23 Haziran 2025 Pazartesi

PİRİNCİN İÇİNDEKİ BEYAZ TAŞ…

 

PİRİNCİN İÇİNDEKİ BEYAZ TAŞ…

Aslında bu başlığa koyduğum sözü genelde herkes bilir, bu yüzden başlığı biraz kısaltarak koyduk. Ama yine de tam metnini yazmakta yarar var… Çünkü önemli.

Sonuçta konu İran, daha doğrusu İran’ın İsrail ve ABD tarafından saldırıya uğraması… Belki farkındasınız ya da değilsiniz, medyada köşe başlarını tutmuş birileri ki son zamanlarda çoğunluk gibi görünüyorlar… Konuşmalarında, yaptıkları programlarda ve açıklamalarında… “İran’ın İsrail’in bombalamaları karşısında ne kadar zor duruma düştüğünü, kendini geliştirmediğini, teknolojiye önem vermediğini, hatta roketlerinin bitmek üzere olduğunu” bile söyleyebiliyorlar.

Tüm dünyanın gözü önünde Filistin’e, Suriye ve Irak’a Hizbullah ve Hamas üzerinden her türden desteği verdiği halde, “İran’ın İsrail’e karşı hiç mücadele etmediğini” öne sürerek “molla rejimi” gibi ifadelerle onun emperyalizme karşı mücadelesini küçültmeye çalışan pek çok şarlatan da ne yazık ki medyada boy gösterebilmektedir. Tabii bunlar kendilerine demokrat, milliyetçi, İslamcı, solcu, sosyalist gibi unvanlar da taktıklarından bu tür açıklamalarda kafanız karışabilir… İşte burada konuya açıklık getirmekte yarar bulunmaktadır.

Derler ki: “Pirincin içindeki siyah taştan değil, beyaz taştan korkacaksınız…”

Çünkü siyah taş zaten hemen herkes tarafından kolaylıkla fark edilebilir. Ama beyaz taş, özellikle de pirinç boyutundaysa, anlamak çok zor, bazen de imkânsız bile olabilir. Hatta çoğu zaman bu fark edememenin bedelini dişinizin kırılmasıyla bile ödemeniz mümkün. Yani yanlış düşünüp yanlış tavır alıp ülkenizin zora düşmesiyle… İşte bunlar bize gösterdikleri maskenin altındaki gizli Amerikancılar, İsrailciler, AB’cilerdir.

Bunları medyada çeşitli kimliklerde de görmek mümkün olabilir. Kimisi emekli subaydır bunların, kimi duayen gazeteci. Hatta öyle ki aralarında sözde dış politika uzmanı bile vardır. Görevleri halkın gerçekleri öğrenmesini engelleyip, emperyalizme tepki duyulmasını önleyip kafa karışıklığı yaratmaktır… Bunu zaten geçmişten beri ABD’nin hedefe koyup saldırdığı ülkelerle ilgili yalanların savunulmasından da biliyoruz…

Şöyle birazcık geçmişe dönsek… Bu yalanları anımsamaya çalışsak nasıl olur? Bir düşünün: Afganistan hangi gerekçeyle işgal edilmişti? Usame Bin Ladin’i aramak gerekçesiyle değil mi? Sonuçta bulunan kimse olmadı ama Afganistan bu gerekçeyle işgal edilivermişti. Ya Irak’ta sanki durum çok mu farklıydı? Aslında değildi ama ellerindeki medya gücüyle tüm dünya Irak’ın elinde kimyasal silah olduğuyla ilgili ikna edilerek… Dünyayı tehdit eden bir düşman olarak şeytanlaştırılarak saldırıya uğradı ve bugünkü manzara ortaya çıkıverdi… Yani paramparça edildi…

Sanki Suriye’de durum çok mu farklı? Asla değil. Yine benzer yalanlarla Suriye’de emperyalist yalanların kurbanı yapılarak İsrail egemenliği altına… Daha doğrusu ABD egemenliğine sokularak parçalanmadı mı?

Gelelim İran’a… Burada da İran’ın nükleer silah ürettiği gibi bir yalanla saldırıya haklılık kazandırılmaya çalışılmıyor mu? Üstelik İsrail’in 90 civarında nükleer silahının tüm dünyaca bilindiği halde… Şimdi insan haliyle merak ediyor… İran İsrail’e komşu bir ülke değil. Arada yaklaşık 1500 km gibi bir mesafe var. Buna rağmen pek çok ülkenin hava sahası geçilerek İran bombalanabiliyor… Sizce de Irak ve Suriye parçalanmamış olup eski yönetimlerde olsaydı böyle bir şey düşünülebilir miydi? Elbette mümkün değil.

Şimdi aklınıza İran’a yapılan saldırıyla ne yapılmak istenildiği gibi bir soru da gelmesi mümkün… O halde söyleyeyim… Öncelikle İran’da bir yönetim değişikliği yapılarak Batı çıkarlarına uygun bir iktidar düşünülmektedir… Böyle olduğunda biliniyor ki… Rusya Hazar Denizi’nin daha güneyine inemeyecek… Ve Çin’ de Ortadoğu’dan uzak kalarak enerji kaynaklarından mahrum kalacak… Yani bir taşta iki kuş vurulacak.

Siz belki olaylara ulusal değil mezhep gözlüğünden bakıp İran’ın kaybetmesini bile isteyebilirsiniz de… Bence olay o kadar basit değil. Neden biliyor musunuz? İran kazanırsa dünya çok kutupluluğa evrilerek daha yaşanılır hale gelecek. Yenilirse de ABD egemenliğini büyüterek pekiştirecek…

Olay budur.

23-06-2025

Nusret KEBAPÇI

 

18 Haziran 2025 Çarşamba

SIRA KİMDE?

 

SIRA KİMDE?

Geçtiğimiz günlerde bir anda, İsrail’in İran’ı 200 civarında uçakla bombalamaya başlamasına tanık oluverdik. Üstelik 1500 km uzaktan gelerek.

Peki, şaşırdık mı?

Belki zamanlaması insanları şaşırtmış olabilir ama sonuçta Irak ve Suriye’den sonra sıranın İran’a geleceğini tahmin edebilmek için müneccim olmaya gerek yoktu. Hani ne derler, “Perşembenin gelişi…” Aynen öyle.

Çünkü Irak’ın işgaliyle başlayan Büyük Orta Doğu Projesi’ne göre, bölgede aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 22 ülkenin sınırları değiştirilecek; böylece İsrail emperyal büyük bir devlet haline getirilmeye çalışılırken bölgedeki İslam ülkeleri de etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırılarak küçük parçalara bölünecekti.

Zaten önce Irak’ın saldırı ve işgal sonucunda parçalanması, ardından yakın zamanda aynı durumun Suriye’de yaşanması ve sözde "Büyük Kürdistan" denilerek işin İran’a, İran’dan sonra da Türkiye’ye geleceği hiçbir yanlış anlamaya izin vermeyecek kadar açık ama…

Sizin de dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum, tüm bunlar yaşanırken; yani Irak paramparça edilip Suriye yok edilip İsrail’in egemenliğine bırakılırken, birileri de Gazze’yi boşaltıp tatil kenti hayalleri kurarken…

Sizce niçin İslam ülkelerinin birkaçı dışında geri kalanı ABD ve İsrail’den yana taraf olur?

Neden? Hiç düşündünüz mü?

Doğrusunu isterseniz çok fazla düşünmeye de gerek yok, çünkü İslam ülkelerinin çok azı hariç büyük bir kısmında egemenlik ulusun değil. O ülke halkları henüz aşiret, kabile durumundan ulus olma aşamasına geçememiş. Böyle olunca da hâliyle ülkede yaşayan halk da yönetimi belirleyen egemenlik hakkına sahip olamayıp ülkeleri; aileler, aşiret reisleri veya hâkim topluluklar tarafından yönetilmekte olduğundan, o ülkelerin yöneticileri için ulusun genel çıkarları, bağımsızlık, ulus egemenliği gibi kavramlar da hâliyle hiç önemli olmuyor.

Ne mi önemli oluyor? Sadece o aile, kişi veya aşiretlerin yönetimde kalabilmesi. Zaten bunu sağlayabilmek adına da ülkelerini emperyalist talana açarak, onları destekleyerek kendilerince iktidarlarını sürdürmeye çalışıyorlar ki, neredeyse önemli kısmında yaşanan, tam anlamıyla budur bile denilebilir.

Hem zaten bizde de "Fesli" lakabıyla tanınan biri geçmişte ABD için: “Bana hilafeti versin de elbette sömürecek, babasının hayrına yapacak değil ya!” gibisinden benzer bir söylemi kullanmıyor muydu?

İşte Siyasal İslam’ın ülkeleri yönetme anlayışı: Ülkelerini emperyalist talana alabildiğine açıp, toplumda ulus bilincini, ulusal egemenliği, ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi kavramların öğrenilmesini engellemek, toplumsal yapıyı ve eğitimi de buna göre düzenlemektir.

Böyle olunca emperyalizm, bağımsızlık, ulusal egemenlik gibi kavramlara yabancı olan bir anlayışın ülke güvenliği konusunda gereken her türden önlemi alabileceğini, gerçekten çok bilinçli davranabileceğini söyleyebilmek mümkün mü? Elbette değil.

Şöyle bir düşünün; neden İsrail hedef aldığı ülkelerde istihbarat faaliyetlerinde başarılı olup buna dayanarak nokta operasyonlarla hedef ülkeyi şoka uğratabilirken aynı durum İsrail için söz konusu değil?

Çünkü İsrail’in çok güçlü bir istihbarat örgütü olduğu gibi, İsrail halkı da yüksek bir ulus bilincine sahip olduğundan hangi ülkede yaşanırsa yaşansın kendisini İsrail’in güvenliğinden sorumlu tutarak istihbarat görevlisi gibi davranabilmektedir.

Bu yüzden bilinmelidir ki, bir ülkenin güvenliğini sağlayacak en önemli unsur öncelikle o ülke halkının yüksek bir ulus bilinciyle eğitilerek ulusu yok etmek isteyen düşmanlarına karşı bilinçlenmesinden geçmektedir.

O olmadığı takdirde çok kolay bir şekilde emperyalizmin bölgedeki taşeronu durumuna düşülebilir. Emperyalizmin en çok istediği, ulus kimliği yok edip tarikat ve etnik kimlikleri özendirip, cesaretlendirerek parçalanmanın fitili ateşlenebilir.

Ayrıca kim oldukları bilinmeyen milyonlarca yabancı ülkeye doldurularak ülkenin demografik yapısı da pekâlâ bozulabilir. Bunun dışında emperyalistlerce fonlanan kişi ve örgütlere kayıtsız kalınıp, ülkenin tapusu olan Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası tartışmaya bile açılabilir.

Demek istediğim, ulus bilinciniz varsa; ekonomik ve siyasi olarak güçlü bir ülke olabilir, bağımsızlığınızı, ulusal egemenliğinizi koruyabilirsiniz. Değilse; kendinize hangi ad ve unvanı takarsanız takın, ancak emperyalizmin sömürgesi ve taşeronu olabilirsiniz.

Ama asla bağımsız bir ülke değil.

 

    16.06.2025

Nusret KEBAPÇI

 

9 Haziran 2025 Pazartesi

YENİ ANAYASA, YENİ DEVLET...

 

YENİ ANAYASA, YENİ DEVLET...

Son zamanlarda anayasa değişikliği ve yeni anayasa tartışmaları hız kazanmış durumda. Özellikle iktidar kanadında bu konuda atılması düşünülen adımlar sıkça dile getiriliyor. Değişimin nasıl olabileceği, iktidar ortakları tarafından dillendirilmeye çalışılsa da, burada şaşırtıcı olan, ana muhalefet partisinin bu konuya neredeyse hiçbir eleştiri getirmeyip ne yazık ki koşulsuz destek vermesidir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, hazırlıklarına iktidar partisinin öncülük ettiği bu yeni anayasanın nasıl bir şey olacağını tartışmadan önce, mevcut meclisin yeni bir anayasa yapmaya yetkisinin olup olmadığı konusunu netleştirmek gerekiyor.

Çünkü anayasalar, mecliste çoğunluğu sağlayan herhangi bir partinin keyfince yapabileceği bir metin değildir. Anayasa, devletin egemenliğini tanımlayan ve onu nasıl sınırlayacağını, kullanacağını gösteren bir kılavuzdur. Bu nedenle yeni bir anayasa aynı zamanda yeni bir devlet veya yeni bir egemenlik anlayışı anlamına da gelir. Dolayısıyla, anayasalar genellikle belirli ölçütlere göre oluşturulan kurucu meclisler tarafından yapılır.

Ayrıca, anayasaya göre dört yıllık bir süre için seçilen ve ettikleri yeminde anayasaya uyma sözü veren vekillerin böyle bir davranışı, mevcut anayasaya darbe anlamına gelmesi dışında, herhangi bir futbol maçında takımlardan birinin maçın ortasında oyunu durdurup, belirlenen kurallara uymayı reddederek kendi belirleyecekleri kurallara göre oynayacaklarını açıklamalarından da farksızdır…

Böyle olunca da Anayasaya göre dört yıllığına seçilmiş ve mevcut anayasaya uymak konusunda yemin etmiş vekillerin yeni bir anayasa yapma yetkileri de bulunmamaktadır.

Yani anlayacağınız, yeni anayasa yapılması konusunda durum budur. Peki, değişiklikle yapılmak istenilen nedir, hiç düşündünüz mü? Aslına bakarsanız, üzerinde çok da düşünmek gerekmiyor. Yapılan açıklamalar ve konuşmalarla her şey apaçık ortada. Hatta o kadar ortada ki, eğer fanatik bir yandaşlığınız söz konusu değilse, anlamamak neredeyse imkânsızdır.

İsterseniz, anayasada değişiklik yapabilmek adına söylenen gerekçelerden başlayalım ki, değişiklikle ne ya da nasıl bir devlet modeli amaçlandığı net olarak anlaşılabilsin.

Değişikliği gerekçelendirmek adına sıklıkla "darbe anayasası" falan deniliyor ya.

Şöyle düşünün

Anayasa üzerinde pek çok kez değişiklik yapılarak neredeyse üçte ikisi değiştirilip, demokratik parlamenter sistem yerle bir edilerek başkanlık sistemine geçeceksiniz, ülkeyi sadece kararnamelerle yönetip, hemen her türden kararı dilediğiniz gibi alabileceksiniz. Ama bu size yine de yetmeyecek. Neden biliyor musunuz?

Çünkü değişiklik konuları konuşulurken "kurucu anayasa" kavramı kullanılmaktadır. Sadece bu kavramın kullanılması bile yeni bir devlet kurulmak istendiği anlamına gelmez mi? Ya "yeni milli kimlik tanımlanması" sözlerinden ne anlıyorsunuz?

Neyse, sözü çok fazla uzatmayalım. Aslında yapılmak istenilen gayet açık. Anayasa referandumuyla başkanlık sistemi kabul edildikten sonra, "Federasyon olmadan başkanlık, altı kaval üstü şişhanedir, bu ikisinin birlikte olması gerekir" denilmedi mi?

O halde bunun da sadece bir yolu bulunmaktadır: Anayasanın ilk dört maddesiyle 42 ve 66. maddelerini değiştirmek.

Bu arada , “yeni milli kimlik” sözü de sakın ola ki ulus anlamına gelen milli sözcüğüyle karıştırılmasın. Burada kullanılan milli; Arapça Milla sözcüğünden türemiş olup ümmet yerine kullanılmaktadır.

Hem zaten İslamcılık da, ulus devlet anlayışına karşı çıkarken pekâlâ çok kimlikliliği, çok kültürlülüğü, çok hukukluluğu kabul etmiyor mu?

Şunu da unutmamak gerekiyor: Bugün başkanlıkla yönetilen ülkelerin tamamı federasyondur. Federasyon olan ülkelerin tamamı da başkanlıkla yönetilmektedir. Ama bir farkla. Bu ülkeler, küçük küçük devletçiklerin daha kuruluş aşamasında bir başkanlık altında birleşmesiyle oluşmaktadır.

Ama üniter bir ulus devletin, emperyalist müdahale dışında, federatif olabilmesinin örneği yoktur…

 

     09.06.2025

 Nusret KEBAPÇI

 

2 Haziran 2025 Pazartesi

GERÇEK MİLLİYETÇİLİK: TOPRAKTAN EKONOMİYE TAM BAĞIMSIZLIK

 

GERÇEK MİLLİYETÇİLİK: TOPRAKTAN EKONOMİYE TAM BAĞIMSIZLIK

 

Ülkemizde milliyetçilik kavramı sıkça tartışılan, hatta adında bile bu ifadeyi taşıyan siyasi partilerin bulunduğu bir zemin. Ancak bu türden partileri ve onların milliyetçilik anlayışlarını doğru tanımlamak, gerçekten de son derece önemli.

Çünkü bildiğimiz gibi, neredeyse her kavram, farklı amaçlarla üstelik bu konuyla ekonomik ve siyasi olarak uzaktan yakından ilgisi olmayanlarca bile kullanılabilmektedir. Bu nedenle toplumu aydınlatmak, neyin eğri neyin doğru olduğunu halka göstermek büyük önem taşıyor.

Şimdi gelin, öncelikle millet kavramının ne olduğunu net bir şekilde ortaya koyalım ki, hemen her konuda olduğu gibi milliyetçiliğin de sahtesi ve gerçeği ayırt edilebilsin. Elbette bunun için öncelikle millet kavramının tanımlanması gerekir ki milliyetçilikteki doğru ve yanlış kendiliğinden ortaya çıkabilsin.

Doğrusunu isterseniz, millet kavramı iki farklı türde tanımlanmaktadır:

Bunlardan birincisi, kökeni Arapça 'Milla' sözcüğünden türeyen ve anlam olarak kutsal sayılan bir kitaba bağlı topluluk veya cemaat olarak değerlendirilen anlayıştır. Bu anlayış, Osmanlı'da Müslüman Milleti, Rum Milleti, Ermeni Milleti, Yahudi Milleti gibi ifadelerle karşılık bulmuştur.

Bir diğeri ise günümüzde ulus kavramıyla eşleştirilen anlayıştır. Bu yaklaşıma göre millet; aynı toprak üzerinde yaşayan, aynı dili konuşan, ortak bir tarihi ve kültürü olan, aynı devlet çatısı altında aynı bayrağı taşıyan ve aynı ekonomik sistem içinde yer alan bir topluluktur. Kısacası bu, "Tek Dil, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Ekonomi" olarak da anlamlandırılan millet anlayışıdır.

Bu ikinci millet, yani ulus anlayışına göre, ulusun adı kurucu kimliğin adıyla anılır. Birden fazla kurucu kimlik eklemeye yönelik çabalar ile ayrı bir dil, devlet, bayrak, vatan ve ekonomi talepleri, milletin bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak görülmektedir.

Ayrıca, egemenliğin kayıtsız şartsız ulusun olması ilkesi, sadece Meclis duvarlarında yasa yapmakla ilgili olmayıp, ülkenin askeri, siyasi, sanayi, tarım ve maliyedeki egemenliğini de ifade etmektedir.

Uzun sözün kısası, hani bazen kafanızda "Milliyetçilik nasıl olmalı?" gibisinden sorular oluşabiliyor ya, çok basit olarak söyleyeyim: Milliyetçilik, sadece ulusun ismini, dilini, devletini, bayrağını ve toprağını tartışma konusu yaptırmamak değildir (ki bu zaten bir gerekliliktir). Asıl milliyetçilik; ulusun tarımda, sanayide, toprağında, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinde ve maliyesinde de egemenliğine sahip çıkıp, bunların yabancıya peşkeş çekilmesine karşı durabilmektir.

Asıl milliyetçilik, bu alanlarda tam bağımsızlığı savunmaktır; gerisi hikâyedir…

02.06.2025

Nusret KEBAPÇI

 

26 Mayıs 2025 Pazartesi

Açılım ve Ulus Devletin Dönüşümü…

 

Açılım ve Ulus Devletin Dönüşümü…

 

Biliyorum, ülkemizin gündemi çok yoğun. Hatta neredeyse hiçbir ülkede olmadığı kadar da hızla değişiyor. İşte bu hızlı gündem ve yoğun tartışmalar arasında sakin kalıp, ülkede asıl yapılmak istenen değişimin amacını fark etmek ve dikkatleri ona yöneltmek büyük bir çaba gerektiriyor.

Aslında gündeme ve gündemle ilgili tartışmalara bakıldığında, birkaç küçük parti dışında iktidar ve bazı büyük partilerin "açılıma" destek verdiği, ancak ulus devlete, Cumhuriyete ve üniter yapıya sahip çıkmadıkları üzücü bir gerçek. Bugün ülkece içinde bulunduğumuz tartışmalı gündeme bakıldığında, pek çok siyasinin bu yapılanları okuyamadığı, ne yapılmak istendiğini anlayamadığı ve bu nedenle de çekimser kaldığı ne yazık ki ülkemizin bir gerçeği.

Şimdi burada biraz durup nefes alalım.

 Bu tür uzun süren bir savaş veya çatışma sonucunda barış talebi hangi taraftan gelir?

 Koşulları kim koyar?

Elbette bu savaş ya da çatışmadan galip çıkan taraf, değil mi?

Ama bizde tam tersi bir durum yaratılıp, sanki terör örgütü Türkiye'yi yenmiş gibi bir algı oluşturulup, 1924 Anayasası ve ülkemizin dünya devletleri arasında tanınmasını sağlayan Lozan Barış Antlaşması’nın açıkça hedef alınması, Sevr Antlaşması’yla tanımlanan Kürdistan’ın üstü kapalı olarak istenmesi, ülkeyi yönetenlerce sessizlikle geçiştirilebiliyor.

Belki bu söz üzerine "istenmedi, duymadık" gibi sözler söyleyebilirsiniz ama şöyle bir düşünün: Lozan Barış Antlaşması’yla Türkiye’nin ekonomik ve siyasi varlığı tanınmamış olsaydı, her ne kadar savaşı kazanmış olursanız olun, Türkiye’nin konumu bugün bizim dışımızda hiçbir ülkenin tanımadığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden ne kadar farklı olabilirdi?

Elbette olamazdı.

Aslında değişmez kuraldır: Merkezi bir ulus devlet yapısıyla merkezi bir ulusal ekonomi nasıl birbirini tamamlarsa; ekonominin ulusal olmaktan çıkarılarak ülkenin emperyalizme sınırsız açılmasıyla ademi merkeziyetçilik, yerinden yönetim ve dahası federasyon da birbirini tamamlar.

Böyle olunca da bugün siyasi olarak Lozan’a, 1924 Anayasası’na ve Atatürk’e sahip çıkanların Türk ulus devletinden ve üniter yapıdan yana olmalarıyla; 1924 Anayasası’na karşı çıkıp, Lozan’a buldukları her fırsatta saldıranların ulus devlet, üniter yapı ve Atatürk karşıtlığı

Ya da ülkesinde emperyalizmin dayattığı neoliberal ekonomiyi uygulayıp…

Ülkesinin sanayisini, tarımını, hatta taşını toprağını yabancı sermayeye talan ettirenlerin siyasette ademi merkeziyetçiliği, yerinden yönetimi, daha açığı federasyonu istemeleri asla tesadüf değildir.

