NEOLİBERALİZMLE YÖNETİLMEK…
Belki
yukarıdaki başlığı görünce "Bu nedir?", "Nasıl bir yönetim
şekli?", "Böyle yönetilince ne olur?" diye sorabilirsiniz. Belki
de konuyu araştırırsınız.
Ya
da bunların hiçbirini yapmazsınız. Neyin niçin olduğuna kafa yormazsınız.
Onlarca yılın verdiği alışkanlıkla, her şeyi devletten beklersiniz. Hatta belki
içinizden "Bizim liderimiz asla yanlış yapmaz" diye de
düşünebilirsiniz.
Ancak
iş ne yazık ki öyle değil. İsterseniz yaşamınızdan örnekler vermeden önce
konuyu tanımlayalım ki olay herkesin kafasında netleşsin.
Neoliberalizm
aslında devletin tamamen küçültüldüğü, bir anlamda "gece bekçisi"
konumuna indirgendiği sistemin adıdır. Bu sistemde devlet; hemen her konuda
inisiyatifi özel, yerli ve yabancı şirketlere bırakır. Üstelik bu şirketlerden
doğru dürüst vergi alınmadığı gibi şirketler hiçbir şekilde de denetlenmez.
Bunu
ülkemizin her alanında zaten yaşıyoruz.
Yine
de hatırlatayım: Bu sistemde yaşanan hiçbir şey kişisel hatalarla veya anlık
yanlış kararlarla olmuyor. Bunların sistemsel olduğunun anlaşılması,
dolayısıyla mücadelenin ve tercihin de ona göre yapılması gerekiyor.
Tabii
şunu da unutmadan: Bu sistemde kamu çıkarı, kamusal alan, toplumun hakları gibi
kavramlara asla yer yoktur. Devlet, tamamen küresel ölçekteki büyük şirketlerin
hizmetindedir. Siz artık bundan sonra hak ve ödevleri olan bir yurttaş değil,
her şeyin bedelini fazlasıyla ödemek zorunda olan bir müşterisiniz.
Aslında
bunu anlamak son derece kolay: Zeytin ağaçlarına, sulara, ormanlara, öğrenci
haklarına veya grev hakkına sahip çıkmayı deneyin. O an, mevcut kamu gücünün
şirketlerden mi yoksa halktan mı yana kullanıldığını yaşayarak görebilirsiniz.
Dilerseniz
konuyu daha ayrıntılı örneklendirelim.
Geçtiğimiz
günlerde yurtdışından gelen bir ailenin zehirlenme olayını sanıyorum herkes
izledi. Aslında bu yaşanan buzdağının görünen kısmıydı. Çünkü ülkemizde bu tür
gıda zehirlenmesi vakaları sıkça yaşanmakta ve maalesef bazıları ölümle
sonuçlanabilmektedir.
Ya,
ihraç ettiğimiz ama üzerinde normalin 100-200 katı pestisit (zehir) bulunduğu
için geri gönderilen gıdalara ne demeli…
Ve
bunu gönderirken yabancı ülkelerin sıkı kontrol yapacağı da bilinmesine rağmen…
Hal
böyleyken, kendi iç piyasamızın ne durumda olabileceği hiç aklınıza geliyor mu?
Hallere giren ürünlerde herhangi bir denetim, kontrol veya laboratuvar tahlili
yapıldığını hiç duydunuz mu?
Olay
sadece sebze-meyve de değil. Et, süt, tavuk ve işlenmiş gıdalarla ilgili
neredeyse her gün yeni skandallar patlamaktadır. Özellikle de girdi
fiyatlarının aşırı yükselmesi nedeniyle ülkemizde hayvancılık neredeyse
yapılamaz hale getirilince piyasa, kolay kâr amacıyla ithal ürünlere açıldı.
Üstüne bir de ruhsatsız, denetimsiz işletmeler eklenince durumun vahameti
ortada.
İçinizden
"Gıdada sorun var ama diğer alanlar farklı!" diyebilirsiniz. Ama
gerçekten öyle mi?
Bir
ülkede katı trafik kuralları, o ülkenin hukuk devleti olduğunun göstergesidir.
Ama bizde durum böyle değil. Trafikte geçiş hakkı dahil tüm kurallar
birilerince hiçe sayılıyor. Sırf iktidara yakınlıkları nedeniyle ayrıcalıklı
plakalara, çakar lambalara sahip olunabiliyorsa; inanın o ülkede hukuktan da
bahsedilemiyor.
Ya
sağlık? Durumumuz "neremiz doğru ki" diyen deve misali. Yeni doğan
bebeklerden yaşlılara, MR'dan ameliyatlara kadar her alanda çeteleşme
bulunmakta, denetimsizlik sağlıkta da hüküm sürmektedir.
Özel
şirketlerin kurduğu, onlarca yıl "hasta garantisi" ile para
ödediğimiz devasa hastaneleri saymıyorum bile. Sahi bunların yerine pek çok
bölgesel hastane yapılamaz mıydı? İnsan düşünmeden edemiyor.
Adalete
gelince... Farklı olduğunu düşünebilir misiniz? Zaten farklı olsa, yukarıda
saydığım şeylerin hangisi yaşanırdı? Yolsuzluk dosyaları ortadayken, kara para
aklayanlar ve çeteler serbestçe dolaşırken sadece eleştiri yapanların
cezalandırılması her şeyi özetlemiyor mu?
Eğitim
ise tam bir karmaşa.
Normalde
eğitimin hedefi; ortak duygu, düşünce ve tarihi paylaşan yurttaşlar yetiştirmek
olmalıyken bizde durum hiç de öyle değil. Aksine çok değişik eğitim yapılmasına
kapı aralanarak birbirinden çok farklı kimlikleştirme söz konusu
olabilmektedir.
Çünkü
başka ülkelerde karşılığı olmasa bile pek çok emperyalist ülke yanında, tarikat,
cemaat, vakıf ve sermaye gruplarına okul izni verilmekte; her birinin kendine
ait bir müfredatı bulunduğu için de herkes bildiğini okuyabilmektedir.
Bunun
sonucunda da eğitim birliği parçalanmaktadır. Ayrıca üniversite diploması bile
işe yaramamakta; gençler, parası olana verilen "özel sertifikaları"
almak için özel kurumlara para ödemek zorunda bırakılmaktadır.
Bakın
burada liyakatsizliğe hiç değinmedik. Diploma konusunun bile üzeri örtüldü. Ama
en korkuncu ne biliyor musunuz? Siz kendi yakınlarınıza bu diplomaları peşkeş
çektiniz diyelim... Ya gittiğiniz avukat, gerçek avukat değilse? Doktor o
okulların yanından bile geçmemişse? Hakimin hiçbir bilgisi yoksa? Öğretmen
gerçek öğretmen değilse? İşte o zaman ne olacak?
Bu
akıl tutulması sadece bunlarla da sınırlı değil. Orman yangınlarını neredeyse
hiç uçağı olmayan şirkete vermek, deprem ve maden denetimini ilgili müteahhide
devretmek başka nasıl açıklanabilir ki?
Tüm
bunların üzerine "Peki çözüm var mı?" demeniz mümkün.
Aslında
çözüm hiç de zor değil. Sadece; kişi veya şirket çıkarı değil, devleti tekrar
güçlendirerek ulusal politika uygulayıp, ulusal çıkarları korumak bunun için
yeterlidir.
Demek
istediğim: Siz belki mensubu olduğunuz partiyi programından haberiniz olmadan
yıllardır destekliyor da olabilirsiniz ama neoliberalizmin en belirgin sloganı
nedir biliyor musunuz?
"Bırakınız
yapsınlar, bırakınız geçsinler."
Yaşadığımız
tam olarak budur. Bilmem anlatabildim mi?
01.12.2025
Nusret KEBAPÇI
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder