl ki bir ulus devlet modelini, üniter yapı olmaksızın düşünmek çok mümkün değilse…
Önerilen başkanlık sistemini de federatif yapıyı ön plana almadan düşünebilmek mümkün değildir.
Hem zaten bu başkanlık sistemini ortaya atan, gerek Özal gerekse de bu günkü başbakanın en önemli ortak özelliği, öncelikle ikisinin de milli kimliği tartışmaya açıp…
Federasyon, demokratik özerklik ya da, bağımsızlık gibi konuların gündeme gelmesine fırsat tanımalarıdır.
Yani kısacası bu gün ortaya atılan başkanlık sistemi bir federatif yapı olmadan düşünülemez.
Aslına bakarsanız bu iki liderin partilere bakışı da birbirlerinden çok farklı değil...
Özal geçmişte “iki buçuk parti kalacak” şeklinde bir açıklama yaparken başbakan da kısa süre önce “iki partili sistem istediğini” açıklamadı mı?
Tabi bu arada başkanlık konusu tartışılırken ABD’yi bunun dışında tutmak çok mümkün değil, zaten başkanlık sisteminin en iyi işlediği ülke görünürde ABD’dir. Hem zaten ABD dışında bu sitemi uygulamaya koyanların neredeyse tamamı darbe sonucu iktidara getirilmiş diktatörlerdir.
Bu ülkede uygulanan başkanlık sistemi esas olarak kuvvetler ayrılığının çok keskin olarak uygulanmasını gerektiriyor.
Birleşik devletlerin 50 tane eyaleti var. Bunların başında birer vali olup, her birinin kendi meclisleri ve organları da bulunuyor.
Sistem esas olarak 2 meclisten oluşmaktadır. Bunlardan biri senato, diğeri de temsilciler meclisidir.
Senatoda her eyalet eşit olarak 2 üye ile temsil edilirken, temsilciler meclisinde eyaletler nüfuslarına oranla temsil edilmektedir.
Orada da başkan bizde olduğu gibi atamalar yapabilir ama öyle bizdeki gibi canı nasıl isterse o şekilde değil…
Atamalarının çoğunluğu tüm eyaletlerin sadece iki kişiyle temsil edildiği senatonun onayından geçmeden gerçekleşemez.
Bu arada bu sisteme göre hiçbir bakan meclis içinden olamıyor, dolayısıyla hiçbir bakanın kendi önerdiği yasaya ilişkin oy verme hakkı da bulunmuyor.
Örneğin, parlamenter sistemde cumhurbaşkanının meclisi feshetme yetkisi bulunurken, meclisin de cumhurbaşkanını düşürme yetkisi bulunmaktadır.
Ama başkanlıkta böyle bir şey söz konusu bile değildir.
Aslında kısacası bu sistem ABD’de bile birçok sorunla karşılaşmaktadır.
Üstelik adamların 220 yıllık yazılı anayasaları olmalarına karşın...
Bu arada 700 yıllık bir mutlakıyetin ardından, sadece 60 yıllık bir seçmenliğimizin de olduğu da göz önüne alınıp…
Hala birey olamadığımız, ortaçağ kalıntısı ağalık, şeyhlik, vs gibi feodal kurumların tasfiye edilemeyip günümüzde çok etkin olarak hala faaliyette bulundukları da göz önünde bulundurulursa…
Ayrıca bunların seçmen üzerinde ne derece etkin oldukları da bilinirse…
Bu durumda seçilen kişi bir başkan değil, ancak ve ancak seçilmiş padişah olacaktır başka bir şey değil.

03–02–2011
Nusret KEBAPÇI

6 Şubat 2011 Pazar

CUMHURİYET ÖNCESİ…

CUMHURİYET ÖNCESİ…


Farkında mısınız son yıllarda ülkemizde yaşanan olaylar Cumhuriyet öncesi yaşadıklarımıza ne kadar benziyor.
O günleri sıcağı, sıcağına yasayan insanları belki bu gün bulup konuşturmak çok mümkün değil ama…
Ya yazdıkları.
Evet, o yazılanları okuduğumuzda bu gün yaşananların o günlere, özellikle de 1918 yani Mondros ateşkes antlaşmasının imzalandığı tarihten sonraki günlere çok benzediğini…
Ne yazık ki üzülerek görmekteyiz.
O günlerden belki tek fark…
Sadece silahlı işgalin yaşanmaması, yoksa geri kalan koşullar birebir olmasa bile genelde benzemektedir.
Bu gün olup bitene bir bakın…
Ülkemizde neredeyse hiç sanayi kalmamış…
Yer altı ve yer üstü kaynaklarımızın neredeyse tamamı yabancıların eline geçmiş…
Ülkenin en önemli kuruluşlarından Petkim…
Hatta
Ülke haberleşmesi bile yabancıların elinde…
Ve bu arada bankacılığın ve sigortacılığın da yabancı ellere gittiğini asla unutmuyoruz.
Eğitim ve sağlık tamamen çökme noktasına getirilerek milli niteliklerinden de tamamen uzaklaştırılmış.
Elbette yapılanlar bu kadarla sınırlı değil…
Dahası da var.
O zamanki gibi yine Türk kimliği hedef tahtasına konulmuş ve milli kimlik neredeyse yok sayılarak her yerden hatta…
Dağlardan taşlardan bile silinmeye çalışılırken…
Bir bakıyorsunuz ki Ulus kimliğinin yerini cumhuriyet öncesi alt kimlikler almaya başlamış bile.
Artık ülkede yaşayanlar her hakka eşit olarak sahip yurttaşlar olarak nitelenmiyor.
O dönemde yasaklanmış ve ülkenin Cumhuriyet öncesi parçalanmış yapısını temsil eden ne kadar etnik ve dinsel örgüt varsa hemen hepsi…
Tüm tarikatlar…
Cemaatler…
Şeyhler…
Dervişler…
Yani kısacası Milet olmadan önceki tüm ortaçağ kalıntısı kurum ve kuruluşlar bu gün uluorta siyaset sahnesinin tam ortasında yer almaktadırlar.
Artık cumhuriyet…
Atatürk ilkeleri…
Yurttaşlık…
Millet…
Laiklik gibi kavramlar zaman, zaman bazı resmi törenlerde gündeme getirilse de…
Aslına bakarsanız içeriği çoktan tarihe karıştırılmıştır.
Yani kısacası bir zamanlar ortaçağ kalıntısı kurum ve kuruluşlarla dolu çok parçalanmış bir yapıdan tek millete geçtik ve cumhuriyeti kurduk.
Ve kurulduktan neredeyse 90 yıl sonra yani bu gün de tekrar tek milletten çok parçalı, feodal, ortaçağ kalıntısı kurumlar dönemine doğru hızla gidiyoruz.
Sizce neden?
Bunun sonunda Cumhuriyet kalır mı?
……………………?

20–01–2011
Nusret KEBAPÇI

BÜYÜKLERE MASALLAR

BÜYÜKLERE MASALLAR


Burada “Bir varmış, bir yokmuş” türünden bir hikâye değil, aslında günümüzde yaşanan bir gerçeği anlatacağız.
Masal dememdeki amaç bizi uykuya götürmesi, yoksa başka bir şey değil.
Bugün dünyada meydana gelen çok önemli yapısal değişikliklerin neredeyse tamamı toplum üzerinde…
Özellikle onları şok edecek gelişmelerin sonucunda uygulanır.
Ülkeler böyle parçalara ayrılır.
Ya da
Ülke üzerinde yapılacak yapısal değişimler ancak böyle uygulamaya konulabilir.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken toplum hala sokun etkisindedir.
Bir düşünelim; şok geçiren birisi ne yapar? Nasıl bir tepki gösterir hiç izlediniz mi?
Öncelikle geçirdiği sokun etkisiyle kişide bir bilinç kayması oluşur, nasıl tepki vereceğini uzun bir süre bilemez, kısacası sersemlik olarak da tanımlanabilecek bu durum, o kişinin aldığı şokun derecesine göre azalabilir ya da uzayabilir.
Her şey şokun derecesine bağlıdır.
İşte ülkeler de herhangi bir şok yaşadığında aynen böyle olur. Bir süre müthiş bir panik yaşanır, korku tüm davranışlara egemen olur.
Sonra da…
Atı alan Üsküdar’ı da çoktan geçer…
Bu şoklar çeşitli şekillerde kendini gösterebilir. Örneğin bazı durumlarda çok büyük bir doğal felaket bile bu amaçla kullanılırken…
Kimi zaman da çok büyük bir ekonomik kriz…
Bazen de ortada çok ciddi bir neden olmaksızın birdenbire başlayan ve toplumu şok eden tutuklamalar, işte bu yapısal dönüşüm için gerekli fırsatı yaratırlar.
Bilmem bu örnek birazcık tanıdık geldi mi?
İşte…
Toplum o şokun etkisi altında ne yapacağını bilemez haldeyken amaçlanan değişimler birbiri ardına gerçekleştirilir.
Kendimize geldiğinizde artık ülke eskisi gibi olmayıp birilerinin istediği gibi sekilenmiştir.
11 Eylül’de ABD’de gerçekleştirilen saldırının ardından yaşanan Afganistan’ın işgali bunun örneklerinden sadece biridir.
Yine bir oldubittiye getirilerek uydurma bir gerekçeyle Irak’ın işgali ve bu gün ülkenin fiili olarak 3’e bölünmesi işte bu yaşanan şokla beraber gerçekleştirilmiştir.
Hani bu gün hemen her gün yasadığımız
Açılım…
İki dillilik…
Demokratik özerklik konuları da…
Sonradan olmadığı ortaya çıkan bombalarla başlamadı mı?
Bu gün hala varlığı bile kanıtlanamayan bir örgüt ve çok sayıda bomba gerekçe gösterilerek.
Toplumda ulus devlet ve ona sahip çıkanlar tüm bu yaşananların suçlusu olarak gösterilmedi mi?
Ve bugün ülke bütünlüğümüz
Milli kimliğimiz
Üniter yapımız
Açıkça, hiçbir kaygı duyulmaksızın tartışma konusu yapılmıyor mu?
O halde bir düşünün
Bu gelişmeler olmasaydı, bölünme bu kadar rahat tartışılabilir miydi?

13–01–2011
Nusret KEBAPÇI

DEMOKRATİK ÖZERKLİK

DEMOKRATİK ÖZERKLİK


Sonunda güneydoğuda bazı belediyelerinin tabelaları iki dilli oldu. Üstelik ne Anayasa’da, ne de herhangi bir yasada değişiklik yapılmadan…
Bir oldubittiyle iki dilli hayat uygulamaya koyuldu.
Elbette anlaşılıyor ki bu yapılanlar konuyla ilgili atılacak son adım değil, bunu sırasıyla başka adımlar da izleyecektir ama burada tüm bu yaşananları algılamanın sadece bir tane yolu bulunmaktadır.
O da…
Haritaya daha geniş açıdan ve dikkatle bakmak…
Sorun bazılarının zannettiği gibi demokrasi…
İnsan hakları…
Özgürlük falan değil.
Onlar sadece bölgede oynanan oyunun argümanları
Asıl senaryo enerji, daha da açıkçası petrol.
Irak dünyada petrol üretimi açısından dünyada üçüncü ülke durumunda…
Bu arada ülkemizin de destek vererek kurulmasına yardımcı olduğu kukla Kürdistan ise Türkiye, İran ve Suriye gibi ülkelerden alınacak parçaları da hesaba katmadan…
Yani sadece Irak Kürdistan’ı olarak bile ele alındığında dünyadaki petrol üreticisi ülkeler arasında 8.sırada oluyor.
Şimdi siz varın hesap edin…
Diğer ülkelerden alınacak parçalar eklendiğinde iş nereye kadar varır.
Tabi bu işin bir yönü…
Bu kadar Petrolun üzerinde oturmasına rağmen kukla Kürt devleti Irak yönetimi izin vermediği için Petrolunu ihraç edemiyor.
Yani o petrol gelirlerinden faydalanamıyor.
Şimdilik görünen tek çözüm yolu oradaki kukla Kürt devletine bağımsızlık vermek.
Tabi bu işin sonrası daha karışık…
Yüksek bir petrol rezervine sahip olmak haliyle bölgedeki diğer ülkelerdeki Kürtler için de bir çekim merkezi olacaktır.
Ve sonra…
Bizim şu anda yeni başladığımız ve giderek hızlanan sürece diğer bölge ülkelerinde de başlanacaktır.
İşte bu gün bazılarının, özellikle AB ve ABD yandaşlarının…
Onlardan hibe alan “demokratların” demokrasi diye ahkâm kestikleri olay aslına bakarsanız demokrasiyle falan ilgili değil…
Doğrudan “duygusaldır”.
Hem zaten bundan bir süre önce biz ileride oluşacak Kürt özerk bölgesinin altyapısına hazırlık olması amacıyla bazı merkez ve köylerin adlarını bile değiştirmedik mi?
Değiştirdik’
İkiz yasalar olarak adlandırılan 2003 yılında meclisten geçen BM sözleşmelerinin ortak olan 2. maddesinde “her halk bulunduğu yerdeki doğal kaynaklardan özgürce yararlanabilir” demiyor mu?
Bunu biz onaylamadık mı?
Aslında biz özerk Kürdistan’a giden yolun taşlarını kendi ellerimizle döşüyoruz.
Sonra da
“Ameliyat yaptırmam” falan…
Hep diyorum ya, bu konu demokratik değil.
Aslında sadece ekonomik…

13–01–2011
Nusret KEBAPÇI

BOP DEDİK…

BOP DEDİK…


Ülke olarak bazen ayrıntılara takınılıp asıl senaryoyu gözden kaçırdığımız oluyor.
Onun için zaman zaman asıl senaryoyu, uygulanmak istenen projeleri tekrar, tekrar hatırlatmak gerekebiliyor.
Hani küreselleşme falan deniyor ya, böyle denilince de bizdeki bazıları da sanıyorlar ki hep birlikte küreselleşeceğiz.
Elbette böyle bir şey yok.
Yani hep beraber küreselleşme falan gibi sözler tamamen insanları uyutmaya yönelik olarak ortaya atılmaktadır.
Daha da açıkçası birileri küreselleşirken birileri de sömürgeleşir işin gerçeği bu.
Şimdi buradan devam edelim…
Eğer sizin şirketleriniz de dünyanın en ücra köşelerine kadar gidip, oraları pazar haline getiriyorsa siz gerçekten küreselleşmişsiniz…
Yok, eğer siz kendi ülkenizde, kendi pazarınızı bile küresel şirketlere ağzına kadar açmışsanız…
Siz küreselleşen değil…
Sömürgeleşen taraf olursunuz ki bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Hani deniyor ya ulus devletler ortadan kaldırılmalı…
Kim diyor bunu, dünyanın en büyük ulus devleti.
Amaç Ulus devletlerin tamamen kendi açık pazarları olmasını sağlamaktır.
İşte ordunun küçülttürülmesi…
Gümrüklerin kaldırılması ya da çeşitli muafiyetlerin sağlanması, Ülkenin etnik ya da dinsel parçalara ayrılması hep bunu sağlamak içindir.
Ulus devletlerin kendi pazarları ortadan kaldırmalı, yabancıya sınırsızca açılmalı ve küçük küçük şehir devletçiklerine ayrılmalı ki küreselleşme istenildiği gibi sağlanabilsin.
Ülkemizde son günlerde asıl senaryodan kopuk olarak tartışılan iki dillilik ve özerklik konularını da tamamen bununla birlikte düşünmek gerekmektedir.
Bu konu tam da emperyalizmin istekleri doğrultusunda tamamen demokrasi çerçevesi içinde tartılmaktadır ki yanlıştır.
Burada asıl tartışılması gereken konu BOP’ tur
Peki, BOP nedir? Kısaltmadan da anlaşılabileceği gibi Büyük Ortadoğu Projesidir.
Bu proje aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 24 ülkenin sözde demokrasi adına sınırlarının değiştirilmesini hedeflemektedir.
Yani ABD, Türkiye’den Çin’e kadar olan ve dünyanın en büyük doğalgaz ve petrol kaynaklarına sahip olmak ve bu yolla tüm ülkeleri denetlemek istemektedir.
Asıl amaç bu, dünyanın enerji kaynaklarına sahip olmak ve dünyayı sınırsız pazar haline getirmek.
İşte bu amaçla ABD, bölgede kuzey Irak’la başlayıp giderek Türkiye, İran ve Suriye’den de alınacak topraklarla, büyük bir Kürt devleti kurmayı amaçlamaktadır.
İşte bu gün tartıştığımız özerklik ve iki dillik tartışmaları bunun ön adımlarıdır.
Saddam Hüseyin neden devrilmişti?
Görünürdeki gerekçeleri çok farklı olsa da gerçekte Petrolu millileştirdiği için…
Peki, nasıl devrildiğini ya da Irak’ın nasıl bölündüğünü hatırlıyor muyuz?
ABD tarafından Kürtler kışkırtılarak ayaklanma başlatıldı. Sonra Irak yönetimi buna müdahale etti sonrasını biliyorsunuz. Çekiç güç kullanılarak 36. paralelin kuzeyinde Kürt devleti kuruldu.
Yani bu gün çeşitli talepler öne sürülerek Kürtler boşuna mı kışkırtılıyor sanıyorsunuz…