Çünkü emperyalizm için bir ülke ne kadar güçlü, merkezi bir birlikteliğe sahip olursa o kadar zor yönetilirken, ne kadar fazla etnik ve dinsel küçük parçalara ayrılabilirse de o kadar kolay yönetilebilmektedir.

26.05.2025

Nusret KEBAPÇI

 

19 Mayıs 2025 Pazartesi

19 Mayıs'tan 106 Yıl Sonra…

 

19 Mayıs'tan 106 Yıl Sonra…

 

Doğrusunu isterseniz bu yazıyı 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'ndan bir gün önce yazıyorum ancak o gün yaşanabilecekleri bugünden tahmin etmek hiç de zor değil.

Yine her zamanki gibi resmi bir tören yapılacak, belki gençlikle ilgili birkaç da konuşma, sonra da…

Sonrası yok hepsi bu kadar.

Aslında törenin ardından belki bir şeyler daha olacağını yazmamı bekliyorsunuz ama ne yazık ki şu 23 yılda olageldiği gibi başka bir şey yok. Olmayacak da.

Ama normalde pek çok ülkede olduğu gibi ve bizde de ulusal bayram denilince, üstelik bayramın adında bile gençlik ve spor bulununca akla ilk olarak…

Ülke gençliğinin geçmişte olduğu gibi Cumhuriyeti korumak ve yaşatmak amacıyla kararlılıklarını, cesaret ve çevikliklerini gösterdikleri çeşitli spor etkinlikleri geliyor ancak emin olun öyle bir şey de yapılmayacak.

Peki, neden böyle yapılıyor hiç düşündünüz mü? Aslında nedeni biliniyor.

Çünkü ulusal bayramların coşkuyla kutlanması, toplumda ulus bilincini pekiştirdiği gibi, birlik ve dayanışma duygularını da güçlendirmektedir.

Bu durumda böyle bir toplumu Büyük Ortadoğu Projesi gereği veya Büyük İsrail için de diyebilirsiniz, etnik ve dinsel kimlikçiklere ayırmak mümkün olabilir mi?

Emin olun olamaz.

Bu nedenle toplumu bir arada tutan, dahası toplumsal harç görevini de gören ulus kimliğin günden güne zayıflatılması, giderek de unutturulması gerekiyor ki…

Ülke kolaylıkla, hiçbir zorlukla karşılaşılmadan emperyalizmin istediği çok kimlikli, parçalanmış bir hale gelebilsin.

Zaten son günlerde PKK bildirisiyle birlikte sözde barış ve demokrasi adına uygun ortamın geldiğini düşünen birileri, Türkiye’nin tapusu anlamına gelen Lozan’ı tartışmaya açarak…

Ulusal kimliği itibarsız hale getirerek, anayasayı değiştirip Libya’da, Irak’ta, Suriye’de yapıldığı gibi ABD emperyalizminin ve İsrail’in istediği çok kimlikli, çok kültürlü bir Türkiye hayaliyle anayasayı değiştirmeyi…

Hatta gerektiğinde yeni anayasa yapmayı bile düşünmüyorlar mı?

Elbette düşünmektedirler.

Hatta bunu planlayanlar çok güçlü olup, arkalarını çok büyük güçlere de dayamış olabilirler…

Ancak tüm bu koşullar ulusumuz için ne kadar kötü ve olumsuz da olsa bilinmelidir ki Atatürk’ün söylediği gibi "Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur."

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun!

18.05.2025

Nusret KEBAPÇI

 

12 Mayıs 2025 Pazartesi

TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÖYLEMİ VE BÖLGESEL GERÇEKLER

 

TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÖYLEMİ VE BÖLGESEL GERÇEKLER

Son zamanlarda iktidar tarafından sıklıkla dile getirilen "Terörsüz Türkiye" söyleminin, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bağlamı göz ardı edilerek yalnızca duygusal bir yaklaşımla değerlendirilmesi, ülkemizin geleceği açısından ciddi sonuçlar doğurma potansiyeli taşımaktadır ve bu durumun gerçekleşmesi muhtemeldir.

BOP neydi, kısaca hatırlamak gerekirse: Proje, bölgedeki Müslüman çoğunluğa sahip yaklaşık 22 ülkenin sınırlarının yeniden çizilmesini öngörmekteydi. Bu çerçevede, dört ülkeden koparılacak topraklarla, "ikinci İsrail" olarak da nitelendirilebilecek bir Büyük Kürdistan'ın kurulması hedefleniyordu. Bu yeni devletin, aynı zamanda bölgenin önemli yeraltı ve yerüstü kaynaklarının yoğunlaştığı bir coğrafyada yer alması planlanmaktaydı.

"Büyük Kürdistan" ifadesinden de anlaşılacağı üzere, ülkelerin büyümesi canlı organizmalar gibi kendiliğinden gerçekleşmez. Bir ülkenin topraklarını genişletmesinin bir yolu, diğer ülkelerin saldırı ve işgallerle parçalanıp zayıflatılması ve bu zayıflatılmış ülkelerin topraklarının önemli bir bölümüne el konulmasıdır. Tarihsel süreçler de bu durumu doğrulamaktadır.

ABD veya genel olarak Batı'nın, sözde demokrasi ve özgürlük söylemleriyle hareket ettiği iddiaları dikkate alındığında, bu coğrafyada "demokrasi" kavramı gündeme geldiğinde sendika, örgütlenme, gösteri ve yürüyüş, fikir özgürlüğü gibi unsurlar akla gelmemelidir.

Zira bu tür özgürlükler, ulusal yapıyı ve ulus devleti güçlendirme işlevi görür. Bu nedenle Batı'nın desteklediği "demokrasi" anlayışı, genel bir özgürlük ve demokrasi değil, yalnızca etnik ve dinsel kimlikler temelinde öne sürülen demokrasi ve özgürlük talepleridir. Amaç, bu tür kimliklerin belirginleşmesi ve bu kimliklere dayalı taleplerin dile getirilmesidir.

Bu süreçte, Batı'nın etnik ve dinsel kimlikçi örgütlere silah ve mühimmat desteği sağlaması ve ilgili ülkelere ekonomik ve siyasi baskı ve yaptırımlar uygulaması göz ardı edilmemelidir. Bu tür müdahalelerle ülkelerin ulus devlet yapısından uzaklaştırılarak küçük devletçiklerden oluşan federatif bir yapıya dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Irak ve Suriye'de yaşanan süreçler, "Terörsüz Türkiye" söylemiyle sıranın Türkiye'ye geldiği yönündeki endişeleri artırmaktadır.

Ancak unutulmaması gereken önemli bir nokta, dünyanın hiçbir yerinde terör örgütlerinin kendi başlarına siyasi amaçlar güdemeyeceğidir. Bu örgütler, büyük emperyalist güçlerin bölgeyi kendi çıkarlarına göre şekillendirmek için kullandıkları araçlardır. ABD güdümündeki KCK'nın, bölünmesi planlanan dört ülkede farklı isimlerle faaliyet göstermesinin temel nedeni de budur.

Yapılan açıklamalara dikkat edildiğinde, emperyalist planı görmek mümkündür. Kandil'den yapılan "Görüşmeyi, barışı yenilen taraf ister, bizim böyle bir talebimiz yok." şeklindeki açıklaması, "Biz ne zaman yenildik?" sorusunu akla getirmektedir. Aynı şekilde, Lozan ve 1924 Anayasası'nın hedef gösterilerek ulus devlet düşmanlığı yapılması da dikkat çekicidir.

Aslında, PKK'nın Kuzey Suriye'de oluşan devletçiğe katıldığı ve Türkiye'deki gücünün azaldığı genel olarak bilinmektedir.

Ancak asıl amaç, sözde "Terörsüz Türkiye" söylemiyle bir algı oluşturarak, federatif devletin altyapısını hazırlayacak Anayasa değişikliği konusunda toplumu ikna etmektir.

Başka bir açıklaması yoktur.

12-05-2025

Nusret KEBAPÇI