18 Mayıs 2026 Pazartesi

19 MAYIS: BİR ULUSUN BAĞIMSIZLIK YOLCULUĞU

 

19 MAYIS: BİR ULUSUN BAĞIMSIZLIK YOLCULUĞU

Aslına bakarsanız; Atatürk, Cumhuriyet ve ulus devlet gibi konuları konuşabilmek için az da olsa tarih bilmek gerekir. Ne yazık ki iş öyle yürümüyor. Bugün üniversitelerimiz ve tarih konusunda yetkin olduğunu düşündüğümüz pek çok aydın, her nedense Atatürk ve Cumhuriyet tehdit altındayken susmakta; bu konularda tepkisini veya fikrini ifade etmekten kaçınmaktadır. Meydan böyle boş kalınca da ortalık, çoğunlukla iktidar yanlısı fesli bir zihniyetin müritlerine kalmaktadır.

Neyse, sözü çok fazla uzatmadan konumuza gelelim.

Memlekette Mondros Ateşkes Antlaşması'nın ardından Sevr imzalanınca; önce İzmir’den başlamak üzere ülkenin dört bir yanı İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan askerleri tarafından işgal edilmeye başlandı. İzmir demişken, sanıyorum hiç kimse gazeteci Hasan Tahsin adını unutmamıştır. Ama buraya küçük bir parantez açalım: Bu kahraman gazetecinin gerçek adı Osman Nevres’ti... Neyse, biz parantezi kapatıp devam edelim.

Zamanın emperyalistlerinin ve işgalcilerinin talimatlarını harfiyen uygulayan saray, normal şartlarda saldırıya uğrayan hemen her ülke gibi ordusunun başına geçip vatan savunması yapması gerekirken büyük bir rehavet içindeydi. İşgalcileri ne kadar memnun ve mutlu ederlerse bu felaketten o kadar kolay kurtulabileceklerini zannediyorlardı. Fakat öyle olmadı; Mondros gereği orduyu bile terhis ettiler.

Ne zaman ki bu gidişattan memnun olmayan başta Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, Karadeniz bölgesinde işgale karşı direnen vatanseverleri örgütlemek üzere 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’a vardılar; işte o zaman tarihin akışı değişti.

Atatürk’ün Samsun’a vardığında ülkenin durumuna dair yaptığı tahlil çok önemlidir. Ne diyordu Atatürk özetle? Ülke perişan durumda, memleketi yönetenler düşmanla iş birliği içinde; ülkenin sanayisi, bankası, hatta limanları bile yabancıların elinde... Hani her yıl kutladığımız ama içimizden birilerinin anlamını bile bilmediği Kabotaj Bayramı var ya; işte o, deniz taşımacılığının ve limanların millileştirilmesini ifade eder. Cumhuriyet öncesinde denizlerimiz tamamen yabancıların kontrolündeydi.

Öyle ki, ülkenin bir merkez bankası bile yoktu; adı "Osmanlı" olan ama gerçekte İngiliz-Fransız ortaklığına dayanan Osmanlı Bankası bu görevi yürütüyordu. Bu arada hâlâ Osmanlıcılık oynayanlara da küçük bir hatırlatma yapmak gerekir: Osmanlı ekonomik olarak zaten çoktan bitmişti. Çünkü Reji İdaresi adı altında tütün gibi en önemli gelirleri tahsil etmekle görevli yabancı bir şirket kurulmuştu. Bu şirketin, türkülerde bile geçen "kolcu" denilen 6 bin civarında silahlı gücü vardı. Ülkenin vergileri ise Düyûn-ı Umûmiye denilen, emperyalistlerin kurduğu bir örgüt tarafından doğrudan toplanmaktaydı.

Neyse, ayrıntıya fazla dalmadan devam edelim. Samsun’dan Amasya’ya geçildi ve tam bağımsızlık hedefleyen tarihi bir genelge hazırlandı. Ardından Erzurum ve Sivas kongreleriyle halkın birleşmesi sağlandı. O dönemde İstanbul'daki bazı teslimiyetçi aydınlar ve çevreler tarafından tek kurtuluş çaresi olarak hararetle savunulan İngiliz ve Amerikan mandacılığı fikri, bu kongrelerde "Manda ve himaye kabul olunamaz!" denilerek kesin ve net bir dille tarihin çöp sepetine atıldı.

Mücadele eden tüm güçler, sonradan Ankara’da kurulacak olan Büyük Millet Meclisi çatısı altında birleştirildi. Dağınık olarak savaşan vatansever milis güçler düzenli ordu şeklinde örgütlendi. Sonuçta, büyük zaferin ardından düşman denize döküldü ve ardından Cumhuriyet ilan edildi.

Bunun arkasında ise Osmanlı döneminde yaşanan acı tecrübelerden alınan dersler vardı: yabancı devletlere ekonomik ve siyasi olarak bağımlı olmayacak, tamamen bağımsız bir ulus devlet kurulmak isteniyordu. İşte 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet, tamı tamına bu iradeyi ifade ediyordu.

Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte, yabancıların elinde olan her ne varsa millileştirilmeye başlandı. Kaldı ki o dönemde İstanbul’da su bile, bugün şehir şebekesi anlamına gelen "Terkos" adlı yabancı şirketin elindeydi. Su, limanlar, demiryolları, bankalar, sanayi, madenler... Yani hemen her stratejik alanda millileştirmeler yapıldı. TCDD (1924-1927), THK (1925), Sümerbank (1933), Etibank (1935) ve MTA (1935) gibi devasa kuruluşlar işte o dönemin eseridir. Bunların tamamı ne kadar zaman içinde yapıldı biliyor musunuz? Tümü sadece 15 yılda! Üstelik bu sürenin önemli bir kısmı emperyalist işbirlikçisi gerici isyanları bastırmakla geçerken, bir yandan da ulus devletin köşe taşları olacak devrimler hayata geçiriliyordu.

Biliyorsunuz ki bunun da en temeli laiklikti. Çünkü laiklik, gerçek anlamda tüm inanç ve dini düşüncelerin eşit kabul edilmesinin yanında, aynı zamanda kamusal alanın (kişisel olanın dışında hemen her alan) ulusal egemenliğe tabi olması; etnik ve dinsel örgütlenmelerin kamusal alanda söz sahibi olamamaları, devlet içinde örgütlenememeleri demekti.

Böyle bakınca, Atatürk Devrimleri içinde Kılık Kıyafet Devrimi'ne değinmeden de geçmek olmaz.

Çünkü Atatürk, millî bir eğitim sistemi de olmayan Osmanlı’da eğitimin önemli ölçüde tarikat ve cemaatlere bırakılmış olduğunu görüyordu. Bunlardan her biri de kılık kıyafetleriyle diğerlerinden farklılıklarını göstermek çabasındaydı. Tüm bu tarikat ve cemaatlere ayrışmış bir kitleyi tek bir ulus, yani Türk kimliğinde birleştirmek istediği için, görünürdeki bu tarikat-cemaat farklılıklarının bunu engelleyeceğini düşünmekteydi.

İşte bu nedenle, esas olarak kamudaki memurların kılık kıyafetini etnik ve dinsel kimliklerden kurtarıp tarafsız hale getirmek gerekiyordu ki, halk yan yana ayrımsız gelerek birleşsin, dayanışsın ve millet olabilsin. Aslında eğitim de aynı şekilde çok parçalı olmaktan çıkarılıp tamamen ulusal olmalıydı ki, toplum aynı düşünce, duygu ve ilkelerde birleşsin. Tevhidi Tedrisat'ın esas önemi buradaydı.

Demek istediğim, tüm devrimlerin amacı bir ulus meydana getirmekti.

Ama 19 Mayıs 1919'un üzerinden geçen 107 yıldan sonra, görüyoruz ki başta bu ulusu ayakta tutan ulusal ekonomi yok edilerek ülke küresel sermayeye açık pazar yapılmakta. Bu nedenle de toplumdaki Atatürk sevgisi ve ulus bilinci yok edilmeye çalışıldığından, Atatürk ve Cumhuriyet devrimleri tartışma konusu olmakta. ABD tarafından yapılan dayatmalarla da ülke, sözde "terörsüz Türkiye" gerekçesiyle Osmanlı Millet Sistemi de denilen tekrar ulus öncesi etnik ve dini kimlikçiklere dönüştürülmeye çalışılmaktadır…

Bunun için de Tevhid-i Tedrisat Yasası'na aykırı bir şekilde her tarikata, cemaate, emperyalist ülkelere ve her türden şirkete okul açma izni verilerek, ulusal duygudan uzak öğrenci yetiştirilmekte ve çok kimlikliliğe zemin hazırlanmaktadır.

Ve artık anlaşılmalıdır ki bu gidişi durdurmanın tek bir çözümü bulunmaktadır. O da tekrar Atatürk İlke ve Devrimleri rotasına girerek ekonomik ve siyasi bağımsızlığı hedeflerimizin başına koymak; bunun yolu da başta madenler, enerji, iletişim, ağır sanayi ve dış ticareti devletleştirmek; eğitimi de tekrar devlet eline alarak toplumda ulusal duyguları güçlendirmekten geçmektedir.

Eğer bu iradeyi bugün gösteremezsek, yarın savunacak vatanımız bile olmayabilir.

Tercih sizin…

18 Mayıs 2026
Nusret KEBAPÇI

 

16 Mayıs 2026 Cumartesi

ÇAKAR LAMBA AYRICALIĞI VE NEOLİBERALİZM

 

ÇAKAR LAMBA AYRICALIĞI VE NEOLİBERALİZM

Geçtiğimiz günlerde bir gazetecinin kızının, çakar lambalı aracıyla trafikte yakalanması ve ardından ilgili yazarın, durumu gündeme getiren medyaya yönelik saldırgan, hakaret içeren üslubu gündeme oturdu. Ancak mesele, göründüğünden çok daha derin ve vahimdir. Bu olay, aslında topluma "kuralsızlığın" yeni bir normal olarak dayatılmasının somut bir dışavurumudur.

Bugün öyle bir noktaya geldik ki; sadece iktidara yakın gazetecilerin değil, çocuklarının dahi altındaki araçlarda çakar lambalar yanabiliyor. Tarikat şeyhlerinden ailelerine, iktidar partisinin il ve ilçe yöneticilerinden bazı sanayici ve sporculara kadar geniş bir kesim, bu hukuk dışı imtiyazı normalleştirmiş durumda. Öyle ki, geçtiğimiz aylarda Meclis’teki yaklaşık 1100 eski ve yeni milletvekiline trafikte her türlü kısıtlamadan muaf olma hakkı tanındığında, toplumdan yükselen ses sadece cılız bir mırıltıdan ibaret kaldı. Caydırıcı, örgütlü bir tepki ne yazık ki ortaya konulamadı.

Trafik: Bir Ülkenin Hukuk Aynası

Aslına bakarsanız, bir ülkenin trafiğine kısa bir süre göz atmak bile; o ülkede yasaların herkese eşit uygulandığı bir "ulus devlet" mi, yoksa yukarıdan aşağıya kuralsızlığın egemen olduğu "neoliberal" bir kaos düzeninin mi hüküm sürdüğünü anlamak için yeterlidir. Yol üzerindeki manzara; herkesin eşit haklara sahip birer "yurttaş" olup olmadığını ya da yasaların ayrım gözetmeksizin uygulanıp uygulanmadığını bize açıkça söyler.

Bir hukuk devletinde yasalar önünde eşitlik esastır. Eğer bir ülkede trafik, kamu hizmeti alanı olmaktan çıkıp bir güç gösterisi sahasına dönüşmüşse; orada ulusal politikalardan ziyade, sermaye ve güç odaklı neoliberal politikaların kamusal alanı yağmaladığı görülür.

İmtiyaz mı, Görev mi?

Yurttaşlık bilincinin yüksek olduğu toplumlarda geçiş üstünlüğü kişiye değil, görevin aciliyetine verilir. Ambulans, itfaiye veya organ nakil araçları, doğrudan kamu yararı gereği kuralların dışında tutulur. Ancak kime verildiği belirsiz "tahsisli plakalar" ve "çakar lambalar", anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu gibi toplumdaki adalet duygusunu da kökten zedeler. Halkın bilinçli olduğu bir ülkede "görevi kötüye kullanma" sayılacak bu durumun bizde kanıksanması, hukuk devletinin ağır bir yarasıdır.

Gelişmiş demokrasilerde bu tür ayrıcalıklar sadece en üst düzey devlet temsiliyle sınırlıdır. Avrupa’da sivil bir araca usulsüz çakar takmak sadece trafik cezasıyla geçiştirilmez; bu eylem "kamu görevini usulsüz üstlenmek" ve "sahtecilik" gibi ağır suçlar kapsamında değerlendirilir. İtalya veya İsviçre gibi ülkelerde bu durum binlerce Euro cezayı ve ehliyete süresiz el konulmasını beraberinde getirir. Batı kültüründe bir politikacının trafikte ayrıcalık beklemesi, doğrudan bir istifa sebebidir (resignation material).

Neoliberalizm ve Kamusal Alanın Yağmalanması

Bu tür ayrıcalıkların ülkemizde adeta "yasallaşması", uygulanan neoliberal politikalarla doğrudan ilişkilidir. Neoliberalizm, "kamu yararı" kavramını zayıflatıp yerine "bireysel fayda" ve "güçlünün üstünlüğünü" koyar. Trafik, en saf haliyle kamusal bir alandır. Bu alanda siyasi veya ekonomik güç sahiplerinin kendilerine "hızlı şeritler" yaratması, aslında kamusal alanın özelleştirilmesidir. Yol, toplumun ortak varlığı olmaktan çıkıp, güçlünün hüküm sürdüğü bir mülkiyet alanına dönüşmektedir.

Bu düzende ayrıcalık tanınan kişiler devletin gücünü kendi konforu için bir kalkan olarak kullanmaya başlar. Çakar lamba kullananın alt metni şudur: "Benim zamanım senin zamanından, benim işim senin hayatından daha değerli." Bu, insan onuru ve yurttaşlık bağı açısından tam bir kırılma noktasıdır.

Sonuç

Sonuç olarak; ülkemiz trafiğinde yaşanan bu kuralsızlık, aslında bugün devlet anlayışında geçerli olan neoliberal bir yönetim anlayışının trafiğe yansımasıdır. Düzeltmek kolay mı? Aslında zor değil; ama çok da kolay olduğu düşünülmemeli. Çünkü olay sadece trafikle sınırlı olmayıp; ülkenin ekonomisinden siyasetine kadar kuralsızlığın egemen olduğu sistemin yararlananlarını da karşısına alabilecek, kural ve kanunların tüm vatandaşlar için eşit ve ayrımsız uygulanabildiği bir ulus devlet ideolojisiyle bu gidişat değiştirilebilir.

Yani demek istediğim; nasıl ki ekonomi ve siyasette kuralsızlığı getiren neoliberalizmle, trafikteki kuralsızlık ya da güçlülerin hukuku birbirini tamamlıyorsa; ekonomide ve siyasette ulus bilincinin hâkim kılınması ile herkesin ayrımsız eşit yurttaş olması da birbirini öyle tamamlamaktadır. Ne zaman ki bu ülkede kişisel çıkarlar değil, ulus çıkarları korunur hale gelir; makamı ve mevkisi ne olursa olsun herkes yasa önünde eşit olur. Trafikte gerçek eşitlik de ancak o zaman sağlanır. Gerisi hikâyedir; başka bir şey değil.

11 Mayıs 2026
Nusret KEBAPÇI

 

5 Mayıs 2026 Salı

TALAN…

 

TALAN…

Ne zaman Atatürk’ten, Cumhuriyet’ten, özellikle de laiklikten bahsedilse; siyasal İslamcı çevrelerin ve onların zihniyetini taşıyanların hemen saldırıya geçerek vatan ve millet gibi kavramlar üzerine ahkâm kestiklerine tanık olmuşsunuzdur.

 Ama aslında iş o kadar basit değil. Neden biliyor musunuz? Çünkü bu kavramlar üzerinden saldıranlardan Atatürk’e saygı duymalarını zaten beklemiyorum; ancak bu kişilerin sözlüğünde zaten gerçek anlamıyla vatan, millet veya cumhuriyet gibi kavramlar yer almıyor.

Sıklıkla kullandıkları "yerli ve millî " söyleminin de; genel kabul görmüş ortak dil, tarih, ekonomi, duygu ve düşünce birliğiyle oluşan "millet" kavramıyla hiçbir ilgisi yoktur. Onların kastettiği, günümüzün "ulus" anlamına gelen milleti değil; Arapça kökeniyle, kutsal olduğu varsayılan bir kitap etrafında toplananları tanımlayan bir kavramdır. Yani onların "millet" tanımı aslında din veya ümmet anlamında kullanılmaktadır.

Bu yüzden Türk sözcüğünü kullanmayıp her yerden kaldırmaya çalışmaktadırlar. Hem ABD temsilcilerinin hem de günümüz siyasal İslamcılarının sıkça kullandıkları "Osmanlı millet sistemi" dedikleri yapı da budur.

Çünkü her iki anlayış da kendi çıkarlarına engel olacak güçlü bütünleşmiş bir ulus istememekte; hemen her tarikatın, cemaatin, mezhep ve etnik kimliğin kendi kural ve kimlikleriyle varlık gösterebileceği parçalanmış bir Türkiye özlemi içindedirler.

Bu özellikleri nedeniyle de bölge ülkeleri de dahil olmak üzere ulus devletleri parçalamak adına ABD emperyalizminin en büyük yardımcılarıdırlar desek sanırım abartmış olmayız. Bugün bölgedeki ulus devletlerin parçalanmasında nasıl aktif görev alıyorlarsa, Türkiye için de kendilerine biçilen rol hemen hemen aynıdır: Ulus devleti ümmet kimliğine dönüştürerek etnik ve dinî kimliklere ayrıştırmak. Bunun başka hiç bir anlamı yoktur.

Doğrusunu isterseniz; millet ve milliyetçilik söz konusu olduğunda anlam kazanan, sınırları belli toprak parçası olan vatan, ümmetçilikte olmadığı gibi; laiklik olmadan da bir topluluğun ümmetten millete geçmesi, oradan da vatan sahibi olabilmesi söz konusu değildir.

Çünkü ümmetçilikte, inananların olduğu hemen her yer "sınır" kabul edildiğinden ne emperyalizmin ekonomik işgali onları ilgilendirmektedir, ne de gümrüklerin korunmayıp Gümrük Birliği gibi ülkemizin elini kolunu bağlayan anlaşmalar…

O kadar ki; tarımın, hayvancılığın bitirilmesi yanında limanların yabancılara terk edilmesi, ülke kaynaklarının özel yerli ve yabancı şirketlere devredilmesi; yolların, köprülerin, havalimanlarının, hatta hastanelerin bile kamu malı olmaktan çıkarılıp yerli yabancı şirketlere aktarılması da siyasal İslamcı anlayışı hiçbir şekilde rahatsız etmez.

Onlar için ülke kaynaklarının tek önemi, o varlığın piyasa değeri olup olmadığıdır. Asla başka bir şey değil…

Bu nedenle Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana inşa edilen fabrikalar, madenler ve bankalar yani ülkenin tüm kazanımları ulus karşıtı, ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi bir değeri olmayan anlayış tarafından sorumsuzca satılabilmekte…

Vatan gibi bir kavramdan habersiz oldukları için de ülkemiz açısından çok önemli olan göl kıyısı, deniz kenarı, orman içi, dağ veya tarım arazisi denilmeden ülkenin hemen her yeri üstelik pek çok ilimizin %50'sinden fazlası maden alanı ilan edilip ruhsatlandırılabilmekte…

Buna rağmen devletin kazancı %1-2 gibi komik oranlarda tutularak ülke tam anlamıyla bir talana teslim edilmektedir.

Aslında yapılmak istenen nedir biliyor musunuz?

24 yılda ülkeye herhangi bir ekonomik değer kazandırmayıp olanı da satan; var olana bir metre yeni demiryolu, bir il bile eklemeyen; Tank-Palet fabrikasını bile elden çıkaran bir anlayışın…

Ülkede her türden üretimi bitirip yönetimi küresel merkezlere, ülke güvenliğini de NATO gibi çok uluslu ordulara ve stratejik yapılara teslim ederek, ülkemizi bağımsız bir ulus devlet olmaktan çıkarıp yabancı şirketlerin ucuz işgücü üssü haline getirilme çalışmasıdır.

Hani zaman zaman yazılarımın sonunda “iki seçenek var” diyordum ya… Bugün de değişen bir şey yok yine iki seçeneğimiz vardır

Ya ekonomisiyle ve siyasetiyle tam bağımsızlığı öngören bir iradeyi hâkim kılacağız, ya da hep birlikte yok olacağız.

Başka yol yok.

4 Mayıs 2026
Nusret KEBAPÇI

 

4 Mayıs 2026 Pazartesi

ULUSAL EGEMENLİKTEN MONARŞİYE…

 

ULUSAL EGEMENLİKTEN MONARŞİYE…

Bilindiği gibi ulusal bayramlar bir ulusun varoluş hikâyesidir. Bu varoluş mücadelesindeki tüm aşamalar, bizde olduğu gibi tüm dünyada görkemli etkinliklerle kutlanır. Ama biz çok uzun zamandır, daha önce de olduğu gibi 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı sadece okullarda ve devlet erkânınca yapılan resmî törenlerle kutladık

 Bayram günü etrafınıza, mahallenize gezdiğiniz yerlere, evlerin pencerelerine dikkatli baktınız mı? Eğer baktıysanız, toplumda bu ulusal bayramlarda bayrak asmanın ne kadar azaldığını sanıyorum fark etmişsinizdir.

Peki, neden yıllardır ulusal bayramlar toplumda ulusal bilinç ve coşku yaratılacak şekilde kutlanmıyor? Bunun, neredeyse 20 yılı aşkın zamandır Türkiye'ye ABD emperyalizminin biçtiği rolle ilgisi var mı?

Olmaması düşünülebilir mi?

ABD, uzun süredir kuvvetler ayrılığının tam olarak uygulandığı Türk ulus devletinden rahatsızdı. 1 Mart Tezkeresi döneminde de bu memnuniyetsizlikleri tavan yaptı.

Ne demişlerdi o günlerde, hatırladınız mı?

"Türkiye ile baş etmek çok zor. İktidarı ikna ediyoruz, karşımıza muhalefet çıkıyor. Muhalefeti ikna ediyoruz, sivil toplum örgütleri ve sendikalar ayağa kalkıyor. Onları da aşsak, bu sefer yargı engeline takılıyoruz. Herkesi ikna etseniz bile, karşınıza hiç hesapta olmayan bir 'ulusal direnç' odağı çıkıveriyor."

İşte bunun için ta o zamandan tüm yetkilerin tek kişide olmasının kendileri için çok önemli olduğu pek çok kez de ifade edilmişti.

Sonuçta bugün adına "Türk tipi başkanlık sistemi" denilen ama hiçbir kontrol mekanizması olmayan bir sistemle yönetiliyoruz desek kesinlikle yanlış olmaz.

Sonra?

Evet, sonrasında yine benzer şekilde “İsrail bölgede ulus devlet istemiyor.” bile denilmedi mi? Bu amaçla bölgedeki Irak, Suriye, Lübnan hedef tahtasına alınıp parçalanmadı mı? İran bu nedenle saldırıya uğramıyor mu?

Bize sürekli olarak din esaslı, ulus kimliğinin olmadığı, dinsel kimlikçilikle ayrışmış, birbiriyle çatışan çok kimlikli bir sistem "Osmanlı Millet Sistemi" adı altında dayatılmıyor mu?

Sırf bunu gerçekleştirebilmek için anayasa değişikliği amacıyla Meclis'te komisyon bile kurulup çalışılmıyor mu?

Yine son olarak ABD temsilcisi geçtiğimiz hafta sonu Antalya'da düzenlenen bir etkinlikte, Ortadoğu'da ulus devletlerin değil, monarşilerin çözüm olduğunu söyleyip diğer Ortadoğu ülkeleriyle birlikte bize ancak monarşiyi uygun gördüklerini üstelik devleti yönetenlerin gözleri önünde, üstelik yüzlerine karşı söylemedi mi?

Sizce bunun karşısında "Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir devlettir, başka bir ülkeden talimat almayız, herkes kendi işine baksın" gibisinden herhangi bir cevap verildi mi? Ne gezer.

Çünkü bugün ülkemizi yönetenler kendi geleceklerini ABD ile birleştirmiş olup, adı her ne kadar "Türk tipi başkanlık sistemi" olarak söylense de, neredeyse mutlak monarşi yetkilerine sahip bir iktidar tarafından yönetilmekteyiz.

Ama öncesinde bu kavramı az da olsa biraz açıklayalım ki aklınızda farklı bir soru falan kalmasın.

Doğrusunu isterseniz: Monarşi: Devlet yönetiminin tek bir kişinin (hükümdar) elinde bulunduğu ve bu yetkinin genellikle soya dayalı (saltanat) yollarla aktarıldığı bir yönetim biçimidir. Kelime kökeni olarak Yunanca "monos" (tek) ve "arkhein" (yönetmek) sözcüklerinden türemiştir.

Monarşiler, hükümdarın yetkilerinin sınırlarına göre temel olarak ikiye ayrılsa da bugün ülkemizdeki yetkilere bakılarak değerlendirildiğinde yasama, yargı ve yürütmenin tek kişide toplandığı görülmektedir.

Ayrıca her ne kadar görünürde parlamento olsa da, Kanun Hükmünde Kararnamelerle meclis tamamen devre dışı bırakılarak gelecekte ülkemizi çok ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakabilecek kararlar bile tek imza ile yürürlüğe girebilmektedir. Bu kararlar parlamento sisteminde olduğu gibi kamuoyunda tartışılmamakta; ancak yayınlandıktan sonra toplumun, hatta muhalefetin haberi olabilmektedir…

Bugün, tek imzayla Meclis'in neredeyse ruhu bile duymadan zeytinlikler…

Pek çok ilin neredeyse %50'sine yakın toprakları maden sahası ilan edilebiliyorsa…

"rezerv alan" tasarısı adı altında tek imzayla halkın toprağına el konulabiliyorsa…

Köprüler, yollar, havalimanları, limanlar satılabiliyorsa…

Hastaneler satılıp askeri hastaneler bile özelleştirilebiliyorsa…

Bazı şirketlerin vergileri onlarca defa tek imzayla silinebiliyorsa…

Ülkemizin boğazlarına Montrö’ye aykırı olarak ve çok stratejik önemdeki Güneydoğu’ya NATO çok uluslu askeri davet edilebiliyorsa…

Hemen her türden yolsuzlukla ilgili araştırma önergeleri de hiçbir sorgulamaya tabi tutulmadan doğrudan reddediliyorsa…

                      Nasıl bir sistem içinde olduğumuz üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gerekmez mi?

                     Bilinmelidir ki ülkemizin kurtuluşunun tek yolu; yetkili ve sorumsuz cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden vazgeçilmesi, bakanların yetkili ve sorumlu olduğu, güvenoyu ile göreve gelip güvensizlikle görevden gidebildiği, hesap verilebilirliğin bulunduğu eski parlamenter sisteme geri dönülmesidir.

                     Gerisi hikâyedir.

27 Nisan 2026

 Nusret KEBAPÇI

20 Nisan 2026 Pazartesi

PEKİ, KİM SUÇLU?

 

PEKİ, KİM SUÇLU?

Önce Fatma Nur öğretmen, ardından Şanlıurfa ve sonrasında Kahramanmaraş'ta bir okulda yaşanan katliamlar, dikkatleri "Bu okullarda neler oluyor?" sorusuna çekti. Olayların bu kadar kısa aralıklarla yaşanması, nedenlerini tartışmayı da beraberinde getirdi. Tabii anlasın anlamasın her kafadan bir ses çıkınca, konuya açıklık getirmek kaçınılmaz oldu. Neymiş; 23 Nisan törenleri yasaklanmalıymış, beylerin canı öyle istiyormuş!

Peki neden? Aslında tutarlı hiçbir gerekçeleri yok. Sadece, toplumda giderek yükselen Atatürk ve Cumhuriyet sevgisinin 23 Nisan'da doruğa vuracağını biliyorlar. Akıllarınca bu acı olayları fırsata çevirip, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı iptal ettirmek istiyorlar. Açıkça "Biz Cumhuriyet ve Atatürk düşmanıyız" diyemedikleri için, bu katliamların gölgesine sığınmaya çalışıyorlar. O kadar öğrencimiz ve öğretmenimiz şehit edilmişken, "milli yas ilan edilsin" demek akıllarına gelmezken; aksine laikliğe karşı kinlerini kusuyorlar: "Bu olaylar laik eğitim yüzünden oluyor" diyorlar. Bunlara "Allah akıl fikir versin" diyeceğim ama akıllanacaklarından zerre ümidim yok.

Ya efendiler; 24 yıldır bu ülkeyi aynı siyasal anlayış yönetiyor! Kaldı ki 1950'lerden beri ülke (kısa aralıklar hariç) sağ partiler tarafından yönetilmektedir. Hangi konuda başarı kazanıldı? Sanayide dünya çapında bir şirketimiz mi var? Otomobillerimiz, makinelerimiz dünya liderlerince mi kullanılıyor? Eğitimde ilklerde miyiz, üniversitelerimiz ilk 100’de mi? Halkımız, emeklimiz refah içinde mi? Savaşın tarafı olan İran'da bile fiyatlar bizden dört kat ucuzken; sahi, başarılı olduğumuz tek bir alan var mı?

Ama asıl mesele bu değil. Hemen her fırsatta Atatürk, Cumhuriyet ve laikliğe saldıranları görünce, ABD temsilcilerinin itiraf niteliğindeki o sözü aklımıza gelmeli: "Türkiye ile baş etmek çok zor. İktidarı ikna ediyoruz, karşımıza muhalefet çıkıyor. Muhalefeti ikna ediyoruz, sivil toplum örgütleri ve sendikalar ayağa kalkıyor. Onları da aşsak, bu sefer yargı engeline takılıyoruz. Herkesi ikna etseniz bile, karşınıza hiç hesapta olmayan bir 'ulusal direnç' odağı çıkıveriyor."

İşte ulus-devlet dediğimiz tam olarak budur ve emperyalizm ve onun hemen her ülkedeki uzantıları her zaman bundan rahatsız olmuştur. Onların en büyük arzusu; ulus-devletin, Osmanlı’nın "millet sistemi" denilen dini kimlik esaslı, birbiriyle çatışan küçük parçalara bölünmesidir. Bu yapıyı ayakta tutan iki temel direk vardır: Siyasal İslamcıların "tekçi" diye hedef aldıkları ulus bilinci ve toplumun ortak temelde birleşmesini sağlayan laiklik. Bu yüzden; ulus bilincinin önemsizleştirildiği, laikliğin yok edildiği, sivil toplumun ve yargının devre dışı bırakıldığı bir sisteme ihtiyaçları vardı. İçinde bulunduğumuz rejim tamı tamına budur.

Bu planın bir sonraki adımı, Türkiye’nin ulus-devlet olmaktan çıkarılmasıdır. Mecliste kurulan sözde "Terörsüz Türkiye" adlı komisyonun yapmaya çalıştığı da tam olarak budur. Ortadoğu stratejistlerinin itiraf ettiği gibi; onlar bölgede halkın iradesini değil, kolay yönetebilecekleri "meşrutiyetleri" istiyorlar. Memlekette laikliğin neredeyse esamisi kalmadı ama suçlu yine laiklik…

Peki, neden illa çocuklarımıza dini eğitim dayatılıyor? Nedeni belli: Atatürk ve laikliğe saldıranların Afganistan, Libya, Irak ve Suriye, ABD emperyalizmi tarafından saldırıya uğrayıp parçalanırken; yakın zamanda İran, İsrail ve ABD'nin saldırısına kahramanca direnmeye çalışırken kimin yanında olduklarını gördünüz mü? Müslüman ülkelerin halini zaten biliyoruz da, ülkemizdeki İslamcıların bu süreçteki duruşu her şeyi özetliyor. Zaten bu anlayışın tarihin hiçbir döneminde emperyalizme karşı gerçek bir tepki gösterdiği görülmediği gibi; Birinci Dünya Savaşı sonunda ülkemiz işgal edilirken işgalcilere karşı en küçük bir ses çıkarmamışlar, aksine Kurtuluş Savaşı başladığında Atatürk tarafından örgütlenen milli direnişi kırmak adına pek çok yerde emperyalizm destekli isyanlar bile çıkarmışlardır.

Bugün eğitimin ısrarla dinselleştirilmeye çalışılmasının da tek amacı; öğrencilerde ulus bilincini yok ederek ülkeyi çok kimlikli, çok dilli ve çok hukuklu parçalara ayırıp emperyalizmin yağmasına açık hale getirmektir. Çünkü ulus bilinci olmayanların ekonomik ve siyasi bağımsızlık, sanayileşme, tarımı geliştirme, topraklara sahip çıkma gibisinden bir dertleri yoktur.

Aslında olay basit: Eğitimi devlet eliyle ulusal olarak yaptığınızda, "tek ulustan" yana oluyorsunuz. Ama karşılıklılık olmasa bile hemen her devlete, her tarikat ve cemaate, isteyen her sermaye sahibine okul açma izni verdiğinizde "çok kimliklilikten" yanasınız demektir. Bunun için de okullarda müfredatı milli duygu ve düşünceden arındırıp kuralları kaldırırsanız; öğrenciye hiçbir sorumluluk vermeyip bildiğini okumasını sağlarsanız; öğretmeni de eğitim liderliğinden çıkarılıp "müşteri" memnun etmekle görevli bir memura dönüştürürseniz, sonuç ortadadır.

Başka nasıl bir sonuç beklenebilir ki?

    20.04.2026

Nusret KEBAPÇI

 

18 Nisan 2026 Cumartesi

BU ÇOCUKLARA NE OLDU?

 

BU ÇOCUKLARA NE OLDU?

Bundan bir süre önce Fatma Nur öğretmenin bir öğrencisinin saldırısına uğrayarak hayatını kaybetmesinden kısa bir süre sonra; önce Şanlıurfa'da ardından Kahramanmaraş'ta bir okulun öğrencilerinin okulu basarak katliam yapmaları…
Özellikle de Kahramanmaraş'ta öğrencinin emniyet müdürü olan babasının 5 silahını da yanına alarak okulda katliam yapması ülkemizin gündemini oluşturdu.
Tabi bu olaydan çok kısa bir süre önce babasıyla poligonda atış talimi yapması da işin cabası…

Ama görülüyor ki konuyla ilgili hemen herkes kendince okullarda yaşanabilecek olaylar üzerine, özellikle de bunun nasıl önlenebileceği konusunda düşüncelerini söylemeye çalışıyorlar ancak, konuşulan çözümlerin genelde her okula polis görevlendirmenin çok ötesine geçmeyen ve kangren olmuş bir sorunun sadece pansuman yapmakla düzeleceğini düşünen, basit ve sadece günü kurtarmaya çalışan çözümler olduğunu görünce…

Yaşamının önemli bir kısmını eğitimde, bunu da öğretmen ve okul müdürü olarak geçiren yani içeriden biri olarak çözüm önerisinde bulunmam sanırım herkes tarafından anlaşılabilecektir…

Doğrusunu isterseniz eğitimde yaşanan sorunun temelinde yaklaşık 24 yıldır süregelen, iktidarın uyguladığı neoliberal sistem yatmaktadır desek sanıyorum yanlış olmaz… Belki konuya yabancı olan birileri neoliberal falan denilince anlamakta zorluk çekebilir, bu nedenle konuyu olabildiğince açık seçik açıklamaya çalışacağım ki çözüm konusunda bizim de tuzumuz olabilsin.

Çok basit olarak söylemek gerekirse, neoliberalizm sermayenin hemen her konuda bildiğini okuduğu, devletin düzenleyici olmaktan çıktığı sistemin adıdır…
Ana sloganı nedir biliyor musunuz? "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler."

Yani buna göre ekonomide nasıl ki devlet devreden çıkarak piyasayı küresel sermayenin keyfiyetine bırakmışsa, aynı durum trafikte bile söz konusuysa, emin olun eğitim de bundan çok farklı değil.

Zaten sermayenin egemenliğine bırakılmış bir eğitim sisteminde de hiçbir şey eskiden olduğu gibi kalmayıp bu değişimden kavramlar da ister istemez etkilenmektedir.

Çok eskiden öğretmen denilince devletin yaratmak istediği yurttaş modeline göre öğrenciyi o bilince hazırlamakla görevli kişi anlaşılırken…
Yeni sistemde aslında eğitilmesi gereken öğrenci ve velinin eğitim sisteminin ana unsuru olarak kabul edildiği görülmektedir.
Buna göre veli ve öğrenci öğretmen tarafından öğretilen bilgiyi almak durumunda olmaktan çıkarılıp memnun olması gereken bir müşteri olarak kabul edilmekte…
Ve bu memnuniyetin sağlanabilmesi için de eğitim tamamen öğrenci ve velisinin inisiyatifine, onun bilincine… Dinî ve millî duygusuna… Ahlak anlayışına kısacası insafına bırakılmaktadır.

Böyle olunca da devlet de geleceğin yurttaşını yetiştirme görevini velinin ve öğrencinin müdahalesine bırakarak sadece hakem rolüne girmekte…
Öğretmen de müşteri memnuniyetini sağlamak, müşteri şikâyetine neden olmamak adına sadece veli ve öğrencinin duygu ve düşüncelerine dikkat etmek durumunda olan basit sıradan görevlilere dönüştürülmektedir.

Hem zaten 2011 ve 2017 yıllarındaki MEB teşkilat yasası ve sosyal etkinlikler yönetmeliği değişiklikleriyle de Atatürk ilke ve inkılapları yanında vatan, millet, bayrak, bağımsızlık gibi kavramların öğrencilere öğretilmesi de öğretim dışı bırakılmış olduğundan; Bu ulusun çocuklarını aynı duygu ve düşüncede birleştirecek herhangi bir durum da söz konusu olamayacaktır.

Şöyle bir düşünün… Öğrencilere vatan, ulus, bağımsızlık, Atatürk, Cumhuriyet gibi kavramların öğretilmesinin eğitim dışı bırakılıp sadece sınav başarısının söz konusu olup hırs ve rekabetin körüklendiği bir ortamda…
Buna bir de öğrenciye sorumluluk kazandıracak ders çalışma, devam etme ve kurallara uyma gibi zorunlulukların kaldırılıp yaptırım uygulanmadığını da eklediğinizde
Öğrencilerin birbirlerini ve yeteneklerini keşfedecekleri, aralarında işbirliği ve dayanışmanın olabileceği tiyatro, müzik, halk oyunu, çeşitli spor alanlarına öğrenci bulunabilir mi?

Ya da şöyle düşünün, okuldaki her öğrencinin yeteneğine göre spor, sanat, folklor gibi sosyal, kültürel ve sportif etkinliklerde görev aldığı bir okulda bu türden bir olay çıkar mı?

Ayrıca okullardaki bu türden etkinlikler, bilinmelidir ki geleceğin spor, sanat, kültür insanlarının ortaya çıkmasının yani keşfedilmesinin de ana unsuru durumundadır.

Yani uzun sözün kısası; bu tür olayların olmamasının yegâne yolu, öğrencileri Atatürk, ulus, vatan, millet, bayrak gibi ortak ulusal bilinçle yetiştirmek dışında; Yeteneklerine göre kendilerini zevkle ifade edebilecekleri sanat, spor ve kültürel etkinliklere yönlendirmekten geçecektir…

Siyasal İslamcı, tarikatlarla protokol yapan bir anlayış bunu yapabilir mi? Mümkün değil ama emin olun başka bir yolu yok, gerisi havanda su dövmektir.

17.04.2026
Nusret KEBAPÇI

DEVLET ÖZELLEŞTİRİLİRSE…

 

DEVLET ÖZELLEŞTİRİLİRSE…

Bundan bir süre önce, ülkeye NATO'nun çok uluslu ordusunun davet edilmesi ve ardından Türkiye'nin " çok uluslu şirketler için yönetim merkezi" olacağına dair yapılan açıklamalar, aslında gelinen noktanın açık bir itirafıdır. Diğer yandan ulus devletin tasfiye süreci ve ulusal kimlik yapısını çok parçalı hale getirme çabaları tam gaz sürerken, artık şu gerçeğin anlaşılması gerekiyor: Ülke, küresel şirketlerin rahatlıkla talan edebileceği açık bir pazar haline gelirken; güçlü bir ulusal ekonomi ve ulusal kimlik yapısının eskiden olduğu gibi yerinde durması mümkün değildir.

Çünkü emperyalizm, pazarını talan ettiği bir ülkede; o pazarı kendisinden geri alma potansiyeli taşıyan güçlü bir ulusal yapı istemez. Pazarın talan edilmesiyle çok kimliklilik sürecinin eş zamanlı başlaması da asla bir tesadüf değil, aksine birbirini tamamlayan bir projedir.

Bu projenin en klasik örneği Yugoslavya'da yaşandı. Şimdi aynı senaryo Türkiye'de oynanıyor.

1974 Yugoslavya'sından 2026 Türkiye'sine

Yugoslavya'nın parçalanmasına giden yol da mermilerle değil, maddelerle döşenmişti. 1974'te yapılan anayasa değişikliği ile de merkez zayıflatıldı; cumhuriyetlere "veto hakkı" benzeri yetkiler verildi. Bugün Türkiye'de "yeni anayasa" adı altında sunulan yerel yönetimlerin güçlendirilmesi veya etnik kimliklerin anayasal tanınması talepleri, Yugoslavya'nın merkezi otoritesini felç eden sürece ne kadar da benziyor! Süreç hep aynı işliyor: Önce ekonomik kıskaçla halk mikro-milliyetçiliğe itiliyor, ardından "müttefik" sıfatıyla gelen yapılar millî orduyu etkisizleştirip bölgenin fiili hakimi oluyor. Eğer bugün kurulan Çok Uluslu Kolordu yapıları, TSK'nın hareket kabiliyetini kısıtlıyor ve karar mekanizmalarına yabancı subayları ortak ediyorsa; bu durum "yumuşak bir Yugoslavya senaryosu"nun askeri hazırlığıdır. Tek fark; Türkiye'nin köklü devlet geleneği nedeniyle bu sürecin "kurumsal dönüşüm ve egemenlik devri" yoluyla zamana yayılmasıdır.

"Ayaklar Altına Alınan" Sadece Etnik Kimlik Değildi

Aslında bu süreç, yıllar öncesinde söylenen "Biz her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alacağız" sözleriyle başladı denilse kesinlikle yanlış olmaz. Gerçi ülke pazarının yabancı sermayeye teslim edilmesinin ilk tohumları 12 Eylül ile birlikte atılmış, ardından Gümrük Birliği anlaşmasıyla gerekli düzenlemeler yapılmıştı. Ama yine de o meşhur açıklamalar gelince, sanıyorum çoğu kişi "her türlü milliyetçilik" derken sadece etnik bir meseleden bahsedildiğine dair bir yanılsamaya düşmüştü. Oysa öyle değildi. Bu açıklama, devletin bundan sonra izleyeceği politikalara dair bir itiraftı. Orada kastedilen ve ayaklar altına alınan; artık millî bir sanayi, enerji, haberleşme, tarım, hayvancılık, bankacılık, maden, ticaret, eğitim ve kültür politikamızın olmayacağıydı. Nitekim öyle de oldu. Bugün enerjiden haberleşmeye kadar her alanda pazarını küresel sermayeye sınırsızca açan, tamamen dışa bağımlı bir ülke haline getirildik.

Memur Devletten "Holding Devletine"

Bugün gelinen noktada bu durum sadece fabrikaların satılması değil; devletin bizzat egemenlik yetkilerinin küresel sermayeye "hizmet veren bir alt birime" dönüştürülmesidir. Eğer bir ordu artık milletini değil de küresel enerji yollarını ve şirket çıkarlarını korumaya kurgulanıyorsa, o ordu artık bir kamu kurumu değil, küresel bir güvenlik taşeronudur. "Devletin milleti olmaz" çıkışları da bu sürecin hukuki kılıfıdır. Ulus devlette hukuk milletin iradesine dayanırken; "özelleştirilmiş" devlette hukuk, küresel şirketlerin yatırım güvenliğini sağlayan bir "hizmet sözleşmesi" halini alır ve "vatandaş" kavramı yerini "müşteri “ye bırakır. Bu modelde siyasetçiler de milletin temsilcisi olmaktan ziyade, küresel sermayenin yerel operasyonlarını yöneten birer "ülke müdürü" (CEO) gibi hareket etmeye başlarlar.

Sonuç

Bugün Türkiye'deki ana akım milliyetçilik, ne yazık ki kendini sadece sembollere hapseden bir "slogan milliyetçiliği “ne dönüşmüştür. Oysa Atatürk'ün İzmir İktisat Kongresi'ndeki ruhundan uzaklaşan bir siyasetin, adı ne olursa olsun millî olması mümkün değildir. Yugoslavya örneğinde nasıl ki devlet "iflas ettirilerek" tasfiye edilmişse; Türkiye’de de  ismi ve şekli korunarak ama içindeki "Türk Milleti" ruhu boşaltılarak bir holdinge dönüştürülmek istenmektedir.

Demek istediğim;

Eskiden fabrikalarımızı özelleştiriyorlardı; şimdi ise anayasamızı ve ordumuzu küresel şirketlerin yönetim kuruluna devrederek bizzat devletin "hukuki ve fiili" varlığını özelleştiriyorlar.

Bilmem anlatabildim mi?

13.04.2026

 Nusret KEBAPÇI