TÜRKİYE’NİN ÇIKMAZI: NATO KISKACI
Bilindiği gibi 7-8
Temmuz’da NATO toplantısı Türkiye’de yapılacaktır. Yani Türkiye, NATO’ya ev
sahipliği yapacaktır. Bu nedenle iktidar, özellikle başkent Ankara’da çok
hummalı bir faaliyet yürütmektedir. Bir yandan ülkenin fakirleşmesini gözlerden
gizlemeye çalışırken, diğer yandan da en küçük olası bir tepkiye fırsat
vermemek için bırakın toplantı, panel, sempozyum ve mitingleri, düğünleri bile
yasaklamaktadır.
Peki neden? Çünkü
iktidar bu yasaklarla tüm halkın sözde kendisinin yanında olduğunu, bu konuda
hiçbir tepkinin de bulunmadığını göstererek ciddi bir göreve layık olduğunu
kanıtlama çabası içindedir. Neydi o görev? Ülke içinde, özellikle Adana’da
NATO’ya bağlı bir kolordunun yerleştirilmesini kabul etmenin yanı sıra
İstanbul’a, yani Boğaz’a NATO’nun yerleştirilmesidir.
Tabii bunları
dayatmanın elbette bir amacı var. Bunlardan birincisi, NATO’ya Boğazları
kontrol etme yetkisi verilerek Rusya’yı tecrit etmek ve bunun yanında
Ukrayna’ya NATO adına destek verebilmek... Bir diğeri de NATO Güney Kanadı Komutanlığıdır.
Tahmin ettiğiniz üzere bu görevlere seçilmek öyle bedavaya olmuyor. İşte bu
nedenle, yerli ve millî uçaklarımıza gerekli olan 700 milyon dolarlık motor
sipariş etmemiz gerekiyor.
Aslında bunu daha açık
söylemek gerekirse İran, Rusya ve Çin NATO’nun hedefindedir. Böyle olunca da
bölgede Türkiye dışında bu işe razı olabilecek başka bir seçenek de görülmüyor.
Bu arada Adana’ya yerleştirilmesi planlanan kolordunun hangi görevi üstleneceği
çok belli değil. Ancak insanın aklına şu soru geliyor: Ülkemiz içinde
yaşanabilecek bir kışkırtma sonucu çıkabilecek ve çok büyük boyutlara
varabilecek ayaklanma benzeri olaylara müdahale ederek, sözde asayişi sağlamak
adına birilerini korumak ve ülkenin bölünmesini meşru hale getirmek olabilir
mi? Onu tam bilemiyoruz. Ama ihtimal dahilinde olduğu da bir gerçek.
Bunun yanında, daha
geçtiğimiz günlerde ülkenin pek çok yerinden kontrol noktalarının
kaldırıldığını bizzat en yetkili ağızlar söylemedi mi? Bu durum, birinci açılım
döneminde nasıl ki askere ve polise müdahale izni verilmeyip birilerinin
silahlanması dolaylı olarak sağlandıysa, şimdi de kontrol kaldırılarak ülkemize
yabancı askerler yerleştirilip çok daha büyük bir planın hazırlıklarının
yapıldığı düşüncesini ister istemez akla getirmektedir.
Sahi, biz yıllar
öncesinde 1 Mart Tezkeresiyle ülkemizde yabancı asker bulundurulmasını, mevcut
iktidar liderinin ısrarına rağmen reddetmemiş miydik? Ama ne yazık ki bu kez
durum oldukça farklı. O dönemde aktif bir parlamento ve buna karşı çıkan, pek
çok milletvekilini olası tehlikeler konusunda ikna edebilen bir muhalefet
lideri vardı. Şimdi ise NATO’ya iktidardan daha iyi hizmet edebileceğini
Newsweek ve Financial Times gibi küresel sermayenin amiral gemisi sayılan
yabancı basına bile yazabilen bir muhalefet lideri var.
Durum vahim. Her ne
kadar parti çizgisinin üzerinden çok sular akıp tamamen neoliberalizme doğru
yelken açsa da taban henüz yaşanan gelişmeleri fark edemiyor. Bilinmesi gerekir
ki, parti programında öyle Atatürk döneminden aklınızda kalan bağımsızlık, emperyalizme
karşı mücadele falan yok. Öyle bir anlayış zaten söz konusu bile değil. Bir
önceki ve yeni programda da süslü, sözde çağdaş kavramların arkasına saklanılsa
da parti programında hiçbir şekilde antiemperyalizm, bağımsızlık, millî tarım,
sanayi, ekonomik bağımsızlık falan yok.
Bana sorarsanız, bugün
Türk siyaset sahnesinde kendilerine milliyetçi, muhafazakâr, İslamcı diyen
siyasi partiler için de durum aynıdır. Siz hiç bu türden partilerden sanayinin,
tarımın, madenlerin, enerjinin, iletişimin ve toprakların yabancılara
satılmasına karşı çıkıp millî bir tarım, sanayi ve madencilik türünden bir
programı olanı gördünüz mü? Elbette görmediniz. Türk sağı, yani milliyetçi
muhafazakâr partiler ekonomik ve siyasi bağımsızlıkta olduğu gibi ABD
emperyalizminin BOP kapsamında parçaladığı Afganistan, Irak, Libya ve Suriye
konusunda da tamamen tepkisiz kalmaktadırlar. Hatta ABD ve İsrail’in İran’a
karşı saldırılarına bile yine aynı şekilde sessiz kalıp, yetmezmiş gibi
saldırıya uğrayan İran’ı bile kınayabilmişlerdir. Zaten hiçbirinin NATO’ya
karşı herhangi bir tutumu da söz konusu değildir.
Doğrusunu isterseniz
bunda şaşılacak bir şey yok. Benim anlayışıma göre vatansever ve milliyetçi
olmanın tek bir ölçüsü vardır: Ülkenin ulusal bütünlüğünü yani ulus kimliğini
savunmak yanında, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını da savunmak. Biliyorsunuz
ki ekonomik bağımsızlığı savunamayanlar, siyasi bağımsızlıktan yana olamazlar.
Siz hiç bu tür partilerin; memleketin sanayisi, tarımı, madenleri, limanları,
bankaları ve toprakları yabancıya, üstelik tek bir kurşun bile atmadan teslim
edilirken en küçük bir tepkilerini duydunuz mu?
İşte bugün ABD’nin
Türkiye’ye Osmanlı millet sistemini, çok kimlikliliği dayatmasının en büyük
nedeni, bunu ancak şu an iktidarda olan siyasal İslamcı bir partinin
yapabileceği; diğer sözde milliyetçi ve muhafazakâr partilerin de buna destek
olmasa bile en azından kayıtsız kalacağı düşüncesidir.
Bir bakın; BOP
kapsamında hemen her ülkede bu projeye destek olanların tamamının siyasal
İslamcı olmaları sadece tesadüfle açıklanabilir mi?
Mümkün mü?
6 Temmuz 2026
Nusret KEBAPÇI
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder