BİR 12 EYLÜL
HİKÂYESİ…
Yaşı
65’in altında olanlar pek hatırlamaz ama 12 Eylül 1980’de ülkemizde bir darbe
olmuştu.
Görünürdeki
gerekçeler, toplumun parçalanması, mahallelerin ve okulların siyasi gruplar
tarafından ele geçirilip ayrıştırılması ve her gün sokaklarda özellikle
gençlerin öldürülmesiydi. Doğrusu, toplum bu olaylarla çaresiz bırakılıp
beklentiye sokulduktan sonra 12 Eylül darbesi yapıldı.
Darbe
yapılır yapılmaz da, öncesinde yaşanan her türlü olay bıçakla kesilmişçesine
duruverdi. Tabii ardından da toplumun kutuplaşmasından sorumlu tutulan
siyasetçiler ve sendikacılar tutuklandı. Siyasi partiler, sendikalar ve
dernekler de kapatıldı.
Sonrasında
normalleşmeye geçilmesiyle birlikte yeni siyasi partilere, sendikalara ve
demokratik kitle örgütlerine izin verilmeye başlandı. Ancak önceden mevcut olan
bu türden örgütlerin yöneticileri, çok uzun bir süre 12 Eylül askeri
mahkemeleri tarafından yargılandı.
Bu
dönemdeki baskı, şiddet ve işkenceler, hatta bazı cezaevlerindeki uygulamalar o
boyuta vardı ki, yaşananlar bir yana, anlatıldığında dinlemek bile kişiyi insan
olmaktan utandırmaya yetiyordu.
Biliniyor
ki tüm bu yaşananların sonuçları çok acı, hatta korkunç ve izleri toplum
yaşamımızda ve yaşayan insanlarda hâlen devam etmektedir. Ancak tüm bunlar yine
de 12 Eylül darbesinin nedenlerini açıklamaya yetmemektedir.
Çünkü
her ne kadar görünürdeki gerekçeleri terörü önlemek, barış, demokrasi,
toplumsal huzur da olsa, bu tür darbelerin gerçekte yapılma nedeni; ekonomik ve
siyasi bağımsızlığı içeren ulusal politikaları durdurmak, Ülkeyi yabancı çok
uluslu şirketlerin açık pazarı yapmaktır…
Aslında
sadece 12 Eylül darbesi değil, dünyada yapılan hemen hemen tüm darbelerin amacı
da aynıdır…
Diğer
gerekçeler, sadece darbe için gerekçe oluşturmaktan ibarettir…
İşte
bu türden darbelerle ilgili ülkede ulusal ekonomik politikalar engellenip o
ülke pazarı uluslararası sermayeye açılırken eğitim de dinselleştirilir ki,
ulusal pazar yok edilip, ülke pazarı çok uluslu şirketlere alabildiğine
açılırken, yetişecek nesillerde ulus bilinci, emperyalizm, bağımsızlık ve
sorgulamak gibi özellikler gelişemesin.
Toplum
yapılanlara itaat etsin, kabullensin ve gelecekte de emperyalizmi ülkeden
kovmak gibi bir çaba içine giremesin.
Aslında
ekonominin yabancı sermayeye açık pazar yapılmasının başlangıcını siz 1980
olarak düşünüyorsunuz ya…
İş
ne yazık ki öyle değil.
Yıl
1963…
O
zamanların AET üyesi, Bugünün AB üyesi ülkeleriyle bir antlaşma imzalanıyor,
adı da Ankara Antlaşması. Anlaşmaya göre Türkiye, 20 yıllık süre içinde
belirlenen kalemlerdeki ürünlerle ilgili olarak sanayisini geliştirecek, süre
bittiğinde de korumacılığı tamamen kaldırarak ülkeyi yabancı sermayeye
koşulsuzca açacaktı. Başlangıcı 1963 olan bu antlaşmanın bittiği tarih ne zaman
dersiniz? 1983. Rastlantı mı? Hayır.
İşte
bu nedenle 1980 darbesinden 1983’e kadar emperyalizme ve yabancı sermayeye
karşı olabilecek ne kadar parti, sendika, meslek odası ve dernek varsa
kapatılarak, baskı altına alınmış ve ülke yabancı sermaye açısından tam
anlamıyla dikensiz gül bahçesine çevrilmiştir.
Demek
istediğim, sadece Türkiye’de değil, dünyadaki darbelerin de asıl amacı; ulusal
ekonomileri parçalayıp, ülkelerdeki antiemperyalist ulusal örgütleri sindirip
baskı altına alarak, ulus öncesi örgütlenmeleri destekleyip emperyalist yağmaya
açık hâle getirmektir.
Yani
anlayacağınız, nasıl ki ulus birliğini savunmakla ulusal ekonomi arasında bir
ilişki varsa, ulusal ekonomilerin paramparça edilip yabancı sermayeye açık
pazar yapılmasıyla etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırılması arasında da bir ilişki
vardır.
12
Eylül’de nasıl ki ülke ekonomisi yabancı sermayeye açık pazar yapılırken, etnik
ve dini federasyon tartışmaları başlamışsa…
Bugün
de ülkemiz her türden kaynaklarıyla yabancı sermayeye talan ettirilirken federatif
devlet ve kimlik tartışmalarının gündeme gelmesi asla tesadüf değildir…
Çünkü
emperyalizm; ulusal birliğini pekiştirmiş, ekonomisi güçlü ulus devlet istemez…
15-09-2025
Nusret
KEBAPÇI
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder