19 Temmuz 2025 Cumartesi

BİR ÜLKE NASIL PARÇALANIR?

 

BİR ÜLKE NASIL PARÇALANIR?

Bu başlığı görünce içinizden "Biz asla parçalanamayız," ya da "Bizi kim parçalayabilir ki?" gibi düşünceler geçebilir. Ancak, son yıllarda ülkemiz üzerinde dönen olaylar göz önüne alındığında, bilgi ve belgeye dayanmayan, yalnızca kişisel saflıktan kaynaklanan bu tür sözlerin hiçbir önemi kalmamıştır, emin olun.

İsterseniz, yaşadığımız olayların mantığını anlamak adına biraz tarihe yolculuk yapmaya ne dersiniz? Çünkü olayların mantığını anlamak, onları yorumlamak ve analiz etmek için tarih bilmek son derece önemlidir.

Bilindiği gibi Osmanlı'da, Meclis-i Mebusan'da Ahrar Fırkası adında bir parti vardı. Bu parti, tıpkı günümüzdeki bazı partiler gibi, tüm toplumu ortak hedefler etrafında birleştiren ulus düşüncesine karşıydı ve adem-i merkeziyetçiliği savunuyordu. Ekonomi konusunda da aynı mantıkla hareket ediyorlardı. Ulusal tarım, sanayi ve banka gibi düşüncelere karşı olup, ülkenin tamamen yabancı sermayeye açılmasını savunuyorlardı. Milli sanayi ve tarım gibi kavramlara karşı çıkarak, ülkenin ancak yabancı pazarı olduğunda gelişebileceğini ileri sürüyorlardı.

1920'de Ankara'da açılan mecliste de pek çok eğilim ve grup ortaya çıktı. Ancak genel olarak bakıldığında, gerek ekonomi gerekse yönetim anlamında iki farklı anlayış göze çarpıyordu. Bunlardan birincisi, sonradan Cumhuriyet Halk Partisi adını alacak olan Atatürk'ün önderlik ettiği Birinci Grup'tu. Diğeri ise Atatürk'e karşı olanların oluşturduğu İkinci Grup.

Bu iki grup pek çok konuda fikir ayrılığı yaşıyordu. Örneğin, Müdafaa-i Hukuk Grubu cumhuriyetin kurulmasını, merkezi bir yönetimle uluslaşmayı ve ekonomide kendi pazarımıza hakim olmayı savunurken; İkinci Grup ise savaş kazanıldıktan sonra yönetimin tekrar Osmanlı'ya teslim edilmesini, ülkenin merkezi değil adem-i merkeziyetçilikle yönetilmesini ve ekonomi adına hiçbir şey bırakılmayıp ülke pazarının tamamen emperyalist ülke şirketlerine teslim edilmesini savunuyordu.

İkinci Meclis'te bu ikinci grup yer alamadı; ancak aynı anlayış, bugün 23 yıldır ülkeyi yönetmektedir. İşte, her geçen gün ulus kavramının ve Türk ulus kimliğinin adım adım yok edilmesinin ve ekonominin yine aynı şekilde merkezi, ulusal olmaktan çıkarılarak tamamen yabancı sermayeye teslim edilmesinin ana sebebi budur.

Tam bu noktada bir tespit yapmak gerekirse, sanıyorum şunu söylemek yanlış olmaz: Ekonomiyi küresel şirketlere teslim eden bir anlayış siyasette ulusal bütünlüğü, kimliği, ulusal politikaları savunur mu? Elbette mümkün değil.

Bu nedenle, yaşadığımız "açılım" adı altında yapılan söylemleri ve "silah bırakma şovunu" ciddiye almak gerekmiyor. Düşünebiliyor musunuz? Ülke yönetiminin desteğiyle Suriye'de adamlar devlet kuruyor; ordusu, tankı, topu var… "Neymiş, silah bırakılıyormuş." Buna aklıselim düşünenlerin inanması zor ama bir şeyi ciddiye almak gerekmektedir: ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom J. Barrack'ın "Türkiye için en iyi sistemin Osmanlı millet sistemi olduğunu" vurgulaması dikkat çekicidir. İşte ciddiye alınması gereken en önemli konu bu.

Şimdi şöyle bir düşünün: BOP yani Büyük Ortadoğu Projesi, Türkiye'nin de içinde olduğu 22 ülkenin sınırlarının değişmesi değil miydi? Özellikle de tamamında siyasal İslamcılar, ABD'nin operasyon gücü olarak laik milliyetçi ülkelerin sınırlarının değiştirilmesinde kullanılmıyor mu? Bu hedef ülkelerden biri aynı zamanda Türkiye olduğuna ve ülke yönetiminde siyasal İslamcı bir parti bulunduğuna göre, sizce bizi nasıl bir sonuç bekliyor dersiniz?

Ben söyleyeyim… Sözde "terörsüz Türkiye" söylemiyle çeşitli açılım şovlarıyla toplumun bir kısmı ikna edilerek, mecliste de gerekli çoğunluğu sağladıklarında, Anayasa'daki ilk 4 maddeyle 42. ve 66. maddeler de değiştirildiği zaman, cumhuriyet öncesinden beri birilerinin hayalini süsleyen adem-i merkeziyetçi, yani Osmanlı tipi "millet sistemi" de oluşmaya başlamış olacaktır.

Tam burada, "Osmanlı millet sistemi nedir? Ne anlama gelmektedir?" gibisinden bir soru aklınıza gelirse, onu da söyleyeyim: Bu "millet" anlayışında üst kimlik yoktur. "İslam" deniyor; ama sadece ülkede yaşayan Müslümanlar için geçerli. "Millet" burada din anlamında kullanıldığından, her türden din, tarikat, cemaat, etnik kimlik de "millet" anlamında kullanılmaktadır. Yani, Ermeni milleti, Yahudi milleti, Hristiyan milleti gibi…

Bu sistemde ülkede yaşayan herkes için eşit bir hukuk sistemi olmadığından birden fazla hukuk sistemi bulunuyor. Her cemaatin mahkemesi olduğu gibi, konsoloslukların da mahkemesi var… Tabii Müslümanlar için de Şeriye mahkemesi…

Demek istediğim…

Bugün ulusu tanımlarken kullanılan ortak vatan, dil, millet, bayrak, devlet, ortak duygu ve düşünce, ortak ekonomi gibi kavramlar Osmanlı Millet Sistemi'nde söz konusu olmadığından, bununla…

Laik ve Türk kimliğine dayalı ulus devletin parçalanarak etnik ve dinsel kimliklerle, tarikat ve cemaatlere ayrıştırılması hedeflenmektedir.

Ayrıca unutmadan…

Hani birileri bir süredir Terörsüz Türkiye, barış, kardeşlik, silahlar sussun edebiyatı yapıyorlar ya…

Gerçekte bu nasıl olur biliyor musunuz?

İçeride ülkenin dört bir bucağında sanayiyi, tarımı, hayvancılığı geliştirip ülkeyi dört bir bucağıyla üretken hale getirerek kalkındırıp…

Dışarıda da

Bölge ülkeleriyle birlik olup, onlarla dayanışıp ABD’yi bölgeden kovarak…

Ama asla onun aleti olarak, bölge ülkelerini parçalayarak değil…

14.07.2025

Nusret KEBAPÇI

 

8 Temmuz 2025 Salı

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ DEMİŞKEN…

 

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ DEMİŞKEN…

Bilmiyorum, farkında mısınız? Ülkemizin hemen her yerinde yaklaşık 3000 civarında yangın çıkıp, ormanlar yakılıp, milyonlarca ağaç yok edilirken… Bunların nedenleri ve nasıl olduğu araştırma fırsatı bile bulunamamışken, daha önce ilk dört maddesi geçen ve geri kalan maddeleri ertelenen İklim Değişikliği Kanunu meclise aniden geliverdi.

Ama öyle bir geldi ki… Şeriatçı Şeyh Sait yanlısı bir grubun, sözde bir dergide yayımlanan bir karikatürü protesto amacıyla düzenlediği küçük bir ayaklanmayla ortalık toz dumana karıştı. Bundan olsa gerek, ne orman yangınlarının önemi kaldı toplum gözünde ne de Türkiye’nin geleceğini yakından ilgilendirecek kararların ulus üstü bir kuruma bırakılması tartışılır oldu.

Aslında olay vahim olmasına vahimdi de… Ne yazık ki dergiyi basıp protesto eden siyasal İslamcıların da bundan haberi yoktu, milletvekilliğini sadece kendilerine verilen talimat gereği el kaldırmak-indirmek zannederek oylamaya katılma gereğini bile duymayan parti vekillerinin de…

Peki, bu kadar önemli olan kanunla ne amaçlanıyor? Kabul edilince ne olacak? Bu konuda yeterince bilgi sahibi olmak gibi bir çabanız var mı? Yoksa itaatkâr bir eğitimin sonucunda söylenen “elle gelen düğün bayram” modunda mısınız? İşte orası çok önemli.

Neyse, isterseniz konuya biraz kenarından köşesinden başlayalım… Hani bir süredir medyada, basında hemen her yerde rastladığınız sürdürülebilir kalkınma, karbon ayak izi, yeşil ekonomi, net sıfır gibi kavramlar… İşte tam da bu iklim değişikliği konusunu ifade eden kavramlardır. Bunların ayrıntılarına geçmeden önce isterseniz konuya biraz geniş bir açıdan bakalım ki, herkesin genel bir bilgisi oluşabilsin.

Aslında her şey, yani iklim değişikliği söylemi altında yapılmak istenen, neoliberal ekonomiyi yöneten küresel sermayenin ulus devletleri ekonomik olarak yoksullaştırıp yok etmeye giderken, buna tepki duyabilecek o ülke halklarının aşırı kontrol edilmesiyle doğrudan ilgilidir. Nasıl mı? Aslında her şey doğrudan ekonomiyle yakından ilgilidir.

Dünyanın en büyük küresel sermayesinin 1870’lerde yüzde 43 olan kâr oranı, yıllar geçtikçe düşmüş, 2000’lerde yüzde 17’ye kadar gerilemiştir. 2019’a gelindiğinde ise pek çok şirket artık kâr edemez, nakit akışını sağlayamaz durumdadır ve ellerindeki sermaye artık hareket edemez, yeni pazarlar bulamaz olup birikmiş durumda bulunmaktadır. Yani neoliberal ekonomi bir anlamda krize girmiştir.

Böyle olunca, tekrar para kazanılabilmesi için yeni pazarların bulunması, biriken sermayenin tekrar akışkan hâle gelmesi gerekmektedir. O günlerde bunun tek yolu, sahte bir pandemi yaratılarak ellerindeki kurumlar aracılığıyla tüm uluslara baskı yapılıp ülke ekonomilerinin kapatılmasını sağlayarak çökertmek, sonrasında da sözde o ülke ekonomilerini kurtarmak adına kredi verilerek küresel ekonomiyi canlandırmak ve paralarının akışkanlığını sağlayıp kâr elde etmekten geçiyordu… O dönemde 190 civarında ülkenin tüm ekonomisi kapatılmış ve bu ülke devletlerine düşük faizli krediler verilerek tekrar normale dönmelerine destek verme adı altında biriken kendi sermayeleri de akışkanlığa kavuşabilmiştir.

Elbette bunu söylerken, günden güne yoksullaştırılacak o ülke halklarını sisteme muhalefet etmemeleri adına aşırı yalnızlaştırma ve kontrol mekanizmalarının da devreye sokulması gerekiyordu. Bunun için de zorunlu tutulan aşı kartları, QR kod okutularak her türden mekâna giriş yapılabilmesi ilk adımlarıydı ki, asıl amaç daha sonra uygulanması düşünülen iklim değişikliği yasaklamalarına toplumun uyum gösterebilmesini sağlayabilmekti. Zaten uygulamalar da bunu göstermektedir…

Düşünebiliyor musunuz, sözde karbon ayak izi ve net sıfır gerekçesiyle, emisyon değerlerini geçtiği varsayımıyla ülkeler enerjisiz, tarımsız, ormansız, sanayisiz, hayvansız, gıdasız bırakılacak ve pek çok ülke sanayi öncesi duruma dönüşerek yok edilecek… İnsanlar kendilerine belirlenen karbon kotasının üzerine çıktığında ise, nakit para ortadan kalkıp tamamen dijital olacağı için paranız olsa bile harcayamayacak, seyahat edemeyecek, öyle ki devletin belirlediği 15 dakikalık yerler için izinli, onun dışındaki yerler için izin almak zorunda bile olacaksınız. Hatta devamında, bugün bile bazı ülkelerde uygulanan sosyal kredi puanı adı altında tüm bu kurallara uyumlu olup olmadığınıza göre puanlanacak, olumsuz puan olduğunda pek çok kamu hizmetinden mahrum bile kalabileceksiniz…

Peki, şöyle bir düşünün… Tüm dünyaya bunları dayatan küresel sermaye, bizlere karbon ayak izi, net sıfır gibi çeşitli değerleri dayatmaya çalışırken, tüm dünya uluslarına kendi ürettikleri genetiği değiştirilmiş gıdaları dayatıp, pestisit ve benzeri yöntemlerle dünya halklarını zehirlemeye çalışıp, savaş uçaklarıyla kendilerine boyun eğmeyen ülkeleri bombalamıyorlar mı?

Aslında olay nedir biliyor musunuz? Bu türden yasalarla ulus devletlerin egemen bir ulus olma yetkilerini yok ederek tek dünya devletine giden yolu açmaktır…

Yine burada da belirleyici olan ekonominizin güçlü olup olmadığıdır.

Ekonominiz güçlüyse siyaseten tavır alıp reddedebilir…

Değilse; 350 Milyar dolara ülkenizin geleceğini ipotek etmeyi pekâlâ kabullenebilirsiniz.

Gerisi hikâyedir…

    07.07.2025

 Nusret KEBAPÇI

 

MUTLAK BUTLAN’DAN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE

 

MUTLAK BUTLAN’DAN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE

Doğrusunu isterseniz siyasi partiler üzerine, onları program olarak inceleyen, tartışan, yazı yazmak gibi bir alışkanlığım yok. Ancak bugün gelinen noktada, mutlak butlan gerekçesiyle partiye kayyum atanması veya bu yapılmadan parti eski genel başkanının partinin başına geçmesi konusu sıklıkla tartışıldığı için konuyu biraz tartışmak ya da mevcut tartışmaya kenarından köşesinden katılmak belki bir anlamda zorunlu oldu bile denilebilir.

Şimdi isterseniz genel bir değerlendirme yaparak konuya başlayalım… Hani sıklıkla partinin, özellikle fanatik yandaşları tarafından dile getirilen "Atatürk’ün partisi" gibisinden bir söylem var ya... Üstelik kendi partisinin hiçbir politikası konusunda somut bir bilgisi olmamasına rağmen... İşte bu söylem bugün için ne kadar doğru, onu anlamak için isterseniz önce tarihsel süreç anlamında biraz gerilere gidelim. Sonrasında da bugün uygulanan politikaları birlikte tartışalım, ne dersiniz?

Sahi... Büyük Önder Atatürk’ün ölümünün hemen ardından ABD ile eğitim anlaşması yaparak eğitimin her alanına ABD’yi sokan, üstelik geçerliliğini bugün bile koruyan Fullbright Anlaşması'nı kim imzalamıştı? Devam edelim... Ya Köy Enstitülerini kapatan kimdi? Neyse, bunu burada bırakalım ve günümüze gelelim.

Normalde, Cumhuriyeti kurmuş ve Türk ulus devletinin oluşmasını sağlayan bir partinin, iktidarın İslamcı ve Türk ulus devletini yıkma adımlarının karşısında olmasını beklersiniz, değil mi? Ama ne gezer! İktidarın son "Terörsüz Türkiye" gündemine verilen destek bile ana muhalefet partisinin ulus kimlikten çoktan uzaklaşmış olduğunu gösteriyor. Hatta partinin internet sayfasında yer alan parti programında bile Türk ulus devleti, onun oluşumu, hangi tehdit ve tehlikelere karşı parti tarafından nasıl savunulacağı hususunda en küçük bir söz bulunmayıp, Türk Ulusu kavramı bile neredeyse mumla aranır durumdayken, pek çok kez etnik, dinsel, mezhepsel kimlik güzellemesi yapılmakta. Tarikat ve cemaatlerden bahsedilirken de varlıkları normal karşılanarak "Eğitim ve öğretimi kuşatmaları engellenecektir." sözleriyle konu geçiştirilebilmektedir.

Şimdi burada eski Genel Başkanın pek çok kez seçim kaybetmesinden, partiye Atatürk düşmanı pek çok insanın doldurulmasından, hatta anayasayı rahat değiştirebilsinler düşüncesiyle iktidar yandaşı pek çok kişiyi CHP listesinden milletvekili yapmasından da bahsetmeyeceğim. Bunu zaten birileri sıklıkla dile getiriyorlar da benim söyleyeceğim farklı. Ben pek, hatta hiç bilinmeyen bir konudan bahsedeceğim ki herkes ne olup bittiğini öğrenebilsin.

Bildiğiniz gibi 2014’te siyasal İslamcı Ekmeleddin İhsanoğlu Cumhurbaşkanı adayı yapılmıştı. Sonrasında da bazı yazarlar tarafından "Son anda Kılıçdaroğlu’nun kulağına kim fısıldadı?" gibisinden yazılar falan da yazılmıştı ya... İşte işin aslı öyle değil. Üstelik son anda kulağa fısıldama da söz konusu değil. Her şey önceden bilinçli olarak planlanmış. Nasıl mı? Bakın şimdi... Aydın Doğan 2011 yılının Ağustos ayında Cidde’ye giderek Ekmeleddin İhsanoğlu ile görüşüyor ve kendisine Cumhurbaşkanlığına aday olması önerisinde bulunuyor. Belki bunu duyunca "olamaz, kanıt var mı?" gibisinden düşünebilirsiniz de yazar Tevfik Diker’in Nergiz Yayınları'ndan çıkan Kurtlar Medyası tam da bunu anlatmaktadır. Üstelik kitabın basılış tarihi 2013.

Dikkat ettiniz mi? Son günlerdeki genel başkanlar açısından yapılan tartışma, ideolojik birikimden yoksun olarak ve tamamen kişisel hatalar üzerinden yürütülmeye çalışılmaktadır. Ya işin ideolojik boyutu? İşte ne yazık ki o yok. Böyle olunca da hani hep söylenegelen "küçük kafalar kişileri..." diye devam eden çok ünlü bir söz var ya... Bizdeki tartışmalar tam da öyle.

Belki biliyorsunuz, CHP eski Genel Başkanı TESEV yani Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı denilen bir örgütün 183 numaralı üyesi. Diyebilirsiniz ki "ne olmuş? Herkes herhangi bir örgüte üye olabilir. Bu örgütün önemi ne? Ne yapar?" Zaten böyle sorup tartışmalara konu da olmayınca anlaşılıyor ki siz onu emekliler derneği gibisinden bir örgüt olarak düşünüyorsunuz. Ama değil. Kamuoyunda Soroscu olarak bilinen bu örgütün en önemli görevlerinden biri, Türk ulus kimliğinin olmadığı, çok kimlikliliği, çok kültürlülüğü öneren anayasa taslakları hazırlayarak siyasi partilere ve iktidara önermek.

Demek istediğim, iktidarın mevcut parti yönetiminden kendilerine anayasa değişikliği konusunda destek olunacağı konusunda kuşkusu var. Bu durumda Soros rahle-i tedrisatından geçen birisi partinin başına gelebilsin ki anayasa değişikliği işi şansa kalmasın. Yani, mutlak butlan, kayyum ve operasyonların asıl nedeni bu. Bilmem anlatabildim mi?

    30.06.2025

 Nusret KEBAPÇI

 

23 Haziran 2025 Pazartesi

PİRİNCİN İÇİNDEKİ BEYAZ TAŞ…

 

PİRİNCİN İÇİNDEKİ BEYAZ TAŞ…

Aslında bu başlığa koyduğum sözü genelde herkes bilir, bu yüzden başlığı biraz kısaltarak koyduk. Ama yine de tam metnini yazmakta yarar var… Çünkü önemli.

Sonuçta konu İran, daha doğrusu İran’ın İsrail ve ABD tarafından saldırıya uğraması… Belki farkındasınız ya da değilsiniz, medyada köşe başlarını tutmuş birileri ki son zamanlarda çoğunluk gibi görünüyorlar… Konuşmalarında, yaptıkları programlarda ve açıklamalarında… “İran’ın İsrail’in bombalamaları karşısında ne kadar zor duruma düştüğünü, kendini geliştirmediğini, teknolojiye önem vermediğini, hatta roketlerinin bitmek üzere olduğunu” bile söyleyebiliyorlar.

Tüm dünyanın gözü önünde Filistin’e, Suriye ve Irak’a Hizbullah ve Hamas üzerinden her türden desteği verdiği halde, “İran’ın İsrail’e karşı hiç mücadele etmediğini” öne sürerek “molla rejimi” gibi ifadelerle onun emperyalizme karşı mücadelesini küçültmeye çalışan pek çok şarlatan da ne yazık ki medyada boy gösterebilmektedir. Tabii bunlar kendilerine demokrat, milliyetçi, İslamcı, solcu, sosyalist gibi unvanlar da taktıklarından bu tür açıklamalarda kafanız karışabilir… İşte burada konuya açıklık getirmekte yarar bulunmaktadır.

Derler ki: “Pirincin içindeki siyah taştan değil, beyaz taştan korkacaksınız…”

Çünkü siyah taş zaten hemen herkes tarafından kolaylıkla fark edilebilir. Ama beyaz taş, özellikle de pirinç boyutundaysa, anlamak çok zor, bazen de imkânsız bile olabilir. Hatta çoğu zaman bu fark edememenin bedelini dişinizin kırılmasıyla bile ödemeniz mümkün. Yani yanlış düşünüp yanlış tavır alıp ülkenizin zora düşmesiyle… İşte bunlar bize gösterdikleri maskenin altındaki gizli Amerikancılar, İsrailciler, AB’cilerdir.

Bunları medyada çeşitli kimliklerde de görmek mümkün olabilir. Kimisi emekli subaydır bunların, kimi duayen gazeteci. Hatta öyle ki aralarında sözde dış politika uzmanı bile vardır. Görevleri halkın gerçekleri öğrenmesini engelleyip, emperyalizme tepki duyulmasını önleyip kafa karışıklığı yaratmaktır… Bunu zaten geçmişten beri ABD’nin hedefe koyup saldırdığı ülkelerle ilgili yalanların savunulmasından da biliyoruz…

Şöyle birazcık geçmişe dönsek… Bu yalanları anımsamaya çalışsak nasıl olur? Bir düşünün: Afganistan hangi gerekçeyle işgal edilmişti? Usame Bin Ladin’i aramak gerekçesiyle değil mi? Sonuçta bulunan kimse olmadı ama Afganistan bu gerekçeyle işgal edilivermişti. Ya Irak’ta sanki durum çok mu farklıydı? Aslında değildi ama ellerindeki medya gücüyle tüm dünya Irak’ın elinde kimyasal silah olduğuyla ilgili ikna edilerek… Dünyayı tehdit eden bir düşman olarak şeytanlaştırılarak saldırıya uğradı ve bugünkü manzara ortaya çıkıverdi… Yani paramparça edildi…

Sanki Suriye’de durum çok mu farklı? Asla değil. Yine benzer yalanlarla Suriye’de emperyalist yalanların kurbanı yapılarak İsrail egemenliği altına… Daha doğrusu ABD egemenliğine sokularak parçalanmadı mı?

Gelelim İran’a… Burada da İran’ın nükleer silah ürettiği gibi bir yalanla saldırıya haklılık kazandırılmaya çalışılmıyor mu? Üstelik İsrail’in 90 civarında nükleer silahının tüm dünyaca bilindiği halde… Şimdi insan haliyle merak ediyor… İran İsrail’e komşu bir ülke değil. Arada yaklaşık 1500 km gibi bir mesafe var. Buna rağmen pek çok ülkenin hava sahası geçilerek İran bombalanabiliyor… Sizce de Irak ve Suriye parçalanmamış olup eski yönetimlerde olsaydı böyle bir şey düşünülebilir miydi? Elbette mümkün değil.

Şimdi aklınıza İran’a yapılan saldırıyla ne yapılmak istenildiği gibi bir soru da gelmesi mümkün… O halde söyleyeyim… Öncelikle İran’da bir yönetim değişikliği yapılarak Batı çıkarlarına uygun bir iktidar düşünülmektedir… Böyle olduğunda biliniyor ki… Rusya Hazar Denizi’nin daha güneyine inemeyecek… Ve Çin’ de Ortadoğu’dan uzak kalarak enerji kaynaklarından mahrum kalacak… Yani bir taşta iki kuş vurulacak.

Siz belki olaylara ulusal değil mezhep gözlüğünden bakıp İran’ın kaybetmesini bile isteyebilirsiniz de… Bence olay o kadar basit değil. Neden biliyor musunuz? İran kazanırsa dünya çok kutupluluğa evrilerek daha yaşanılır hale gelecek. Yenilirse de ABD egemenliğini büyüterek pekiştirecek…

Olay budur.

23-06-2025

Nusret KEBAPÇI

 

18 Haziran 2025 Çarşamba

SIRA KİMDE?

 

SIRA KİMDE?

Geçtiğimiz günlerde bir anda, İsrail’in İran’ı 200 civarında uçakla bombalamaya başlamasına tanık oluverdik. Üstelik 1500 km uzaktan gelerek.

Peki, şaşırdık mı?

Belki zamanlaması insanları şaşırtmış olabilir ama sonuçta Irak ve Suriye’den sonra sıranın İran’a geleceğini tahmin edebilmek için müneccim olmaya gerek yoktu. Hani ne derler, “Perşembenin gelişi…” Aynen öyle.

Çünkü Irak’ın işgaliyle başlayan Büyük Orta Doğu Projesi’ne göre, bölgede aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 22 ülkenin sınırları değiştirilecek; böylece İsrail emperyal büyük bir devlet haline getirilmeye çalışılırken bölgedeki İslam ülkeleri de etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırılarak küçük parçalara bölünecekti.

Zaten önce Irak’ın saldırı ve işgal sonucunda parçalanması, ardından yakın zamanda aynı durumun Suriye’de yaşanması ve sözde "Büyük Kürdistan" denilerek işin İran’a, İran’dan sonra da Türkiye’ye geleceği hiçbir yanlış anlamaya izin vermeyecek kadar açık ama…

Sizin de dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum, tüm bunlar yaşanırken; yani Irak paramparça edilip Suriye yok edilip İsrail’in egemenliğine bırakılırken, birileri de Gazze’yi boşaltıp tatil kenti hayalleri kurarken…

Sizce niçin İslam ülkelerinin birkaçı dışında geri kalanı ABD ve İsrail’den yana taraf olur?

Neden? Hiç düşündünüz mü?

Doğrusunu isterseniz çok fazla düşünmeye de gerek yok, çünkü İslam ülkelerinin çok azı hariç büyük bir kısmında egemenlik ulusun değil. O ülke halkları henüz aşiret, kabile durumundan ulus olma aşamasına geçememiş. Böyle olunca da hâliyle ülkede yaşayan halk da yönetimi belirleyen egemenlik hakkına sahip olamayıp ülkeleri; aileler, aşiret reisleri veya hâkim topluluklar tarafından yönetilmekte olduğundan, o ülkelerin yöneticileri için ulusun genel çıkarları, bağımsızlık, ulus egemenliği gibi kavramlar da hâliyle hiç önemli olmuyor.

Ne mi önemli oluyor? Sadece o aile, kişi veya aşiretlerin yönetimde kalabilmesi. Zaten bunu sağlayabilmek adına da ülkelerini emperyalist talana açarak, onları destekleyerek kendilerince iktidarlarını sürdürmeye çalışıyorlar ki, neredeyse önemli kısmında yaşanan, tam anlamıyla budur bile denilebilir.

Hem zaten bizde de "Fesli" lakabıyla tanınan biri geçmişte ABD için: “Bana hilafeti versin de elbette sömürecek, babasının hayrına yapacak değil ya!” gibisinden benzer bir söylemi kullanmıyor muydu?

İşte Siyasal İslam’ın ülkeleri yönetme anlayışı: Ülkelerini emperyalist talana alabildiğine açıp, toplumda ulus bilincini, ulusal egemenliği, ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi kavramların öğrenilmesini engellemek, toplumsal yapıyı ve eğitimi de buna göre düzenlemektir.

Böyle olunca emperyalizm, bağımsızlık, ulusal egemenlik gibi kavramlara yabancı olan bir anlayışın ülke güvenliği konusunda gereken her türden önlemi alabileceğini, gerçekten çok bilinçli davranabileceğini söyleyebilmek mümkün mü? Elbette değil.

Şöyle bir düşünün; neden İsrail hedef aldığı ülkelerde istihbarat faaliyetlerinde başarılı olup buna dayanarak nokta operasyonlarla hedef ülkeyi şoka uğratabilirken aynı durum İsrail için söz konusu değil?

Çünkü İsrail’in çok güçlü bir istihbarat örgütü olduğu gibi, İsrail halkı da yüksek bir ulus bilincine sahip olduğundan hangi ülkede yaşanırsa yaşansın kendisini İsrail’in güvenliğinden sorumlu tutarak istihbarat görevlisi gibi davranabilmektedir.

Bu yüzden bilinmelidir ki, bir ülkenin güvenliğini sağlayacak en önemli unsur öncelikle o ülke halkının yüksek bir ulus bilinciyle eğitilerek ulusu yok etmek isteyen düşmanlarına karşı bilinçlenmesinden geçmektedir.

O olmadığı takdirde çok kolay bir şekilde emperyalizmin bölgedeki taşeronu durumuna düşülebilir. Emperyalizmin en çok istediği, ulus kimliği yok edip tarikat ve etnik kimlikleri özendirip, cesaretlendirerek parçalanmanın fitili ateşlenebilir.

Ayrıca kim oldukları bilinmeyen milyonlarca yabancı ülkeye doldurularak ülkenin demografik yapısı da pekâlâ bozulabilir. Bunun dışında emperyalistlerce fonlanan kişi ve örgütlere kayıtsız kalınıp, ülkenin tapusu olan Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası tartışmaya bile açılabilir.

Demek istediğim, ulus bilinciniz varsa; ekonomik ve siyasi olarak güçlü bir ülke olabilir, bağımsızlığınızı, ulusal egemenliğinizi koruyabilirsiniz. Değilse; kendinize hangi ad ve unvanı takarsanız takın, ancak emperyalizmin sömürgesi ve taşeronu olabilirsiniz.

Ama asla bağımsız bir ülke değil.

 

    16.06.2025

Nusret KEBAPÇI

 

9 Haziran 2025 Pazartesi

YENİ ANAYASA, YENİ DEVLET...

 

YENİ ANAYASA, YENİ DEVLET...

Son zamanlarda anayasa değişikliği ve yeni anayasa tartışmaları hız kazanmış durumda. Özellikle iktidar kanadında bu konuda atılması düşünülen adımlar sıkça dile getiriliyor. Değişimin nasıl olabileceği, iktidar ortakları tarafından dillendirilmeye çalışılsa da, burada şaşırtıcı olan, ana muhalefet partisinin bu konuya neredeyse hiçbir eleştiri getirmeyip ne yazık ki koşulsuz destek vermesidir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, hazırlıklarına iktidar partisinin öncülük ettiği bu yeni anayasanın nasıl bir şey olacağını tartışmadan önce, mevcut meclisin yeni bir anayasa yapmaya yetkisinin olup olmadığı konusunu netleştirmek gerekiyor.

Çünkü anayasalar, mecliste çoğunluğu sağlayan herhangi bir partinin keyfince yapabileceği bir metin değildir. Anayasa, devletin egemenliğini tanımlayan ve onu nasıl sınırlayacağını, kullanacağını gösteren bir kılavuzdur. Bu nedenle yeni bir anayasa aynı zamanda yeni bir devlet veya yeni bir egemenlik anlayışı anlamına da gelir. Dolayısıyla, anayasalar genellikle belirli ölçütlere göre oluşturulan kurucu meclisler tarafından yapılır.

Ayrıca, anayasaya göre dört yıllık bir süre için seçilen ve ettikleri yeminde anayasaya uyma sözü veren vekillerin böyle bir davranışı, mevcut anayasaya darbe anlamına gelmesi dışında, herhangi bir futbol maçında takımlardan birinin maçın ortasında oyunu durdurup, belirlenen kurallara uymayı reddederek kendi belirleyecekleri kurallara göre oynayacaklarını açıklamalarından da farksızdır…

Böyle olunca da Anayasaya göre dört yıllığına seçilmiş ve mevcut anayasaya uymak konusunda yemin etmiş vekillerin yeni bir anayasa yapma yetkileri de bulunmamaktadır.

Yani anlayacağınız, yeni anayasa yapılması konusunda durum budur. Peki, değişiklikle yapılmak istenilen nedir, hiç düşündünüz mü? Aslına bakarsanız, üzerinde çok da düşünmek gerekmiyor. Yapılan açıklamalar ve konuşmalarla her şey apaçık ortada. Hatta o kadar ortada ki, eğer fanatik bir yandaşlığınız söz konusu değilse, anlamamak neredeyse imkânsızdır.

İsterseniz, anayasada değişiklik yapabilmek adına söylenen gerekçelerden başlayalım ki, değişiklikle ne ya da nasıl bir devlet modeli amaçlandığı net olarak anlaşılabilsin.

Değişikliği gerekçelendirmek adına sıklıkla "darbe anayasası" falan deniliyor ya.

Şöyle düşünün

Anayasa üzerinde pek çok kez değişiklik yapılarak neredeyse üçte ikisi değiştirilip, demokratik parlamenter sistem yerle bir edilerek başkanlık sistemine geçeceksiniz, ülkeyi sadece kararnamelerle yönetip, hemen her türden kararı dilediğiniz gibi alabileceksiniz. Ama bu size yine de yetmeyecek. Neden biliyor musunuz?

Çünkü değişiklik konuları konuşulurken "kurucu anayasa" kavramı kullanılmaktadır. Sadece bu kavramın kullanılması bile yeni bir devlet kurulmak istendiği anlamına gelmez mi? Ya "yeni milli kimlik tanımlanması" sözlerinden ne anlıyorsunuz?

Neyse, sözü çok fazla uzatmayalım. Aslında yapılmak istenilen gayet açık. Anayasa referandumuyla başkanlık sistemi kabul edildikten sonra, "Federasyon olmadan başkanlık, altı kaval üstü şişhanedir, bu ikisinin birlikte olması gerekir" denilmedi mi?

O halde bunun da sadece bir yolu bulunmaktadır: Anayasanın ilk dört maddesiyle 42 ve 66. maddelerini değiştirmek.

Bu arada , “yeni milli kimlik” sözü de sakın ola ki ulus anlamına gelen milli sözcüğüyle karıştırılmasın. Burada kullanılan milli; Arapça Milla sözcüğünden türemiş olup ümmet yerine kullanılmaktadır.

Hem zaten İslamcılık da, ulus devlet anlayışına karşı çıkarken pekâlâ çok kimlikliliği, çok kültürlülüğü, çok hukukluluğu kabul etmiyor mu?

Şunu da unutmamak gerekiyor: Bugün başkanlıkla yönetilen ülkelerin tamamı federasyondur. Federasyon olan ülkelerin tamamı da başkanlıkla yönetilmektedir. Ama bir farkla. Bu ülkeler, küçük küçük devletçiklerin daha kuruluş aşamasında bir başkanlık altında birleşmesiyle oluşmaktadır.

Ama üniter bir ulus devletin, emperyalist müdahale dışında, federatif olabilmesinin örneği yoktur…

 

     09.06.2025

 Nusret KEBAPÇI

 

2 Haziran 2025 Pazartesi

GERÇEK MİLLİYETÇİLİK: TOPRAKTAN EKONOMİYE TAM BAĞIMSIZLIK

 

GERÇEK MİLLİYETÇİLİK: TOPRAKTAN EKONOMİYE TAM BAĞIMSIZLIK

 

Ülkemizde milliyetçilik kavramı sıkça tartışılan, hatta adında bile bu ifadeyi taşıyan siyasi partilerin bulunduğu bir zemin. Ancak bu türden partileri ve onların milliyetçilik anlayışlarını doğru tanımlamak, gerçekten de son derece önemli.

Çünkü bildiğimiz gibi, neredeyse her kavram, farklı amaçlarla üstelik bu konuyla ekonomik ve siyasi olarak uzaktan yakından ilgisi olmayanlarca bile kullanılabilmektedir. Bu nedenle toplumu aydınlatmak, neyin eğri neyin doğru olduğunu halka göstermek büyük önem taşıyor.

Şimdi gelin, öncelikle millet kavramının ne olduğunu net bir şekilde ortaya koyalım ki, hemen her konuda olduğu gibi milliyetçiliğin de sahtesi ve gerçeği ayırt edilebilsin. Elbette bunun için öncelikle millet kavramının tanımlanması gerekir ki milliyetçilikteki doğru ve yanlış kendiliğinden ortaya çıkabilsin.

Doğrusunu isterseniz, millet kavramı iki farklı türde tanımlanmaktadır:

Bunlardan birincisi, kökeni Arapça 'Milla' sözcüğünden türeyen ve anlam olarak kutsal sayılan bir kitaba bağlı topluluk veya cemaat olarak değerlendirilen anlayıştır. Bu anlayış, Osmanlı'da Müslüman Milleti, Rum Milleti, Ermeni Milleti, Yahudi Milleti gibi ifadelerle karşılık bulmuştur.

Bir diğeri ise günümüzde ulus kavramıyla eşleştirilen anlayıştır. Bu yaklaşıma göre millet; aynı toprak üzerinde yaşayan, aynı dili konuşan, ortak bir tarihi ve kültürü olan, aynı devlet çatısı altında aynı bayrağı taşıyan ve aynı ekonomik sistem içinde yer alan bir topluluktur. Kısacası bu, "Tek Dil, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Ekonomi" olarak da anlamlandırılan millet anlayışıdır.

Bu ikinci millet, yani ulus anlayışına göre, ulusun adı kurucu kimliğin adıyla anılır. Birden fazla kurucu kimlik eklemeye yönelik çabalar ile ayrı bir dil, devlet, bayrak, vatan ve ekonomi talepleri, milletin bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak görülmektedir.

Ayrıca, egemenliğin kayıtsız şartsız ulusun olması ilkesi, sadece Meclis duvarlarında yasa yapmakla ilgili olmayıp, ülkenin askeri, siyasi, sanayi, tarım ve maliyedeki egemenliğini de ifade etmektedir.

Uzun sözün kısası, hani bazen kafanızda "Milliyetçilik nasıl olmalı?" gibisinden sorular oluşabiliyor ya, çok basit olarak söyleyeyim: Milliyetçilik, sadece ulusun ismini, dilini, devletini, bayrağını ve toprağını tartışma konusu yaptırmamak değildir (ki bu zaten bir gerekliliktir). Asıl milliyetçilik; ulusun tarımda, sanayide, toprağında, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinde ve maliyesinde de egemenliğine sahip çıkıp, bunların yabancıya peşkeş çekilmesine karşı durabilmektir.

Asıl milliyetçilik, bu alanlarda tam bağımsızlığı savunmaktır; gerisi hikâyedir…

02.06.2025

Nusret KEBAPÇI