19 MAYIS: BİR ULUSUN BAĞIMSIZLIK YOLCULUĞU
Aslına
bakarsanız; Atatürk, Cumhuriyet ve ulus devlet gibi konuları konuşabilmek için
az da olsa tarih bilmek gerekir. Ne yazık ki iş öyle yürümüyor. Bugün
üniversitelerimiz ve tarih konusunda yetkin olduğunu düşündüğümüz pek çok
aydın, her nedense Atatürk ve Cumhuriyet tehdit altındayken susmakta; bu
konularda tepkisini veya fikrini ifade etmekten kaçınmaktadır. Meydan böyle boş
kalınca da ortalık, çoğunlukla iktidar yanlısı fesli bir zihniyetin müritlerine
kalmaktadır.
Neyse, sözü
çok fazla uzatmadan konumuza gelelim.
Memlekette
Mondros Ateşkes Antlaşması'nın ardından Sevr imzalanınca; önce İzmir’den
başlamak üzere ülkenin dört bir yanı İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan
askerleri tarafından işgal edilmeye başlandı. İzmir demişken, sanıyorum hiç
kimse gazeteci Hasan Tahsin adını unutmamıştır. Ama buraya küçük bir parantez
açalım: Bu kahraman gazetecinin gerçek adı Osman Nevres’ti... Neyse, biz
parantezi kapatıp devam edelim.
Zamanın
emperyalistlerinin ve işgalcilerinin talimatlarını harfiyen uygulayan saray,
normal şartlarda saldırıya uğrayan hemen her ülke gibi ordusunun başına geçip
vatan savunması yapması gerekirken büyük bir rehavet içindeydi. İşgalcileri ne
kadar memnun ve mutlu ederlerse bu felaketten o kadar kolay
kurtulabileceklerini zannediyorlardı. Fakat öyle olmadı; Mondros gereği orduyu
bile terhis ettiler.
Ne zaman ki
bu gidişattan memnun olmayan başta Mustafa Kemal ve silah arkadaşları,
Karadeniz bölgesinde işgale karşı direnen vatanseverleri örgütlemek üzere 19
Mayıs 1919 sabahı Samsun’a vardılar; işte o zaman tarihin akışı değişti.
Atatürk’ün
Samsun’a vardığında ülkenin durumuna dair yaptığı tahlil çok önemlidir. Ne
diyordu Atatürk özetle? Ülke perişan durumda, memleketi yönetenler düşmanla iş
birliği içinde; ülkenin sanayisi, bankası, hatta limanları bile yabancıların
elinde... Hani her yıl kutladığımız ama içimizden birilerinin anlamını bile
bilmediği Kabotaj Bayramı var ya; işte o, deniz taşımacılığının ve limanların
millileştirilmesini ifade eder. Cumhuriyet öncesinde denizlerimiz tamamen
yabancıların kontrolündeydi.
Öyle ki,
ülkenin bir merkez bankası bile yoktu; adı "Osmanlı" olan ama
gerçekte İngiliz-Fransız ortaklığına dayanan Osmanlı Bankası bu görevi
yürütüyordu. Bu arada hâlâ Osmanlıcılık oynayanlara da küçük bir hatırlatma
yapmak gerekir: Osmanlı ekonomik olarak zaten çoktan bitmişti. Çünkü Reji İdaresi
adı altında tütün gibi en önemli gelirleri tahsil etmekle görevli yabancı bir
şirket kurulmuştu. Bu şirketin, türkülerde bile geçen "kolcu" denilen
6 bin civarında silahlı gücü vardı. Ülkenin vergileri ise Düyûn-ı Umûmiye
denilen, emperyalistlerin kurduğu bir örgüt tarafından doğrudan toplanmaktaydı.
Neyse,
ayrıntıya fazla dalmadan devam edelim. Samsun’dan Amasya’ya geçildi ve tam
bağımsızlık hedefleyen tarihi bir genelge hazırlandı. Ardından Erzurum ve Sivas
kongreleriyle halkın birleşmesi sağlandı. O dönemde İstanbul'daki bazı
teslimiyetçi aydınlar ve çevreler tarafından tek kurtuluş çaresi olarak
hararetle savunulan İngiliz ve Amerikan mandacılığı fikri, bu kongrelerde
"Manda ve himaye kabul olunamaz!" denilerek kesin ve net bir dille tarihin
çöp sepetine atıldı.
Mücadele
eden tüm güçler, sonradan Ankara’da kurulacak olan Büyük Millet Meclisi çatısı
altında birleştirildi. Dağınık olarak savaşan vatansever milis güçler düzenli
ordu şeklinde örgütlendi. Sonuçta, büyük zaferin ardından düşman denize döküldü
ve ardından Cumhuriyet ilan edildi.
Bunun
arkasında ise Osmanlı döneminde yaşanan acı tecrübelerden alınan dersler vardı:
yabancı devletlere ekonomik ve siyasi olarak bağımlı olmayacak, tamamen
bağımsız bir ulus devlet kurulmak isteniyordu. İşte 29 Ekim 1923’te kurulan
Cumhuriyet, tamı tamına bu iradeyi ifade ediyordu.
Cumhuriyet'in
ilanıyla birlikte, yabancıların elinde olan her ne varsa millileştirilmeye
başlandı. Kaldı ki o dönemde İstanbul’da su bile, bugün şehir şebekesi anlamına
gelen "Terkos" adlı yabancı şirketin elindeydi. Su, limanlar,
demiryolları, bankalar, sanayi, madenler... Yani hemen her stratejik alanda
millileştirmeler yapıldı. TCDD (1924-1927), THK (1925), Sümerbank (1933),
Etibank (1935) ve MTA (1935) gibi devasa kuruluşlar işte o dönemin eseridir.
Bunların tamamı ne kadar zaman içinde yapıldı biliyor musunuz? Tümü sadece 15
yılda! Üstelik bu sürenin önemli bir kısmı emperyalist işbirlikçisi gerici
isyanları bastırmakla geçerken, bir yandan da ulus devletin köşe taşları olacak
devrimler hayata geçiriliyordu.
Biliyorsunuz
ki bunun da en temeli laiklikti. Çünkü laiklik, gerçek anlamda tüm inanç ve
dini düşüncelerin eşit kabul edilmesinin yanında, aynı zamanda kamusal alanın
(kişisel olanın dışında hemen her alan) ulusal egemenliğe tabi olması; etnik ve
dinsel örgütlenmelerin kamusal alanda söz sahibi olamamaları, devlet içinde
örgütlenememeleri demekti.
Böyle
bakınca, Atatürk Devrimleri içinde Kılık Kıyafet Devrimi'ne değinmeden de geçmek
olmaz.
Çünkü
Atatürk, millî bir eğitim sistemi de olmayan Osmanlı’da eğitimin önemli ölçüde
tarikat ve cemaatlere bırakılmış olduğunu görüyordu. Bunlardan her biri de
kılık kıyafetleriyle diğerlerinden farklılıklarını göstermek çabasındaydı. Tüm
bu tarikat ve cemaatlere ayrışmış bir kitleyi tek bir ulus, yani Türk
kimliğinde birleştirmek istediği için, görünürdeki bu tarikat-cemaat
farklılıklarının bunu engelleyeceğini düşünmekteydi.
İşte bu
nedenle, esas olarak kamudaki memurların kılık kıyafetini etnik ve dinsel
kimliklerden kurtarıp tarafsız hale getirmek gerekiyordu ki, halk yan yana
ayrımsız gelerek birleşsin, dayanışsın ve millet olabilsin. Aslında eğitim de
aynı şekilde çok parçalı olmaktan çıkarılıp tamamen ulusal olmalıydı ki, toplum
aynı düşünce, duygu ve ilkelerde birleşsin. Tevhidi Tedrisat'ın esas önemi
buradaydı.
Demek
istediğim, tüm devrimlerin amacı bir ulus meydana getirmekti.
Ama 19 Mayıs
1919'un üzerinden geçen 107 yıldan sonra, görüyoruz ki başta bu ulusu ayakta
tutan ulusal ekonomi yok edilerek ülke küresel sermayeye açık pazar yapılmakta.
Bu nedenle de toplumdaki Atatürk sevgisi ve ulus bilinci yok edilmeye
çalışıldığından, Atatürk ve Cumhuriyet devrimleri tartışma konusu olmakta. ABD
tarafından yapılan dayatmalarla da ülke, sözde "terörsüz Türkiye"
gerekçesiyle Osmanlı Millet Sistemi de denilen tekrar ulus öncesi etnik ve dini
kimlikçiklere dönüştürülmeye çalışılmaktadır…
Bunun için
de Tevhid-i Tedrisat Yasası'na aykırı bir şekilde her tarikata, cemaate,
emperyalist ülkelere ve her türden şirkete okul açma izni verilerek, ulusal
duygudan uzak öğrenci yetiştirilmekte ve çok kimlikliliğe zemin
hazırlanmaktadır.
Ve artık
anlaşılmalıdır ki bu gidişi durdurmanın tek bir çözümü bulunmaktadır. O da
tekrar Atatürk İlke ve Devrimleri rotasına girerek ekonomik ve siyasi
bağımsızlığı hedeflerimizin başına koymak; bunun yolu da başta madenler,
enerji, iletişim, ağır sanayi ve dış ticareti devletleştirmek; eğitimi de
tekrar devlet eline alarak toplumda ulusal duyguları güçlendirmekten
geçmektedir.
Eğer bu
iradeyi bugün gösteremezsek, yarın savunacak vatanımız bile olmayabilir.
Tercih
sizin…
18 Mayıs 2026
Nusret KEBAPÇI