KİMLİK TUZAĞI: SÖZDE KÜRT SORUNU
Ülkemizde bir kesim
neredeyse yıllardır "Kürt sorunu" denilen ve pek çok yere
çekilebilecek bir söylemde bulunmaktadır. Öyle ki, bunu dile getirerek Kürt
kimliği üzerinden bizim de içinde bulunduğumuz dört ülkeden koparılacak
parçalarla ABD ve İsrail destekli bir "Büyük Kürdistan" yaratılmak
istendiği; başka bir şekilde söylersek, bölgede etnik ve dinsel bakımdan
kendilerine yakın ülkeler de bulunmadığından ikinci bir İsrail'in kurulmaya
çalışıldığı bile söylenebilir.
İnsan haliyle merak
ediyor: Eğer ortada bir sorun varsa, sorunu olmayan Türklerden farklı olarak
mağdur edildikleri ne vardır?
Kaldı ki Türkiye bir
ulus devlettir. Bu nedenle ülkede yaşayan herkes, etnik ve dinsel
farklılıklarına bakılmaksızın, Türk milletinin eşit bir ferdi olarak kabul
edilir. Ulus devletler etnik ve dini kimlikler karşısında tarafsızdır;
bireyleri yalnızca eşit yurttaşlar olarak görür. Bu sistemde etnik ve dinsel
haklar, toplu veya grup temelli değil, yalnızca bireysel hak düzeyinde tanınır.
Dolayısıyla Türk kimliğini yadsıyarak etnik veya dinsel temelde toplu
taleplerde bulunmak, ulus devletin temel ilkelerine aykırı olup, bu tür
talepler sadece Türkiye’de değil dünyadaki hiçbir ulus devlette kabul edilemez.
Şimdi şöyle bir
düşünün; Kürt kökenli Türk vatandaşının, Türk kökenli Türk’ten hak ve özgürlük
anlamında ne gibi bir farkı vardır? Bugün eşit bir yurttaş olarak, istediği
okulda etnik kimliğine bakılmaksızın okuma özgürlüğüne sahip olduğu gibi, etnik
ve dinsel kökeni sorgulanmadan işe de girebilmekte, Türkiye'nin hemen her
yerinde ticaret yapabilmektedir. Asker, hatta en üst seviyede komutan
olabildiği gibi; seçme ve seçilme hakkını dilediği gibi kullanıp milletvekili,
bakan, hatta cumhurbaşkanı bile olabilmektedir. Çünkü Türkiye bir ulus devlet
olup, etnik ve dinsel kimliğine bakılmaksızın herkes Türk milleti kabul
edilmektedir.
Peki, hal böyleyken
hemen her fırsatta dile getirdikleri Kürt sorunu nedir? Bu söylemle ne
amaçlanmaktadır? Aslında bu gizli saklı bir şey değil. Hemen herkes tarafından
bilinmektedir ki, amaç; yapılacak bir anayasa değişikliğiyle veya yeni bir
anayasayla Türk ulus devletinin köküne kibrit suyu döküp Türkiye'yi en az iki
kimlikli, iki dilli hale getirmektir. Çünkü taleplerinden biri ulus devletle
ilgili maddelerin kaldırılarak iki kimlikliğin anayasaya yazılması iken, bir
diğeri de anadilde eğitime resmiyet kazandırılmasıdır.
Belki bunları okuyunca
“Ne var bunda? Yazılsın, anayasa değiştiriliversin” dediğinizi duyar gibi
oluyorum. Bu kayıtsızlık, aslında meselenin ciddiyetini görmeyen bir anlayışın
göstergesidir. Peki, “evet” dediğimizde ne olur biliyor musunuz? ABD
emperyalizminin en çok arzuladığı sonuç gerçekleşir: Ulus olmaktan çıkar, en az
iki kimlikli ve iki dilli bir ülke hâline geliriz. Başlangıçta toprak bütünlüğü
bozulmasa bile, ortak kimlik ve ortak dil kaybolduğunda artık ortak duygu ve
düşünce etrafında birleşen bir millet olmaktan çıkarız. Bunun ardından,
bakanlıktan öğretmenliğe kadar hemen her kamu görevinde etnik kimlik
kontenjanları oluşturulacak; işçiler ve tüm çalışanlar da sınıf temelli değil,
etnik temelli örgütlenecektir.
İşte tam bu noktada
sormamız gereken asıl soru şudur: Bize ABD ve Batı tarafından
"demokratikleşme ve insan hakları" ambalajıyla dayatılan bu reçeteyi,
dünyayı yöneten o büyük güçler kendi evlerinde neden asla uygulamazlar?
Dünyadaki bütün gelişmiş ülkelerde, yani ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Almanya'da
bile azınlıklar, nüfusları ne kadar fazla olursa olsun, anadilde eğitim veya
ayrı kimlik talebinde bulunamaz. Çünkü bu taleplerin, ulus devleti içeriden
çökerten birer bomba etkisi yarattığı bilinir.
Ama sıra Türkiye’ye
geldiğinde ABD ve Batılı devletlerin aniden “etnik özgürlük havarisi”
kesilmeleri asla tesadüf değildir. Çünkü bilirler ki kimlik siyaseti, bir
ülkeyi parçalamanın en ucuz ve en etkili yoludur. Bu nedenle bugün Libya’da,
Irak’ta, Suriye’de, parçalanan Yugoslavya’da ve tabii ki Türkiye’de uygulanmaya
çalışılan bu kimlik-dil eksenli talepler, emperyalizmin ulusal egemenliğine
sahip çıkan güçlü ulus devletler yerine, birbirine düşman, küçük ve küresel
sermayeye kolayca teslim olacak etnik ve dinsel gruplar yaratma amacını açıkça
ortaya koymaktadır.
Bu strateji, Soğuk
Savaş’tan bugüne uzanan planlı bir operasyonun parçasıdır. Soğuk Savaş’ta ABD,
Sovyetler Birliği’ni çevrelemek için ‘Yeşil Kuşak’ stratejisini devreye soktu.
Bu stratejinin en önemli ayaklarından biri Türkiye’ydi. Amaç, laik ve üniter
ulus devlet yapısını, ‘İslam ümmeti’ söylemiyle zayıflatmaktı.
Bugün iktidarın
uyguladığı anadilde eğitim, kimlik siyaseti ve özerklik tartışmaları gibi
politikalar da aynı stratejinin bir devamıdır. Ulus devlet yerine ümmetçiliği,
tek kimlik yerine çok kimlikliliği ve tek dil yerine çok dilliliği dayatan bu
anlayış, Türkiye'yi parçalanmaya sürüklemektedir. 1980’li yıllarda Sovyetler’e
karşı kullanılan İslamcı söylem, bugün aynı araçlarla Türkiye’nin ulus devlet
yapısına karşı kullanılmaktadır. Değişen tek şey, artık Sovyetler'in değil,
Türkiye Cumhuriyeti’nin hedef alınmasıdır.
Bunun yanında anadilde
eğitim yasalaştığında, herkes en iyi anlaştığı kendi dilindeki insanlarla
ilişki kuracaktır. Buna bir de anadilde kamu hizmeti eklendiğinde, toplumu bir
araya getirecek hiçbir bağ kalmayacaktır. Emin olun, çok kısa bir süre içinde
birbirinin konuştuğunu anlamayan iki parçaya ayrılmış olacağız. Tüm bunlarla
beraber, muhalefetin de programında bulunan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik
Şartı'ndaki idari ve mali özerklik de kabul edildiğinde ver elini özerklik...
Zaten bir adım sonrası da federasyon.
Aslında bir milleti
oluşturan ortak vatan, ekonomi, kültür gibi özellikler elbette çok önemlidir;
ancak ortak dil, millet olmanın temel direğidir. Zaten iktidar partisi
programında, hatta söyleminde "Tek devlet, tek vatan, tek millet, tek
bayrak" derken niçin tek dili hiç hesaba katmıyor, biliyor musunuz? Çünkü
onların kastettiği millet, Arapça "milla" kelimesinden türemiş olup
bir anlamda "ümmet" anlamında kullanılmaktadır. Böyle olunca, her
etnik ve dini kimlik, Osmanlı'daki gibi kendi dilini ve hukukunu uygulayacağı için
ortak dilin hiçbir önemi kalmamaktadır.
Peki, biz PKK'nın
kimlik ve dil taleplerini tartışırken, köprü ve otoyolların 30 yıllığına yerli
ve yabancı sermayeye peşkeş çekilmesine ne demeli? Sizce kimlik tartışmalarıyla
ülke kaynaklarının yok edilmesi arasında bir ilişki yok mu? Elbette var. Güçlü,
ortak bilince sahip ve rasyonel akılla yönetilen bir ulus devlet, kendi yeraltı
ve yerüstü kaynaklarını, stratejik kurumlarını küresel sermayeye teslim etmez.
Emperyalizmin bu kaynaklara el koyabilmesi için ulus devletin direncini kırması
gerekir. Bunun en kestirme yolu da toplumu "ulusal vatandaşlık"
zemininden koparıp mikro kimliklere ayrıştırmaktır.
Toplum etnik, dinsel
veya mezhepsel fay hatları üzerinden birbirine düşürüldüğünde, ülkenin
fabrikaları, madenleri, limanları veya tarım arazileri sorgulanamaz bir şekilde
el değiştirir. İnsanlar "hangi dilde eğitim verileceğini" veya
"hangi bölgenin özerk olacağını" tartışırken, arka planda ülkenin
ekonomik bağımsızlığı mutlak bir teslimiyetle küresel aktörlere devredilir.
Kendi bağımsız çerçevemizi çizemediğimizde, başkalarının bize dayattığı bu
etnik ve ekonomik yıkım çerçevesine hapsoluruz.
Sonuçta neoliberal
akıl, sadece devleti küçültmekle kalmaz; aynı zamanda toplumu da ufalayarak, o
toplumun Atatürk çizgisinde tam bağımsız ve güçlü bir ulus devlete dönüşme
refleksini felç eder. Ülkenin ekonomik kaynakları yok edilip yabancılara teslim
edilirken, toplum da etnik kimlik ve dil temelinde paramparça edilmektedir.
Böylece tekrar birleşip ulus olarak kendi ekonomik egemenliğine sahip çıkması
engellenir. Zaten parçalanmış ve birbirine düşman edilmiş gruplarla
emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi vermek de imkânsızdır. Kimlik
siyaseti, bu soygun ve talan sisteminin en etkili toplumu uyutma aracıdır.
Olay budur.
08-09-2026
Nusret KEBAPÇI
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder