4 Ağustos 2026 Salı

TÜRKİYE’NİN ASIL İHTİYACI: ATATÜRK SÖYLEMİ DEĞİL, ATATÜRK ÇİZGİSİ

 

TÜRKİYE’NİN ASIL İHTİYACI: ATATÜRK SÖYLEMİ DEĞİL, ATATÜRK ÇİZGİSİ

Uğur Mumcu’nun o bilinen meşhur sözü sanıyorum bugün her zamankinden çok daha anlamlı: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.” Ne var ki Türk toplumu, çok uzun zamandır sorgulamayı pek sevmiyor. Bu nedenle de bilgi edinmek, araştırmak ve sorgulamak yerine; kullanılan sloganlara hayran kalıp içeriğini irdelemeden savunmayı tercih etmektedir.

Yakın geçmişte yaşadığımız yardım dernekleri örneğinde olduğu gibi, içeriği ne kadar zayıf olursa olsun, lider konumundaki bir kişinin “Atatürk” ve “Cumhuriyet” gibi kavramları kullanması geniş kitleleri ikna etmeye yetebilmektedir. Çünkü sorgulama, araştırma ve eleştirel düşünme alışkanlığı, Türk toplumuna eğitim sistemiyle dahi tam olarak kazandırılamamıştır. Bu eksiklik yalnızca siyasette değil, hayatın neredeyse her alanında açıkça görülmektedir.

CHP, bilindiği gibi, Müdafaa-i Hukuk’un devamı olarak Atatürk tarafından kurulduğu için “Atatürk’ün partisi” olarak anılmaktadır. Ancak aynı tanımlama, CHP’den ayrılanların kurduğu Yeni Parti için de kullanılmaktadır. Her iki partinin programına da bakıldığında, 1935’teki CHP programında yer alan vatanın emperyalizme karşı bağımsızlığını, ulus devleti ve ulus kimliğini esas alan maddelerden eser bulunmamaktadır. Peki, sizce Atatürk’le özdeşleştirilen bir partiden beklenen ne olmalıdır?

Her şeyden önce Atatürk’ün Türk ulus kimliğine, üniter devlet yapısına ve “Her fabrika bir kaledir” anlayışına verdiği önem göz önüne alındığında; böyle bir partinin ekonomik ve siyasi bağımsızlığa sahip çıkması, sanayiyi, tarımı, madenleri ve toprak bütünlüğünü koruması beklenir. Türkiye’nin ihtiyacı da tam olarak budur. Oysa yaşananlar bunun tam tersidir. Üstelik bu tutum, Atatürk’ün ilkeleriyle bağdaşmaktan çok uzaktır.

Bir parti düşünün; BOP'un eş başkanı konumundaki bir anlayışla, bu proje kapsamında parçalanan diğer ülkeler gibi Türkiye’nin de ulus devlet yapısını çözmek, Türk kimliğini yok edip ülkeyi federatif bir yapıya dönüştürmek amacıyla ittifak kursun. Üstelik kendisi ve belediyeleri üzerinde ne kadar baskı kurulursa kurulsun bu ittifaktan ayrılmasın. Atatürk’ün partisi olduğu iddia edilen bir siyasi oluşumun böylesi bir sürece karşı çıkması, toplumu bilinçlendirmesi ve ne pahasına olursa olsun direnmesi gerekmez mi?

Ya NATO yandaşlığına ne demeli? ABD, NATO içinde Türkiye’yi İran’a karşı konumlandırmaya çalışırken, Karadeniz’de Ukrayna’ya destek vermeye, Romanya ve Bulgaristan ile birlikte Rusya’ya karşı mücadele etmeye zorlarken; sözde "Yurtta sulh, cihanda sulh" deyip NATO’dan görev almaya talip olmak nasıl savunulabilir? Üstelik tüm dünyada varlığı ve işlevi tartışılırken…

İşte bu noktada Atatürk’ün emperyalizm karşısındaki duruşuna bakmak gerekir. Atatürk, bölge ülkeleriyle ittifaklar kurarak emperyalizme karşı mücadele etmişti. Bugün ise Atatürkçü geçinenler, emperyalizmle iş birliği yaparak bölge ülkelerine karşı konumlanmaktadır.

Aslında aynı tutum Avrupa Birliği süreci için de geçerlidir. Ergenekon ve devamındaki ulus devlet ile ulusal orduyu tasfiye etmeye yönelik operasyonlar, "Ordu sivil otoritenin emri altına girsin, bağımsız bir tutum almasın" anlayışıyla AB tarafından savunulmadı mı? Tüm bu operasyonların sonuna kadar desteklenmesi de yine AB'nin dayatmaları arasında değil miydi?

Kıbrıs’ta Türk askeri “işgalci” olarak nitelendirilerken, yalnızca Rum kesiminin Kıbrıs’ın tamamını temsil ettiği kabul edilmedi mi?

Aslında AB’nin Türkiye karşıtı tutumu sadece siyasette değil, ekonomide de görülmektedir. AB ülkelerinde kamu iktisadi teşebbüsleri ve devlet şirketlerinin üretim, katma değer ve yatırımlardaki payı en az %40 civarındayken, Türkiye’de özelleştirmelerle birlikte bu oran %10’un bile altına düşmüştür. Buna rağmen AB, devlet kurumlarının, bankaların ve şirketlerin özelleştirilmesi için baskı yapmakta; kendi tarımını sübvanse ederken, Türkiye’ye tarımsal desteklerin kaldırılmasını dayatabilmektedir. Bu tutum bile Türkiye’yi tamamıyla pazar olarak gördüklerinin açık bir kanıtı değil midir?

Tabii tüm bunların yanında Kürtçe televizyon kurulmasının dahi ilerleme raporlarıyla bize dayatıldığını da göz ardı etmemek gerekiyor.

Sizce siyasi sınırlar kadar önemli olan ekonomik sınırlarımız, yani gümrük politikalarımız üzerinde hiçbir yetkisi bulunmayan bir devlet; sanayisini, tarımını, ticaretini, kısacası ekonomik bağımsızlığını koruyabilir mi?

İşte Gümrük Birliği konusu, üzerinde en çok durulması gereken başlıklardan biridir. Siyasi sınırlarıyla birlikte ekonomik sınırlarını korumayan ve AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmalara kendi pazarını açan bir ülke; sanayisini, tarımını ve madenlerini koruyamaz. Bu durum, ulus devlet olma iddiasını geçersiz kılar. Böyle bir ülke, hemen her alanda AB’nin açık pazarı olarak ekonomik sömürgesi hâline gelecektir.

Ya programda yer alan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın, Türkiye’nin şerh koyduğu maddelerinin bile uygulanması talebine ne diyeceksiniz? Çünkü bu o kadar açıktır ki hiçbir yoruma gerek kalmaksızın yerel yönetimlere ekonomik ve siyasi bağımsızlık tanımaktan başka bir şey değildir. Uygulandığı takdirde her yerel yönetim dışarıdan borç alabilecek, kendi kararlarını alabilecek hâle gelecektir. Bu da merkezî devletin yetkilerini zayıflatıp yerel yönetimlere mali ve idari özerklik sağlamaktır ki bu, adı konulmasa bile açıkça federasyondan başka bir şey değildir.

Buna bir de anayasa değişikliğiyle “eşit vatandaşlık” adı altında Türk ulus kimliğinin kaldırılması ve etnik kimliklerin anayasal olarak tanınması eklensin; üstelik anadilde eğitim ve kamu hizmeti de bunlara ilave edilsin. O takdirde ister istemez ortak ulusal dili öğrenme zorunluluğu ortadan kalkacaktır. Bir kuşak sonra da toplumdaki farklı dilleri konuşan insanlar birbirini anlayamaz hâle gelecektir. Bu durumda, bugün olmasa bile yakın gelecekte toplum ayrışacak ve süreç ülkenin parçalanmasıyla sonuçlanacaktır.

Bu parçalanmanın ekonomik ve siyasal zeminini ise neoliberal politikalar oluşturmaktadır. Mevcut iktidarın programı sağ neoliberal bir anlayışa dayanmaktadır. Yeni Parti’nin programı ise "sol neoliberal" olarak nitelendirilebilecek bir çizgiyi temsil etmektedir. Her ikisinin de Atatürk’ün kurduğu ulus devlet, millî egemenlik, kamucu ekonomi ve tam bağımsızlık ilkeleriyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Türkiye’nin asıl ihtiyacı ise popüler lider söylemleriyle geçiştirilen neoliberal programlar değil; ekonomik ve siyasi bağımsızlığı esas alan, Atatürk’ün kurduğu ulus devleti ve kamucu ekonomiyi yeniden inşa edecek millî bir duruştur.

Gerisi hikâyedir.

03.08.2026

Nusret KEBAPÇI

 

31 Temmuz 2026 Cuma

CHP VE YENİ PARTİ’NİN ASIL SORUNU…

 CHP VE YENİ PARTİ’NİN ASIL SORUNU…

Toplum olarak öyle hale geldik ki, çeşitli yardım derneklerinde olduğu gibi lider odaklı hale geldik. Böyle olunca da ona olan hayranlık çoğu zaman gözümüzü kör edebilmektedir. Haliyle bu durumda ne partinin programı önemli olmaktadır, ne de tüzüğü.

Sanıyorum okumayı çok sevmediğimizden olsa gerek, bizde liderin ağzından çıkan söz hemen her şeyden üstün tutulmaktadır. İşte bu nedenle ülkede olanı biteni anlamak son derece dikkat ve algılamayı gerektirmektedir.

Bilindiği gibi iktidarın, ABD desteğiyle bölgedeki planların gerçekleşmesini sağlamak amacıyla iş başında tutulduğu açık bir gerçek. Küresel merkezler için bu planı riske atmayacak bir muhalefet blokunun varlığı ise hayati önem taşıyor. Bugün siyaset gündemini meşgul eden iç çekişmelerin, tüzük kavgalarının ve ana muhalefetten kopup "Yeni Parti" kuranların yarattığı illüzyonun arkasındaki asıl tablo tam olarak burasıdır.

Peki, muhalefetin sorunu gerçekten koltuk veya tüzük tartışmalarından mı ibaret? Bence esas olarak eski partide kalanların da, oradan ayrılıp Yeni Parti kuranların da söylemlerine baktığınızda; sadece isimlerin değiştiğini ama küresel sisteme uyum sağlayarak itaatin ön planda olduğunu bizzat kendiniz göreceksiniz. Ama bu yapılar gerçekten Atatürk’ün çizgisini mi temsil ediyor, yoksa neoliberalizmin farklı renklerine mi dönüştüler? Asıl önemli olan orası.

Doğrusunu isterseniz muhalefet etmek; iktidara taban tabana zıt bir hat çizmek anlamına gelmektedir. Oysa bugün gerek CHP gerekse ondan türeyen Yeni Parti'ye baktığınızda, iktidara ne kadar benzediğinizi fark edeceksiniz. İktidar koltuğunu ABD ve NATO’ya bağlamışken; sözde muhalefet olan ne CHP’den ne de Yeni Parti'den bir NATO eleştirisi duymak mümkün olamadığı gibi, tam tersi olarak ABD'nin saldırı örgütü NATO'ya bağlı kalınacağı programa bile alınabiliyor.

Ya ABD ve İsrail açıkça İran’a saldırdığında, bölge barışı adına İran’dan yana net bir duruş sergileyen bir açıklama görebildiniz mi? İnanın o da yok. Peki, ABD Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygularken parçaladığı Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya ve Suriye’ye, yani komşularımıza sahip çıkan herhangi bir kurumsal duruşa şahit oldunuz mu? Ne yazık ki "evet" demek pek olası değil.

Aslına bakarsanız sadece dış politikada değil, iç politikada da durum farklı değil. İklim anlaşmalarına gözü kapalı verilen oylardan, maden sahası adı altında toprakların yabancı sermayeye peşkeş çekilmesine gösterilen cılız tepkilere kadar sistemle tam bir uyum var.

Hatta o kadar ki iktidarın "terörsüz Türkiye" ambalajıyla sunduğu yeni anayasa projesinin, ulus-devleti parçalama tuzağı olduğunu görüp masadan kalkmak düşünülmediği gibi; bugün Kürt sorunu, anadilde eğitim denilerek ulus-devlet karşıtı projelerde rol almaya çalışmak, bu partilerin Atatürk’ün değil karşıtlarının temsilcisi olduğu anlamına gelmez mi?

Kaldı ki bundan bir süre önce iktidar ve MHP çekimser kalırken, "anadilde kamu hizmeti" denilen kamuda ulusal dilin yok olması anlamına gelen meclisteki oylamaya bile tam kadro destek olunmadı mı?

Sizce muhalefet ve Yeni Parti, Atatürk’ün "Ekonomik bağımsızlık olmadıkça siyasi bağımsızlık olmaz" ilkesine ne kadar bağlı dersiniz?

Siz hiç bugüne kadar bu muhalif partilerden iktidara gelindiğinde; yabancılara satılan sanayi, liman, enerji, haberleşme, toprak dahil bunların tekrar millîleştirileceğine ilişkin herhangi bir söz ya da millî sanayi, millî tarım, millî enerji, millî madencilik, millî haberleşme politikası gibi ekonomik bağımsızlığa ilişkin projelerin uygulanacağını sahi duyan oldu mu?

Ne yazık ki bugün programlarında yer alan "kamuculuk" veya "kalkınma" lafları, liberal sistemin krizlerini sosyal yardımlarla yamama çabasından ibaret. Gerçek bir anti-emperyalist program; IMF, Dünya Bankası ve Londra merkezli tefecilere meydan okumayı gerektirir. Oysa hem CHP’nin hem de Yeni Parti’nin ekonomi kurmayları küresel finans kapitale "Sermayeniz bizde daha güvende olacak" vaadinde bulunmaktadır.

Ancak CHP’nin 1935 Programı’na baktığımızda; kapitülasyonları temizleyen, demiryollarını, limanları ve madenleri millîleştiren radikal bir anti-emperyalist öz görmekteyiz. Ama bugün muhalefet stratejik varlıkları kamulaştırmak yerine, küresel Batı’nın dayattığı "yeşil ve dijital dönüşüm ve gelişmiş sanayileşmiş ülkelerin bile vazgeçtiği sıfır karbon emisyonu tuzağını" rehber edinebilmektedir.

O kadar ki Türkiye’nin karar süreçlerine katılamadığı, üçüncü ülkelerle yapılan Serbest Ticaret Anlaşmalarında pazarını tamamen Batı’nın insafına terk ettiği ve yerli sanayi ile üreticiyi vuran Gümrük Birliği’nin yarattığı bu tek taraflı iktisadi bağımlılığa bile esastan tek bir itiraz getiremiyorlar. Ulusal pazarı koruyacak millî bir gümrük ve dış ticaret politikası savunulmuyor.

Üstelik Batı'nın ulus-devletleri çözme stratejisi olan "çok kimliklilik" ve özellikle AB Özerklik Şartı’nın tam olarak uygulanması gibi taleplere de programlarında yer verilmektedir. Oysa AB Özerklik Şartı’nın çekincesiz uygulanması; merkezin idari ve mali denetimini kaldırarak yerel yönetimleri birer feodal yapıya dönüştürmek yanında, üniter devlet yapısını zaafa uğratacağı gibi egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ulus-devlet omurgasını da fiilen tasfiye edecektir. Yani hem ekonomiyi küresel fonlara ve Gümrük Birliği kıskacına emanet edip hem de idari yapıyı özerklik söylemleriyle esneterek anti-emperyalist olunamaz. Bu çizgiden bağımsızlık değil, ancak küresel sisteme uyumlu bir "restorasyon" projesi çıkacaktır.

Aslına bakarsanız bu teslimiyet zincirinin ilk halkası 2002’de döşenmişti. Dünya Bankası’ndan gelen Kemal Derviş’in "15 günde 15 kanun" dayatmasıyla tarım çöktü, özelleştirmeler hızlandı. Deniz Baykal’ın Derviş’i partiye katması, küresel finans merkezlerine "Biz de serbest piyasanın garantörüz" mesajıydı. O gün "pazar istilası" olan küreselleşme, birden "kaçınılmaz dünya gerçeği" ilan edildi. Kamucu akıl terk edildi. Bugün Yeni Parti kuranların da aynı neoliberal okuldan yetişmiş olması tesadüf değildir.

2002’de iktisadi kaleler terk edildi, ardından gelen programlarla piyasacılık muhalefetin gen haritasına kazındı. Bugün ister eski partide kalsınlar, ister Yeni Parti kursunlar; aynı ekonomik teslimiyet sürmektedir.

Demek istediğim:

Gerek CHP'nin gerekse oradan kopan Yeni Parti’nin asıl sorunu, kimin başkan olacağı değil; kurucu hafızadan ve ulusal bağımsızlık ideolojisinden koparak neoliberalizme teslim olmasıdır.

Başka bir şey değil.

28.07.2026

Nusret KEBAPÇI


21 Temmuz 2026 Salı

AHBAP, HALUK LEVENT YA DA SOSYAL DEVLETİN PLANLI BİTİRİLİŞİ

 

AHBAP, HALUK LEVENT YA DA SOSYAL DEVLETİN PLANLI BİTİRİLİŞİ

Bilindiği gibi son günlerin en hararetli tartışma konusu, kısa adı AHBAP olan derneğe yapılan operasyonlar ve onun popüler lideri sanatçı Haluk Levent ile ilgili iddialar. Kamuoyunda hemen herkes kendince bir şeyler söylüyor. Kimi yıllardır bu derneğin neden denetlenmediğini sorguluyor, kimi ise toplumun popüler figürlere duyduğu hayranlığı, yaratılan lider kültünü ve kitlelerin bu isimlere nasıl bağımlı hale geldiğini analiz ediyor.

Ama işe daha geniş bir pencereden bakarsak; toplum olarak yaşadığımız bu ilk hayal kırıklığı mı? Elbette değil. Bunun en önemli nedeni, hemen her konuda soran, sorgulayan değil de kolay ikna olan, sadece "söze" inanan bir toplumsal yapıya sahip olmamızdır. Bu saflık sadece sosyal yardım konularında değil; kaynağı belirsiz kolay kazanç vaatlerinde veya saadet zincirlerinde de hep karşımıza çıkabilmektedir.

Ancak yine de söylemek gerekir ki belki çok farkında olmasak da, ünlü ya da popüler insanlara duyulan bu bağımlılık ve hayranlık duygusu, siyasete bakış açımızda da aynen geçerli…

Neyse, asıl konumuza dönersek, elbette AHBAP bu alanda bir ilk değil. Biz bu topraklarda "Kimse Yok Mu" derneğinden tutun, Bosna paralarına, hatta Deniz Feneri’ne kadar pek çok yardım skandalına tanık olmadık mı?

Ancak bugün kamuoyu, konuyu son derece yanlış bir zeminde tartışmaktadır. Çünkü tartışa geldiğimiz tüm bu sosyal yardım skandallarının asıl ve en temel nedeni popüler figürler değil; 1980’lerden itibaren sistematik olarak uygulanan neoliberal politikalardır.

Neoliberalizmin en belirgin karakteri de, devletin eğitim, sağlık, barınma ve afet yönetimi gibi sosyal alanlardaki doğrudan hizmet sağlayıcı rolünü kasten terk etmesidir. Yine 1980’lerden bu yana sosyal devletin tasfiyesi ile federasyon ve eyalet tartışmalarının aynı tarihsel süreçte karşımıza çıkması da asla tesadüf değildir. Çünkü neoliberal sistem; kamusal alanı yok edip üniter sosyal devleti küçültmeye çalışırken diğer yandan da yerelleşmeyi yani etnik ve dinsel cemaat ve tarikatları da teşvik etmekte olup ulusal piyasayı da küresel sermayeye alabildiğine açmayı hedeflemektedir.

Böyle olunca da sosyal devlette hizmet almak anayasal bir "hak" iken; bu hizmetlerin yerel yapılara, cemaat, vakıf veya şirketlere devredildiği neoliberal modelde hizmet, bir "lütuf ve hayırseverlik" ilişkisine dönüşmektedir. Bu dönüşüm tesadüfi değildir; zaten amaç bireyleri devlete anayasal haklarla bağlı "yurttaşlar" olmaktan çıkarıp, belirli yapılara göbekten bağlı "müritlere", "muhtaçlara" veya "müşterilere" dönüştürmektir.

Biz bu acı gerçeği sadece depremlerde ve sosyal yardımlarda mı yaşıyoruz? Hayır. Orman yangınlarında da aynısını tecrübe etmedik mi? Dünyada ormanlık alanı çok olan pek çok ülkede devlete ait devasa uçak filoları bulunurken, bizde Türk Hava Kurumu’nun (THK) uçakları hangarlarda çürümeye terk edilmedi mi?

Bununla yetinilmeyip Uçağı dahi olmayan paravan şirketlere yangın söndürme ihaleleri verilmesi, bu "piyasalaştırma" dalgasının en dramatik örneklerinden biri değil mi?

Aslında Neoliberalizm her zaman kamu kurumlarının hantal ve verimsiz olduğunu, özel sektörün ise daha "etkin" çalıştığını iddia eder. Oysa bu örnekte görüldüğü gibi, kamu kapasitesi kasten felç edilerek yandaş sermaye gruplarına yapay bir pazar yaratılır. Devlet, asli görevini yerine getiren kamusal bir organizasyon olmaktan çıkarılıp; kaynakları özel sektöre aktaran bir "ihale dağıtım mekanizmasına" dönüştürülür.

Bu yıkıcı taşeronlaştırma sadece doğal felaketlerle de sınırlı değil. Devletin tüm yurttaşlarına eşit ve ücretsiz olarak vermesi gereken eğitim ve barınma hizmetlerinde de durum aynıdır. Devlet barınma gibi en temel kamusal ihtiyacı bilerek yetersiz bıraktığında, oluşan boşluğu organize olmuş inanç temelli yapılar doldurmaktadır.

Yurtların ve okulların adım adım vakıf ve cemaatlere devredilmesi de bu zincirin en kritik halkasıdır. Bu durum, neoliberal devlet için hem bütçeyi sosyal yardıma değil ranta ayırarak "mali yükten kurtulma" hem de arka planda ideolojik bir hegemonya üretme işlevini aynı anda görür. Yani taşeronlaştırma sadece ekonomik değil, tamamen politiktir.

Tarihsel sürece baktığımızda, sosyal yardımların devletin ödevi olmaktan çıkarılmasının somut yasal başlangıcı Turgut Özal dönemine, yani 29 Mayıs 1986 tarihli ve 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu’na dayanır. Bu yasa ile kurulan vakıflar (SYDV), devletin doğrudan "hak temelli" yardım modelini yıkarak yerine "lütuf temelli" yardımı getirmiştir.

2011 yılındaki 633 sayılı KHK ile de Cumhuriyetin en köklü kurumu SHÇEK’in kapatılması ise bu sürecin ikinci büyük fazı olmuş ; çocuk yurtları ve koruma evleri protokollerle cemaat bağlantılı yapılara açılabilmiştir.

Aynı kurumsal erime havacılıkta ve eğitimde de işletilmiş 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu yüzlerce kez değiştirilerek orman yangını söndürme gibi hayati işler bile özel sektöre açılmıştır. Hatta 2019 yılında Orman Genel Müdürlüğü ihale şartnamesine "en az 5.000 litre kapasite" şartı koyarak, elinde 4.900 litrelik uçaklar bulunan THK’yı sadece 100 litrelik kasıtlı bir farkla devre dışı bırakmış; ihaleleri uçaksız paravan taşeronlara dağıtılabilmiştir.

Eğitimde de 5580 sayılı Kanun ile özel okullara teşvikler zirve yaparken, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın belirli vakıflarla (TÜRGEV, TÜGVA, Ensar) imzaladığı protokoller yurtların kapısını bu yapılara ardına kadar açmıştır.

Şimdi aklınıza dünya bu işi nasıl çözüyor? Gibisinden bir soru gelebilir.

Bu yüzden birkaç örnek vermekte yarar var.

Örneğin İsveç gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde afet yönetimi de sosyal hizmetler de tamamen kamusal ve profesyoneldir; orada "Haydi para toplayalım" diyen sivil figürlere veya cemaat yurtlarına rastlayamazsınız, çünkü barınma ve yardım bir vatandaşlık hakkıdır. Almanya’da ise devlet, THW (Teknik Yardım Kurumu) gibi doğrudan İçişleri Bakanlığına bağlı yapılarla altyapıyı asla özele devretmez, sivil gönüllülüğü bile sıkı bir kamu denetimiyle kendi bünyesinde organize eder.

Çin ve Rusya gibi devletçi modellerde ise sivil toplumun veya bağımsız figürlerin afet bölgesine girip para toplaması kesinlikle yasaktır; her şey ordunun ve bakanlıkların (EMERCOM) merkezi sistemiyle yönetilmektedir

Bizim bugün kopyaladığımız "şirketleşmiş afet ve hayırseverlik kumarı" modelinin mucidi ise ABD’dir. Ancak Türkiye’deki asıl trajedi şudur: Biz ABD gibi bu işi tamamen şirketleştirecek devasa bir kurumsal ve finansal altyapıya da sahip değiliz. Dolayısıyla kamusal kapasite (THK gibi) kasten çökertilince, geriye sadece cemaatlerin insafı ya da popüler sivil figürlerin (AHBAP vb.) iyi niyeti kalmaktadır.

İşin en çarpıcı yanı; devlet bu alanlardan bütçe yetersizliğinden değil, bilinçli bir politik tercih olarak çekilirken Kamu, kaynaklarını planlı bir şekilde pay etmek için alanı bilerek boşaltmaktadır.

Yani Ülke bir yandan adım adım sosyal devletten uzaklaştırılırken, diğer yandan yeni anayasa girişimleriyle federasyon yapısına doğru sürüklenmesini birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Çünkü bu kurgunun sahipleri; kamusal korumadan mahrum bırakılan halkın, devletten uzaklaşarak alternatif olarak sunulan cemaat ve tarikatların yansıra etnik kimlikçi örgütlenmelerin kucağına itilmesini istemektedir. Zira bağımsız, üniter ve güçlü bir ulusal sosyal devlet, emperyalizmin bu coğrafyadaki çıkarlarıyla asla bağdaşmamaktadır.

Aslında olay nedir biliyor musunuz?

Bizler sahnedeki aktörleri (Haluk Levent'i, AFAD'ı veya dernekleri) tartışırken, arkadaki koca dekorun çoktan satıldığını ve ülkenin geleceğinin bu tehlikeli tezgâhla biçimlendirildiğini görmüyoruz.

Olay budur.

20 Temmuz 2026
Nusret KEBAPÇI

13 Temmuz 2026 Pazartesi

KURTULUŞ SAVAŞI’NDAN KURTULMAK…

 

KURTULUŞ SAVAŞI’NDAN KURTULMAK…

Hani zaman zaman halk arasında "Her şeyin başı eğitim" ya da hemen her konudaki aksaklık ve bilinmezlikle ilgili olarak "Eğitim şart" gibi sözler kullanılır ya; aslında bu türden bir tanımlama doğru değil. Doğru olan, "Nasıl bir eğitim?" sorusunu sormaktır. Çünkü bir ülkede uygulanmakta olan eğitimi ülke siyasetinden, özellikle de ekonomisinden ve ekonomi politikasından ayırmak mümkün değildir.

Elbette bu sadece ülkemiz için geçerli değil. Hemen her ülkede o ülkenin eğitimine bakarak, ilgili ülkenin nasıl bir siyasi ve ekonomik sistem içinde bulunduğunu çözümlemek, yani anlamak nasıl mümkünse; tam tersi şekilde ekonomik ve siyasi yapısına bakılarak da ilgili ülkenin eğitiminin nasıl bir yapıda olduğu pekâlâ anlaşılabilir.

Belki ben bu şekilde anlatınca, özellikle de eğitimle çok yakından ilgili değilseniz kafanız biraz karışmış olabilir. Bu yüzden konuyu olabildiğince açıklamaya çalışacağım ki karışıklığı giderebilelim.

Şimdi şöyle bir düşünün: Eğer bir ülke kendisine hedef olarak ekonomik ve siyasi bağımsızlığı, hemen her alanda ulusal egemenliği koymuşsa eğitimi de ona göre şekillenir. Yani ülke çocukları laik, bilimsel, teknolojik, araştırmaya, sorgulamaya ve tartışabilme becerisine dayanan bir eğitim modeli yanında; emperyalizme karşı, ülkenin tarihinde hangi zaferlerle millet olduğunu anlatan, tarihsel kahramanlarını ve yaşanmışlıklarını da içeren bilgilerle dolu bir içerikle eğitilir ki ülke gelecekte de tehdit ve tehlikelerle karşılaştığında, ülke gençliği ulusu ve ulusal varlıklarını korumak adına mücadeleye girişebilsin.

Ama ülke kendisine hedef olarak ekonomik ve siyasi bağımsızlığı değil de tam tersini, yani ülkeyi tamamen küresel emperyalist şirketlerin pazarı yapmayı ve buna paralel olarak bugün olduğu gibi ulusal yapısını da etnik ve mezhepsel kimliklere ayrıştırmayı hedeflerse… Evet, ne olur?

Aslında yapılacak şey bellidir: Aynen bugün ülkemizde olduğu gibi eğitimle ilgili yasa ve yönetmelikler değiştirilerek; vatanını, milletini, bayrağını seven öğrenciler yetiştirmekten vazgeçilir. Böylece Atatürk ve Kurtuluş Savaşı hakkında en küçük bir bilgiye sahip olmayan, tamamen küresel sermayeye hizmet etmeye odaklı, ulusal bilinçten yoksun, tarihinden bihaber, emperyalizm ile ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi hiçbir değeri benimsememiş, vatana bağlılığı zayıflatılmış bir öğrenci modeli yetiştirilir.

Zaten amaç da budur.

Bunu yapabilmek için de ders kitaplarından Atatürk, Cumhuriyet, Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı, emperyalizm ve bağımsızlık gibi kavramların çıkarılmasının yanı sıra; Kurtuluş Savaşı'nda ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında baş gösteren yaklaşık otuz civarındaki gerici ve bölücü ayaklanmaya yer verilmediği gibi Şeyh Sait, Derviş Mehmet ve Seyit Rıza gibi olaylar da unutturulursa, öğrenciler ülke için gelecekte de çok büyük tehlike oluşturabilecek etnik bölücülükle birlikte, tarikat ve cemaat örgütlenmesine dayalı Cumhuriyet düşmanı yapıları hiçbir şekilde tehdit ve tehlike olarak göremez.

Doğrusunu isterseniz, yaşanan her şey eşyanın tabiatına uygundur. Hemen her ideolojinin bir hedefi, aynı zamanda da bu hedefi uygulamasına engel olacağı düşünülen bir düşmanı da vardır.

Örneğin Milliyetçilikte hedef, ulus devleti ve ulusal birliği savunmak ve korumakla beraber ekonomik ve siyasi bağımsızlığa sahip olmak olurken; ulusu etnik ve dinsel kimlikçiklere ayırmaya çalışmak ile ekonomik ve siyasi bağımsızlığını yok ederek ülkeyi sömürge yapmaya kalkışmak da düşman kategorisindedir.

Bu durum sosyalistler için de arada bazı farklılıklar olsa bile ulus devletin yanı sıra ulusal birliği korumak, ekonomik ve siyasi bağımsızlığı savunarak emperyalizme karşı kendi pazarını korumak anlamında çok önemli bir farklılık göstermemektedir.

Ama siyasal İslamcılıkta durum farklıdır. Onda düşman; asla ekonomik ve siyasi bağımsızlığın yanı sıra ulusal birliği paramparça ederek ülkeyi sömürgeleştirmeye çalışan emperyalizm değildir. Siyasal İslam'ın düşmanı sadece, hemen her ülkede yalnızca ulus devletler ve onun en temel unsuru olan laikliktir. Bu nedenle de siyasal İslamcılar, bu özelliklerinden dolayı çok kolay bir şekilde Büyük Ortadoğu Projesi'ni (BOP) gerçekleştirerek bölge ülkelerini paramparça etmek isteyen ABD ve İsrail'in suç ortağı olabilmektedirler.

İşte bu yüzden Mondros'la sarayın teslim olmasını gözlerden kaçırmak ve Sevr'i reddederek 19 Mayıs 1919'da mücadeleye başlayıp 29 Ekim 1923'te Cumhuriyetle taçlandıran o büyük iradeyi yok saymak istiyorlar. Bunun için de "Milli Mücadele" diyerek sadece yabancı işgallere karşı mücadeleyi kabul edip, sarayın kurduğu Kuvâ-yı İnzibâtiye'ye ve İngiliz destekli gerici ayaklanmalara karşı verilen o büyük savaşı da akıllarınca yok saymaya çalışmaktadırlar.

Çünkü ancak böyle yaptıklarında, "Milli Mücadele" kavramını sadece yabancı işgallere karşı verilen bir "ümmet mücadelesi" olarak sunabilir; böylece dinci ve gerici isyanları yok sayabilirler. Biliyorlar ki ancak böyle yaptıklarında saltanatı, hilafeti ve ulusal birliğin önündeki en büyük engel olan tarikat ile cemaatleri ortadan kaldıran laik devrimleri de yok sayarak, "Milli Mücadele" adı altında geçiştirip hafızalardan silebileceklerdir.

Aslında yapılmak istenilen nedir biliyor musunuz? Ülke emperyalizme ekonomik olarak teslim edilirken, halk da ulusal bilinçten yoksun bırakılmaktadır ki gelecekte de kimse emperyalizme karşı çıkıp küresel güçlerin huzurunu kaçıramasın ve ülke küresel sermaye için dikensiz bir gül bahçesi olsun.

Yapılan budur.

13 Temmuz 2026

Nusret KEBAPÇI

 

6 Temmuz 2026 Pazartesi

TÜRKİYE’NİN ÇIKMAZI: NATO KISKACI

 

TÜRKİYE’NİN ÇIKMAZI: NATO KISKACI

Bilindiği gibi 7-8 Temmuz’da NATO toplantısı Türkiye’de yapılacaktır. Yani Türkiye, NATO’ya ev sahipliği yapacaktır. Bu nedenle iktidar, özellikle başkent Ankara’da çok hummalı bir faaliyet yürütmektedir. Bir yandan ülkenin fakirleşmesini gözlerden gizlemeye çalışırken, diğer yandan da en küçük olası bir tepkiye fırsat vermemek için bırakın toplantı, panel, sempozyum ve mitingleri, düğünleri bile yasaklamaktadır.

Peki neden? Çünkü iktidar bu yasaklarla tüm halkın sözde kendisinin yanında olduğunu, bu konuda hiçbir tepkinin de bulunmadığını göstererek ciddi bir göreve layık olduğunu kanıtlama çabası içindedir. Neydi o görev? Ülke içinde, özellikle Adana’da NATO’ya bağlı bir kolordunun yerleştirilmesini kabul etmenin yanı sıra İstanbul’a, yani Boğaz’a NATO’nun yerleştirilmesidir.

Tabii bunları dayatmanın elbette bir amacı var. Bunlardan birincisi, NATO’ya Boğazları kontrol etme yetkisi verilerek Rusya’yı tecrit etmek ve bunun yanında Ukrayna’ya NATO adına destek verebilmek... Bir diğeri de NATO Güney Kanadı Komutanlığıdır. Tahmin ettiğiniz üzere bu görevlere seçilmek öyle bedavaya olmuyor. İşte bu nedenle, yerli ve millî uçaklarımıza gerekli olan 700 milyon dolarlık motor sipariş etmemiz gerekiyor.

Aslında bunu daha açık söylemek gerekirse İran, Rusya ve Çin NATO’nun hedefindedir. Böyle olunca da bölgede Türkiye dışında bu işe razı olabilecek başka bir seçenek de görülmüyor. Bu arada Adana’ya yerleştirilmesi planlanan kolordunun hangi görevi üstleneceği çok belli değil. Ancak insanın aklına şu soru geliyor: Ülkemiz içinde yaşanabilecek bir kışkırtma sonucu çıkabilecek ve çok büyük boyutlara varabilecek ayaklanma benzeri olaylara müdahale ederek, sözde asayişi sağlamak adına birilerini korumak ve ülkenin bölünmesini meşru hale getirmek olabilir mi? Onu tam bilemiyoruz. Ama ihtimal dahilinde olduğu da bir gerçek.

Bunun yanında, daha geçtiğimiz günlerde ülkenin pek çok yerinden kontrol noktalarının kaldırıldığını bizzat en yetkili ağızlar söylemedi mi? Bu durum, birinci açılım döneminde nasıl ki askere ve polise müdahale izni verilmeyip birilerinin silahlanması dolaylı olarak sağlandıysa, şimdi de kontrol kaldırılarak ülkemize yabancı askerler yerleştirilip çok daha büyük bir planın hazırlıklarının yapıldığı düşüncesini ister istemez akla getirmektedir.

Sahi, biz yıllar öncesinde 1 Mart Tezkeresiyle ülkemizde yabancı asker bulundurulmasını, mevcut iktidar liderinin ısrarına rağmen reddetmemiş miydik? Ama ne yazık ki bu kez durum oldukça farklı. O dönemde aktif bir parlamento ve buna karşı çıkan, pek çok milletvekilini olası tehlikeler konusunda ikna edebilen bir muhalefet lideri vardı. Şimdi ise NATO’ya iktidardan daha iyi hizmet edebileceğini Newsweek ve Financial Times gibi küresel sermayenin amiral gemisi sayılan yabancı basına bile yazabilen bir muhalefet lideri var.

Durum vahim. Her ne kadar parti çizgisinin üzerinden çok sular akıp tamamen neoliberalizme doğru yelken açsa da taban henüz yaşanan gelişmeleri fark edemiyor. Bilinmesi gerekir ki, parti programında öyle Atatürk döneminden aklınızda kalan bağımsızlık, emperyalizme karşı mücadele falan yok. Öyle bir anlayış zaten söz konusu bile değil. Bir önceki ve yeni programda da süslü, sözde çağdaş kavramların arkasına saklanılsa da parti programında hiçbir şekilde antiemperyalizm, bağımsızlık, millî tarım, sanayi, ekonomik bağımsızlık falan yok.

Bana sorarsanız, bugün Türk siyaset sahnesinde kendilerine milliyetçi, muhafazakâr, İslamcı diyen siyasi partiler için de durum aynıdır. Siz hiç bu türden partilerden sanayinin, tarımın, madenlerin, enerjinin, iletişimin ve toprakların yabancılara satılmasına karşı çıkıp millî bir tarım, sanayi ve madencilik türünden bir programı olanı gördünüz mü? Elbette görmediniz. Türk sağı, yani milliyetçi muhafazakâr partiler ekonomik ve siyasi bağımsızlıkta olduğu gibi ABD emperyalizminin BOP kapsamında parçaladığı Afganistan, Irak, Libya ve Suriye konusunda da tamamen tepkisiz kalmaktadırlar. Hatta ABD ve İsrail’in İran’a karşı saldırılarına bile yine aynı şekilde sessiz kalıp, yetmezmiş gibi saldırıya uğrayan İran’ı bile kınayabilmişlerdir. Zaten hiçbirinin NATO’ya karşı herhangi bir tutumu da söz konusu değildir.

Doğrusunu isterseniz bunda şaşılacak bir şey yok. Benim anlayışıma göre vatansever ve milliyetçi olmanın tek bir ölçüsü vardır: Ülkenin ulusal bütünlüğünü yani ulus kimliğini savunmak yanında, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını da savunmak. Biliyorsunuz ki ekonomik bağımsızlığı savunamayanlar, siyasi bağımsızlıktan yana olamazlar. Siz hiç bu tür partilerin; memleketin sanayisi, tarımı, madenleri, limanları, bankaları ve toprakları yabancıya, üstelik tek bir kurşun bile atmadan teslim edilirken en küçük bir tepkilerini duydunuz mu?

İşte bugün ABD’nin Türkiye’ye Osmanlı millet sistemini, çok kimlikliliği dayatmasının en büyük nedeni, bunu ancak şu an iktidarda olan siyasal İslamcı bir partinin yapabileceği; diğer sözde milliyetçi ve muhafazakâr partilerin de buna destek olmasa bile en azından kayıtsız kalacağı düşüncesidir.

Bir bakın; BOP kapsamında hemen her ülkede bu projeye destek olanların tamamının siyasal İslamcı olmaları sadece tesadüfle açıklanabilir mi?

Mümkün mü?

6 Temmuz 2026
Nusret KEBAPÇI

 

30 Haziran 2026 Salı

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİN EKONOMİK TEMELİ…

 

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİN EKONOMİK TEMELİ…

Herkesin bildiği gibi çok uzun zamandır anayasa değişikliği toplumun, daha doğrusu Meclis'in önüne getirilmekte ve çeşitli etkenlere dayanılarak bu konuda istenilen değişikliğin gerçekleşmesi için baskı yapılmaktadır. Böyle olunca gerçekleştirilmek istenen süreci yakından takip etmek ve şu soruyu sormak önem kazanıyor: Küresel sermayenin ülkeler üzerinde gerçekleştirmeyi istediği hedeflerle anayasa değişikliği arasında bir bağlantı var mıdır, yoksa bu süreç ekonomik gelişmelerden kopuk, kendi başına sadece siyasal bir tercih midir? Kanımca bunu açıklığa kavuşturmak son derece önemlidir.

Belki siz, ülkemizin siyasal İslamcı bir parti tarafından yönetilmesi nedeniyle olayları çok farklı boyutlarıyla algılayabilirsiniz. Ancak ne yazık ki iş öyle değil. Hem zaten son zamanlarda medyadaki görüntülere de yansıdığı üzere, ülkemizde tam anlamıyla ekonomide de siyasette de neoliberal bir sistem uygulanmaktadır.

Belki böyle yazınca içinizden "Bu yabancı sözcük acaba ne anlama geliyor?" diye sorular geçebilir. Bu nedenle, sonradan yapılanların kolayca anlaşılabilmesi için konuyu son derece açık anlatmaya çalışacağım.

Aslına bakarsanız, anlamı "yeni liberalizm" olarak okunan bu kavramın en belirgin özelliği nedir, biliyor musunuz? Bugün ülkemizde yapılageldiği üzere devleti ekonomiden çekip, daha doğrusu devlete şimdilik sadece adalet ve güvenliği bırakarak, geri kalan hemen her türden hizmeti yerli ve yabancı sermayeye neredeyse yok bedellerle bile olsa devretmektir. Buna yol, köprü, havaalanı, hatta hastaneler bile dahildir. Bununla beraber kamu hizmeti ve kamusal hak olan emeklilik, parasız okul, kreş gibi sosyal hakların da, belki çok hızlı değilse de adım adım yok edilmesidir.

Kısacası, daha önce yani normal liberal kapitalist ekonomi uygulanırken genellikle büyük mücadeleler sonucunda sağlanan her türlü hak ve kurumlar, işte neoliberalizme geçilmesiyle birlikte artık yok edilmektedir. Bunların yok edilmesine karşı oluşabilecek tepki ve direnişler ise baskı ve şiddetle engellenmektedir. Son günlerde mülakat mağduru öğretmenlerin ve özel sektör öğretmenlerinin yaşadığı sorunları dile getirmek amaçlı, hiçbir şekilde şiddet içermeyen eylemlerine yapılan müdahale buna örnektir. Aylarca maaşlarını alamayan maden işçilerinin başka çareleri kalmadığı için başkente kadar yürümek zorunda kalarak eylem yapmaları da bu durumun bir diğer yüzüdür.

Ne üzücüdür ki bu hak arayışları baskıyla engellenirken; çalışanları mağdur edip maaş ödemeyen, baskı kuran maden ve okul sahipleri ise hiçbir şekilde sorgulanmamaktadır. Uygulanan neoliberal siyaset ve ekonomi nedeniyle işçiler ve çalışanlar baskı altına alınıp, tepki göstermeleri bile engellenerek neredeyse açlığa mahkûm edilmektedir. İşçileri ve özel sektör öğretmenlerini mağdur eden patronlar ise diledikleri gibi baskıya devam edebilmekte, hatta öyle ki işçi eylemlerine silahlı adamlarıyla bile saldırabilmektedirler.

Hani "neoliberalizm" denince ne olduğu anlaşılamıyor falan deniyor ya;  çok basit söylemek gerekirse sermayenin alabildiğine kuralsız ve denetimsiz olduğu, çalışanların ise açlığa mahkûm edilip hakkını arayamadığı sistemdir desek sanıyorum yanlış olmaz.

Neyse, biz devam edelim. Tabii ki hepsi bu kadarla sınırlı değil. Küresel sermaye ülke pazarını tamamen ele geçirirken, halkın bir ulus olarak tekrar kendi millî pazarını oluşturmasını istemez. Hem zaten küresel sermaye veya emperyalizm, pazarını ele geçirmek istediği ülkelerde iki şeyi asla istemez: Bunlardan biri ulusun birliği, diğeri ise sınıf bilincidir. Bu ikisi, neoliberal sistemin en çok korktuğu şeylerdir.

Sizce ABD liderleri neden mevcut siyasal İslamcı iktidara övgüler düzmektedir, biliyor musunuz? Çünkü siyasal İslam, emperyalizmin planlarını her zaman bozabilecek potansiyel taşıyan sınıf bilincini ve ulusal birliği yok etmektedir. Toplumu etnik ve dinsel kimliklere bölerek çok kimlikli, çok dilli, çok hukuklu bir sistem haline getirmeye çalışmakta; "tekçi devlet" dedikleri merkezi devlet yapısını, yani ulus-devleti ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Böyle olunca da Sendika, dernek ve meslek odası gibi ulusal sınıf örgütleri yerine de emperyalizme hiçbir şekilde ekonomik ve siyasi bağımsızlık anlamında tepkisi olmayan tarikatları, cemaatleri ve etnik mikro milliyetçiliği konulmaktadır.

Diyarbakırspor'un adının Amedspor olarak değiştirilmesi de aynı amaca hizmet etmektedir. Şöyle bir düşünün: "Amed", Diyarbakır'ın eski adı değildir ve üstelik kamuda başka bir dilin kullanılması da yasaktır. Ama bu değişime izin verilerek, kamuya etnik dil kullanma izni tanınarak bundan sonra başka etnik ve dinsel kimlik isimlerine de kapı aralanmakta ve olaya meşruiyet kazandırılmaya çalışılmaktadır. Bu arada Amedspor’un maç yapacağı Türk takımlarıyla yapılan hemen her karşılaşmanın iki kimlik maçına dönüşmesi ve kışkırtmalara kapı aralanması olasılığı da çok yüksektir. Bazı ülkelerdeki iç savaşların ve parçalanmaların sadece bir futbol maçıyla başladığını da burada hiç unutmamak gerekir.

Aslında bu şaşmaz bir kuraldır: Ekonomide ve siyasette ulusal politikaların uygulanması toplumu ulus-devlet etrafında birleştirir. Neoliberal ekonomik ve siyasi politikalar ise toplumu en küçük hücresine kadar parçalayarak emperyalizmi büyütür. İşte yıllardır ekonomi küresel sermayeye peşkeş çekilirken, bir yandan da anayasa değişikliğiyle ulus olmaktan çıkarılıp çok kimlikli, federatif bir devlet yapısına doğru sürüklenmek istenmemizin asıl nedeni budur.

Yani olay şudur: Ülke ekonomisi her şeyiyle bir yandan yerli ve yabancı sermayeye terk edilirken, diğer yandan buna karşı oluşabilecek ulusal ve sınıf kökenli direnç engellenmekte; ülke, emperyalizm için dikensiz gül bahçesi haline getirilmektedir.

Üstelik anayasa değişikliğiyle...

29 Haziran 2026

Nusret KEBAPÇI

 

22 Haziran 2026 Pazartesi

NATO KAFA…

 

NATO KAFA…

Toplum olarak genelde bir rehavet uykusundayken ülkece neler yaşanıyor biliyor musunuz? Tabii benimki de soru. Elbette bilmiyorsunuz. Zaten biliyor olunsaydı böyle uyuyan bir toplum olur muyduk, ondan da çok emin değilim. Ama şu kadarını söyleyeyim: Ülke olarak eğer uykudan başımızı kaldırmazsak, çok uzun olmayan bir zamanda pek çok gelişmenin yaşanacağı artık gözle görülebilen bir gerçek.

Çünkü bir yandan anayasa değişikliği için sözde eleştiri altında nabız yoklamaları yapılıp toplumsal refleks ölçülürken, diğer yandan da 7 ve 8 Temmuz'da NATO’nun Türkiye’de toplanması, bir anlamda yaşanacak gelişmelerin işaret fişeği gibi bir anlama gelebilir. Hem zaten bu iki gelişmeyi birbirinden çok ayırmadan, birlikte değerlendirmek ülkece yaşanabilecek gelişmelerin daha doğru anlaşılmasına yol açacaktır diye düşünüyorum.

Şimdi şöyle bir arkanıza yaslanıp düşünün. Neredeyse 2002 yılından beri, yani mevcut iktidar iş başına geldiğinden bu yana Türkiye’nin gündemine sürekli anayasa değişikliği getirilmedi mi? Pek çok kez bu değişikliği yapmalarına karşın yine sivil anayasa söylemiyle; anayasanın ilk dört maddesiyle birlikte 42. ve 66. maddesi yanında ulus kimliği, ulus devleti ve yurttaşlık tanımıyla ilgili maddeleri değiştirme yönünde sürekli eleştiriler yapılıp, toplumda bu yönde bir etki yaratılmaya çalışılmıyor mu?

Hatta bundan bir süre önce yine, "Madde 3'teki 'Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü' tabirinin de değişmesi gerekir. Çünkü devletin ülkesi olmaz. Devletin milleti olmaz. Bu metin, 'Milletin devleti ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğü' şeklinde ifade edilmelidir. Bu seçkinci, devletçi anlayışın da yeni anayasada milletin gücü üzerine yükselen bir devlet anlayışıyla yeniden ele alınmasının önemli olduğunu düşünüyorum" denilmedi mi?

Peki, neydi bunun anlamı? Şuydu: "Devletin ülkesi" ifadesine karşı çıkılarak üniter devlet, "Devletin milleti olmaz" denilerek de ulus devlet yapısı hedef alınmaktadır. Yani istenilen; ABD istekleri doğrultusunda çok kimlikli, çok kültürlü federatif bir devlettir.

Zaten 2000’li yılların başında; tamamı Müslüman olan ülkeleri ilgilendiren ve İsrail karşısında ulus devlet bırakılmamasını amaçlayan Büyük Ortadoğu Projesi hedefinde 20 civarında ülke bulunuyordu ve bunlardan biri de Türkiye’ydi. Belki de tam olarak bu küresel projeleri hayata geçirebilsin, bu doğrultuda bir parti yapısı ortaya koyabilsin diye bu kadro 24 yıldır iktidarda tutuluyor. Nitekim 2000'lerin başında uygulamaya konulan bu projeyle birlikte Afganistan, Libya, Irak ve Suriye işte bu proje kapsamında hedeflendiği gibi paramparça edildi.

Mart 2025'te de ABD Temsilciler Meclisi üyeleri Gus Bilirakis ve Brad Schneider, "Türkiye ile Diplomatik İlişkileri Yeniden Düzenleme Yasası" adlı iki partili bir yasa tasarısı sundu. Bu tasarı, Türkiye'nin ABD Dışişleri Bakanlığı bürokrasisindeki statüsünün "Avrupa ve Avrasya Bürosu'ndan" çıkarılıp "Yakın Doğu Bürosu'na" taşınmasını öngörüyor. Bu da, Türkiye'nin resmi olarak bir Orta Doğu ülkesi olarak sınıflandırılması anlamına gelmektedir.

Tabii böyle olunca da bu sınıflandırma öyle yazıldığı gibi kâğıt üzerinde kalmıyor. ABD’nin en yetkili ağızlarından Orta Doğu ülkelerine demokrasinin uymadığı ve en uygun yönetim şeklinin ise monarşi olduğuna ilişkin açıklamalar yapılabildiği gibi, bununla da yetinilmeyip ABD tarafından İsrail’in bölgede ulus devlet istemediği bile söylenebiliyor.

Tüm bunlar söylenip Türkiye’ye kendilerince bir model biçtiklerinde ise her nedense hiçbir devlet yöneticisinden "Kimse bize demokrasi tarif etmesin, biz demokratik üniter bir ulus devletiz" türünden herhangi bir açıklama da yapılmıyor.

Sonrasında da herkesin bildiği üzere Osmanlı millet sistemi denilen, din esaslı, tüm etnik ve dini kimliklerin kendi içinde özerk oldukları, kendi dil ve dinlerini kullandıkları, hatta iş Osmanlı'dan başlamışsa kendi hukuklarının bile olduğu, ulus devletin paramparça edilmesini öngören bir devlet modeli bile gündeme getiriliyor. Hem zaten PKK liderinin "demokratik İslam" adı altında savunduğu da ulus devletin olmadığı, her etnik kimliğin sözde eşit sayıldığı, dini kimliğin ortak payda kabul edildiği bir devlet şekli olup tam da konu edilen Osmanlı millet sistemidir. Yani daha farklı bir şey değil.

Belki tüm bunları yazdıktan sonra diyebilirsiniz ki: "Tamam da bunun NATO ile ilgisi ne?"

İlgisi şu: Hani bazıları ABD NATO’dan çıkacak, biz NATO’da lider ülke olacağız rüyaları görüyorlar ya; iş öyle değil. ABD bir Orta Doğu NATO'su oluşturmak istiyor. Elbette Türkiye’ye orada önemli bir rol veriliyor ama Orta Doğu NATO'sunun lider ülkesi İsrail olacak. Hem bölge ülkelerine dayatılan ve pek çoğunun imzaladığı İbrahim Anlaşması da dolaylı yönden İran karşıtı bir ittifakı ve İsrail’in lider ülke olarak tanınmasını öngörüyor.

Böyle olunca; daha önce yetkililerce açıklanan İstanbul'un küresel ticaret merkezi yapılıp çok uluslu ordu yani NATO tarafından buranın korunması da hedeflenince, bu durum Rusya’nın kuşatılıp ABD'nin doğrudan giremediği Karadeniz'e dolaylı yoldan, yani NATO aracılığıyla girmesinden başka bir anlama gelmemektedir.

Demek istediğim; bir yandan ülke anayasası ABD talimatları doğrultusunda değiştirilmeye çalışılırken, Boğazlar ve Karadeniz’deki egemenliğimizin de sizler farkına varmadan NATO’ya devredilmesi hedeflenmektedir. Yani Montrö ile Boğazlarımız üzerindeki egemenliğimizin sağlanmasının ardından, 100 küsur yıl sonra tekrar çok uluslu ordu koruması ortaya çıkıyorsa, bu düpedüz Sevr'in uygulanmasıdır.

Başka bir şey değil.

23 Haziran 2026
Nusret KEBAPÇI