06–01–2011
Nusret KEBAPÇI

BUNLARI DA SORUN…

BUNLARI DA SORUN…


Bundan bir süre önce Hükümetin bir bakanı laiklikle ilgili açıklama yaptı.
Açıklamasında “Din devlet ilişkisinin nasıl olması gerektiğini halka soracaklarını” Söyledi.
Laikliğin ne kadar olacağını halka sormak…? Peki, böyle bir soru bu gün nasıl bir anlam taşıyor üzerinde düşündünüz mü?
Aslına bakarsanız anlamı şu…
Laiklik bu güne kadar yapılan uygulamalarla yoğun bakımda tutuluyordu.
Böyle bir oylama ya da soru sorma da olursa biliniz ki artık laiklik ilkesi artık yok olacak.
Bu konu üzerine çok şeyler söylemek mümkün ama önemli olan…
Laikliğin uzun süredir bizdeki gericilerin, ABD ve AB’nin her zaman hedefinde olduğudur.
Yıllardır AB ve ABD’den yapılan her açıklamada dini cemaatlere özgürlük tavsiyesinde bulunulmuyor mu?
Hatta ülkemizin bir bakanı dini özgürlüklerin olmadığı gerekçesiyle kendi ülkesini bile ABD’ye şikâyet etmedi mi?
Amaç hep aynı…
Ülkeyi etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırmak…
Biliyorlar ki ülkeleri ancak bu şekilde bölebilirler.
Bu güne kadar ulus devletin dayandığı ulus ekonomisi tamamen çökertildi.
Zaten uzun bir süredir ulus kimliğimiz de yani Türk kimliği de hedef tahtasında değil mi?
Geriye kalıyor…
Ülkeyi etnik kimliğin yanı sıra cemaat ve tarikatlara ayırmak…
İşte bunu yapabilmenin tek yolu da laiklik ilkesinin yeniden tanımlanarak ortadan kaldırılmasıdır.
İşte halka sorma senaryosu tam da bunun için…
Bazen aklıma geliyor Kurtuluş Savaşı sonrasında Atatürk meydana bir sandık koysaydı ve halka sorsaydı…
Ey millet!
Cumhuriyeti mi istiyorsunuz? Yoksa padişahlığı mı? Sizce sonuç ne olurdu …
Peki,
Halifelik sorulsaydı sonuç farklı olur muydu…?
Ama buradan halka hiçbir şey sorulmamalı gibi sonuçlar asla çıkarılmamalı.
Örneğin hangi bölgeye HES yapılması gerektiği bence gidip o bölgenin halkına sorulmalı.
Ne dediniz olamaz mı?
Ya da ne bileyim Telekom, Tüpraş, Petkim satılmalı mı diye sorsaydık.
Aslına bakarsanız sorulabilecek sorular o kadar çok ki…
Hani 50 yıldır halkın konu üzerinde ne düşündüğünü hala bilemediğimiz O AB konusu var ya onu sorsaydık…
Halkın önüne sandığı koysak ve deseydik ki ey millet! AB’ye girmek istiyor musunuz istemiyor musunuz?
Bitmedi…
Peki, yine sandık koyup sorsaydık. Nato’dan çıkalım mı çıkmayalım mı?
Ya da ABD ile stratejik ortak olalım mı olmayalım mı?
Nasıl bir sonuç ortaya çıkardı?
Hani işinize gelen konularda hep diyorsunuz ya halka sormak gerektiğini…
Madem halka güveniyorsanız, bunları da sorsanıza?

06–01–2011
Nusret KEBAPÇI

30 Ocak 2011 Pazar

İKİ DİL, İKİ MİLLET

İKİ DİL, İKİ MİLLET


Son günlerde yaşanan iki dillilik ve demokratik özerklik tartışmalarını izlerken toplumca bazı noktaları gözden kaçırıyoruz diye düşünüyorum.
Kürt partisi iki dillilik ve demokratik özerklik konularını gündeme getirince
Birden bire iktidar cephesinde bir panik yaşandı ve hemen iki dilliliğe ve demokratik özerkliğe karşı bir yaylım ateşi başladı.
Hatta hızlarını da alamayıp daha düne kadar ağızlarına alamadıkları tek bayrak, tek millet, tek dil edebiyatına bile sarıldılar.
Aslında ilginç!
Yıllardır açılım adı altında ülkemizde etnik kimlikler uyandırılırken, dillerini öğrenmeleri için televizyonlar, radyolar kurulurken hatta federasyon tartışmalarına bile sessiz kalınırken…
Neden birden bire böyle sert bir tepki ortaya konuldu?
Aslında nedeni gayet basit…
Ve kurnazca.
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Zirvesi için İstanbul’a gelen Irak Cumhurbaşkanı Talabani’nin söyledikleri zaten bunun açıklamasını yapar durumdadır.
Kendisine sorulan “Türk Hükümetinden önümüzdeki 6 aylık zaman zarfında, yani genel seçimlere kadar önemli adımlar atılmasını bekliyor musunuz?” Sorusuna verdiği cevap zaten bu gün yaşanan kargaşayı çok net biçimde ortaya koymaktadır.
Talabani bu soruya verdiği cevabında aynen şöyle demektedir.: ”Bence bunu beklemek ne mantıklı ne de makul .Seçimlere kadar beklemeniz gerekiyor.İnşallah seçim sonuçları çok iyi olacak.”
Yani daha önce hükümet açıklamalarında da belirtildiği üzere asıl final seçimlerden sonra…
Onun için iktidar partisinin kazasız belasız seçimleri alması gerekiyor.
İşte hele bir seçimler alınsın…
Hem zaten anayasa değişikliği referandumu sırasında da Başbakan birçok kez, “Asıl değişikliğin seçimlerden sonra yapılacağını” söylemedi mi?
Dolayısıyla seçimlere kadar bu konuyla ilgili önemli herhangi bir adım atılmayacağı görülmektedir.
Tabi bu arada…
Meclisteki Kürtçü partinin de acelesi bulunmaktadır.
Çünkü kendi tabanına seçimlerden önce kazanılmış bazı haklarla gitmek istemektedirler ki seçimlerde daha başarılı olabilsinler.
Ama görünen odur ki
Böyle bir acele aynı zamanda toplumda önemli bir tedirginliğe de neden olabileceğinden.
İktidar acısından son derece olumsuz olabilecektir.
İşte bu nedenle zaten daha önce de çeşitli kereler vurgulandığı gibi
Esas önemli adımlar seçimlerin arkasından yapılacaktır.
Aslına bakarsanız “ortak dil” milleti oluşturan öğelerin en başında gelmektedir.
Dili ayırdığınızda biliniz ki ülkeyi de bölersiniz.
Hani çok kültürlülük çok dillilik falan deniyor ya örneği var mı?
ABD bile ülkesinde yasayan çok sayıda azınlık olmasın karşın daha önce bir dönem uyguladığı iki dilli sistemi sürdürüyor mu?
50 kadar eyaletinden hangisi etnik dili öne sürebiliyor?
Bırakın onu, 1830’da bu günkü haliyle kurulan Belçika bile bu nedenle kopma noktasına kadar gelip 200 günü hükümetsiz geçirmiyor mu?
Yani kısacası dilin tekliği: milletin, bayrağın, vatanın tekliğini ifade eder.
Ama iki dil…?

30–12–2010
Nusret KEBAPÇI

BU HAMUR ÇOK SU KALDIRIR

BU HAMUR ÇOK SU KALDIRIR


Sözüm ona ülkemizde bir demokratikleşmedir gidiyor. Gidiyor da bu demokratikleşmeden her nedense yararlananlar sadece ve sadece etnik ayrımcılığı körükleyenler oluyor, başka birileri değil.
Ne öğrenciler…
Ne köylüler…
Nede memurlar için görünürde herhangi bir demokratikleşme görünmemektedir.
Hem zaten demiyor muyuz, emperyalizm amaçlarına ulaşmak için demokrasi, İnsan hakları ve özgürlük gibi kavramları kullanır.
Geçtiğimiz günlerde ülkemizden bazı siyasi parti temsilcilerinin de katıldığı İKDP kongresinde Barzani özellikle neye vurgu yapmıştı.
Özellikle iki konuya...
Bunlardan birincisi Self determinasyon, diğeri de birleşik Kürdistan’dı.
Peki, birleşik Kürdistan tanımı ne tür bir anlam taşıyor, özellikle ülkemizden gidip o konuşmaları alkışlayanlar biliyorlar mı?
Bu birleşik Kürdistan düşüncesine göre bölgede dört ülkeye ayrılmış olan Kürtlerin birleştirilmesi hedeflenmektedir.
Yani İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den alınacak parçalarla oluşturulacak bir Kürdistan söz konusu olacaktır.
Ve bu bölge Ortadoğu’nun en önemli petrol ve doğalgaz bölgesini oluşturmaktadır.
Aslına bakarsanız her olayın bir ekonomik nedeni mutlaka vardır. Yoksa sadece demokrasi, insan hakları senaryolarını İzlemek ülkeleri hiç ummadıkları yere çok kolaylıkla götürebilir.
Şimdi buradan hareketle olaylara biraz farklı gözle bakalım.
Irak’ta Saddam Hüseyin neden devrildi biliyor muyuz?
Hiç kimse bu soruyu yanıtlarken diktatör, insan hakları, özgürlük falan gibi mavallar okumasın…
Aslında bu soruyu İsrail’in bölgede neden kurulduğuna kadar bile götürmek de mümkündür.
Sahi İsrail neden kuruldu?
Görünürdeki gerekçeleri her ne olursa olsun, gerçekte kurulma nedeni sadece ve sadece ABD adına bölgedeki petrole bekçilik yapmaktır. Yoksa başka bir şey değil.
Aynı soruyu tekrar Irak için sorduğumuzda da inanın çok gerçekçi, doğru sonuçlara ulaşılamayacaktır.
Irak’ta Saddam Hüseyin İktidara geldikten sonra Irak’ta bulunan tüm petrol şirketlerini millileştirdi.
Yani daha açık bir deyişle emperyalizmin petrol tekellerini ülkeden kovdu.
Tam 36 yıl emperyalizmin petrol tekelleri o ülkeye giremedi.
Sonrasını hepiniz biliyorsunuz. Saddam Hüseyin çok “demokratik” bir şekilde yönetimden uzaklaştırıldı.
Sonra ABD işgaliyle iş başına oturtulan emperyalizmin kukla yöneticileri o petrol tekellerini tekrar ülkeye davet etti.
Bunu şimdi sunun için hatırlatıyorum
Son yıllarda sıklıkla gündeme getirilen demokratik özerklik, iki dillilik falan gibi sözde “Demokrasi “adına yapılan tüm tartışmalar…
Tamamen ABD’nin bölgedeki hâkimiyetini sağlamaya yönelik adımlardır.
Bu tartışmaların sonucunda toplumlar ayrışacak iç savaş çıkarılacak ve daha önce hedeflendiği gibi dört ülkeden koparılacak parçalarla Ortadoğu’nun tam ortasına, petrol denizinin tam üzerine ABD kuklası birleşik bir Kürdistan ya da bir başka deyişle ikinci İsrail yerleştirilecektir.
Peki ya demokrasi, insan hakları, özgürlük onlar ne olacak…?
Dedim ya, onlar sadece işin kılıfı, başka bir şey değil.

30–12–2010
Nusret KEBAPÇI

9 Ocak 2011 Pazar

BÖLÜNME “PARANOYASI”

BÖLÜNME “PARANOYASI”


Geçmişte anadiliyle ilgili talepler gündeme geldiğinde bunun ayrılmanın başlangıcı olacağını, ülkeyi parçalayacağını öne sürenlere ülke içinden ve aslında dışından da bir koro…
“Biz bölünmeyiz…”
“Kimse ayrılmayı istemiyor.” gibi yanıtlar verirlerdi.
Gerçi kafasını kuma gömen AB ve ABD şakşakçıları bu ve benzeri şeyleri bugün de söylüyorlar ama hani ne denir “Görünen köy kılavuz istemez”
Bundan bir süre önce Erbil’de toplanan Barzani’nin partisi İKDP’ nin kongresine Türkiye’den de bazı konuklar katıldı.
Hatta öyle ki, iktidar partisinin yanında ana muhalefet partisi de iki kişiyle kongrede temsil edildi.
Konukların, ABD desteğinde kukla bir devletin kurulmasında görevlendirilen Barzani’nin kongresine katılması oldukça önemli…
Çünkü bu kongreye katılmak açıkça o kukla devleti tanımak anlamına gelmektedir.
Ancak bunun kadar önemli…
Hatta daha da önemli olan bir konu daha var ki o da orada yapılan konuşmaların içeriğidir.
Barzani konuşmasında öncelikle Kürt halkının “self determinasyon” hakkını vurguladı.
Peki, self determinasyon nedir? diye aklınıza bir soru geldiğinde ki bazılarınız “self servis” sözcüğünden çıkarsama yapabilir.
Belki gerçekten o şekilde de yorumlanabilir ama…
“Self determinasyon” en bilinen tanımıyla kendi kaderini tayin hakkıdır.
Daha açık bir tanımla da “ayrılma hakkı…”
Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Biz bu self determinasyon hakkını aslında 2003 yılında tanıdık.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1966 yılında kabul edip 1976’da yürürlüğe soktuğu. Türkiye’nin ancak 2000 yılında onaylayıp 2003 yılında TBMM’den geçirdiği ve halk arasında ikiz yasalar olarak da adlandırılan “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi” ile” Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin” Ortak olan birinci maddesinde özetle ne yazıyordu: “Tüm halkların kendi yazgılarını belirleme hakları vardır…”
Peki, ya ikinci maddede: ” Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiç bir koşulda yoksun bırakılamaz. “
Yani açıkçası biz self determinasyonu yani ayrılma ve doğal kaynakları kullanma haklarını vereli yaklaşık yedi yıl olmuş.
İşte bu yedi yıl içinde yapılan tüm operasyonlar ya da bir başka deyişle açılımlar…
Ülkede bir halkın değil, birden fazla halkın yaşadığını kanıtlamaya yönelik adımlardır.
Ve tabi bunun da en önemlisi Anayasaya birden fazla halkın yaşadığının açıkça yazılması…
Geçtiğimiz günlerde CIA ajanı Henry BARKEY ne demişti:
” Çok fazla siyasi faaliyet var. Bazı şeyler oluyor ve bunları durdurmak çok zor. Pandora’nın kutusu açıldı, artık geri dönüş yok. Seçimden sonra hükümet hızlı adımlar atar. Anayasa değişikliği sorunu çözer. “
Yani bakmayın birilerinin iki dillilik gündeme geldiğinde yaygara koparmalarına falan…
Hele bir seçimler geçsin…
Siz asıl değişikliği işte o zaman göreceksiniz.


23–12–2010
Nusret KEBAPÇI

TİMSAH GÖZYAŞLARI

TİMSAH GÖZYAŞLARI


“Timsah gözyaşları” Aslında bir deyim yoksa timsahlar bazı insanlar gibi vara yoğa ağlayan canlılar değildir.
Onun için Timsah gözyaşı denen olay da üzüntüyle falan ilgili olmayıp timsahların avını yerken gözlerinden yaş gelmesini ifade eder.
Ülkemizde yaşanan son gelişmeler, özellikle anadili ve özerk Kürdistan konularının öne çıkması karşısında iktidarın içinde bulunduğu durum ve gösterdikleri tepkiler tam anlamıyla timsah göz yaslarıdır.
Yoksa ülkemizin içinde bulunduğu koşullara karsı yapılan bir isyan değil.
Onun için bu gün özellikle söylenen sözlere değil yapılanlara…
Uygulamaya konulanlara dikkat etmek içinde bulunduğumuz durumu daha net ortaya koyacaktır.
Bu süreç ülkemiz başbakanının Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığını itiraf etmesiyle başladı denilse sanırım hata olmaz.
Aslına bakarsanız BOP itirafı bu gün olacakların habercisiydi ama üzerimize atılan ölü toprağından olsa gerek bir türlü uyanamadık.
Çünkü BOP’a göre özellikle bölgede bulunan 24 ülkenin sınırlarının değiştirilmesi gerekiyordu.
Peki, nasıl değişecekti bu sınırlar.
Kaldı ki ülkelerin sınırlarını çizmek, yeni imara açılan yerleşim yerleri gibi kadastroyu gönderip arsa sınırları çizmeye hiç benzemez.
Ülkelerin sınırları ancak savaşla ve kanla çizilir.
Gerçi birisi bunun taslağını kalemle önceden belirler ya olsun.
Aslolan burada ülke sınırlarının savaş olmadan çizilemeyeceğidir.
Bu arada elbette bu savasın iç mi?
Yoksa bir komsuyla mı olacağını sadece o günün ihtiyacı ve içinde bulunulan koşullar belirler.
Peki, bir ülkenin sınırları içeriden nasıl değişebilir…
Aslında durum ortada ülke içindeki etnik kimliklerden birine açık destek verirsiniz, onun güçlenip sesini yeterince duyurması için gereken koşulları yaratırsınız…
Sonra da…
Kenara çekilip izlersiniz.
İşte ülkemizde yaşanan da aynen budur.
Önce BOP’ un itirafı ama onu izleyen, ülkede 36 etnik kimliğin bulunduğu açıklamaları, sonradan açılım olarak da adlandırılan ülkeyi parçalama projesinin nirengi noktasıdır.
Çünkü…
Bu sayılan 36 etnik kimlikten biri bizim ulus devlet yapımızı oluşturan ve toplumsal bir şemsiye görevini de gören Türk kimliğiydi.
İşte onun için söylüyorum Siz ulus kimliğini de etnik kimlik düzeyine indirirseniz bu konuda varılabilecek sonucu asla tahmin edemezsiniz.
Bunu Atatürk’ün Türk milleti anlayışının etnik kimliğe göre dayanmadığının en açık ifadesi olan “Ne mutlu Türk’üm diyene.” sözünün kaldırılması çalışmaları aldı.
Tabi bununla beraber ulus değerlerinin tamamına karşı bir saldırı başladı.
Hatta…
Öğrenci Andı ve istiklal Marşı da bu tartışmalardan nasibini aldı.
Sonuçta bu etnik kimliklere bir biri ardına devlet eliyle televizyonlar, radyolar kurulmaya başlandı.
Mart 2009 yerel yönetim seçimlerinden sonra Kürtçü parti adına ne söylenmişti
“Kürdistan’ın sınırlarını çizdik” peki ne oldu böyle bir açıklama yapıldığında…
Her zaman ki gibi hiçbir şey…
Onun için bakmayın birilerinin sahte feveranlarına tüm bu yapılanlar bir plan dahilinde adım adım yapılmakta ve akıtılan göz yaşları da tamamen timsah göz yaşlarıdır…

23–12–2010
Nusret KEBAPÇI

DÜNYANIN EN PAHALI BENZİNİ…

DÜNYANIN EN PAHALI BENZİNİ…


Bir süredir üzerine yazılıp çiziliyor. Deniliyor ki dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz.
Bunu söyleyenler için hiç bir şey söylenemez, yerden göğe kadar haklılar.
Peki, o halde biz neden dünyanın en pahalı sadece benzinini de değil akaryakıtını kullanıyoruz?
Hükümetin cevabı hemen hazır…
Deniliyor ki “Bu akaryakıt ülkemizde çıkmayıp ithal edildiği için ülkemize pahalıya mal oluyor.”
Kaça mal oluyor peki tam olarak bilenimiz var mı?
Aslında benzinin Türkiye’ye maliyeti 1 TL.’nin altında, yani bu durumda en azımsayarak söylesek bile geri kalanı neredeyse yüzde 70 oranında vergi.
Şimdi şöyle bir düşünelim…
Bir ülke düşünün topladığı verginin neredeyse yüzde yetmişini
Alkolden…
Sigaradan…
Akaryakıt ve benzeri tüketim mallarından alınan vergilerden sağlıyor.
Hem öyle olduğu için değil mi ki bir parti lideri “vergi dairelerini kapatın benzin istasyonları var.” diye açıklama yaptı.
Çünkü ülkemizde toplanan vergilerin önemli kısmı dolaylı vergidir, ya da Prof. Osman Altuğ’un deyişiyle de “Namert vergisi.”
Yani…
Bu vergiler insanın gelir düzeyine falan bakmaz…
Bir litre akaryakıt alındığında…
Ya da bir paket sigara…
Toplumun en zengini de, en fakiri de olsanız aynı vergiyi ödersiniz.
Tabi burada en pahalı denilirken sadece fiyat kıyaslaması söz konusu…
Ya bu fiyat, toplumdaki gelir düzeyiyle kıyaslansaydı…
Ve bir depo benzin için asgari ücretli ne kadar çalışıyor diye sorulsaydı işte o zaman benzin fiyatının korkunç yüzü daha bir ortaya çıkardı.
Bu arada ülkemizde benzin ya da genel olarak söylersek akaryakıtın fiyatı yıllardır neden dünya ortalamasının üzerinde hiç düşündünüz mü?
Bizim gibi ülkelerde akaryakıtın fiyatı bilinçli olarak çok yüksekte tutulmaktadır.
Özellikle tarıma ve sanayiye yani akaryakıtı üretim amacıyla kullanan kesime sübvansiyon daha açık deyişle indirim uygulanmadığından…
Ülkemizde akaryakıt kullanılarak ekle edilen sanayi ve özellikle tarım ürünlerinde maliyet ister istemez dünya fiyatlarının çok üzerine çıkmaktadır.
Böyle olunca ülkemize birçok vergi muafiyeti ve gümrük kolaylıklarıyla gelen yabancı ürünler karşısında ülkemiz ürünleri çok pahalı kalmaktadır.
Sonuçta satılamayan yerli ürünlerin yerini ister istemez ithal ürünler almaktadır.
Bu gün piyasada artık yerli ürün yerine çokça görmeye başladığımız yabancı ürünlerin ülkeye çok uygun koşullarda girebilmesinin nedenlerinden biri ucuz döviz ve gümrük muafiyetiyse…
Bir diğeri de yerli ürünlere dünyanın diğer ülkeleri gibi sübvansiyon yapılmayıp akaryakıtı en pahalı almaları sağlanarak pahalı üretim yaptırılmasıdır ki…
Yüksek maliyetle yerli üretim baltalanıp, dış alımın önü açılsın…
Yani
Bir nevi sömürge ekonomisi…
Öyle değil mi?

16–12–2010
Nusret KEBAPÇI

1 Ocak 2011 Cumartesi

SİLAH İCAT OLDU…

SİLAH İCAT OLDU…

Geçtiğimiz günlerde televizyonlarda bir haber yer aldı.
“ABD’de silahlı bir kişi okulun yönetim toplantısını basarak orada bulunan öğretmenleri etkisiz hale getirdi ve sağa sola rastgele ateş etmeye başladı.”
Sonuçta kimse yaralanmadı ya da ölmedi ama bir düşünün ya olsaydı
Ne olacaktı?
Peki, gün içinde herhangi birimizin başına böyle bir olayın gelebilmesi olasılığı yok mu?
Aslına bakarsanız bu olayın benzerlerini çoğumuz günlük yaşam içinde yaşıyoruz.
Hem zaten çok değil günlük gazeteleri bile şöyle bir taramak…
Hatta sadece bir günlük gazeteye bakmak bile bu konuda ayrıntılı bilgiye ulaşmak için yeterli değil mi?
Hep okuyoruz…
“Kendisini sollayan kişiye…”
“Bar çıkışında meydana gelen olayda…”
“Alacak meselesinden çıkan olayda …”
“Sokakta gördüğü hasmına …”
“Düğünde havaya ateş ederken…”
Bu ve benzeri olayları sayfalarca uzatmak mümkün…
Tabi bu arada bazıları söyle düşünebilir, tüm bunların silah yasasıyla ilgisi ne? Bu yaşanan olaylar sadece ruhsatlı silahlarla meydana gelmiyor ki.
O halde konuyu birçok yönüyle enine boyuna tartışmakta yarar bulunmaktadır.
Geçtiğimiz yıl hazırlanan “Silah Yasası” olarak adlandırılan yasa tasarısına göre…
Bir kişi 5 adet ruhsatlı silaha sahip olabilecek.
Bunlardan 2 tanesi taşıma ve 3 tanesi ise bulundurma ruhsatlı olarak alınabilecek.
Ve kişi isterse bu silahlardan ikisini aynı anda üzerinde taşıyabilecek
Durun daha bitmedi…
18 yasını bitiren herhangi bir genç de(daha önce 21 yaş sınırı vardı) pompalı tüfek sahibi olabilecek.
Dahası bunun için tam teşekküllü bir hastaneden rapor almasına falan da gerek kalmayacak.
Yani basit bir raporla sorunu çözecek.
Şimdi bırakın insanların suç işlemesini, ateş etmesini…
Sadece taşıma ruhsatı olduğu için kişinin çekinmeksizin belinde taşıdığı silahın azıcık görünmesi bile, diğer insan ya da insanlar üzerinde baskı oluşturmaz mı?
Onların çekinmesine ya da korkmasına yol açmaz mı?
O halde
Herkese bir soru
Madem herkes silah taşıyarak kendi güvenliğini kendisi sağlayacaksa devlet niçin var?
Devletin görevi en başta vatandaşın canını ve malını korumak değilse nedir?
Güvenlik güçleri sadece bu nedenle silah taşımıyor mu?
Herkesin silahlanmasının teşvik edilmesi kişisel güvenliğimizin bile artık özelleştirilip kişinin kendi inisiyatifine terk edilmesi değil midir?
Ayrıca çıkarılacak yasa…
Biz sizin can ve mal emniyetinizi koruyamıyoruz, herkes başının çaresine baksın türünden devletin bir itirafı anlamına da gelmez mi?
Ama biliniz ki çağdaş bir devlette güvenlik güçleri dışında silahlı güç olamaz.
Eğer olursa, bilin ki orada devlet falan kalmaz…

16–12–2010
Nusret KEBAPÇI

NEREDEN BULDUN?

NEREDEN BULDUN?


Hani ne derler “Hafıza i beşer nisyan ile maluldür.” Yani bu günün Türkçesiyle söylersek insanoğlu unutur.
Şöyle bir düşünün Türk siyaset sahnesinde bu güne kadar neleri unuttuk.
Aslına bakarsanız o kadar çok şeyi unuttuk ki…
Eğer unutmamış olsaydık inanın bu gün hala siyaset sahnesinde hala onca yaslarına rağmen boy gösteren nicelerinin çoktan bırakın tarih sahnesinden insanlık sahnesinden bile çekilmeleri gerekirdi ama…
Dedim ya insanoğlu unutur
Şimdi şöyle bir etrafımıza bakalım eskiden beri siyaset sahnesinde boy gösterip de yolsuzluğa bulaşmamış kaç kişi var.
Ya da
Bırakın tüm bunları bu kişilerin yaptıklarını bu gün için hatırlayan var mı?
Ya da hatırlanmış olsa, bu kişiler hala siyasette boy gösterebilirler mi?
Doğrusunu söylemek gerekirse gösteremezler.
Tüm bunlar nereden aklıma geldi…
Hani Wikileaks belgelerinde Başbakanın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu yazılmıştı ya…
Başbakan da bunu üzerine “ispatlamayan şerefsizdir.” Demişti.
İşte buradan hareketle söylüyorum…
Bu günkü sistemle ülkemizde hemen her yönetici hakkında şaibe bulunabilir.
Çünkü sistem şeffaflık üzerine kurulmamıştır.
Üstelik sistem şeffaf olmadığı gibi yapanın yanına da yaptığı kar kalıyor.
Sadece son 6 ay içinde ortaya atılan rüşvet iddialarını bir göz önüne getirin.
İki tane çok uluslu şirket; 3M ve Mercedes Benz Türkiye’de rüşvet dağıttıklarını açıklamışlardı…
Ne oldu?
Bunları yapanlar bu işten nemalanan bürokratlar, siyasiler ortaya çıkarıldı mı?
Kaç kişi hakkında soruşturma açıldı…
Kaç kişi suçlandı…
Kaç kişi yargıya sevk edildi…
Merak edenler için ben söyleyim sadece hiç kimse.
Her zaman olduğu gibi örtbas edildi ve yapanın yanına kar olarak kaldı.
Peki, bu gün Türkiye, tüm bu şaibelerle yaşamak zorunda mı?
Aslında değil ama bunun için …
Sadece askerden değil…
Öncelikle hemen herkesten hesap sorulmasını sağlayacak bir sisteme ihtiyaç bulunuyor.
Elbette her sorun gibi bu sorunun da çözümü var.
Yeter ki istenilsin.
Örneğin: herkes…
Başta kamu ve özel sektör yöneticilerinden başlamak üzere…
Tüm parti, dernek, oda ve sendika yöneticileri, milletvekilleri bu görevine gelmeden önce ve bu görevi bittikten sonra ayrıntılı olarak mal beyanında bulunsa…
Bunu vermediği ve de kaçtığı zaman hemen yargı önüne çıkarılsa…
Ya da iki beyan arasındaki fark açıklanamayacak kadar büyük olduğunda
O kişiye yargı yoluyla nereden bulduğu sorulsa…
Bu sorulmanın sonucunda ortaya çıkan açıklanamayan mal ve paraya da el konulsa…
Sizce ülkede yolsuzluk olabilir mi?
Türkiye bunu hak etmiyor mu?

09–12–2010
Nusret KEBAPÇI