26 Aralık 2010 Pazar

“İLERİ” DEMOKRASİ

“İLERİ” DEMOKRASİ


Sözüm ona Referandumda evet oyu çıkarsa topluma demokrasi ve özgürlük gelecekti.
Sonunda geldi gelmesine ama…
Bu gelenin tam bir demokrasi olduğunu söylemek oldukça zor…
Hem zaten uygulayıcılarına da haksızlık etmeyelim…
Bu uygulanan demokrasinin daha da ilerisi, bir başka deyişle de BOP demokrasisi.
Yani demokrasi ve özgürlük adına öne sürdüğünüz talepleriniz BOP’ un gerçekleştirilmesiyle paralellik arz ediyorsa…
Lozan’a değil SEVR’e hizmet ediyorsa, inanın sonuna kadar özgürsünüz.
Yok, eğer talepleriniz işçilerin, öğrencilerin gerçek sorunlarını yansıtıyorsa biliniz ki size özgürlük falan yok.
Siz yaşadığınıza dua edin.
Son günlerde bir biri ardına yaşanan üniversite gençliğinin protesto eylemlerinde çok vahim sonuçlar ortaya çıktı. Birçok gencimiz biber gazından nasibini alıp fenalaşırken…
Çok sayıda öğrenci de coplanmanın sonucunda yaralandı.
Hatta o kadar ki…
Bu coplanmanın sonucunda bir öğrencinin burnu kırılırken başka bir hamile kız öğrencinin çocuğu bile öldü.
İşte tüm bu gelişmeler demokrasinin ülkemizde ne kadar ileriye götürüldüğünün de bir göstergesidir.
“Coplanma özgürlüğü…”
“Tekmelenme özgürlüğü…”
“Burun kırılması özgürlüğü…”
Kısacası “demokrasi” adına ne ararsanız hepsi var.
Gerçi bu tür eylemler her ne kadar tüm topluma örnek olmaması için çok sert önlemlerle bastırılsa da, aslında yaşanan gelişmeler bazı şeylerin habercisidir de aynı zamanda.
Eğer bir ülkede üniversitelerdeki gençler sesini çıkarmaya başlamışlarsa biliniz ki o ülkede iktidarın ömrü artık bitmek üzere demektir.
Bazen tıbbi teknolojiler kullanılarak uzun yaşatılmaya çalışılsa da…
Sonuçta yönetimin son kullanma tarihinin bittiği ayan ve beyan ortadadır.
Aslında herkese sormak gerekiyor…
Demokrasi sadece belirli süreler sonunda oy kullanma hakkı mıdır?
İnsanlar çok hata yapan bir yönetimi nasıl uyarabilirler.
Eğer bu hatalar ülke için çok kötü sonuçlar da doğuracaksa, uygulanacak yol sadece bir dahaki secim dönemini beklemek olabilir mi?
Böyle bir demokrasi olabilir mi?
Demokrasilerde aslolan bu protestoları hazmedip uyarıları dikkate alarak gereğini yapmaktır.
Yoksa kitlelerin haklı taleplerini zor kullanarak bastırmak değil.
Bu işin bir yanı…
Peki, siz…
PKK’nın sık sık ülkenin birçok yerinde, özellikle güneydoğuda…
Çoğu kez herhangi bir olayın yıl dönümünü ya da imralı’daki liderlerinin saçını, odasının birkaç cm daraltılmasını bahane ederek, bırakın yürüyüşü falan…
Taş üstünde taş bırakmayıp kamu araç ve mallarına saldırarak ortalığı ateşe verdiğinde…
Her fırsatta Kürdistan kuracaklarını gözümüzün içine baka baka haykırarak, yasadışı örgütlerinin afişlerini taşıdıklarında, hiç aynı şiddette tepki gösterildiğini gördünüz mü?
Göremezsiniz, görmeniz de çok mümkün değil…
Çünkü PKK bu gün ABD’nin BOP’ u gerçekleştirmek için kullandığı bir taşerondur…
Yani kısacası
Bu gün Türkiye’yi bölmek için örgütlenip eylem yapmak serbest ama hükümete karsı çıkmak suç…
Ne diyelim BOP demokrasisi de bu olsa gerek.

09–12–2010
Nusret KEBAPÇI

DİNİ ÖZGÜRLÜKLER RAPORU

DİNİ ÖZGÜRLÜKLER RAPORU


Tüm ülke oturmuş Wikileaks belgelerini tartışmaya başlayınca haliyle son günlerde ülkemiz gündeminde oldukça geniş yer işgal eden birçok tartışma ister istemez geri plana atıldı.
Şimdi bu Wikileaks belgelerinde özellikle mevcut hükümetin İslami yönüne vurgu yapılmakta ve bunun olumsuz etkileri üzerinde durulmaktadır.
Bu arada ülkemizin hemen her konudaki politikaları da kendilerince değerlendirilmektedir.
Hani derler ya “Dinime küfreden Müslüman olsa” sanki ülkemizde uygulanan tüm politikalar ABD tarafından tasarlanmamış, onların dayatmalarıyla uygulanmamış gibi akıllarınca bu belgeleri yayınlayarak kendilerince ülkemiz üzerinde oyun oynamaktadırlar.
Aslına bakarsanız tarih boyunca tüm emperyalistler ülkeleri yönetmek için bazı evrensel yöntemler kullanırlar.
Evrensel diyorum…
Çünkü…
Bu yöntemler dünyadaki çeşitli ülkeler üzerinde onlarca defa uygulanmıştır.
Tüm bunlara rağmen ülkemizin de içinde bulunduğu bazı ülkeler ki bizim tarihin ilk Kurtuluş Savası’nı vermek gibi bir geçmişimiz de var. Her defasında aynı tuzağa düşmektedirler.
Bunlar daha çok…
Demokrasi, insan hakları ve özgürlük kavramlarıdır.
Emperyalizm tarih boyunca bu kavramları kullanarak ülkeleri ve o ülkelerde yaşayan insanları tuzağa düşürür.
Bazıları buradan hareketle şunu düşünebilir…
Peki, emperyalizmin kontrolündeki demokrasi, insan hakları ve özgürlüğüyle, gerçek demokrasi, insan hakları ve özgürlüğünü nasıl ayırt edeceğiz.
Doğrusunu isterseniz bunu ayırt etmek son derece kolay
Hemen her olayda olduğu gibi bu tür konularda da doğruyu ve yanlışı ayırabilecek turnusol kâğıdı türünden ölçüler vardır, bunları doğru belirlemek emperyalizme alet olmayı ya da olmamayı belirler.
Onun için son derece önemlidir.
Bakın bu güne kadar emperyalizmin(ABD ya da AB’nin) ; köylülerin kooperatiflerde örgütlenmesi…
İşçilerin sendikalaşmalarının önünden engellerin kaldırılması…
Ağaların, şeyhlerin olmaması yani köylülerin daha çok özgürleşebilmeleri için toprak reformunun yapılması şeklinde talepleri oldu mu?
Ya da
Milli birlik ve beraberlik seklinde de ifade edilebilecek olan ulus devletlerde üniter yapının korunması konusunda herhangi bir ifadeleri söz konusu olabildi mi?
Aslında olamaz da
Amerika Dış İşleri Bakanlığı Kasım ayında “Uluslar Arası Dini Özgürlükler Raporu “ adı altında bir rapor yayınlıyor.
Raporda “azınlıkların dini ibadetlerini özgürce yerine getirememesi ve hükümet binaları, devlet daireleri ve üniversitelerde başörtüsü yasağına devam edildiği ve bazı dini grupların devlet kademelerinde mesleklerini yapamamaktan yakındıkları belirtiliyor.”
Tabi yine her zamanki gibi kara listeler ve bu listelerdeki hedef ülkeler.
Hep biliyoruz ki emperyalizm üretici güçleri özgürleştirecek ne komisyon kurar nede rapor hazırlar.
Dikkat edin tüm komisyon ve raporları sadece dini ve etnik özgürlükler üzerinedir.
Sizce neden?

02–12–2010
Nusret KEBAPÇI

ABD ÖNCE KULLANIR SONRA DA…

ABD ÖNCE KULLANIR SONRA DA…


Bir kaç gündür Türkiye bir Amerikan sitesinden yayınlanan belgeleri konuşmaktadır.
Yayınlanan belgeler aslına bakarsanız bir yönüyle belge değil ilgili dönemlerin ABD büyükelçiliğince tutulan biraz da kişisel görüşlerini de yansıtan notlar.
Bu notlarda bu gün ülkemizi yönetenlerle ilgili çok ayrıntılı bazı bilgiler de bulunmaktadır.
Örneğin bazı bakanlarla ilgili olarak; onun genç kızlara olan ilgisi ön plana çıkarılırken, bir başkasıyla ilgili olarak da rüşvetçi tanımlaması yapılmakta, bazı bakanlarla ilgili olarak da işi hakarete vardıracak kadar ilginç tanımlamalar da bulunulmaktadır…
Hatta daha da ileri gidilerek ülkemizin başbakanının İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu bile dillendirilmektedir.
Tabi bunlar işin ayrıntıları.
bu notlarda ülkemizin iç ve dış politikası tüm yönleriyle yer almakta…
Açılımdan tutun ülkemizin İran politikası, füzelerle ilgili tutumu, AB ile olan ilişkilerimiz, hatta o kadar ki 27 Nisan bildirisi bile bu yayınlanan Wikileaks belgelerinin konusu olmaktadır.
Elbette bu notlar bize çok şey anlatmaktadır.
Ama bunların içinde kanımca en önemlisi ABD Büyükelçiliğinin ülkemizde sıradan bir elçilik değil aynı zamanda ülkemizi yönetenlere bir anlamda akıl hocalığı yaptığıdır ki…
Hem zaten açıklanan bilgilere göz atıldığında bile konu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Şimdi sıkı durun!
Bu bilgiler neden daha önce değil de seçimlere 6 ay kala ortalığa saçılıyor sizce tesadüf olabilir mi?
Aslına bakarsanız olamaz.
Bu bilgiler bir kaza sonucu ya da tesadüfen ortaya yayılmış bilgiler değildir…
Gerek zamanlaması…
Gerek ortaya çıkan bilgiler ve eleştiriler bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır.
Düşünebiliyor musunuz bir ABD sitesi bir belge yayınlıyor ve o belgedeki bilgilerin en ayrıntılı kısmı Türkiye ile ilgili…
Tabi haliyle de iktidar partisiyle…
Buradan da çıkışla anlaşılıyor ki ABD Türkiye’de artık bir at değişikliği planlamaktadır.
Yani iktidar…
Bu güne kadar ülkemizde neler gerçekleştirmek isteniyordu.
Birazcık hatırlamaya çalısalım…
Öncelikle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak ulusal kimlik tartışma konusu yapılarak hırpalanacak…
Ulusal değerler…
Semboller yerle bir edilecek…
Sonrasında milli kimlik yerine cemaat ve etnik kimlik konulacak.
Onun ardından genel af ve demokratik özerk Kürdistan daha açık bir şekilde gündeme getirilecek.
Sonra da yapılacak bir referandumla bağımsız Kürdistan’a giden yol açılacak tabi bu arada Irak’tan çekilecek Amerikan askeri birlikleri ve güney doğuya konuşlandırılması düşünülen Füze Kalkanıyla da çekiç güç misali gereken koruma sağlanacak.
Bu güne kadar Ilımlı İslamcı bir partiyle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak Ulusun ordusu ve ulus bilinci yeteri kadar tahrip edildi.
Haliyle İslami partinin işi bitti yani görev tamamlandı.
Şimdi sıra çok daha “demokratik” bir partinin getirilmesine gelmiştir.
Çünkü sıradaki adımların atılabilmesi için İslam’ı değil, “demokrasiyi” ön planda tutacak bir partiye ihtiyaç bulunmaktadır.
İşte yapılan belge sızdırılması bir ABD operasyonudur
Ne deniyordu?
Demokratik özerklik…
Sizce “demokratik” bir parti olmadan demokratik özerklik sağlanabilir mi?

02–12–2010
Nusret KEBAPÇI

12 Aralık 2010 Pazar

FÜZE KALKANI NEYE KALKAN?

FÜZE KALKANI NEYE KALKAN?


Sözüm ona Lizbon’da onaylanmadan önce Türkiye’nin bu Füze Kalkanı Projesi ile ilgili bazı ön koşulları vardı.
Neydi bu ön koşullar?
Öncelikli olarak bunun bir ABD değil de bir NATO projesi olarak gündeme getirilmesiydi ki…
Aslında bu proje daha başından beri bir NATO projesiydi ve bu nedenle bu türlü bir talebin çok da anlamlı olmayacağı açıktı.
Diğer bir ön koşul Projede tehdit kaynaklarının isminin belirtilmemesiydi ama hem füzelerin Türkiye’de konumlandırılışı, hem de zirvede Fransa Cumhurbaşkanı tarafından yapılan tehdidin İran olduğu vurgusu bu ön şartın hiçbir anlamı olmadığını ortaya çıkardı.
Ayrıca “Biz kediye kedi deriz.” şeklindeki açıklamaları da zaten konuyla ilgili hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar netti. Dolayısıyla hedefin bir yönüyle İran olduğu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır.
Ön koşullardan bir başkası da bu füzelerin engellenmesiyle oluşacak nükleer serpinti konusuydu ama ne yazık ki o konuyla ilgili olarak inandırıcı hiç bir açıklama yapılamadı.
Bir diğeri de komutanın kimde olacağıydı. Zaten bu proje bir NATO projesiydi ki ve konu üye olan 28 ülkeyi ilgilendiriyordu. Dolayısıyla kendi projelerinin düğmesini zaten Türkiye’ye vermeleri beklenemezdi.
Ama işte bu konuların tamamı uzun bir süre iç siyaset malzemesi olarak Türk kamuoyunun önüne atıldı ve sanıyorum yeteri kadar da oyalanıldı.
Şimdi soralım.
Yeni hazırladığınız MGSB yani Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, bir başka adıyla Kırmızı Kitap’da İran tehdit olmaktan çıkarılmadı mı?
Hem sadece İran’da değil İran’la birlikte Irak, Suriye ve Yunanistan’da tehdit olmaktan çıkarılmadı mı?
Peki, o halde eğer İran tehdit değilse ki İran hiç bir şekilde Türkiye için tehdit değildir.
İran’dan atılması düşünülen füzeler, bu füzelerin menzilinin de uzmanlarınca yapılan açıklamalara göre çok da uzun olmadığı göz önüne alınırsa anlaşılacaktır ki bu füzelerin hedefi esas olarak ABD, AB ya da İsrail değildir.
Durum böyle olunca İran’ı hedef alarak Türkiye’ye konuşlandırılacak füze sistemi neyin nesi?
Ayrıca bu füzesavar sitemi ülke içinde nereye konuşlandırılacak?
Aslına bakarsanız burada tamamıyla ABD tarafından bir taşla iki kuş vurabilme hesabı yapılmaktadır.
Hedef İran olduğuna göre bu füzelerin yerleştirileceği yer, esas olarak İran sınırına çok yakın bir yer olmalıdır ki İran’dan atılan füzeler daha atıldığında imha edilebilsin.
Hal böyle olunca da bu ilk akla gelecek yer haliyle ülkemizin Güney doğusu olacaktır.
Güneydoğuya kurulacağı varsayılan Füze Savunma Kalkanı’nın füzesavar olmasının yanında 15 kilometre’nin altında uçan uçaklara karşı uçaksavar olarak da kullanılabileceği göz önüne alınırsa.
Bu sistemin özellikle Türkiye’nin Güneydoğusunun NATO korumasına verilmesi anlamına gelir ki Kuzey Irak için bunu bizzat başbakan istemişti.
Ayrıca İran’dan atılacağı varsayılan füzeler…
İmha edildiğinde ve özellikle bu füzelerin bazılarının Nükleer başlıklı olabileceği de göz önünde bulundurulursa meydana gelecek nükleer serpinti nereyi etkileyebilir?
ABD ve AB ülkelerini mi?
Hayır!
Sadece ve sadece Türkiye’yi
Başka hiç bir yeri değil…
Yani kısacası, kurulacak füze sistemi bizi İran’la bir daha onarılamayacak şekilde düşman etmenin yanı sıra, Çernobil’i içimize taşıyacak ve ayrıca Güneydoğuyu NATO’nun korumasına terk edecektir.
Benden söylemesi…

25–11–2010
Nusret KEBAPÇI

BATI YAKASI HİKÂYESİ…

BATI YAKASI HİKÂYESİ…


“Batı Yakası Hikâyesi” çok eskiden kalmış bir film yani 1961 yapımı, üstelik müzikal ama amacım bu filmi konu edip tartışmak değil.
Aslına bakarsanız batı yakasında çevrilen filmler sadece bununla da sınırlı değil batıda bu gün öyle filmler çevriliyor ki inanın senaryolarını okusanız dudaklarınız uçuklar.
Öyle filmler ki ve bu filmlerin tamamı neredeyse bizim gibi ülkelerde geçiyor. Bunlar genelde BOP ve insan hakları senaryoları olup tamamıyla ülkemiz üzerinde bir kargaşa çıkarmayı amaçlamaktadırlar.
Yıllardır Türkiye düşmanı her türlü bölücü ve dinci örgüte ev sahipliği yapan bu AB demokrasileri, bu gün giderek dozunu artırarak bu tutumlarını tam anlamıyla saldırganlığa dönüştürmüşlerdir.
O kadar ki bugün için istedikleri bile tamamen ülkemizde yaşayan azınlıklar üstünedir.
Çünkü onlar da bilmektedirler ki bizim gibi ülkelerde ulus devletleri parçalayabilmenin tek ve her zaman geçerli yolu azınlıkları kışkırtmaktan geçmektedir ve hatta o kadar ki ülkemizde azınlıkları kışkırtacak onları canlandıracak her türlü çabaya…
Sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da çok ciddi katkıda bulunmaktadırlar.
Örnek mi istiyorsunuz
Birinden başlayalım örneğin İSVEÇ; bir yanıyla baktığınızda dünyanın insan hakları şampiyonu…
O kadar ki kendi ülkelerinde her türlü faaliyette bulunup ihanet edenlere(siyasi sığınmacılara) bile kapıları sonuna kadar açık.
Ama diğer yanıyla baktığınızda ise dünyanın en büyük silah üreticilerinden biri…
Bu ülke de diğer çoğu AB Ülkesi gibi kendi azınlıklarını görmezden gelirken hedef ülkelerdeki azınlıklar için varını yoğunu seferber eden ülkelerden biri.
İsveç geçtiğimiz haziran ayında bir yıl önce yapılan bir eylemde polise taş attığı için 9 ay hapis cezası alan Berivan’a İnsan Hakları Ödülü veriyor.
Taş atmanın insan haklarıyla ne ilgisi varsa…
Aslında şaşırmamak gerekiyor bundan bir süre önce yine İsveç kendi ülkesine hakaret eden Orhan PAMUK’U Nobel’le ödüllendirmemiş miydi?
Devam edelim şimdi yine bu ülke Türkiye’yi AB’ne hazırlama amacıyla özellikle Kopenhag Kriterleri kapsamında demokrasi, insan hakları ve eşitlik alanlarında ilerleme sağlanması için Türkiye’ye yardım edecekmiş.
Bilmem farkında mısınız geçmişte emperyalizm medeniyet götürdüğünü iddia ederdi bu gün de demokrasi, insan hakları, özgürlük…
Yani geçmişten bu yana emperyalizm açısından değişen hiçbir şey yok değişen sadece ve sadece kavramların adları. O kadar…
işte bu ülke yani İsveç bunun için bir yardım programı düzenliyor ve öğreniyoruz ki bu yardım planı beş yıldır uygulanmaktaymış.
İşte bu yardım yıllık olarak bu güne kadar 45 milyon kron’muş (8,5 milyon Euro) ve artık yeterli gelmediği için artırma kararı almışlar.
Ve bu miktarı kaça yükseltmişler biliyor musunuz? Tamı tamına 87 milyon Kron’a, Türk parası olarak ne kadar tutacağını siz hesap edin.
Bu para esas olarak kadınlarla, ülkemizde azınlık olarak kabul ettikleri Asurî, Süryani, Kürt, Roman ve Alevilerin konumlarında ilerleme yapılması için harcanacakmış.
Ve açık açık da belirtiyorlar ki bu paranın 14 milyon Kron’luk bölümü İstanbul konsolosluğunun belirlediği projelerde kullanılacakmış. Geri kalan 73 milyon kron’luk bölümü ise ülkedeki sivil toplum örgütlerinin işbirliği yaparak yürütecekleri projelere tahsis edilecekmiş.
Şimdi anladınız mı üyesi az, sesi fazla çıkan azınlıkperver örgütlerinin nerelerden beslendiğini…
Ama burada daha ilginç olan başka bir şey daha var emperyalizm ülkede azınlık yaratmak için onca para harcayıp örgütler kurarken, bir ülke neden buna müdahale edip tepki göstermez, neden sessiz kalır…
Neden engelleme yoluna gitmez?
Neden?

18–11–2010
Nusret KEBAPÇI

11 Aralık 2010 Cumartesi

ULUS DEVLET

ULUS DEVLET


Yıkılmış bir imparatorluktan modern bir ulus devlet kuran Atatürk, 15 yılda evet sadece 15 yılda bir mucize gerçekleştirdi. Sadece O 15 yılda saltanatı ve hilafeti kaldırmış, modern bir sanayinin ilk adımlarını atmış, milli bankacılığı geliştirmiş hatta tarımda bile ülkeyi kendi kendini besleyebilen bir duruma getirmişti.
Yani kısacası Atatürk bize bağımsız, üniter, çağdaş, laik, demokratik bir ülke bırakmıştı.
Sonra…
Yani 10 Kasım 1938’den hemen sonra karşı devrim süreci başladı. En yakın arkadaşları hükümetten uzaklaştırıldı.
Onu bir süre sonra paradan bile resminin silinmesi izledi.
Sonrası malum, ölümünden çok değil sadece 10 yıl sonra emperyalistlerle ikili anlaşmalar imzalandı ve eğitim onların denetimine bırakıldı.
Onu giderek artan dış borçlanma izledi.
Borçlandıkça bağımlılaşan, bağımlılaştıkça daha da borçlanmasına yol açan sarmal giderek büyüyerek devam etti.
Ve bu günkü duruma yani ödenemeyecek konuma kadar gelindi. Sonuçta hiçbir yabancı da hiçbir ülkeye bu borçları babalarının hayrına vermeyeceğine göre bu borçlar…
Bir anlamda icra yoluyla…
Yani sözüm ona özelleştirme adıyla alacaklılar tarafından tahsil edildi.
Ülke ekonomik olarak adım adım emperyalizmin kucağına çekilirken, siyasal ve sosyal yaşamın bundan nasibini almaması beklenemezdi ve yavaş yavaş o da gerçekleşti.
Bir zamanlar insanları sadece birey kabul ederek ödev ve sorumluluk yükleyen yurttaşlık kavramı sosyal yaşamdan uzaklaştırıldı.
Onun yerini bir süre sonra oy avcılığı için sahneye sürülen cemaat ve tarikatlar aldı.
Belirli bir süre, bir kısım partiler bu cemaat ve tarikatları ucuz oy deposu olarak görüp kullanırken, giderek güçlenen tarikat ve cemaatler bir süre sonra partileri teslim alıp kullanmaya başladı.
Yani bu günkü duruma bir anda gelinmedi, uzun bir süredir izlenen politikalarla gelindi.
Cumhuriyetin kuruluşuyla yurttaş adını alan birey, kişi hak ve özgürlüğüyle ilgili olarak birçok hakka kavuştu.
Hem zaten çağdaş demokrasilerde kişi hak ve özgürlüğü kavramı vardır.
Çağdaş demokrasilerde kişi bireydir ve hakkını bireysel olarak kullanabilir.
Ve yine hangi ülke olursa olsun yurttaşlarının kendi kuruluş ilkelerine karşı olarak örgütlenmelerine izin vermez.
Yani kişi bireysel olarak ibadetini yapabilir,yada ilgili bulunduğu etnik kimliğin halk oyunlarını oynayabilir,dil kursuna da gidebilir,kendi arasında konuşabilir.
Ama hepsi o kadar…
O etnik ve dinsel kimliğin bir güç oluşturacak şekilde örgütlenmesine asla izin vermez.
Dolayısıyla laiklik
Yani dinin siyaset ve devletin dışında bırakılması bir ulus devletin olmazsa olmaz koşuludur.
Eğer bu gerçekleşmezse ülke her türlü etnik kimlik ve cemaatin cirit atıp devleti yönlendirdiği bir konuma gelir ki bunun adı da ulus devlet değil başka bir şeydir.
Yani sözün kısası emperyalizm ülkeleri iki şekilde parçalar…
Ya etnik parçalara böler.
Ya da dinsel kimliklere…
Yoksa ulus devletlerin parçalanmasının başka hiçbir yolu yoktur.
Benden söylemesi…

11–11–2010
Nusret KEBAPÇI

İLERLEME RAPORLARI…

İLERLEME RAPORLARI…

Çok okuyan bir toplum olmadığımızdan mıdır nedir, özellikle konu AB olunca onların yayınladığı ve önemli bir kısmında ülkemizle ilgili düşüncelerin yer aldığı belgeleri merak etmiyoruz.
Hatta merak etmediğimiz gibi, birazda herkes tarafından anlaşılamayacağı düşüncesiyle kutsiyet bile kazandırıyoruz.
Ama işin aslı hiç öyle olmayıp bu belgeler öyle anlaşılamaz gibi şeyler de değildir.
Tabi bu belgeleri okumayıp daha doğrusu ülkemiz üzerine emperyalizm tarafından neler tasarlandığını da anlayamayınca…
Ülkemizde olup bitenlere akıl erdiremeyip şaşkın şaşkın bakıyoruz.
Aslına bakarsanız bu gün ülkemizin içinde bulunduğu konum, yapılan uygulamalar…
Ortaya atılan senaryolar genelde AB ve ABD tarafından tasarlanmaktadır. Yoksa hükümetin kendiliğinden ortaya attığı dış dünyadan ilgisiz şeyler değil.
Peki, AB ülkemize tüm bunları hangi belgelerle dayatmaktadır?
Belki tamamı sayılmaya kalkıldığında bu yazının tamamını bile kaplar ama, sadece belli başlıcalarını belirtmeye çalışırsak bile sanıyorum yeterli sonuca ulaşabiliriz. Bunların başlıcaları yani uygulama açısından bir sıralama yapılması da gerekirse…
İlki Katılım Ortaklığı Belgesi’dir ki bu belge ülkemize verdikleri talimatları içermektedir.
Bunu; bu talimatlardan yola çıkılarak hazırlanan Ulusal Program izler.
Adı ulusal kendisi uluslararası olan bu program açıkçası sermayenin ülkemizde ki uygulamalarını içerir.
Daha sonra da bizim bu programı ne ölçüde gerçekleştirip gerçekleştiremediğimizi değerlendirdikleri…
Yani kendilerince ve bazı işbirlikçi yazarlarca da kabul edildiği üzere ülkemize bir karne verirler.
Bu karnede şunları gerçekleştirdin şunları gerçekleştiremedin türünden eleştirilerde de bulunulur ki bu yapılamayanlar bir sonraki dönemde yerine getirilsin.
Yani sözün kısası…
Bu uygulanan programlar yoluyla ülkemizde bir değişiklik yaratmayı amaçlamaktadırlar.
Her şeye rağmen aman Türkiye AB’den kaçmasın diye feryat etmelerinin nedeni budur.
Eğer Türkiye AB kapısından kurtulursa bağımsız güçlü bir ulus devlet olma yoluna tekrar girecektir.
Ama istemiyorlar ve ısrarla da belirtiyorlar ki Türkiye AB sürecinden vazgeçmesin.
Çünkü eğer vazgeçerse Türkiye’de yapmak istedikleri değişiklikleri gerçekleştirme zemini ortada kalmayacak. Tüm korkuları bu…
2010 ilerleme raporu 2 gün önce yayınlandı sanıyor musunuz ki daha önce yayınlananlardan farklı…
Asla değil!
Bu raporda da daha önceki raporlarda ele alınan birçok konu ele alınmaktadır
Tabi amaç aynı olunca raporlar da haliyle değişmemektedir.
Sizce bu raporda hangi maddeler var biraz tahmin edin…
Yok, siz yorulmayın ben sayayım…
En başta azınlık hakları ki bu raporların vazgeçilmezidir. Buradan kastedilen Lozan’daki azınlık hakları hiç değil.
Bir diğeri de askerin baskı altına alınması ve AB ve ABD karşıtlarının içeri alınarak açılım sürecinin önünün açılması sürecine destek…
Siz, siz olun…
Bu raporun gerisi nerede falan diye de sakın sormayın
Gerisi sadece lafı güzaf, başka bir şey değil.

3 Aralık 2010 Cuma

TÜRKİYE YOLGEÇEN HANI MI?

TÜRKİYE YOLGEÇEN HANI MI?


Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da görülen KCK davasına yoğun yabancı ilgisini görünce aklıma geldi.
Daha önce…
Yani Apo’nun yargılanması sürecinde de yabancılar bu davayla ilgili değil miydi?
Peki, yabancılar neden bu davayla yakından ilgili
Neden ülkemizde görülen diğer birçok önemli dava dururken ya da ulaşmaları daha kolay olan İstanbul Silivri mahkemeleri varken, neden bu insanlar ısrarla PKK ve yandaşlarının yargılandıkları mahkemelere giderler.
Biz diğer ülkelerdeki muhaliflerle ilgili açılan davaları bilmiyoruz ama elin oğlu ülkemizle ilgili duruşmaları bile yakından takip ediyor.
Soruyu söyle soralım
Çin’de Uygur Türklerinin yargılandığı duruşmalara Türkiye’den her isteyen katılabilir mi?
Ya da Yunanistan’daki Türklerin yargılanmalarını izlemek her isteyen için mümkün mü?
Rusya’da çeçen eylemcilerin duruşmalarına Türk Büyükelçisi katılabilir mi?
Bu duruşmalara katılmak açıkça destek vermek anlamına geleceğinden hiçbir ülke diğer ülkelerin bu desteğine izin vermez.
Bu sorunun yanıtına geçmeden bir başka soruya gecelim, sonra da ikisini birlikte yanıtlamaya çalısalım.
Yine geçtiğimiz günlerde Kanada’nın Ankara Büyükelçisi durup dururken Diyarbakır’a gitti ve oradaki yerel yetkililerle görüşerek Kanada Modeli’nden bahsetti.
Tabi sadece büyükelçi değil…
Zaman zaman çeşitli kişiler bunlar çoğunlukla AB ve ABD temsilcileri oluyor, ülkemizin hemen neredeyse istedikleri bölgesine gidiyor ve diledikleri kişiyle görüşüyorlar.
Üstelik sadece görüşmekle de kalmayıp o bölgeyle ilgili olarak siyasi düşüncelerini de diledikleri gibi açıklayıp o bölgedeki etnik bölücülüğe ve terör örgütüne açıkça da destek verebilmektedirler.
İşte insan haliyle de merak ediyor.
Bizim ülkemizin temsilcileri de görevli bulundukları ülkelerde o ülkelerin düşman kabul ettiği örgütlerle diledikleri gibi görüşebilir ve destek verebilirler mi?
Bırakın tüm bunları.
Bizim devletimizin temsilcileri…
Yani hükümet üyeleri gittikleri ülkelerde bu bölgeleri ziyaret edip gezebilirler mi?
Sizce böyle bir şey mümkün olabilir mi?
Ya da söyle soralım
Olabildi mi?
Çin’in Uygur bölgesine giden bir bakanımız oraları gezebilmiş miydi?
Aslına bakarsanız hiçbir devlet, egemenliği altındaki ülkedeki her hangi bir sorunla ilgili olarak başka devletlerin nüfuz müdahalelerine izin vermez ve bırakın o bölgeye gidip müdahalesini, konuyla ilgili konuşmalara bile tepki gösterir.
Ve der ki “Bu bizim iç sorunumuz hiç kimseyi ilgilendirmez.”
Osmanlının son zamanlarında da çeşitli yabancı ülke temsilcileri, ülkenin çeşitli bölgelerini gezer, azınlıklarla görüşür, onları örgütler, destek verirdi. İşte bunların sonunda Osmanlı parçalandı.
Kurtuluş savası sırasındaki ve sonrasındaki isyanlarda da yabancı devletlerin parmağı yok muydu?
Böyle olunca da insan merak ediyor başka ülkelerde bizim yapamadığımız şeyi neden yabancılara yaptırıyoruz…
Türkiye, yol gecen hanı mı?

4–11–2010
Nusret KEBAPÇI

AÇILIM BİTECEK AMA NASIL?

AÇILIM BİTECEK AMA NASIL?


Kürt açılımı olarak adlandırılan sürecin sonuna yaklaşıldı. Buradan sakın bu süreçten vazgeçilip tekrar üniter yapı temelinde bir ulus devlet modeline doğru yol alınacağı falan akla gelmesin.
Hem zaten yazının başında, sonuna yaklaşıldı ifadesini bilerek kullandım. bunu derken de asla bundan vazgeçildi gibi sözler de söylemedim.
Sonuna yaklaşıldı…
Yani iş artık açılımla hedeflenen konuma getirildi.
Açılımla ülkemizde ne yapılması hedeflenmişti. Bağımsız bir Kürdistan değil mi?
İşte o sürece giden yolun tüm taşları adım adım döşeniyor. Tabi aslında bu işin bir de öncesi bulunuyor.
O öncesi de herkesin malumu ki Sevr.
Özetle: Sevr anlaşmasıyla ülkemizin güneydoğusunda önce özerk bir Kürdistan kurulacak sonra da, yani antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra da bu belirtilen bölgede yaşayan Kürtler eğer nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmayı isteme ve bunu kanıtlayarak Birleşmiş milletlere başvuru yaptığı takdirde
B.M. bunu uygun görürse ve bunu Türkiye’ye bildirirse bağımsız Kürt devleti kurulacak denilmektedir.
Tabi madde bu kadar değil devamı da var. Yani kısacası özetle deniliyor ki eğer Musul ilinde yasayan Kürtler Türkiye’nin güneydoğusunda kurulacak bağımsız Kürdistan’a katılmak isterlerse Müttefik devletlerce karşı çıkılmayacaktır.
Aslına bakarsanız işin daha da açıkçası şu
Hem zaten Sevr anlaşmasında da fark edileceği üzere bu işin başlangıç noktası özerklik…
Günümüzde PKK yandaşlarının söylemiyle de “demokratik özerklik.”
Eğer Türkiye buna razı edilirse…
Görece de olsa Türkiye’ye bağımsızlığını kabul ettirip Özerk olduğunda ki bu sadece biraz Türkiye’den bağımsızlığını ifade eder, okyanus ötesinden değil…
O bölge yabancı etkiye çok daha fazla açılacaktır ki bu da emin olun bağımsızlığa giden yolu açacaktır.
Sonra da kuzey Irak’ta kurulan kukla Kürt devletiyle birleşme ve sonrasında da hedeflenen büyük Kürdistan…
Ne dersiniz birebir aynı değil mi?
Yaklaşık üç yıldır başta Cia’nın muteber adamları olmak üzere bilumum AB ve ABD ideologu bizi açılım adı altındaki bu sürece razı etmeye odaklanmışlardır.
Çünkü…
Başlangıç özerkliktir, bu sağlandığında inanın gerisi kendiliğinden gelecektir.
Hem yıllar önce boşuna mı ikiz yasalar adı verilen bağımsızlığa giden sürecin temel tası niteliğindeki sözleşmeleri imzaladılar.
Boşuna mı?
Ülke belirli sayıda kalkınma ajanslarına bölünerek illeri merkezi devletten uzaklaştırmaya çalıştılar.
Boşuna mı?
AB uyum yasaları çıkarıldı.
Türklük yerine Türkiyelilik ortaya atıldı.
Askerin eli kolu bağlandı.
Ama tüm bunlara rağmen unuttukları bir şey var.
Oylamayla birbirinden ayrılan hiçbir millet yok.
İç savaş olmadan hiçbir Milet bölünemez bunu pekala kendileri de bilmektedirler.
Demem o ki artık sona gelindi ve bu işin ideologları iç savaş tehdidinde bulunuyorlar.
Önce iç savaş sonra Birleşmiş Milletlerin müdahalesi.
Ardından da bağımsız Kürdistan…
Yani gözümüzü açıp gerçeği görmezsek, ülke elden gidiyor
Bilmem anlatabildim mi?

4–11–2010
Nusret KEBAPÇI

19 Kasım 2010 Cuma

BÜYÜK RESİM…

BÜYÜK RESİM…


Bundan yaklaşık beş yıl önce, askere operasyon yapılacağını, içeride ele geçirilen komutanların yaka paça içeri alınacağını…
Hatta bununla da yetinilmeyip…
Askeri birliklerde PKK yandaşlarının ihbarlarıyla kemik araması yapılacağını bununla da kalınmayıp adlarını bile zor söyleyebildiğimiz birçok darbe senaryosu ortaya çıkarılacağı söylenseydi…
Sanırım herkes kahkahayla gülerdi.
Evet, gülerdi ama bunların hepsi gerçekleşti.
Tabi bununla da kalınmadı.
İş o boyuta vardı ki, Genelkurmay’da fuhuş operasyonu bile yapıldı.
Şimdi bazılarınızın “yuh artık” sözlerini duyar gibi oluyorum.
Ama olay farklı…
Tüm bu olayları anlamak için hani derler ya, büyük resme bakılması gerekir…
İşte tam anlamıyla öyle…
Sadece bir olaya odaklanmak, olayın hangi nedenle yapıldığını anlamamıza yetmez.
Bu gün Genelkurmay’a yapılan operasyonu tek tip ve paralı askerlikle birlikte düşünmezseniz, siz büyük resmi değil, sadece size gösterilene odaklanıyorsunuz demektir ki asla doğru sonuca götürmez.
Şimdi bir süredir orduya karsı yapılan operasyonlardan bazılarını birazcık hatırlayalım.
Ama daha öncesi de var.
Tuncay Güney isimli haham açıklamalarda bulunurken neyi itiraf etmişti “Ergenekon= TSK’ dır.”
Zaten bu söz tüm bu olayların başlamasına sebep oldu. Bu sözden çok kısa bir süre sonra…
Birçok askeri birliğimizin bahçesi sadece bazı PKK’lıların suçlaması nedeniyle delik deşik edilmedi mi?
Peki, ne aranmıştı hatırlıyor muyuz?
Unutmayanlar bilir…
Sözüm ona, askerin öldürdüğü faili meçhullerin kemiklerini.
Sonuçta hiçbir şey çıkmadı ama bu operasyonla da öğrendik bundan sonra PKK’ya yönelik eylem olmayıp…
Tam tersine PKK’ ile mücadele eden askerlerimiz suçlu görülmeye başlanılmıştır.
Bu süreç bir biri ardına ortaya çıkarılan ve adlarını bile tam olarak sayamayacağımız operasyonlarla devam etti.
Ve sonunda çok ağır…
Ağır olduğu gibi son derece de iğrenç bir suçlamayla genelkurmayın en mahrem yerlerine kadar girildi.
Şimdi diyeceksiniz ki bu olayda büyük resim nerede?
Neredeyse her türlü AB ve ABD belgesinde adamlar açık açık ne istiyordu?
Ordu; üniter yapı, ulus devlet, etnik bölücülük gibi konularda asla konuşmasın.
Sonra…
Ordu sivil otoritenin emrine girsin.
Güvenlik politikalarını hükümet belirlesin…
Yani…
Yanisi şu?
Bu ordu tüm her şeye rağmen BOP’ sürecinde aktif rol almak için istekli değil.
Bu nedenle tasfiye edilip yerine tamamen hükümetin emrinde paralı ordunun getirilmesi hedefleniyor.
Bütün bunları yapabilmek için de mevcut ordunun itibarının yok edilip, lekelenmesi ve işe yaramaz olduğunun gösterilmesi gerekiyor.
İşte tüm bu operasyonlar bunun hayata geçirilmesidir. Başka bir şey değil…

28–10–2010
Nusret KEBAPÇI

CUMHURİYET

CUMHURİYET


Bu gün Cumhuriyet Bayramı yani Cumhuriyetin kuruluşunun 87.yıldönümü.
Bundan 87 yıl önce Türk halkı, büyük önder Mustafa Kemal önderliğinde büyük bir mücadele vererek düşman işgalinden kurtulup Cumhuriyeti kurdu.
Kurulunca sanki iş bitti mi?
Ne yazık ki hayır…
Ama tüm bu kazanımları, dahası Cumhuriyeti anlamak için biraz geriye gitmekte yarar var.
Genellikle kurtuluş savaşının nasıl başladığını anlatmak için kullanılan 1918’den daha geriye gidilmez ama olayları tamı tamına anlayabilmek için bence Osmanlının son dönemlerine kadar gidilmeli diye düşünüyorum.
O dönemleri biraz anlarsak belki bu gün bizi hangi tehlikelerin beklediğini, öğrenebilir…
Ya da belki çok geç kalmamışsak gereken önlemleri alabiliriz… kim bilir…
Osmanlının son dönemleri…
Korkunç derecede borçlu bir ülke…
Hatta o kadar borçlu ki borçlu olduklarımız gelip maliyemizin başına bile geçip oturmuşlar. Yani Duyunu Umumiye dönemi.
Ülkenin tün gelirlerine el koyuyorlar.
Hatta vergileri bile kendileri topluyorlar.
Bu arada hatırlatmadan geçmeyelim, ülkedeki bankalar tamamen yabancıların elinde, hatta bankada çalışanların önemli bir kısmı da yabancı…
Bununla da kalınmıyor…
O zamanki ticaret de tamamen yabancıların denetiminde.
Hatta ülkenin en önemli gelir kaynaklarından biri olan tütün de yine yabancı şirketlerin elinde.
Reji adı verilen şirket, köylülerin kaçak ekim yapmasını engellemek amacıyla özel kolluk kuvveti bile kuruyor.
Hani türkülerde gecen “kolcular geliyor Halil’im türküsünde gecen kolcular işte onlar…
Sonra bir mücadele…
O mücadelenin sonucunda kurulan bir Cumhuriyet…
Cumhuriyet başlangıçta ağır bir yük de içeren borçları takvime bağlıyor
Ve basta ekonomi de olmak üzere…
Sanayide…
Eğitimde…
Sağlıkta…
Tarımda çok önemli adımlar atıyor.
Ve ülke çok kısa sürede yani topu topu 15 yılda bir mucize yaratıyor.
Dış borçlar son kuruşuna kadar ödendiği gibi, bir biri ardına milli kuruluşlar deyim yerindeyse fışkırıyor
15 yılda 1000’den fazla fabrika ve işletme kuruluyor.
Milli bankalar oluşturuluyor.
O 15 yılda yaklaşık 3000Km. demir yolu yapılıyor.
Sonra…
Yani Atatürk’ün ölümüyle başlayan ve 1980’lerde hız kazanan süreçle beraber o 15 yılda yapılanı 72 yıldır yok etmeye çalışıyoruz.
Bugün yine 500 milyar doların üstünde bir borç.
Bankalar…
Enerji…
Tarım, haberleşme yine yabancıların elinde.
Yani sözün kısası Atatürk’ten 72 yıl sonra başladığımız yere geri döndük
Ama tüm bunlar asla moralinizi bozmasın…
Her şeye rağmen…
Tüm Türk Milletinin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.

28–10–2010
Nusret KEBAPÇI

ALMANYA ACI VATAN…

ALMANYA ACI VATAN…


Bundan uzun uzun yıllar önce Almanya’nın yeni işgücüne ihtiyacı olduğu dönemde, ülkemizden binlerce insan Almanya’ya işçi olarak gitti.
Bir anlamda gitmek zorundaydılar…
Çünkü kendi ülkelerinde iş bulma ümitleri kalmamıştı.
Gittiler ama bir türlü de alışamadılar orada hep ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutuldular.
Bakmayın siz onların yaz tatillerinde lüks arabalarla ülkemize falan geldiğine, onlar hangi koşullarda bu parayı kazandılar, bunların karşılığında hangi en zor işleri yapmak zorunda kaldılar bence burası daha önemli.
Hem zaten o yüzden demediler mi?
“Almanya acı vatan “
Hem zaten bu gibi ülkeler gelişme aşamasındayken ve yeni iş gücüne çok ca ihtiyaçları olduğunda yabancı işçileri el üstünde tutar.
Ama
Durgunluk başladığında ise, ilk kapının önüne konulacaklar onlardır.
Çünkü durgunluk ve azalan istihdam, işsiz kalan Alman’lar ve bunun sonucunda da körüklenen ırkçı milliyetçilik…
Bu günlerde çeşitli basın yayın organlarında şu tür yazılara sıkça rastlanır oldu.
Hani Fransa Roman’ları sınır dışı etmişti ya…
İşte o nedenle deniyor ki Almanya’nın Roman’ları da Türkler…
Aslında amacım bir Almanya hikâyesi anlatmak değil…
Amacım Almanya’da son günlerde ortaya çıkan gelişmeler ve bizim yöneticilerimizin o gelişmeler karşısındaki özellikle çifte standart kokan tutumu.
Yıllar yılı batılı emperyalistler sözde demokrasi adına ensemizde boza pişirmektedirler.
Ne istiyorlardı bizim bu demokrasiyi geliştirebilmemiz için, özeklikle iki şey…
Etnik ve dinsel kimliklere özgürlük…
Yani
Çok kimlikli ve çok kültürlü bir toplum…
Tabi onlar bize bunları dayatırken hiç kimse de bu güne kadar, onlara madem demokrasi buysa…
Kendiniz bunu neden uygulamıyorsunuz falan diye de sormadı…
Ülkemizde etnik kimliklere özgürlük isteyen ve ülkemize talimat üstüne talimat veren ABD, bir başka dile ya da kimliğe özgürlük tanıyor mu?
Ya Fransa…
Adamlar Fransız vatandaşlığı dışında hiçbir kavramı kabul etmiyorlar.
Peki ya İngiltere bunlardan farklı mı?
Daha üç- beş ay önce bir İngiliz yetkili bu ülkede yasamak isteyen İngilizce öğrenmek zorundadır demedi mi?
O halde…
Gelelim Almanya’ya ne dedi Almanya başbakanı geçtiğimiz günlerde:
“Çok kültürlülük başarısızlığa uğradı”
Bizim ülkemizin yetkililerinin de bunun üzerine : ”Çok kültürlülük demokrasinin gereğidir. Oradaki vatandaşlarımız için demokratik özerklik, anadilinde eğitim hakkı istiyoruz, Almanya’da demokrasi yok.” gibi sözler söylemeleri gerekirdi değil mi?
Hiç öyle boşu boşuna beklemeyin.
Böyle bir şey asla söylenmedi.
Peki bunları söylenmediyse o zaman ne söylendi: ”Almanca öğrenin entegre olun, Alman toplumunun gelenek ve alışkanlıklarına ve yaşam tarzına uyum sağlayın, çocuklarınızı iyi okullara(Alman Okullarına)yollayın.”
Peki, bütün bunları Kürtler için söyleyecek bir babayiğit yok mu?

21–10–2010
Nusret KEBAPÇI

15 Kasım 2010 Pazartesi

TÜRKİYE’DE KADIN HAKLARI

TÜRKİYE’DE KADIN HAKLARI


Dünya Ekonomik Forumu’nun kadın erkek eşitliği konusunda yayınladığı yıllık rapora göre, Türkiye 134 ülke arasında 125’inci. Yani bir hesaba göre de sondan 10.
Şimdi bir bakalım son zamanlarda bizim kadınlarımızın bir kısmı neyin mücadelesini veriyor…
Elbette türbanın. O zaman bir soru ile işe başlayalım.
Türban neyin sembolü?
İslami bir rejimin ya da bir başka deyişle şeriatın değil mi?
Eğer öyleyse ki bundan hiç kimsenin kuşkusu yok.
Kadınlarımızın bu gün içinde bulundukları mücadele, kadını erkekle eşitliğe götürecek bir mücadele olmayıp, tam tersine, kadını ikinci sınıf bir insan olmaya doğru götürecek bir mücadeledir.
Tüm dünya ülkelerinin ve özellikle İslam ülkelerinin kadınları, laiklik ve kendilerini erkeklerle eşit hale getireceklerini düşündükleri yeni haklar peşindeyken…
Bizim kadınlarımız ise…
Tüm dünya kadınlarından çok önce kavuştukları hakları neredeyse geriye verme çabası içindedirler ki, bunu anlayabilmek hiç mümkün değil.
Şeriatla yönetilen ülkelerde erkek egemenliği esastır, kadınların bazı küçük haklar dışında öyle hakları falan da yoktur.
Ama unutmadan şunu da söyleyim, bu ülkelerdeki kadınların tamamı örtünme konusunda çok özgürdür…
Konunun anlaşılması niçin birazcık açalım.
Sakine adını içinizde duyan var mı?
Bir süre önce çeşitli basın yayın organlarında adı çokça geçen Sakine kim biliyor musunuz?
Sakine; İran’da bir erkekle gayri meşru ilişki kurduğu için recm cezasına çarptırılan bir kadın.
Önce 99 kırbaç cezasına çarptırılıyor…
Sonrada recm.
Yani taşlanarak öldürme cezası.
Bu arada erkeğe ne oluyor falan gibi bir şey aklınıza gelmesin onun ki daha hafif.
Geçtiğimiz yıl İran yönetimi kabineye 3 tane kadın bakan atadı.
Sonra ülkedeki bazı kesimler ayağa kalktı ve yönetimin bu kararına tepki gösterdiler ama tepkiden çok gerekçeleri oldukça ilginç.
Ne diyor bir milletvekili: “Kadınların yönetim becerileri hakkında dini kuşkular vardır.”
Sonuçta bu üç kadının sadece bir tanesi mecliste onaylandı ama…
İslam’da kadınların “mirastan erkeğin yarısı kadar pay almalarının” , ”iki kadının şahitliğinin bir erkeğin yerine geçmesinin “ gerekçeleri de sizce biraz buna benzemiyor mu?
Bir başka ülke; örneğin Suudi Arabistan’da kadınların oy hakkı var mı?
Hatta bırakın oy hakkını Bu gün neredeyse bizde olağan hale gelen ve nasıl binebildiğinizi hiç aklınıza getirmediğiniz otomobilleri kullanmaları bile yasak değil mi?
Bir diğeri, Kuveyt…
Siz bol paranızla uçağa atlayıp istediğiniz ülkeye gidebilirken ve kendi adınıza istediğiniz gibi pasaport çıkartabilirken Kuveytli kadınlar bu hakkı ancak 2009 yılında elde edebildi…
Ya seçme ve seçilme hakkı
Kuveytli kadınlara bu hakları da ancak 2006 yılında tanındı ve bu kadınlar ilk defa 2009 yılında oy kullandılar.
Şimdi gelelim ülkemize
Hani birileri BOP doğrultusunda Türkiye model ülke olacak falan demiyorlar mıydı hatta daha da ileri götürüp yeni Osmanlı gibi isimler de takmıyorlar mıydı?
İşte bugün gerçekleştirilmek istenilen senaryo tamı tamına bu…
Yani
Ulus devleti ortadan kaldırılmış, Üniter yapısı yerle bir edilmiş, cemaat ve etnik kimliklere ayrışmış bir Türkiye.
Pardon Türkiye değil, Yeni Osmanlı.
Olamaz mı?

21–10–2010
Nusret KEBAPÇI

24 Ekim 2010 Pazar

BAĞIMLILIKTA SON NOKTA…

BAĞIMLILIKTA SON NOKTA…


Aslına bakarsanız ben emperyalizmi hiç suçlamıyorum. Çünkü eşyanın tabiatı denilen bir durum var ya, işte onun gibi bir şey.
Düşünebiliyor musunuz? Devasa bir sanayi…
Birikmiş milyonlarca ton stok…
Ve
Güçlü bir ordu…
Bu sistemin tam olarak çalışabilmesi için her şeyden önce yeni pazarlar, yeni hammadde ve çokça da enerji sağlanması gerekir.
Sistemin tam olarak çalışabilmesi için bütün bunlara ihtiyacı vardır. Bunlardan biri eksik olursa bir süre sonra sistem tıkanır ve kriz meydana gelir.
İşte bunun olmaması için eldeki stokların eritilmesi, yeni pazarların bulunması ve ihtiyacı olan enerjinin de kendilerine sınırsızca sağlanması gerekmektedir.
Yoksa sistem çalışamaz.
Bu ülkeler nüfus olarak, dünya nüfusuna oranla çok büyük bir rakam teşkil etmeseler de, ürettikleri ürün ve kullandıkları enerji miktarı, bu ülkelerin nüfuslarıyla kıyaslanamayacak boyuttadır.
Dolayısıyla enerjiden bir an bile uzak olacaklarını düşünmek onları çıldırtmaya yetmektedir.
Bu alanları, yani enerji bulunan bölgeleri denetim altına almak bunların başlıca arzularıdır.
Hem ayrıca bu ülkelerde refah seviyesinin oldukça yüksek olması, toplumu bir arada tutan ana unsurlardan biri olması nedeniyle, bu seviyenin aşağılara düşüp toplumsal tepkilerle karsılaşıp kargaşanın çıkması da istenilmez.
Bu nedenle ekonomisinin yürümesi için eldeki stokların erimesi ve ekonominin yeni pazarlarla canlanması gerekmektedir.
İşte bunun için pazar olarak düşündükleri ülkede üretim yapan milli ekonominin özelleştirme ve benzeri yollarla tasfiye edilmesi, işin olmazsa olmazıdır.
Çünkü pazar yapabilmenin başka bir yolu yoktur.
Bu günlerde et ve süt ithaline başlanıldı ya, bunları onun için söylüyorum.
Kendileri neredeyse bütçelerinin yüzde kırkına varan bir oranda tarım ve hayvancılığını desteklerken, bize bu desteği kaldırtıp önce bu ürünleri piyasa koşullarına bıraktırıyorlar, sonra da ülkemizin en önemli tarım ve sanayi ürünlerine kota koydurup, fabrikalarını ele geçiriyor…
Sonra da bu fabrikaları kapatarak sınırsız ithalatın önünü açıyorlar.
Hep kurallarıdır.
Önce milli sanayiyi yok et…
Sonra pazar yap.
Bugün ne yazık ki hipermarket türü yerlerde satılan ürünlerin önemli bir kısmı yabancı…
Hem zaten bu süreçte hangi şirket kimin? Hangi ülkenin? Eğer isimler de yabancılaşmamışsa anlaşılabilmesi de çok mümkün değil ama…
Burada hatırlatmak istediğim şey şu…
Daha dün…
Yani neredeyse 1980 yılına kadar dünyada, kendi kendini besleyebilen yedi ülkeden biriyken…
Bugün bırakın sanayi ürününü…
Tarım ürünlerinde…
Hayvancılıkta, hatta süt ürünlerinde bile bitme noktasına gelip, dışarıdan ithal noktasına kadar gelmişsek…
Şapkamızı önümüze alıp emperyalizme olan bağımlılığımızı esaslı bir şekilde gözden geçirmemiz gerekmez mi?
Biz nerede yanlış yaptık?

14–10–2010
Nusret KEBAPÇI

BİZ BU FİLMİ İZLEMEMİŞ MİYDİK?

BİZ BU FİLMİ İZLEMEMİŞ MİYDİK?


İki büyük partimiz el ele vererek sözde üniversitelerde türbanı serbest bırakmak için iş birliği yaptılar. Sözde diyorum. Çünkü…
Bu süreç başladığında zaten üniversiteyle sınırlı kalmayacaktır.
Her iki partimiz de büyük bir aymazlık içinde Devrim Kanunları’na aykırı olarak, toplumda dinsel ve mezhepsel bölünmeyi ön plana çıkaran bir kıyafete izin verdi.
Aslında bu süreçte çok fazla tartışmaya da gerek yoktur ve yapılan uygulama açıkça devrim kanunlarına aykırıdır.
Şimdi bazıları hemen söylenecek ve diyecekler ki kamuda yok ki sadece üniversitelerde serbest bırakıldı.
Aslına bakarsanız kazın ayağı öyle değil, özel hayatın dışındaki her yer kamu alanı olup devletin müdahale yetkisi içindedir.
Özel hayat ise sadece ve sadece evin içidir.
Toplumda dinsel ve etnik kıyafetleri özgür bırakmak bir süre sonra neredeyse hemen herkesin kendini bu tür kıyafet ve sembollerle ifade etmesini getirir ki bu da toplumsal barışımızı yakından ilgilendirir.
Dolayısıyla hiç kimseye toplumu dinsel kutuplaştırma özgürlüğü verilemez, verilmesi ateşle oynamaktır.
Elbette hepsi bu kadar değil,
Şimdi gelelim filmin devamına. üniversitelerde türbana serbestlik tam olarak sağlanınca, bu kez liseli kızlarımız adım adım okullarda faaliyet göstermeye başlayacak…
Ve üstelik haklı olarak da diyecekler ki: biz madem bu okulu bitirince üniversitede türban takabileceğiz bu günden başlamamız gerekmez mi?
Sonra adım adım küçük küçük çatışma ille birlikte lisede de serbest bırakılması sağlanır.
Sanıyor musunuz ki lisede durur?
Bunu ilköğretim takip eder ve o kızlarımızın gerekçeleri de hazırdır.
E madem lisede türbanla okuyabileceğiz...
Yani bu süreç bir kez başladı mı inanın nerede duracağını asla kestiremezsiniz.
Sonrasında yani bu kızlarımız üniversitelerden mezun olduklarında bu kez başka bir süreç başlayacaktır.
Ve haklı olarak;
Madem biz üniversiteyi böyle okuduk böyle çalışmak ta istiyoruz denildiğinde…
Sıra zaten ister istemez kamuya gelmiş olacaktır ve inanın artık yapılacak şey de kalmamıştır.
Bir süre sonra okullarda türbanlı öğretmenler baş gösterecektir.
Bunu bir süre sonra hastanelerde türbanlı doktor ve kepin altına türban giyen hemşireler izleyecektir.
Hatta o kadar ki…
Bu sürecin son zamanlarında iş çığırından çıkmış ve bazı kızlarımız polis şapkasının bile altına türban giyebilmenin yollarını yargıda arar hale gelmişlerdi…
Sonra iş o duruma geldi ki.
Bu sürecin kanlı mı?
Kansız mı olacağının tartışılmasına kadar dayandı.
Diyeceğim o ki: Bu iş sadece üniversiteyle sınırlı kalmaz.
Kalması da zaten çok mümkün değil…
Hani birileri…
Ulusal kimliğimizden rahatsız olup sürekli tartışma konusu yapıyordu ve ülkemize hep ılımlı İslamı dayatıyordu ya…
Bu yaşanan süreç tamı tamına odur.
Yapılan türban operasyonuyla, ulusal kimliğin yerine, dini cemaat ve tarikat kimliği geçirilmektedir.
Sonra…
Sonrası ulusal kimliğin ruhuna El Fatiha…


14–10–2010
Nusret KEBAPÇI

TÜRBAN ÖZGÜRLÜĞÜ

TÜRBAN ÖZGÜRLÜĞÜ


Aslına bakarsanız bu iki kelimenin bir araya gelmemesi gerekir ama bizde ne ilginçtir ki bu tür şeyler sıklıkla yaşanmaktadır.
Şimdi bir şeye dikkat çekelim
Batı ülkeleri yani AB ve ABD bizden hangi özgürlük ve demokrasiyi geliştirmemizi istiyordu.
Bizde bazılarının AB ve ABD ‘den körü körüne beklediği gibi gerçekten demokratik hak ve özgürlükleri değil
Sadece ve sadece etnik ve dinsel kimliklere özgürlüğü…
Şimdi bir açıdan bakarsanız emperyalist ülkeler kendi açılarından haklılardır da.
Çünkü gerek sendikal anlamdaki örgütlenmenin önünün açılması, gerekse köylülerin ortaçağ kalıntısı kurum ve yapılardan kurtulması, özgürleşmekle bağlarından kurtulan kesimi birleştirir ve güçlü kılar.
Tabi böyle olunca da toplumun birleşmesinden en çok rahatsız olan kesim yani emperyalizm, bundan haliyle çok rahatsız olur ve engellemek için elinden geleni yapar.
Hem zaten istediklerini dillendirirken kavramların basına getirdikleri insan hakları, özgürlüğü falan gibi kavramlar da asla ve asla sizi yanıltmamalıdır.
İstedikleri tamamen bizim gibi ulus devletlerin etnik ve dinsel parçalara ayrılmasıdır.
Bakın bu ülkelerin hiç öyle sendikal hakları izleme komitesi, sosyal hakları izleme komitesi türünden örgütleri yok.
Ama…
Dini hakları izleme komitesi türünden örgütleri var ve bunlar arada sırada tüm kamuoyuna açıklamalarda bulunarak ülkeler üzerinde baskı oluştururlar.
Tabi bu hak ve özgürlükleri en çok isteyen kurum ve kişilerin aynı zamanda müthiş bir Atatürk, ulus devlet ve onun değerlerinin de karşıtı olduğunu söylemeye gerek var mı? Bilmiyorum.
Bugün AB, ABD emperyalizmi ve onun ülkedeki kuklalarınca uygulanan yöntem, Atatürk’ün ulus devleti oluştururken uyguladıklarının tam zıddıdır.
Atatürk; çeşitli cemaatlerden oluşan toplumu bir araya getirmek ve bir millet yaratmanın öncelikle, toplumdaki çeşitli farklılıkların giderilmesi ve ortak bir dilden geçtiğinin bilincindeydi.
Onun için önce toplumu birbirinden ayrı tutan çeşitli cemaat ve tarikatları temsil eden giysilerin bırakılması ve ortak bir giyside buluşmamız gerekiyordu.
İşte bunu sağlamak için Kılık Kıyafet Devrimi’ni yaptı.
Şimdi bazıları hatta bazı medyamızın köşelerini kapmış birileri, bunu anlamadıkları için akıllarınca…
Kılık kıyafette devrim mi olurmuş türünden akıllarınca alay etmektedirler.
Ama eğer bir millet oluşturmuş ve bu gün farklılıklarımız değil ortak yönlerimiz ön plandaysa bunu Atatürk’ün büyük bir öngörüyle gerçekleştirdiği devrimlere borçluyuz.
Yine bazıları Şapka Devrimi’ni de aynı çiğlikle eleştiri konusu yapmaya çalışmakta…
Akıllarınca neden bugün memurlar şapka giymiyor? Falan gibi sözler edebilmektedirler.
Bu devrimle şapkayı kimin giymesi isteniyor.
Meclis ve kamuda çalışanların…
Çünkü farklı inanç ve etnik kökeni temsil eden başlıklar giyilmesi kamunun tarafsızlığını ve herkese eşit hizmet verilmesini engeller.
Yani…
Atatürk bir Milet oluşturmaya iki çok önemli noktayla başladı.
Ortak kıyafet ve ortak dil.
Şimdi her ikisi de tartışma konusu yapılıyor.
İlginç değil mi?

07–10–2010
Nusret KEBAPÇI

3 Ekim 2010 Pazar

KÜRESEL SERMAYE KAZANDI.

KÜRESEL SERMAYE KAZANDI.


Referandumun hemen ertesinde yapılan açıklamaları duydunuz mu? Bunu şunun için söylüyorum. Ülkemizin en büyük siyasi partileri, referandum sonucunda yaptıkları açıklamalarda AB ile ilgili bir dizi sizler söylediler.
İktidar partisi reform sürecinin devam ettiğini söylerken, onun karsısındaki parti de AB’ye en iyi onların gireceklerini açıklamadı mı?
Hatta bununla da yetinmeyip iş basındaki partiyi Brüksel’e şikâyet edeceğini bile söylemedi mi?
Şimdi burada biraz durup bakmak gerekiyor…
Bu gün içinde bulunduğumuz durum neyin nesi.
Yani biz bu anayasa referandumunda neyi oyladık, hani belki siz söylemek istemeyebilirsiniz ama ben söyleyim…
AB reformlarını değil mi?
Evet, aynen öyle…
Biz referandumda AB’nin yıllardır ülkemize dayattığı ve sonucunda ülkemizin üniter yapımızın tamamen sona erdirileceği reformları oyladık.
Onun için kimse demokrasi, özgürlük hayalleri görmesin…
Bu reformlar neyi içeriyordu?
Kaldı ki adamlar ülkemizden hangi konuda neler istediklerini önce KOB’ de (Katılım Ortaklığı Belgesi) açıkça belirtiyorlar, sonra bu plan dahilinde ülkedeki hükümet hemen bir ULUSAL PROGRAM hazırlıyor tabi bunun sadece adı ulusal, yoksa kendisi tamamen uluslar arası tekellerin istekleri doğrultusunda hazırlanmaktadır.
Bunun ardından da uygulamada nelerin yapılıp yapılamadığının değerlendirilmesi yapılıyor.
İşte buna da İlerleme Raporu deniliyor.
Buradan devam edelim bu AB reformları neyin nesi bizden ne istiyor…
En başta özelleştirme istiyorlar…
Zaten kendileri hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde taleplerini açıkça belirtiyorlar.
Ne diyorlar: Ziraat bankası, Halk bank, Vakıfbank 2013 yılına kadar tamamen özeleştirilecek.
Başka…
İçme suyu, Şeker fabrikaları, Enerji, Şans Oyunları…
Bir kısmı değil hepsi elden çıkarılacak.
Yani açıkçası küresel sermaye tüm ülkeleri tek Pazar yapmaya çalışıyor. Bunun için de önlerine engel olarak çıkan ne varsa…
İşte tüm bunları saf dışı bırakmaya çalışıyor bu konuda önüne hangi engel gelirse onu yok etmek için elinden geleni de yapıyor.
Bunu da öyle açıkça yapmıyorlar…
Adamlar bunu öyle yapıyor ki, tereyağından kıl çekercesine…
İncitmeden…
“Demokratik”
İşte, ülkelerin kendi pazarları haline gelebilmesi için engellerin kaldırılması gerekiyor.
Peki, nedir o engeller…
Başta ulusal ekonomi…
Ordu…
Cumhuriyet yargısı…
Ve Ulusal bilinç…
Ulusal ekonomi zaten yıllardır süren bir operasyonla saf dışı bırakıldı.
Ordu ve yargı ise bu gün hedef tahtasında…
Burada en önemlisi zaten ulusal bilincin yok edilmesidir.
Bu bilinç yerine ılımlı İslam denilen küreselleşmenin ideolojisi geçmelidir ki…
Artık beyinlerde ulus devlet, vatan, toprak, bağımsızlık gibi kavramlar asla yer almasın…
İşte yapılan operasyon ulus devlet tarafındakilerin bertaraf edilmesidir.
Onlar bertaraf edilmelidir ki ülke emperyalizme tam pazar olabilsin…

16–09–2010
Nusret KEBAPÇI

REFERANDUM SONUÇLARI…

REFERANDUM SONUÇLARI…


Referandum sonuçlarında yüzde 58 evet çıkması, ülkemizin bazı aydınlarında karamsarlık hatta bir yılgınlık oluşturdu.
Bu aydınlar:
“Öldük…”
“Bittik…”
“Biz adam olmayız” türünden söylemlerini üstelik yüksek sesle de söyleyerek ne yazık ki topluma da bulaştırmaya çalışmaktadırlar.
Aslına bakarsanız sonuçlar özellikle hayır açısından çok parlak değilse de çok da kötü değildir.
Değildir ama…
Burada esas önemli olan şey…
İnsanların bu kadarla bile morallerinin alt üst olmasıdır.
Bence kolay bir başarı beklemek zaten hayaldir.
Onun için, tarihimizdeki çok güçlü düşmana karsı verilmiş bir Kurtuluş Savaşımız kanımca her türlü mücadelemize örnek olmalıdır.
İşte içinde bulunduğumuz durumumuzu kıyaslarken bir an için Kurtuluş Savası öncesi ya da o savaş sırasındaki durumu göz önünde bulundurmakta yarar bulunmaktadır.
Sonra isterseniz istediğiniz kadar dövünüp, ağlayabilirsiniz.
Kurtuluş Savaşı henüz başlamamıştı.
Mondros Ateşkes anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından İstanbul’a emperyalist ülkelerin gemileri demir atmaya başlamıştı.
Hem de nereye mi?
Saltanatın tamı merkezine, yani Dolmabahçe Sarayı’nın karşısına…
Bu durumda bile Mustafa Kemal: “eyvah”, ” bittik”, “artık bizden bir şey olmaz.”
Hatta…
“Saray bile teslim olduktan sonra elimizden hiçbir şey gelmez.” gibi sözler söyledi mi?
Yok hayır’
Bunların hiç birini hiç bir zaman söylemedi.
Henüz ortada bir mücadele yokken bile ne demişti hatırlıyor muyuz?
Hatırlıyor muyuz diye şunun için soruyorum, emperyalizme teslim olalı o kadar uzun yıllar oldu ki…
Hani ola ki hatırlamayabilirsiniz işte onun için tekrar hatırlatalım istedim.
Atatürk ne demişti:
“Geldikleri gibi giderler”
Atatürk bu sözü söylediğinde ne bir örgütü vardı…
Ne de ordusu…
En yakınındakiler bile ülkenin bir mücadele ille kurtulacağına inanmıyor, çareyi emperyalist devletlerin mandasına girmekte buluyorlardı.
Elbette sadece Dolmabahçe’nin önüne demir atmakla kalmadılar o güzelim İstanbul’u kelimenin tam anlamıyla işgal ettiler.
Bu işgal sırasında, o güne kadar kardeşçe huzur içinde yaşayan yabancı azıklıklar işgal kuvvetlerini sevinç içinde karşıladılar.
Sonuçta, işgal sadece İstanbul’la kalmadı…
Ülkemin dört bir tarafı…
İngilizler…
Fransızlar…
Yunanlılar…
İtalyanlar tarafından işgal edildi.
Demem o ki, biz tarih içinde bu ve bundan çok daha ağır birçok durumla karşılaştık.
Ama hiç birinde “cevahiri” hiç karartmadık
Ne demişti en umutsuz anlar için bile, Atatürk “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

16–09–2010
Nusret KEBAPÇI

11 Eylül 2010 Cumartesi

ANAYASANIN KÜRESELLEŞMESİ…

ANAYASANIN KÜRESELLEŞMESİ…


12 Eylül yaklaşırken toplumda bir heyecandır gidiyor.
Acaba referandumun sonucu nasıl çıkacak?
Sandıktan evet mi çıkacak? Yoksa hayır mı? Evet ya da hayır’ın çıkması toplumu nasıl etkileyecek?
Çıkacak sonuç bundan sonra nasıl bir gelişmenin habercisi olacak?
İşte hemen herkesin kafasında bu ve buna benzer bir sürü soru.
Ama bu arada unutulmadan sorulması gereken ilk soru bu anayasa değişikliğini kim istiyor olmalıdır.
Neden mi?
Çünkü ülkemiz dört seneye yakın bir süredir bir anayasa konusuna odaklanmaktadır.
Önceleri başlı basına bir anayasa taslağı olarak toplumun önüne getirilen konu, bugün sadece bir değişiklik olarak getirilmiştir.
Hatta daha önce anayasa değişikliği paketinin tartışıldığı sıralarda en çok toplumun önüne getirilen ve…
En çok tartışılması istenilen, anayasanın ilk üç temel maddesi iken bu maddeler her nedense değişiklik paketinde yer almamaktadır.
Acaba neden bu anayasacılar birden bire ulus devletin temeli olan anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmesinden vazgeçtiler. Neden bu değişiklik paketinde bu maddelerle ilgili bir değişiklik yok…
Aslına bakarsanız değişen hiçbir şey yoktur.
Değişen sadece bazı adımların ikinci aşamaya bırakılmasıdır ki vazgeçilmesi falan gibi bir şey söz konusu da değildir.
Hele bir evet cıksın siz esas değişikliği o zaman göreceksiniz.
Burada duralım ve sorumuzu tekrar soralım…
Bu anayasa değişikliğini en fazla kim istiyor?
Hiç lafı uzatmadan yanıtlayım AB ve ABD.
Bazılarınız bu sözler üzerine hemen atlayacak yine mi AB-ABD, bunların dışında başka bir şey yok mu diyecekler ama…
Üzülerek söylemek zorundayım ki yok.
Hani bana inanmıyorlarsa zahmet edip biraz AB ve ABD’nin belgelerine baksınlar diyeceğim olmayacak, ama bu arada…
Değişikliğin aslında iki yönü bulunmaktadır.
Birincisi küresel sermaye, ülkemizi üretim yapmaktan alıkoyup tam pazar haline getirirken…
Yani ülkemizin topraklarına…
Bankalarına…
Enerjisine el koyarken…
Daha önce birçok kez yaşadıkları Anayasa mahkemesi ve Danıştay iptalleriyle artık karşı karsıya kalmak istemiyorlar.
Çünkü bu kaynaklar ağızlarının suyunu öyle bir akıtmaktadır ki artık bunları ele geçirmelerinin önünde hiçbir engelin kalmamasını istemektedirler.
İkicisi ise buradan yola çıkarsak çok daha vahim…
Kaynakları bu şekilde satılarak yoksullaştırılan ülkenin zaten ulus devlet olarak kalması çok mümkün değil ama onlar öncelikle tüm olumsuz koşullara rağmen
Kurtuluş savasında yedikleri tekmenin, denize dökülmenin acısını asla unutmamaktadırlar.
Biliyorlar ki Türk Milleti her zorda kaldığında küllerinden yeniden doğacak karakterdedir.
Böyle olunca bu devletin tekrar doğrulup güçlenmemesi için ellerinden geleni yapmaktadırlar.
İşte açılım adı verilen etnik boğazlaşma projesinin asıl amacı budur.
Bu ülke öyle küçük parçalara ayrılmalıdır ki, bir daha asla birleşemesin…
Bunun için öncelikle anayasanın ilk dört maddesinin değiştirilmesi gerekmektedir. Bu maddeler değiştirilmelidir ki istedikleri bölünüp parçalanma süreci rahatlıkla gerçekleşebilsin
Ve milletin ve dilin tekliği kaldırılıp, toplum; millet yerine etnik kimlik üzerinden tanımlanmaya başlanabilsin.
Ama bunu yapabilmek için önce bu konuda ayak bağı olacak yargıdan ve ordudan kurtulunması gerekir.
İşte birinci aşama bunun için…
İkinci aşama mı?
Hele bir evet çıksın, gerisi ondan sonra…
Bilmem anlatabildim mi?

25–08–2010
Nusret KEBAPÇI

BAYRAMINIZ “HAYIRLI” OLSUN.

BAYRAMINIZ “HAYIRLI” OLSUN.


Bu gün bayramın üçüncü günü, her bayramda olduğu gibi bu bayramda da siyasilerimiz çeşitli kitle örgütleri açıklamalar yaparak halkın bayramını kutladılar ve her zaman olduğu gibi barış, kardeşlik mesajları verdiler.
Elbette bayramların geleneklerimiz arasındaki yeri çok önemlidir ve gerçekten de bayramlarda küsler barışır falan da…
Ya dışarıdan kurgulanan düşmanlıklar, onu çözmeye yeter mi?
İşte orası biraz şüpheli…
Ve yarın referandum.
İşte bu Referandumun sonuçları ülkemizin bundan sonrası için bir yol gösterici olacaktır.
Ya bağımsız, özgür bir ülke olma yoluna gireceğiz…
Ya da
BOP doğrultusunda bir federasyon…
Dikkat ediyor musunuz çok kısa bir süre önce gündemi oldukça meşgul eden “Ben görüşmedim, devlet görüşmüş olabilir.” türünden tartışmaların hepsi sona erdi.
Gerçi yaşanan süreci anlama açısından böyle bir tartışmaya da ihtiyac yoktu ama, sonuçta bir süre oyalandık.
Tabi bu arada bir zamanlar üzerinde titrediğimiz, “bir karışını bile vermeyiz.” türünden yaptığımız söylemlerin hepsi buhar olup uçtu.
Adamlar bize bırakın toprağı, “bir kedilerini” bile vermezken…
Dikkat edin bu gün açıkça federalizmi…
Demokratik özekliği…
Hatta bağımsızlığı bile tartışır hale geldik.
Ne dersiniz sizce de garip değil mi?
Bu gün açıkça ülkemizin bir parçasının nasıl ayrılacağının tartışılması yapılmaktadır.
Bu tartışmaları izleyen hiç kimse de sanıyorum farklı düşünmez
Herkes te sanır ki
Artık ülkenin bölünmesine karar verilmiş de sadece türüne karar verilememiş…
iş artık o noktaya kadar gelmiştir ki
Bu noktada artık nasıl bir ülke…
Hangi tür bir federatif devlet olacağımız?
Alman modeli mi?
İtalya’ mı?
Belçika’mı olacağımız a kadar gelip dayanmıştır.
Bu arada hatırlatmakta yarar var, bu özerklik tartışmasına konu edilen ülkelerin neredeyse tamamı…
Bizde oluşturulması düşünülen bağımsız üniter bir devletin parçalanması yoluyla değil…
Farklı etnik köken, din ve dilden oluşan küçük devletçiklerin birleştirilmesi yoluyla gerçekleşmiştir.
Hem zaten gerçek anlamda böyle bir sürece girilmesi, doğal olarak da bir çok sorunu beraberinde getirecektir.
Bunların başında da…
En başta sınırın nereden çizileceği olacaktır ki, bu sınır konusunun demokratik tartışmalarla çizildiği ülke hemen hemen yok gibidir.
Kurulacak devletin adı her ne olursa olsun, sınırlar tüm dünyada kan ve savaşla çizilir.
Neyse…
Konuyu tartışmayı bayram sonuna bırakarak tüm Türk Milleti’nin bayramını kutlar…
Bayramınızın hayırlı geçmesini dilerim.

09–09–2010
Nusret KEBAPÇI

EVET, DEMEDEN ÖNCE…

EVET, DEMEDEN ÖNCE…


Anayasa değişikliği paketine toptan evet açıklamaları yapan kişileri, adına STK denilen örgütleri ve partileri görünce insan haliyle merak ediyor.
Bu anayasa değişikliği paketinin neresini beğeniyorsunuz?
Aslına bakarsanız sizi birazcık da olsa anlayabiliyorum. Siz genelde milli bir düşünceye mensup olmayıp beraberinde ulus devlet, vatan gibi kavramları da anlamaktan bi habersiniz.
Biraz etrafınıza baksanız…
Evet, oyu çıkması için sizle beraber çaba gösteren çok uluslu şirketleri fark ederdiniz.
Onlar da…
Onların temsilcisi, batılı devletler ve ABD ‘de sizinle beraber anayasa mahkemesinin ve tüm yargının yapısının değiştirilmesi ve yetkilerinin kısıtlanmasını sağlamaya çalışıyorlar.
Biliyoruz ki
Onların bu işten çok büyük çıkarları var…
Çünkü ülke kaynaklarının talan edilmesinin karşısında duran tek örgütlü güç ne yazık ki yargıdır.
Bu gün için yargı dışında bu çok uluslu şirketleri önleyebilecek herhangi bir güç de görünmüyor.
Hatta görülmediği gibi
O STK denilen dernek ve sendikaların önemli bir kısmı da ne yazık ki hala gaflet uykusuyla mışıl mışıl uyumaktadırlar.
Belki, bunun üzerine diyebilirler ki biz diğer maddeleri...
Yani diğer değişiklik maddelerini benimsedik.
Hani paket olduğu için de ayıramadık, onun için evet diyoruz falan gibi sözler de edebilirlerse, biz de o zaman açıkça sorarız.
Hangi maddeleri?
Çocukları yaşlıları engellileri korumakla ilgili 1. maddeyi mi?
Bu güne kadar çocukları, yaşlıları, engellileri korumakla ilgili yasal düzenlemeler yapıldı da, bu anayasanın eşitlik ilkesine aykırıdır diye kaç dava açıldı örneği var mı?
Hadi bırakın tüm bunları…
Çocuklar, yaşlılar, engelliler öyle lafla falan korunmaz.
8 yılda Kaç yetiştirme yurdu açıldı, kaç huzur evi hizmete girdi, kaç engelliyi işe soktunuz.
Kaç çocuk sokaktan kurtuldu.
Yine madde 2, “Herkes kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir.”
Yahu el insaf!
Yaklaşık son dört yıldır bırakın kişisel verilerin korunmasını….
Ortalığa saçılmasını izlemiyor muyuz?
Bugün bir sürü insan, sadece bu tür bilgi ve belgeler nedeniyle yıllardır yargılanmayı beklemiyor mu?
Veriler Korunacakmış…

Bırakın korumayı
Bu gün yasadışı olarak dinlenmeyen kaç kişi var.
Kaç kişi dinlenmediğinden emin.
Bırakın dinlendiklerini…
Bu bilgiler üstelik ulu orta ortaya dökülmüyor mu?
Peki, tüm bunlar ulu orta yapılırken
Sizce özel hayatın gizliliği falan gibi kavramlardan soz edilebilir mi?
İşte durum böyle olunca, bu değişikliğin hepsinin hikâye olduğu ayniyle vakidir.

09–09–2010
Nusret KEBAPÇI

9 Ağustos 2010 Pazartesi

SEVR MUHİPLERİ CEMİYETİ Başlığı görünce bazılarınız hemen söylenecek. Tarihte böyle bir cemiyet yoktu ki, bu da nereden çıktı.Aslına bakarsanız gerçek anlamda resmen kurulmuş böyle bir cemiyet yok ama dincisiyle bölücüsüyle Sevr’i benimseyen, onu savunan o kadar kişi olunca…Bari onları tek bir ad altında toplayabilelim istedim.Farkında mısınız son günlerde Sevr konusu ne çok tartışılır oldu, işte benim bu Sevr muhipleri dediğim kesim…Gün geçtikçe Sevr’in yeni yeni faziletlerini akılları sıra bulup ortaya koymaya çalışmaktadırlar.Hatta bazıları son günlerde çıkan yazılarında diyor ki “Sevr bir barış anlaşmasıdır.”Günaydın!İki ya da daha fazla ülkenin karıştığı savaşların sonucunda imzalanan anlaşmalara her zaman barış anlaşması denilmez mi?Siz şimdiye kadar savaş anlaşması adı verilen herhangi bir anlaşma falan duydunuz mu?Böyle bir garabet olabilir mi?Zaten savaş anlaşması falan olmaz, savaş anlaşmayla falan da olmaz. Savaş ilan edilir.Kaldı ki savaş sonunda imzalanan tüm anlaşmalar barış anlaşmasıdır da…Sadece farkı…Kuralları yenen taraf koyar…Mondros’da ateşkes anlaşmasıydı ama bizim teslim olmamızı içermiyor muydu?İşte aynen öyle.Sevr’de bir barış anlaşmasıdır ama kuralları yenen taraf yani o zamanki adıyla itilaf devletleri denilen ülkeler koymuştur.Ve dahası bu anlaşma ülkemizin barış içerisinde parçalanmasını içeren birçok maddeyle de doludur.İşin en ilginç yanı da, o günün Sevr anlaşması ile çizilmek istenilen haritayla bu gün BOP adı altında oluşturulmak istenilen harita, ülkemizin doğu ve güneydoğusu dikkate alındığında birbirine oldukça benzemektedir.Tek farkı, O günün galipleri İngiltere, Fransa, İtalya iken bu günün görünürdeki galibi ABD’dir.Hani bu gün BDP’li belediyelerce de dillendirilen demokratik özerklik, etnik nüfus sayımı gibi öneriler de esas olarak kaynağını Sevr’den almaktadır.Ayrıca…Sevr’in Kürt konusuna yer veren esas olarak 62 ve 64.maddelerine biraz göz atmak kanımca bu günü anlayabilmek için oldukça büyük bir önem taşımaktadır.Ne diyor 62.madde” Fırat’ın doğusunda, ileride saptanacak Ermenistan’ın güney sınırının güneyinde ve (…) Suriye ve Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğini, işbu Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde, İstanbul’da toplanan ve İngiliz, Fransız ve İtalyan Hükümetlerinden her birinin atadığı üç üyeden oluşan bir Komisyon hazırlayacaktır.”Ya 64. madde o ne diyor: ”İşbu Antlaşmanın yürürlüğe konuşundan bir yıl sonra, 62. Maddede belirtilen bölgelerdeki Kürtler, bu bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyine başvururlarsa ve Konsey de bu nüfusun bu bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye’ye salık verirse, Türkiye, bu öğütlemeye [tavsiyeye] uymağı ve bu bölgeler üzerinde bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçmeği, şimdiden yükümlenir… …Bu vazgeçme gerçekleşirse (…) Kürdistan’ın şimdiye dek Musul İlinde kalmış kesiminde oturan Kürtlerin, bu bağımsız Kürt Devletine kendi istekleriyle katılmalarına, Başlıca Müttefik Devletlerce hiçbir karşı çıkışta bulunulmayacaktır.Sizce de başka bir yoruma ihtiyaç var mı? 22—07–2010Nusret KEBAPÇI