28 Aralık 2016 Çarşamba

KALDIRILAN SADECE HEYKEL DEĞİL…

KALDIRILAN SADECE HEYKEL DEĞİL…


Bildiğiniz gibi bir süredir Rize kent meydanında bulunan Atatürk heykeli kaldırılmak istenmekte…
Ve buna hemen birçok yerde olduğu gibi kılıf bulunmaya çalışılmaktaydı…
Akıllarına bir düşünce geldi.
Dediler ki: “madem Rize bir çay kenti…”
“Ne uygun olur Rize’ye…"
Çay paketi olacak değil ya…
Çay bardağı geldi akıllarına.
Dediler ki bunu halka soralım, “Atatürk heykeli kalsın mı, yoksa yerine çay bardağı mı konulsun?”
Baktılar ki toplumda tepki var…
Vazgeçtiler…
Çünkü Atatürk’le çay bardağının kıyaslanması için bırakın referandum konusu yapılmasını…
Düşünülmesi bile…
Cumhuriyet düşmanlığını belgelemeye yeter ve artardı bile…
Sonunda vazgeçtiler ama…
“Allah’ın lütfu…” Denilen bir olay…
Yani 15 Temmuz darbesi…
Tam da istedikleri fırsatı verdi ve bu gerekçeyle Atatürk anıtı kaldırılıverdi…
Şimdi bazıları…
Hatta aralarında bazı muhalefet partisi yöneticilerinin de olduğu bir takım insan…
Sanıyorlar ki bu iş…
Bir heykelin kaldırılıp yerine başka bir heykelin konulmasıdır…
Değil tabi, aslında bence konu hiç bir şekilde heykel de değildir…
Aslında tüm sorun nedir biliyor musunuz?
Kaldırılmak istenen şey o heykelde de ifadesini bulan ulus devletin yani Cumhuriyetimizin kaldırılmasıdır…
Hem zaten…
Çok sık dile getirilen Türkiyelilik kavramını…
Hemen her fırsatta yaşanan…
Eyalet tartışmalarını…
Osmanlı’nın Lazistan, Kürdistan türünden eyaletlerinin olduğu söylemini başka türlü değerlendirmek de mümkün değildir…
Yani demek istediğim…
Kaldırılan sadece heykel değil…
Cumhuriyettir…
Laikliktir…
Parlamenter demokrasidir…
Tek dil…
Tek devlet…
Tek millettir…
Devletçiliktir…
Milliyetçiliktir…
Devrimciliktir…
Diyeceksiniz tamam da, ya yerine konan heykel…
O neyi ifade edecek dersiniz…
Cumhuriyeti kuran Atatürk’ün heykeli istenmediğine göre bu olsa olsa yeni Osmanlıcılığı ifade edecektir…
Başka
Türk kimliğinden rahatsız olunduğu bilindiğine göre, yerine geçecek olanın dini bir kimlik olacağı da son derece açıktır…
Tabi bunun dışında…
Çok dil ve çok kimlikliliği…
Eyalete dayanan başkanlığı da unutmamak gerekiyor…
Yani sevgili kardeşim…
Heykel deyip geçmeyeceksin…
Yapılan heykel tercihi; Cumhuriyetle, laiklikle…
Milliyetçilikle…
Dini bir başkanlık arasındaki tercihtir…
Bilmem anlatabildim mi?

27–12–2016
Nusret KEBAPÇI

24 Aralık 2016 Cumartesi

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ…

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ…


Şimdi siz sözün devamında milletindir diyeceğimi düşünüyorsunuz ama eğer o 21 maddelik anayasa değişikliği gerçekleştiğinde ne olacak biliyor musunuz?
Egemenlik kayıtsız şartsız cumhurbaşkanındır…
Diyeceksiniz ki
Ya millet…
Milletin vekilleri söz sahibi olmayacaklar mı?
Sizce bugünkü durumda söz sahibi midirler ki cumhurbaşkanlığı rejiminde söz sahibi olabilsinler.
Daha henüz değişiklik bile ortada değilken…
Yazılı metni bile görmeyen pek çok vekil varken…
Onlar değil mi anayasa değişikliği teklifini imzalayarak bindikleri dalı kesen…
Biliyorsunuz iktidar partisinin tam 316 milletvekili bu anayasa değişikliği için imza vermişti…
Peki, bu anayasa değişikliği öncelikle meclise ne getirecek biliyor musunuz?
Bakın şu kadarını söyleyim…
Öncelikle yedek vekillik gibi bir sistem var ki ileride mevcut vekillerden herhangi birinin bir suç, ceza veya çeşitli nedenlerden milletvekilliği düştüğü takdirde yerine sıradaki aday geleceği için…
Böyle bir değişikliğin asılsız ihbarlar yanında…
Suçlama ve cinayet dahil çeşitli nedenler vekilliğin devre dışı kalmasına yol açabilir ki…
Bu yönde bir değişikliğin en önemli sonucu ara seçim gibi demokratik bir uygulamanın ortadan kaldırılmasıdır.
Bunun dışında şu andaki mevcut anayasaya göre bir parti seçimde çoğunluğu alınca Cumhurbaşkanı o partiye hükümeti kurma görevi verirdi…
İlgili partinin genel başkanı da bu görevi alır almaz…
Yasal süresi içinde kendi vekilleriyle görüşerek hükümeti kurmaya çalışırdı…
Tabi sadece kurmakla da iş bitmiyor
Bu hükümetin meclisin onayına…
Yani güvenoyuna sunulması gerekiyordu.
Meclisten güvenoyu almak gerçek anlamda hükümet olabilmek için çok önemliydi…
Ancak yeni anayasa değişikliği önerisinde böyle bir süreç falan söz konusu değil…
Daha doğrusu meclisin hükümetle ilgili hiçbir yaptırımı olamadığı gibi herhangi bir şekilde etkilemesi de söz konusu değil.
Çünkü anayasa değiştiği takdirde…
Cumhurbaşkanı ister meclis içinden isterse de dışından istediği kişiyi bakan olarak atayabiliyor…
Zaten görevden ayırma da sadece Cumhurbaşkanına ait…
Hani bugün meclis içinde genel görüşme falan yapılıp Başbakan soruları yanıtlıyor ya…
İnanın yeni sistemde böyle bir durum da söz konusu değil.
Partiler 
Sadece yazılı sorularını ilgili bakan…
Veya Cumhurbaşkanı yardımcısına gönderip yanıt isteyebiliyorlar…
Onlar da eğer isterlerse…
15 gün içinde yazılı yanıt verebiliyorlar.
Zaten vermediklerinde de herhangi bir yaptırım falan da söz konusu değil.
Ama bilmenizde yarar var…
Hiç bir şekilde Cumhurbaşkanına soru sorulamıyor.
Şimdi diyeceksiniz ki ya kanun, yasama görevi…
Şöyle söyleyim;  Cumhurbaşkanının istediği kararnameyi dahası yönetmeliği bile çıkarabildiği…
Tek başına savaş haline karar verebildiği…
Olağanüstü hal ilan edebildiği bir durumda…
Sahi meclis hangi görevi yapacak…
Demem o ki…
Bundan 96 yıl önce tek kişiden aldığımız egemenliğimizi…
Tekrar tek kişinin eline veriyorsak…
Biz bu Cumhuriyeti neden kurduk?

23–12–2016
Nusret KEBAPÇI








19 Aralık 2016 Pazartesi

BOMBALARI KİM PATLATIYOR?

BOMBALARI KİM PATLATIYOR?


Böyle sorunca haklı olarak…
Nereden bilelim…
Devletin bilmesi…
Hatta bilmesi de gereken önlemleri alması gerekir diyeceksiniz ama hiç de öyle olmuyor.
Farkında mısınız?
Sanki bir Lübnan…
Suriye…
Irak…
Afganistan gibi neredeyse her 15 günde bir bomba patlar hale geldik.
Peki, bu işle sorumlu olup, devleti yönetenler ne yapıyor dersiniz?
Onlar her zaman olduğu gibi; ” Keşke sizde şehit olsanız…”
Ya da “Bu işlerden neden siyasi irade sorumlu tutulmaya çalışılıyor …” türünden abuk sabuk yanıtlar vermeye çalışıyorlar ki…
İnanın ne gerekli önlemi almayan bir yetkili var ortalıkta.
Ne de devlette güvenliği sağlayan yetkililer.
Deyim yerindeyse “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete.”
Durum aynen budur.
Yani ortalıkta devlet aklını kullanan bir kişi bile yok.
Peki, eğer bu kadar bomba patlıyorsa ve siz hiç bir önlem alabilme becerisinden yoksunsanız neden hala memleketi yönetiyor görünüyorsunuz bence anlamak mümkün değil.
Ya beyler…
Siz değil miydiniz açılım adı altında PKK’nın dağlardan şehirlere inmesine neden olan…
Özgürce her tarafa bomba yerleştirmesine göz yuman…
Suriye’ de PYD kantonlarının oluşması bile…
Suriye devlet güçlerinin sizin desteklediğiniz teröristlerden korunmak için gücünü merkeze toplayıp sınırları boşaltmasıyla oluşmadı mı?
Yani sizin Emevi camisinde namaz kılmak gibi yeni Osmanlı hayaliniz olmasaydı…
Ne PYD olacaktı o topraklarda…
Ne IŞİD…
Ne de ÖSO…
Biz daha önce olduğu gibi “kardeşim Esat’la” barış içinde yaşayacaktık…
PKK’da yanı başımızda devlet kurmuş bir güç gibi güçlenemeyecekti…
Peki, bu bombaların patlamasının başkanlıkla bir ilgisi var mı?
Yok mu dediniz…
Sizce batı…
Aynen Osmanlının son döneminde hem halife hem de padişah olan her şeye muktedir tek kişi yönetimi mi ister?
Yoksa…
Muhalefeti…
Sivil toplum örgütleri olan, ülke çıkarına karşı olan her şeye tepki gösterilebilen demokratik bir sistemi mi?
Son dönemde…
Ekonomik olarak neredeyse iflas etmemize rağmen batı medyası tarafından çok güçlü olduğumuza yönelik yapılan açıklamalar bile bunun göstergesi değil mi?
Hafızaları birazcık yoklayalım…
Daha ortalıkta bir bomba bile patlamamışken…
Zamanın Anayasa Komisyonu Başkanının 2014 Aralık ayında “Başkanlık olmazsa kaos olur “ demesi neyin nesiydi dersiniz…
Ya dönemin Sağlık Bakanının 2015 Ağustos’unda “Başkan seçseydik kaos olmayacaktı…” sözünü nasıl değerlendirmek gerekir…
Bence tüm bu söylemlerin bir tane açıklaması vardır
Batılı emperyalistler; parlamentosu, muhalefeti olan, hemen her şeyin tartışılabildiği ulusal çıkarları savunan bir meclisle işlerin 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi yürümeyeceğini bilmektedirler…
Bu nedenle işi Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi tek adamla götürmek istemektedirler…
Çünkü her zaman için bir kişiyi ikna etmek, meclisi, sivil toplumu olan bir halkı ikna etmekten çok daha kolaydır…
Bunun için de toplumun bombalarla korkutularak başkanlığa razı edilmesi gerekmektedir…
Yapılan budur…

18–12–2016
Nusret KEBAPÇI






13 Aralık 2016 Salı

TERÖRLE MÜCADELE…


TERÖRLE MÜCADELE…


İstanbul’da son patlayan bombalarla beraber farkında mısınız bir yıl içinde tam 17 bombalanma olayı yaşandı…
Ve her birinde de yüzlerce vatandaşımız da yaşamını kaybetti…
Elbette terör olaylarının pek çok nedeni olabilir…
Hatta failleri çok çeşitli siyasi eğilimlerden de olabilir…
Ancak
Terör olaylarını kendi başına, dünyada yaşanan gelişmelerden uzak düşünmek kanımca yapılabilecek en yanlış değerlendirmelerden biri olur.
Peki, o halde terör olayları neden son bir yılda birden bire bu boyutlara ulaştı…
Bence öncelikle bunun üzerinde düşünülmesi gerekmez mi?
Bakın ABD BOP kapsamında bölgede bulunan 22 ülkenin sınırlarını değiştirmek istemiyor mu?
En azından bu güne kadar istiyordu.
Nasıl çizilecekti bu sınırlar?
Bölgede bulunan ülkelerdeki etnik ve dini kimlikler kaşınacak…
Hatta…
Destek olunup silah ve mühimmatla donatılacak…
Yetmezse…
Ya da sıkıştığı yerde ABD ya da batılı askeri güçlerle de desteklenecek…
Ardından da…
100’e yakın ülkede ne kadar psikopat…
Kan emici…
Cihatçı varsa o ülkeye sokularak…
İlgili ülkenin… 
Şii…
Sünni ve Kürt bölgesi şeklinde parçalanması sağlanarak…
Böylece hem ABD’nin bölgedeki çıkarlarına…
Hem de İsrail’e karşı tehdit oluşturabilecek güçlü ulus devletlerden kurtulmuş olunacaktı…
İşte “Eş Başkanlık” üstlendiğimiz…
Yeni Osmanlı hayaliyle kabul ettiğimiz proje tam anlamıyla bunları içeriyordu.
Hani bugün bombalar patlatılıyor ya…
Kim patlatıyor bunları…
PKK, onun yan örgütleri veya…
IŞİD…
Sizin deyiminizle DEAŞ değil mi?
Peki ya beyler!
Yıllarca PKK’nın Güneydoğu’da örgütlenmesine göz yumuldu mu yumulmadı mı?
Onların asayiş gücü bile oluşturması görmezden gelinmedi mi?
Oslo görüşmelerinde “Bombaları sakladığınız yeri biliyoruz…” diyen kimdi?
Ya tüm dünyanın cihatçıları hangi sınırdan Suriye’ye geçti, Antartika’dan mı?
Daha dün denilecek kadar kısa zaman önce
Bomba patlatan IŞİD’ çileri takip ettiğiniz halde neden yakalamadınız diye soran gazetecilere…
“Eylem yapmadan yakalayamayız…” diyen sahi hangi ülkenin başbakanıydı?
Üstelik tüm bunlar yaşanırken “Cebinde akrep besleyen sonucuna katlanır.” diye komşu ülke liderleri tarafından bile uyarılmadık mı?
Biz bu gün o politikaların bedelini ödemiyor muyuz?
Demek istediğim
Hiçbir terör örgütü aklına geldiği gibi kendiliğinden eylem yapmaz, bu tür örgütler bölgede etkili olan emperyalist devletin çıkarlarını diğer ülkelere kabul ettirmek amacıyla devreye sokulurlar…
Bu nedenle
Eğer terörle mücadelede gerçekten ciddiyseniz…
İşe bölgedeki terörü en aktif şekilde destekleyip haritaların değişmesinde başrol oynayan İncirlik ve diğer ABD üslerini kapatarak başlamanız gerekiyor…
Yayın yasaklamakla değil…

12–12–2016
Nusret KEBAPÇI



6 Aralık 2016 Salı

TARİKAT YURTLARI…

TARİKAT YURTLARI…


Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde Adana Aladağ’da sonradan Süleymancılar tarikatına ait olduğu belirlenen yurtta çıkan yangında biri görevli olmak üzere 11 öğrenci yanarak öldü.
Tabi onun iki katı da yaralandı.
Peki, bu tarikat yurtlarında yaşanan yangın olayı Türkiye için bir ilk miydi?
Elbette değildi…
Geçtiğimiz yıl da yine 11 öğrenci Diyarbakır’da bulunan bir tarikat yurdundaki yangında yanarak can vermişti.
Bu konuda bilindiği gibi en büyük can kaybı da 2008 yılında Konya’daki yurttaydı ama burada önemli olan şu…
Yapılan araştırmalar sadece bir tarikatın bile Türkiye genelinde yaklaşık 800 civarında yurdu olduğunu ortaya koyarken diğer tüm tarikatlarla birlikte bu sayı nereye kadar varır?
Bence gerçekten üzerinde düşünülmesi gerekir…
Aslında sadece yurtlar da değil…
Bugün çeşitli tarikat ve cemaatlerin birçok ilde örgütlenmiş okullarının bulunduğu da hesaba katılırsa sormak gerekiyor…
Bir devlet özelikle “Öğretim Birliği Yasası”na rağmen öğretimi…
Öğrencilerin barınmasını çözmez de…
Dini vakıflara…
Derneklere…
Kısacası tarikatlara, cemaatlere bırakmak yönünde çaba harcar…
Neden?
Bakın yıllardır…
Ulus devlet…
Lozan…
Atatürk…
Cumhuriyet hedef alınarak sözde demokrasi adı altında çok kimlikli, çok kültürlü bir Türkiye istenilmiyor mu?
Peki, nasıl olacaktı o çok kimlik dediğiniz…
Devletin tüm yurttaşlara ortak ulus kimlik kazandırmak amacıyla vermesi gereken laik ve ulusal eğitimin, çeşitli yetersizlik gerekçesiyle devre dışı bırakılıp…
Meydanın tarikat ve cemaatlere bırakılmasıyla değil mi?
Böyle olunca?
Her tarikat, cemaat kendi okulunu, kursunu yurdunu açmayacak mı?
Devlet olanaklarından yararlanamayıp…  
Tarikat ve cemaat okul ve yurtlarına gitmek durumunda olan öğrenciler de gittikleri tarikatın, cemaatin birer mensubu olmayacaklar mı?
Bu durumda toplum ortak ulus kimlikten; tarikat ve cemaat kimliklerine ayrışmış olmuyor mu?
Aslına bakarsanız tüm bu yapılanlar, her ne kadar güzel söz ve kavramlarla süslenirse süslensin, gerçekte…
Yıllardır emperyalizmin Türk ulus devletini parçalayıp…
Toplumu…
Etnik ve dini kimlikçiklere ayırmanın planlarından biridir…
Çünkü bilinir ki bir ulus devleti ortan kaldırmanın, yani parçalamanın en önemli yolu…
Ulusal eğitimi ortan kaldırıp, eğitimi tarikat ve cemaatlere bırakıp…
Dinselleştirmekten geçmektedir…
Çünkü bilinir ki bu tür bir eğitim…
Sorup sorgulamayı, bilimi, bağımsızlığı, ulus bilincini değil…
Sadece itaati…
Yani emperyalizme teslimiyeti öğretecektir…
Dini eğitimle kalkınmış, bağımsızlığını kazanmış bir tane bile ülkenin olmaması da…
Bunun göstergesi değil mi?

06–12–2016
Nusret KEBAPÇI





1 Aralık 2016 Perşembe

AB’Cİ OLMAK…

AB’Cİ OLMAK…


Şimdi biz Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile olan müzakereleri durdurma yönünde tavsiye kararı almasının ardından Hükümet AB’ye tepki gösterip mültecileri AB’ye göndermekle tehdit etti ya…
Ne oldu sonuçta?
Olan şu…
Yazar, çizer, politikacı olan birileri de hemen AB’nin avukatlığına soyunup savunmaya giriştiler.
Tabi burada hükümetin tepkilerinin ne kadar gayri ciddi olduğuna girmiyorum…
Burada önemli olan şu…
Aslına bakarsanız bu konu bir yönüyle gerçek anlamda mihenk taşı bile sayılabilir…
Neyin mihenk taşı mı?
Elbette gerçek anlamda yurtseverliğin…
Ulusalcılığın…
Atatürkçülüğün…
Çünkü…
Bakın bu sözü çok net bir şekilde söylüyorum…
Hiç bir kişi…
Kurum…
Örgüt…
Hem Atatürkçü…
Hem de AB’ci olamaz…
Yani ya birinden yana olmak durumundasınız…
Ya da diğerinden…
Doğrusunu isterseniz durumumuz Kurtuluş Savaşı öncesinden hiç de farklı değil…
Bildiğiniz gibi…
O yıllarda da Avrupa devletlerinin himayesine girmek isteyenler bulunuyordu…
Ve ne yazık ki bu gün de…
Yani mandacılık yüz yıldır Türkiye’nin bir gerçeği…
Diyeceksiniz tamam da…
Neden hem AB’ci hem de Atatürkçü olunamaz…
Şunun niçin…
AB bizden ne istiyor?
Sakın biz bunu nereden bilelim, demeyin…
Çünkü…
AB müzakere belgeleri…
Uyum yasaları…
İlerleme raporları…
Ulusal programların tamamı AB’nin bizden neler istediğini, yeterince anlatmaktadır…
Bu nedenle çok açık olarak söylüyorum;
Bu güne kadar özelleştirme adı altında yapılan ülke kaynaklarının yabancılara peşkeş çekilmesi tamamen bir AB dayatmasıdır…
İsteyen İlerleme raporlarında kendi gözleriyle görebilir…
Tabi aynı zamanda Ergenekon, Balyoz vs. gibi…
TSK’yı ulus devleti savunur konumdan uzaklaştırıp ulus devleti sahipsiz bırakma operasyonları da…
Aslına bakarsanız Atatürk resminin duvarlardan indirilmesi talimatının verilmesinden tutun…
Ermeni Soykırımı konusuna…
Hatta KKTC’deki Türk askerinin çekilmesi…
Kıbrıs’ın AB toprağı olduğu iddia edilerek garantörlüğün yok edilme çalışmalarına kadar tüm bu olup bitenler de birer AB dayatmasıdır.
Hani
Son yıllarda birileri kendilerini Atatürkçü, ulusalcı falan göstererek AB’den yana olmayı sanki demokratlıkmış, falan gibi sunuyorlar ya…
Aslında mihenk taşıdır…
Çünkü
AB’den yana olmak, gerçek anlamda Avrupa emperyalistlerinin Türkiye üzerindeki çıkarlarını savunmak olduğuna göre…
Ya ülkenizin çıkarlarını AB aynı zamanda ABD emperyalizmine karşı savunup Atatürkçü ve ulusalcı…
Ya da AB ve ABD emperyalizminin çıkarlarını ülkenize karşı savunup AB’ci ya da ABD’ci olmak durumundasınız…
İkisi birden olma şansınız yok…

30–11–2016
Nusret KEBAPÇI