KİMİN ÇERÇEVESİ?
İsterseniz hemen her
koşulda geçerli olan bir tespit yaparak yazıya başlayalım.
Emperyalizm; pazarına
hâkim, birlikteliği güçlü ulus devlet istemediği gibi etnik ve dinsel değil
sınıf bazında mücadele eden sınıf örgütlerini de istemez. İster ki toplumda
ulus bilinci yok olsun. Hatta sınıf mücadelesi veren yapılar ortadan kalksın ki
meydan; sözde ekonomik değil, sadece kültürel mücadele verdiğini varsayan etnik
ve dinsel örgütlere kalsın. Zaten şöyle bir baktığınızda; ulusal birliğe, ulusal
kimliğe ve hemen her konudaki ulusal çıkara uzak durup etnik ve dinsel özgürlük
gibi kavramları dillerinden düşürmeyenlerin hemen hepsinin, emperyalizmin
ülkemizdeki aparatları oldukları görülecektir.
Aslında PKK konusu da
böyledir, bir düşünün. Emperyalizm ya da doğrudan ABD emperyalizmi diyelim;
dört ülkeden koparılacak parçalarla Büyük Kürdistan’ı oluşturmak istiyor. Ve ne
ilginçtir ki bu dört ülkede de aynı amaçla, tek merkezden yönetilen örgütler
kuruyor. Bu örgütler, ülkesine göre ABD desteğini fiilen arkalarına
aldıklarında, onların saldırı ve bombalamalarıyla birlikte o savaş koşullarında
bir bölgeye el koyup ABD ve İsrail desteğiyle devletleşebiliyorlar. Bazen de
bizim gibi ABD ve İsrail’in doğrudan askeri müdahalesinin olamadığı ülkelerde
ise; adı ve görünürdeki ideolojisi ne olursa olsun neoliberal siyaseti savunan,
ulusal ve sınıfsal çıkarların değil etnik ve dinsel çıkarların peşinde koşan
yapılar üzerinden, yasalar yapılıp anayasa değiştirilerek bu süreç tamamlanmaya
çalışılmaktadır.
İşte son günlerin en
önemli konusu da iktidar tarafından hazırlanan bu çerçeve yasasıdır. Terör
örgütü PKK mensuplarının belirli bir süre herhangi bir suça karışmadıkları
takdirde affedileceklerine ilişkin, sözde barış ve kardeşlik gibi kavramlar
içeren yasa tasarısı, bazı partilerin imza tartışmalarının ardından Meclisten
geçerek onaylandı. Toplum olarak açık bir şekilde tartıştırılmayan bu çerçeve
yasa tasarısıyla ilgili ilk kimler kutlama yapmıştı biliyor musunuz? Biri ABD
Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, diğeri ise İsrail Dışişleri Bakanlığı...
Sizce de çok anlamlı
değil mi? Fakat birileri ne yazık ki bu yasa tasarısını onaylarken ABD ve
İsrail’le aynı tarafta durduğunun farkında bile değil.
Doğrusunu isterseniz;
hem ülkemizde hazırlanan bu Çerçeve Yasa tasarısı, hem Mekke’de Pakistan ve
Suudi Arabistan ile imzalanan Mekke Antlaşması (ki NATO’nun 5. maddesinde
olduğu gibi ülkelerden birine saldırı yapıldığında diğerlerinin müdahil
olacağını belirtir), hem de bir kısım ülkelerce imzalanan ve imza süreci hâlen
devam eden İbrahim Antlaşması süreçleri tamamen birbirine bağımlıdır. Hepsi
doğrudan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile bağlantılıdır. İsterseniz bunun nasıl
olduğunu açıklamaya çalışalım ki konu tam anlamıyla aydınlığa kavuşsun.
ABD temsilcileri pek
çok kez konuyla ilgili ne diyorlardı? “İsrail bölgede ulus devlet istemiyor.”
Hatta daha da ileri gidip bölge ülkelerine demokrasinin fazla geldiğini, bu
ülkelere en uygun rejimin monarşi olduğunu bile söylemediler mi?
Ya bizde başkanlık
referandumu sonrasında bizzat en yetkili ağızlardan "Federasyon olmadan
başkanlık altı kaval üstü şişhanedir" türünden sözler söylenmedi mi? Kaldı
ki bugün başkanlıkla yönetilen ülkelerin neredeyse tamamının federasyon olması
da bir anlamda bu söylemi doğrulamış olmuyor mu?
Yani birilerinin
kafasındaki federasyon düşüncesi sadece son zamanların değil, oldukça eskiye
dayanmaktadır. Çünkü bugün ülkemizi yöneten anlayış; ortak dil, kültür ve
eğitimi içeren "tekçi" dedikleri ulus devlet düşüncesinden rahatsız
olup kendilerince her etnik ve dini kimliğin kendini ifade edebileceği Osmanlı
türü bir başkanlık ve federasyon hayali içindedir. Böyle olunca da ABD
tarafından bölgede 2. İsrail anlamına gelecek, dört ülkeden koparılacak
parçalarla oluşturulacak Büyük Kürdistan projesine dört elle sarılmaktadırlar.
Bu parçaların, o ülkelerin en önemli yeraltı gaz ve madenlerinin bulunduğu
bölgeler olması da elbette tesadüf değildir. Hatta öyle ki, BOP ’ta aktif görev
üstlenerek bölge ülkelerinin parçalanmasına bile zemin hazırlamışlardır. Zaten
projenin özü; İsrail karşısındaki ülkelerin ulus devlet olmaktan çıkarılıp
paramparça edilmesi ve onlardan kopan parçalarla İsrail’in bölgedeki en büyük
ve güçlü devlet haline getirilmesidir.
Gerek İbrahim
Antlaşması gerekse Mekke Antlaşması da aynı amaca hizmet etmektedir. Nasıl mı?
İbrahim Antlaşması,
esas olarak bölge ülkelerinin İsrail’i lider kabul edip ona biat etmesi ve
etrafında birleşmesi üzerine kurulu değil midir? Peki, bu durumda Mekke
Antlaşması ne anlam ifade etmektedir?
Önce şu noktayı
belirtmek gerekiyor: ABD, yıllardır sürdürmeye çalıştığı dünya hâkimiyeti için
yürüttüğü savaşları gerek iç kamuoyundaki tepkiler gerekse ekonomik maliyetler
nedeniyle doğrudan sürdürmek istemiyor. Bunun için bölge ülkelerine görevler
vererek, bir anlamda bölgesel NATO’lar oluşturup vekiller aracılığıyla
hâkimiyetini sürdürmeyi ve yükü onlara bölüştürmeyi amaçlamaktadır. Nitekim bir
taraftan NATO üzerinden Türkiye'de Boğazlara konuşlanıp Romanya ve
Bulgaristan’a görev verilip Ukrayna’ya destek olunarak Rusya kuzeye
sıkıştırılmaya çalışılmakta; diğer taraftan da ABD ve İsrail’in bölgedeki
egemenliğini zorlayan İran’a karşı Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ile
birlikte bir pakt oluşturulmaktadır. Burada da amaç; İran’ın bölgedeki ABD
üslerinden vurulduğunda tepki göstermesini engellemektir. Yakın gelecekte bu
pakta Mısır’ın da katılması muhtemeldir.
Fakat tüm bunların
ötesinde en önemlisi nedir biliyor musunuz? Bu üç ülkenin de İran, ABD veya
İsrail saldırısına uğradığında ABD ve İsrail’e hiçbir tepki göstermemesi,
Gazze’ye sahip çıkmamasıdır.
Demek istediğim şudur:
Mekke Antlaşması ile kurulan ittifakla, ABD karşısında İran'ın elini bağlamak,
böylece de İran Kürdistanı'nı oluşturmak hedeflenmektedir. Türkiye için bu
konuda zaten çok fazla söze gerek yok. Çerçeve yasa onaylandıktan sonra sıra
anayasa değişikliğine gelecektir. O da tamamlandığında Büyük Kürdistan'ın, yani
ikinci İsrail'in dördüncü ayağı da oluşturulmuş olacaktır.
Aslına bakarsanız tüm
bu gelişmeler, birbirinden bağımsız gibi görünse de bölgenin yeniden
şekillendirilmesine yönelik üç boyutlu bir satranç tahtasının parçalarıdır.
Türkiye, tarih boyunca bu oyunların odağında olmuş ve milli birlik bilinciyle
bu tuzakları bozmuştur. Ancak bugün, yerli ve milli söylemlerin gölgesinde dış
odaklı bir yapılanmaya sessiz kalınması, geçmişten ders alınmadığını gösterir.
Toplumsal muhakeme bu çerçeveyi ivedilikle tartışmaz ve gerekli tepkiyi
vermezse, hazırlanan bu zemin telafisi imkânsız sonuçlar doğurabilir. Ulus
devlet bilincinin zayıfladığı her coğrafya dış müdahalelere açık hale gelir.
Türkiye, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında bu oyunları bozma iradesini göstermek
zorundadır. Aksi halde, toprak bütünlüğü kadar milli iradenin de parçalandığı
bir tablo ile karşı karşıya kalabiliriz.
Bu yüzden bilinmeli ki
tüm bu zincirleme planın hedefi budur. O halde ya birlikte direneceğiz, ya da
hep birlikte yok olacağız.
Başka yolu yok.
11 Ağustos 2026
Nusret
KEBAPÇI
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder