26 Mayıs 2025 Pazartesi

Açılım ve Ulus Devletin Dönüşümü…

 

Açılım ve Ulus Devletin Dönüşümü…

 

Biliyorum, ülkemizin gündemi çok yoğun. Hatta neredeyse hiçbir ülkede olmadığı kadar da hızla değişiyor. İşte bu hızlı gündem ve yoğun tartışmalar arasında sakin kalıp, ülkede asıl yapılmak istenen değişimin amacını fark etmek ve dikkatleri ona yöneltmek büyük bir çaba gerektiriyor.

Aslında gündeme ve gündemle ilgili tartışmalara bakıldığında, birkaç küçük parti dışında iktidar ve bazı büyük partilerin "açılıma" destek verdiği, ancak ulus devlete, Cumhuriyete ve üniter yapıya sahip çıkmadıkları üzücü bir gerçek. Bugün ülkece içinde bulunduğumuz tartışmalı gündeme bakıldığında, pek çok siyasinin bu yapılanları okuyamadığı, ne yapılmak istendiğini anlayamadığı ve bu nedenle de çekimser kaldığı ne yazık ki ülkemizin bir gerçeği.

Şimdi burada biraz durup nefes alalım.

 Bu tür uzun süren bir savaş veya çatışma sonucunda barış talebi hangi taraftan gelir?

 Koşulları kim koyar?

Elbette bu savaş ya da çatışmadan galip çıkan taraf, değil mi?

Ama bizde tam tersi bir durum yaratılıp, sanki terör örgütü Türkiye'yi yenmiş gibi bir algı oluşturulup, 1924 Anayasası ve ülkemizin dünya devletleri arasında tanınmasını sağlayan Lozan Barış Antlaşması’nın açıkça hedef alınması, Sevr Antlaşması’yla tanımlanan Kürdistan’ın üstü kapalı olarak istenmesi, ülkeyi yönetenlerce sessizlikle geçiştirilebiliyor.

Belki bu söz üzerine "istenmedi, duymadık" gibi sözler söyleyebilirsiniz ama şöyle bir düşünün: Lozan Barış Antlaşması’yla Türkiye’nin ekonomik ve siyasi varlığı tanınmamış olsaydı, her ne kadar savaşı kazanmış olursanız olun, Türkiye’nin konumu bugün bizim dışımızda hiçbir ülkenin tanımadığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden ne kadar farklı olabilirdi?

Elbette olamazdı.

Aslında değişmez kuraldır: Merkezi bir ulus devlet yapısıyla merkezi bir ulusal ekonomi nasıl birbirini tamamlarsa; ekonominin ulusal olmaktan çıkarılarak ülkenin emperyalizme sınırsız açılmasıyla ademi merkeziyetçilik, yerinden yönetim ve dahası federasyon da birbirini tamamlar.

Böyle olunca da bugün siyasi olarak Lozan’a, 1924 Anayasası’na ve Atatürk’e sahip çıkanların Türk ulus devletinden ve üniter yapıdan yana olmalarıyla; 1924 Anayasası’na karşı çıkıp, Lozan’a buldukları her fırsatta saldıranların ulus devlet, üniter yapı ve Atatürk karşıtlığı

Ya da ülkesinde emperyalizmin dayattığı neoliberal ekonomiyi uygulayıp…

Ülkesinin sanayisini, tarımını, hatta taşını toprağını yabancı sermayeye talan ettirenlerin siyasette ademi merkeziyetçiliği, yerinden yönetimi, daha açığı federasyonu istemeleri asla tesadüf değildir.

Çünkü emperyalizm için bir ülke ne kadar güçlü, merkezi bir birlikteliğe sahip olursa o kadar zor yönetilirken, ne kadar fazla etnik ve dinsel küçük parçalara ayrılabilirse de o kadar kolay yönetilebilmektedir.

26.05.2025

Nusret KEBAPÇI

 

19 Mayıs 2025 Pazartesi

19 Mayıs'tan 106 Yıl Sonra…

 

19 Mayıs'tan 106 Yıl Sonra…

 

Doğrusunu isterseniz bu yazıyı 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'ndan bir gün önce yazıyorum ancak o gün yaşanabilecekleri bugünden tahmin etmek hiç de zor değil.

Yine her zamanki gibi resmi bir tören yapılacak, belki gençlikle ilgili birkaç da konuşma, sonra da…

Sonrası yok hepsi bu kadar.

Aslında törenin ardından belki bir şeyler daha olacağını yazmamı bekliyorsunuz ama ne yazık ki şu 23 yılda olageldiği gibi başka bir şey yok. Olmayacak da.

Ama normalde pek çok ülkede olduğu gibi ve bizde de ulusal bayram denilince, üstelik bayramın adında bile gençlik ve spor bulununca akla ilk olarak…

Ülke gençliğinin geçmişte olduğu gibi Cumhuriyeti korumak ve yaşatmak amacıyla kararlılıklarını, cesaret ve çevikliklerini gösterdikleri çeşitli spor etkinlikleri geliyor ancak emin olun öyle bir şey de yapılmayacak.

Peki, neden böyle yapılıyor hiç düşündünüz mü? Aslında nedeni biliniyor.

Çünkü ulusal bayramların coşkuyla kutlanması, toplumda ulus bilincini pekiştirdiği gibi, birlik ve dayanışma duygularını da güçlendirmektedir.

Bu durumda böyle bir toplumu Büyük Ortadoğu Projesi gereği veya Büyük İsrail için de diyebilirsiniz, etnik ve dinsel kimlikçiklere ayırmak mümkün olabilir mi?

Emin olun olamaz.

Bu nedenle toplumu bir arada tutan, dahası toplumsal harç görevini de gören ulus kimliğin günden güne zayıflatılması, giderek de unutturulması gerekiyor ki…

Ülke kolaylıkla, hiçbir zorlukla karşılaşılmadan emperyalizmin istediği çok kimlikli, parçalanmış bir hale gelebilsin.

Zaten son günlerde PKK bildirisiyle birlikte sözde barış ve demokrasi adına uygun ortamın geldiğini düşünen birileri, Türkiye’nin tapusu anlamına gelen Lozan’ı tartışmaya açarak…

Ulusal kimliği itibarsız hale getirerek, anayasayı değiştirip Libya’da, Irak’ta, Suriye’de yapıldığı gibi ABD emperyalizminin ve İsrail’in istediği çok kimlikli, çok kültürlü bir Türkiye hayaliyle anayasayı değiştirmeyi…

Hatta gerektiğinde yeni anayasa yapmayı bile düşünmüyorlar mı?

Elbette düşünmektedirler.

Hatta bunu planlayanlar çok güçlü olup, arkalarını çok büyük güçlere de dayamış olabilirler…

Ancak tüm bu koşullar ulusumuz için ne kadar kötü ve olumsuz da olsa bilinmelidir ki Atatürk’ün söylediği gibi "Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur."

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun!

18.05.2025

Nusret KEBAPÇI

 

12 Mayıs 2025 Pazartesi

TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÖYLEMİ VE BÖLGESEL GERÇEKLER

 

TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÖYLEMİ VE BÖLGESEL GERÇEKLER

Son zamanlarda iktidar tarafından sıklıkla dile getirilen "Terörsüz Türkiye" söyleminin, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bağlamı göz ardı edilerek yalnızca duygusal bir yaklaşımla değerlendirilmesi, ülkemizin geleceği açısından ciddi sonuçlar doğurma potansiyeli taşımaktadır ve bu durumun gerçekleşmesi muhtemeldir.

BOP neydi, kısaca hatırlamak gerekirse: Proje, bölgedeki Müslüman çoğunluğa sahip yaklaşık 22 ülkenin sınırlarının yeniden çizilmesini öngörmekteydi. Bu çerçevede, dört ülkeden koparılacak topraklarla, "ikinci İsrail" olarak da nitelendirilebilecek bir Büyük Kürdistan'ın kurulması hedefleniyordu. Bu yeni devletin, aynı zamanda bölgenin önemli yeraltı ve yerüstü kaynaklarının yoğunlaştığı bir coğrafyada yer alması planlanmaktaydı.

"Büyük Kürdistan" ifadesinden de anlaşılacağı üzere, ülkelerin büyümesi canlı organizmalar gibi kendiliğinden gerçekleşmez. Bir ülkenin topraklarını genişletmesinin bir yolu, diğer ülkelerin saldırı ve işgallerle parçalanıp zayıflatılması ve bu zayıflatılmış ülkelerin topraklarının önemli bir bölümüne el konulmasıdır. Tarihsel süreçler de bu durumu doğrulamaktadır.

ABD veya genel olarak Batı'nın, sözde demokrasi ve özgürlük söylemleriyle hareket ettiği iddiaları dikkate alındığında, bu coğrafyada "demokrasi" kavramı gündeme geldiğinde sendika, örgütlenme, gösteri ve yürüyüş, fikir özgürlüğü gibi unsurlar akla gelmemelidir.

Zira bu tür özgürlükler, ulusal yapıyı ve ulus devleti güçlendirme işlevi görür. Bu nedenle Batı'nın desteklediği "demokrasi" anlayışı, genel bir özgürlük ve demokrasi değil, yalnızca etnik ve dinsel kimlikler temelinde öne sürülen demokrasi ve özgürlük talepleridir. Amaç, bu tür kimliklerin belirginleşmesi ve bu kimliklere dayalı taleplerin dile getirilmesidir.

Bu süreçte, Batı'nın etnik ve dinsel kimlikçi örgütlere silah ve mühimmat desteği sağlaması ve ilgili ülkelere ekonomik ve siyasi baskı ve yaptırımlar uygulaması göz ardı edilmemelidir. Bu tür müdahalelerle ülkelerin ulus devlet yapısından uzaklaştırılarak küçük devletçiklerden oluşan federatif bir yapıya dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Irak ve Suriye'de yaşanan süreçler, "Terörsüz Türkiye" söylemiyle sıranın Türkiye'ye geldiği yönündeki endişeleri artırmaktadır.

Ancak unutulmaması gereken önemli bir nokta, dünyanın hiçbir yerinde terör örgütlerinin kendi başlarına siyasi amaçlar güdemeyeceğidir. Bu örgütler, büyük emperyalist güçlerin bölgeyi kendi çıkarlarına göre şekillendirmek için kullandıkları araçlardır. ABD güdümündeki KCK'nın, bölünmesi planlanan dört ülkede farklı isimlerle faaliyet göstermesinin temel nedeni de budur.

Yapılan açıklamalara dikkat edildiğinde, emperyalist planı görmek mümkündür. Kandil'den yapılan "Görüşmeyi, barışı yenilen taraf ister, bizim böyle bir talebimiz yok." şeklindeki açıklaması, "Biz ne zaman yenildik?" sorusunu akla getirmektedir. Aynı şekilde, Lozan ve 1924 Anayasası'nın hedef gösterilerek ulus devlet düşmanlığı yapılması da dikkat çekicidir.

Aslında, PKK'nın Kuzey Suriye'de oluşan devletçiğe katıldığı ve Türkiye'deki gücünün azaldığı genel olarak bilinmektedir.

Ancak asıl amaç, sözde "Terörsüz Türkiye" söylemiyle bir algı oluşturarak, federatif devletin altyapısını hazırlayacak Anayasa değişikliği konusunda toplumu ikna etmektir.

Başka bir açıklaması yoktur.

12-05-2025

Nusret KEBAPÇI

 

4 Mayıs 2025 Pazar

BİR DEVLET NEYİ KORUR?

 

BİR DEVLET NEYİ KORUR?

 

Böyle sorunca içinizden öncelikle ekonomik ve siyasi sınırları korumak düşüncesinin geçtiğini tahmin ediyorum; ama emin olun öyle değil.

Hem zaten sizin de bildiğiniz gibi ülkemize kaçak yoldan yaklaşık 10 milyonun üzerinde Suriyeli ve Afgan’ın girdiği…

İktidarın bile kimin nerede olduğunu bilmediği bu durum göz önünde bulundurulursa ve üstelik yabancıların bu ülkeye girişi, 1 Mayıs’ta işçilerin Taksim’e girmesinden bile çok daha kolay olabiliyorsa, Anlaşılıyor ki iktidar için Taksim’in korunması sınırlarımızdan çok daha önemli.

Tabii, ekonomik sınırlarımızı oluşturan gümrüklerin de yolgeçen hanı olduğu düşünülürse ve limanların bile çok kolay bir şekilde yabancıya emanet edilebildiği akla gelince, işin boyutu daha net anlaşılacaktır.

Belki bu sözler üzerine "Tamam, sınırlarımız korunamamış, hatta limanlar da yabancıya devredilmiş olabilir. Ama her şeye rağmen halkımızın sağlığı emin ellerde" diye bir an düşünebilsek bile…

Yeni doğan servislerinden tutun, röntgen ve hatta ultrasonda bile çetelerin cirit attığı, insanlarımıza hiç gereği yokken anjiyo yapılıp stend takıldığı…

Dahası ameliyat yapıldığı bile düşünülürse, sağlıkta işlerin bu boyutlara varması, doğrusu insanı kaygılandırmaktadır.

Bunları okuyunca "Tamam, sağlıkta da çok ciddi sorunlar var, ama en azından halk olarak doğru beslenebiliyoruz…”

“Pazardan, marketten sağlıklı gıdalar alabiliyoruz." diyebilmeyi gerçekten çok isterdim ama neredeyse her gün yurt dışına ihraç ettiğimiz ürünlerin pestisit ve benzeri zehirli maddeler içermeleri nedeniyle iade edildiği…

Üstelik bu zehirlerin öyle sandığınız gibi yüzde 10-15 değil, uluslararası standartların 50-60 kat üzerinde olduğu göz önüne alınırsa...

İçeride satılanların ne durumda olduğunu düşünmek bile ürkütücü olabilmektedir.

Belki de "Tamam, sınırlarımız kötü durumda, sağlık ve beslenmemiz de ondan çok farklı değil. Ama en azından çocuklarımız güven içindedirler" diye düşünebilirsiniz…

Ama ne yazık ki orada da durum hiç de iç açıcı değil. Hatta o kadar ki hemen her gün pek çok yerde, özellikle de devlete ait bazı kurumlarda çocuklara tecavüz edilmesi, istismara uğramaları neredeyse sıradan hale gelirken…

Bir devlet hastanesinde bile 9 yaşındaki felçli çocuğa tecavüz edilebilmesi işin vahametini açıkça ortaya koymaktadır.

Yani demem o ki; çocuklarını, hastalarını, gıdalarını, hatta sınırlarını bile koruyamayan bir iktidardan…

Ülkenin bölünmez bütünlüğüne…

Ege adalarına…

Kıbrıs’a…

Sanayiye…

Tarıma…

Ulusal kimliğe sahip çıkmasını bekliyorsunuz ya…

Ne desem boş…

    04-05-2025

Nusret KEBAPÇI

 

25 Nisan 2025 Cuma

ULUSAL BAYRAMLAR BİR ULUSUN VAR OLUŞ HİKÂYESİDİR…

 

ULUSAL BAYRAMLAR BİR ULUSUN VAR OLUŞ HİKÂYESİDİR…

 

Ankara’da CHP’nin düzenlediği 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yürüyüşüne iktidar tarafından yapılmak istenilen engellemeleri görünce, insan ister istemez geçmişe dalıyor…

Hatırlar mısınız? Bir zamanlar sözde “analar ağlamasın” türünden başlatılan birinci açılım döneminde de ulusal bayramlar engellenmeye çalışılır, yolda Türk bayrağıyla yürüyenler bile gözaltına alınırdı.

Hani diyorum ki bu engellemenin tam da ikinci açılım dönemine rastlaması sadece tesadüf mü? Bu soru aklınızın bir tarafında kalsın ve biz devam edelim…

Ama kendimize şu soruyu da soralım: Ulusal bayramlar bir ülkenin uluslaşma sürecindeki çeşitli aşamaları ifade etmektedir ve bir anlamda da uluslaşma karşısında yer alan yerli ve yabancı düşmanlara karşı mücadeleyi...

Bilindiği üzere tüm dünyada ulusal bayramlar iç ve dış düşmanlara karşı bir gözdağı özelliği de taşır. Ve tüm ülkeler ulusal bayramlarını devlet tarafından stadyumlarda veya çok büyük kent meydanlarında, bizde de bir zamanlar yapılageldiği gibi halkın, askerin, gençliğin katılımıyla ama mutlaka ülkenin bölünmez bütünlüğü açısından çok büyük önem taşıyan ulus devlet ve ulus kimlik vurgusu ile yaparken…

Diğer yandan da yeni teknolojilerini, çok önemli silahlarını, askeri güç ve disiplinlerini sergileyerek her koşulda ve her ortamda mücadeleye hazır olduğu dosta ve düşmana gösterilir ki herhangi bir devlet ya da ülke içindeki uzantıları o ülkeye göz dikme, onu parçalayarak yok etmek gibi bir çaba içine giremesin, cesaret gösteremesin…

Ama bizde ulusal bayramları halkın coşku içinde kutlayacağı görkemli bir bayram olmaktan çıkarıp sadece Anıtkabir’e çelenk koymaktan ibaret bir resmi tören haline getiriyorsanız zaten oradan başka bir anlam çıkmaktadır.

Bilinmelidir ki ulusal bayramlar bir ülkenin nasıl, hangi mücadeleler sonunda kazanıldığını, o toprakların nasıl vatana dönüşüp pek çok etnik ve dini kimlikten oluşan Türkiye halkının nasıl Türk ulusu haline getirildiğinin topluma anlatıldığı, ulus bilincinin pekiştirildiği çok önemli günlerdir.

Ama asla Türkiye’yi etnik ve dini kimliklere ayrıştırıp, ulus kimliği yok sayarak, yeni anayasa adı altında federasyon özlemcileri için değil.

   25-04-2025

Nusret KEBAPÇI

 

10 Nisan 2025 Perşembe

BAYRAM DEĞİL SEYRAN DEĞİL…

 

BAYRAM DEĞİL SEYRAN DEĞİL…

Geçtiğimiz günlerde İBB Başkanı İmamoğlu’yla ilgili olarak ABD'li Senatör Chris Murphy, tutuklanmasının ardından görevden alınan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'na ilişkin yaptığı değerlendirmede, "Muhtemelen tutuklanma kararına Trump onay verdi" ifadelerini kullanınca insan ister istemez yetkililerden:

        “Bu iş siyasi değil…” “Bağımsız Türk mahkemelerinin kararıdır…” “ABD başkanı ya da herhangi bir liderin etkilemesi söz konusu değildir.” türünden açıklamalar beklendi ama her nedense bu türden bir açıklama yapılmadığı gibi…

                Konu daha önce pek çok olayda olduğu gibi bu sefer de sessizlikle geçiştirildi.

        Tam bu olay artık unutuldu, gündemden düştü diye düşünülürken bu kez de ABD Başkanı Donald Trump’un Cumhurbaşkanı Erdoğan ile harika ilişkileri olduğunu belirterek “2000 yıldır kimsenin başaramadığını başardı, Suriye’yi ele geçirdi.” ifadelerini kullanması gündeme oturuverdi. "Basının Erdoğan’ı sevmeme kızdığını biliyorum ama ben onu seviyorum, o da beni seviyor.” sözleri de gündeme oturdu.

Tabii böyle bir açıklama olunca insan ister istemez merak ediyor…

Dünyanın en büyük emperyalisti… Ya da BOP ‘un sahibi… Projenin mimarı bir devlet, bizimki gibi bir ülkeyi, dahası onun liderini neden çok sever?

Normalde tam tersi bir durum olması gerekmez mi?

Aslında gerekir ama bu karşılıklı sevgi gösterisinin altında ülkece üstlendiğimiz BOP ‘un veya Büyük İsrail projesine yaptığımız katkının herhangi bir rolü yok mu?

Kanımca var.

Şöyle bir düşünün… İsterseniz BOP öncesinden başlayalım ki bu karşılıklı sevginin nedenini çok daha iyi anlayabilelim.

Yugoslavya’dan yola çıkarsak, biz Tito’nun saraylarıyla meşgul olurken sahi Yugoslavya’ya ne oldu?

Bir ülkeden pek çok parça, çıkarılmadı mı?

Biz kimin yanındaydık o sıralarda?

Herhalde Yugoslavya’nın değil…

Ya Libya’da durumumuz çok mu farklıydı?

Libya ABD tarafından saldırıya uğrayıp paramparça edilip, lideri linç edilirken… Sahi biz kimin tarafındaydık?

Sanki Irak’ta tutumumuz çok mu farklıydı?

İnanın değil.

Oranın da ABD tarafından işgal edilip paramparça edilerek BOP ‘un 4 ayağından biri olan Irak Kürdistanının kurulması, kendi ayakları üzerinde durabilmesi için elimizden geleni yapmadık mı?

Peki, tüm bunları yaptık da…

Trump’un övgüsüne bile konu olan Suriye’nin ABD ve İsrail tarafından bombalanarak parçalanması ve kuzeyinde Büyük Kürdistan’ın 2. ayağının oluşması sürecinde en önemli katkıyı yine biz yapmadık mı?

Demek istediğim…

Bu bahse konu olan ülkelerin en önemli özelliği… Filistin’e en çok sahip çıkan… İsrail’in karşısında yer alan ülkeler olmaları yanında… Bölgede ulus devlet yapısına sahip olan laik ülkelerdi.

Bu nedenle…

O ülkelerin ulus devlet olmaktan çıkarılıp etnik ve dini kimlik temelinde parçalanması gerekiyordu ki… İsrail dilediğince bölgede at koşturup hiçbir engelle karşılaşmasın…

İşte bu da ancak ABD destekli ulus karşıtı, kimlikçi politikadan yana siyasal İslamcı bir partiyle yapılabilirdi ki…

Öyle de yapıldı.

Demek istediğim, siyasal İslamcılık ayakta durabilmek ve yeni Osmanlıcılık oynayabilmek için ABD’yi… ABD de bölgedeki ulus devlet yapılarını parçalamak için siyasi İslamcılığı sevmektedir…

Karşılıklı sevgi dediğimiz de zaten böyle bir şey değil mi?

10-04-2025

Nusret KEBAPÇI

27 Mart 2025 Perşembe

İBB OPERASYONU: BİR KURT VE KUZU HİKAYESİ…

 

İBB OPERASYONU: BİR KURT VE KUZU HİKAYESİ…

 

İBB'ye yapılan operasyonla ilgili olarak, bazılarınız belki de "temiz eller operasyonu" gibi iyimser bir düşünceye kapılmış olabilirsiniz. Bu operasyonun bir başlangıç olduğunu ve yolsuzluk yapan herkesin sırayla hesap vereceğini düşünebilirsiniz. Ancak ne yazık ki durum böyle değil.

Eğer toplumda yolsuzluklarla mücadelede bir başlangıç yapılmak istenseydi, nereden başlanması gerektiği aslında herkesin malumu. Ancak görünen o ki, buradaki amaç üzüm yemek değil.

Hani meşhur bir hikâye vardır:

Kurt, derenin yukarısında, kendisinden çok aşağıda bulunan kuzuya seslenmiş:

·  "Kuzu, kuzu Suyumu bulandırıyorsun!"

·  Kuzu da demiş ki: "Ben sizden daha aşağıdayım, sizin suyunuzu bulandırmam mümkün değil."

·  Bunun üzerine kurt: "Aslında fark etmez, seni yemeyi kafama koydum. Bulandırsan da bulandırmasan da seni yiyeceğim," demiş.

Doğrusu, bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yapılan operasyon tam da bu hikayeyi andırıyor.

Aslında olayın birkaç yönü var:

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Türkiye'nin en büyük ve en çok gelire sahip belediyesi olması nedeniyle, geçmişte pek çok tarikat ve cemaatin gelir kaynağıydı. Bu kaynak kesildi. Bu bir etken olabilir.

Ayrıca,  İmamoğlu'nun mevcut iktidara karşı iki kez başkanlığı kazanması, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bazıları için bir tehdit oluşturabilir. Bu nedenle, önce diploma tartışmalarıyla başlayan ve ardından terör ve yolsuzluk iddialarıyla devam eden soruşturmaların, iktidarın gizli tanık kullanma alışkanlığıyla sonuçlanması olasıdır.

Bu nedenle, "Suçu kanıtlanıncaya kadar herkes masumdur" ilkesinin göz ardı edildiği düşünülebilir.

Ancak dikkatinizi çekiyor mu? Daha önce benzer olaylarda kıyameti koparan ABD ve Batı, yani Avrupa, neden ciddi bir tepki vermiyor veya olayı görmezden geliyor? Bu durum üzerinde düşünmek gerekmez mi? Elbette gerekir, hem de fazlasıyla.

Tahmin edeceğiniz gibi, BOP ‘un ikinci aşamasında Suriye, ABD, Batı ve Türkiye'nin desteğiyle parçalanarak federatif bir yapıya dönüştürüldü. Şimdi ise sıranın İran'a geldiği açıkça görülüyor.

Bu durumda, hem sınır komşusu olma durumu, hem de mezhep farklılığı nedeniyle, İran'a karşı Suriye'de olduğu gibi kullanılabilecek en etkili enstrüman olması nedeniyle, mevcut iktidarın BOP sürecinin tamamlanmasına kadar Batı'nın desteğini alacağı aşikardır.

Bu durum devam ederse, Batı'nın Büyük Kürdistan Projesi'nin son ayağı Türkiye olacaktır.

Yani ülkemiz...

Sizce, bunun için de ulus düşüncesine ve egemenliğin millette olmasına karşı çıkarak, ulus kimliğini reddedip çok kimlikli ve çok kültürlü bir ülke oluşturmayı hedefleyen siyasal İslamcı iktidardan daha kullanışlı bir araç bulunabilir mi?

Demek istediğim, bazıları yıllardır her fırsatta "Türk" yerine "Türkiyeli", "Türk Bayrağı" yerine "Türkiye Bayrağı" gibi ifadeler kullanıyor ve federasyon ile anayasadan ulus devlet vurgusunun kaldırılmasını istiyorlar ya. Nedeni bu.

Yani, ya siyasal İslamcı iktidarla Irak ve Suriye gibi parçalanmak için sıramızı bekleyeceğiz ya da Atatürk dönemindeki gibi ulusal politikalara dönüp ulusal birliğimizi sağlayacağız. Ortası yok.

27-03-2025

Nusret KEBAPÇI