DEVLETİN MİLLETİ OLMAZSA…
Gün geçmiyor ki
birileri tarafından Atatürk’ü, Cumhuriyet’i, ulus devleti hedef alan bir
saldırı olmasın. Tesadüf mü? Kesinlikle değil. Aslında amaç; ulus devleti,
Cumhuriyet’i "tekçi" veya "100 yıllık narkoz" gibi
söylemlerle yıpratarak Atatürk’ün ulus devletini adım adım yok etmek; tamamen
dışa bağımlı, çok kimlikli, Osmanlı’nın son zamanları gibi bir yapıya
dönüştürmektir. Zaten birazcık dikkat bile bunu dile getirenlerin ülkenin
ekonomik ve siyasi bağımsızlığı gibi bir kavramla uzaktan yakından ilgilerinin
olmadığını anlamayı mümkün kılıyor.
İşin doğrusu; Batı veya
emperyalizm de diyebilirsiniz, neredeyse Atatürk’ten beri bölgede ulusal
birlikteliğini pekiştirmiş, ekonomisi güçlü bir ülkeden çok rahatsızlardı.
İstiyorlardı ki ülke pazarı stratejik
olsun olmasın küresel sermayeye alabildiğince açılsın. Bununla beraber, ulusal
pazar yok edilirken "ulus devlet" de bir daha bir araya gelemeyecek
şekilde parçalara ayrılsın. İstenilen tam olarak buydu.
Peki, toplumda büyük
bir infiale yol açabilecek bu adımlar neden bir anda atılmadı? Her şey,
"haşlanan kurbağa" örneğindeki gibi çok yavaş uygulandı ki; kimse bir
anda tepki gösterip "Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?" demesin. Hani
birileri, birinci sınıf karnesinden Atatürk çıkarılınca sözde feryat figan
ettiler ya; aslında o tamamen timsah gözyaşlarıydı. Doğrusu, yapılanların
gerçek anlamda farkına varamamak ve bir anlamda "hem ağlarım hem
giderim" mantığında olmaktı.
Süreç yıllar öncesinden
başladı. Önce okulların tabelalarından "T.C. Milli Eğitim Bakanlığı"
gibi yazılar kalktı; yerini okunması zor, küçük bir logo aldı. Yani o
tabelalara bakan birisi – özellikle de yabancıysa – o okulların hangi
bakanlığa, hangi devletin kurumuna ait olduğunu anlayamayacaktı. Bunu,
Valiliklerden ve pek çok kurumdan "T.C." ibaresinin kaldırılması
izledi.
Ardından daha stratejik
adımlar geldi. Milli Eğitim Bakanlığı Teşkilat Kanunu değiştirilerek; Atatürk,
bağımsızlık, ulus bilinci ve vatan gibi kavramları öğretmekten vazgeçildi.
Tamamen küresel sermayenin verdiği görevleri yapmaya odaklanan "vatansız,
kimliksiz ve kişiliksiz" bir öğrenci tipi hedeflendi. Bunu, Sosyal
Etkinlikler Yönetmeliği'nden "vatan sevgisi" ve "millet
bilinci" ile ilgili maddelerin tamamen çıkarılması takip etti.
Sonuçta, ABD'nin talimatı
gereği; "Osmanlı Millet Sistemi" denilen, etnik ve dini kimliklerden
oluşan federatif bir devletin oluşabilmesi için gereken adımlar atılmaya
başlandı. O kadar ki bazı ABD yetkilileri konuyu açık edip "Çözüm
Süreci"nin, dört ülkeye bölünmüş Kürtlerin birleşmesi için çok önemli bir
çaba olduğunu açık açık söylemekten bile çekinmediler. Elbette bunun
gerçekleşebilmesi için Türk ulus bilincinin adım adım toplum zihninden
silinmesi gerekiyordu. Yerine; tüm etnik kimlikleri eşit gören "çok
kimlikli", "çok kültürlü", hatta "çok dilli" olan ama
emperyalizmin ekonomik ve siyasi egemenliğine karşı en küçük bir itirazı bile
bulunmayan bir yapı getirilmesi gerekiyordu ki ülke kolayca parçalanabilsin.
Bugün bile dönüp bakın;
ABD'nin BOP sürecinden rahatsız olan İran dışında bir tane İslam ülkesi var mı?
Bölgede Afganistan, Libya, Irak ve Suriye saldırıya uğrarken bile sessiz kalan
İslam ülkelerinin, kendisini savunan İran’ı kınamaları; tek kelimeyle ABD
yandaşı olmaları yanında, bu ülkelerin tamamının ekonomik ve siyasi
bağımsızlıktan ne kadar uzak olduklarının en basit kanıtı değil mi?
Tüm bunlar olup
biterken, birilerince "Devletin milleti olmaz, milletin devleti olur"
gibi sözler de söylenince ister istemez konuya açıklık getirmek şart oluyor.
Dünyada; farklı etnik ve dini kimliklerin kendiliğinden, bir otorite olmaksızın
bir araya gelebileceği düşüncesi ancak rüyalarda olabilmektedir. Birbirinden
farklı mezhep, tarikat, cemaat ve etnik kimlikten insanları bir arada tutmanın
dünyada bilinen tek yolu, tüm bu kimlikleri laiklik temelinde bir üst kimlikte
birleştirebilecek bir otoritedir. Ona ister Milli Mücadele’deki gibi Müdafaa-i
Hukuk deyin, ister Meclis Hükümeti ya da Heyet-i Temsiliye; sonuç aynı kapıya
çıkmaktadır: anlayacağınız bir otorite olmadan hiçbir topluluğun kendiliğinden
"millet" olamayacağıdır.
Ayrıca "Devletin
milleti olmaz" denilmesi de aslında milleti oluşturan dil ve eğitim
birliği yanında tarih bilincinin de hiçbir öneminin olmadığı, devletin de
bunları gerçekleştirmek gibi bir amacının kalmadığı "milletsiz bir
devlet" anlamına gelmektedir. Peki,
millet olmadan devlet meşruiyetini nereden alacak? Egemenliğin kaynağı ne
olacak? Kime hesap verecek? Hangi değerleri koruyacak? Bu
da; herkesin bildiğini okuduğu, ortak hiçbir değerin olmadığı bir kalabalık
yanında, sadece emperyalizmin taleplerini yerine getiren bürokratik bir devlet
arzulamaktır.
Son olarak; NATO’nun
çok uluslu bir ordusunun ülkeye davet edilmesi konusuna değinmemek olmaz. Sözü
uzatmadan söylemek gerekirse: Şu an içinde bulunduğumuz süreç, Yugoslavya’nın
yaşadıklarına çok benzemektedir. Bilindiği gibi Yugoslavya, 1974’e kadar bir
ulus devletti. Benzer tartışmalar orada da yaşandı; kimlikler anayasaya
yazılınca devlet ulus olmaktan çıkıp kimlikler ayrılmaya, sonuçta iç savaşa yol
açtı. Sonuçta da NATO o ülkeye müdahale etti ve bugün Yugoslavya yok; onun
yerine oradan çıkan küçük devletçikler var.
Anlayacağınız senaryo
büyük. Bu kıskacı ya ulus kimliğimizle, devletimizle emperyalizmi ülkeden def
ederek kurtaracağız ya da parçalanarak çok parçalı devlete dönüşeceğiz. Ve ne
yazık ki ortası yok.
30.03.2026
Nusret KEBAPÇI
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder