31 Temmuz 2025 Perşembe

Neden Yanıyoruz?

 Neden Yanıyoruz?

Ülkece çok büyük bir sınavdan geçiyoruz. "Biz okulu bitireli çok yıl oldu, ne sınavı?" diye bu sözüme karşılık verebilirsiniz; ancak bu işin okulla falan ilgisi yok. Ama sonuçta bir sınav. Üstelik bana göre, insan yaşamının en önemli sınavı bile denilebilir.

Peki, bu sınav ne mi? Şöyle söyleyeyim: Hani Atatürk Cumhuriyeti 29 Ekim 1923'te kurmuştu ve biz o Cumhuriyet devrimiyle padişahın tebaası olmaktan kurtulup yurttaş olabilmiştik ya…

İsterseniz şöyle bir soru soralım: Sahi, tebaa olmakla yurttaş olmak arasında ne gibi bir fark bulunuyor? Yoksa onu sadece belirli aralıklarla sandığa gitmek olarak mı düşünüyorsunuz? Veya bu konuya çok farklı anlamlar da yüklenebilir mi? İşte buna verebileceğiniz yanıtınız, bunlardan hangisi olduğunuzla doğrudan ilgili.

Yani: Eğer siz ülkenizin karşılaştığı sorunlar karşısında (ki son aylarda yaşanılan sorunlar ülkemizin geleceğiyle, daha doğrusu var olup olmamasıyla doğrudan ilgili) "Büyükler her şeyi daha iyi düşünür" veya "Bu konuda liderimizin bildiği, bizim aklımızın ermediği şeyler vardır" gibisinden düşünüyorsanız… Emin olun, adınız ne kadar önemli, unvanınız ne kadar büyük olursa olsun, sadece tebaasınız.

Ama ülkenize misafir gibi değil de tam bir ev sahibi gibi, hemen her şeyiyle ilgileniyor, tartışıyor, fikrinizi hemen her ortamda söylüyor, ülke yöneticilerini sorgulayabiliyorsanız… İşte siz, adınız, unvanınız, eğitim düzeyiniz ne olursa olsun, tam bir Cumhuriyet yurttaşısınız.

Bu konuda kişileri tek tek değerlendirmek bana düşmez, hem de çok mümkün değil ama… Herkes kendisine az önce belirttiğim soruları sorarak nerede durduğunu pekâlâ görebilir.

Bu konuda tam bir karar verebilmeniz açısından dilerseniz, konuları somut örneklerle açıklayalım ki ne olup olmadığınız açısından kafalarınızda soru falan da kalmasın.

Sahi, ülkemizin son günlerde hep birlikte tanık olduğumuz en önemli konular neydi?

Bunlardan bir tanesi, yapılması planlanan bir anayasa değişikliğiyle Türk ulus devletimizi paramparça ederek, Türkiye'yi sözde demokrasi, özgürlük safsatalarıyla ikna ederek, etnik ve dinsel kimliklere ayırıp tam da emperyalizmin istediği şekilde bölüp parçalayıp yutacağı hâle getirmek…

Bir diğeri de, şu günlerde en yakıcı olan konu, ormanlarımızın hem de daha önce ülke tarihinde görülmemiş şekilde yakılması…

Bir ülke düşünün; yönetimi lükste, şatafatta hiçbir sınır tanımasın… Ama ülke güvenliği ve karşılaşılabilecek felaketlerle ilgili hiçbir hazırlığı ve önlemi yok. Dahası, ormancılık kurumu kaldırıldığı gibi orman yangınlarıyla ilgili eğitim veren kurum bile bir süre önce kapatılmış… Peki, bu kayıtsızlığı bir anlık ihmal, dalgınlık olarak görmek mümkün mü? Elbette değil…

Aslında olay nedir biliyor musunuz? Tüm bu kayıtsızlık ve önlemsizliğin arkasında, kamu yararı, kamusal çıkar gibi bir kavramla tanışmayan iktidarın uyguladığı neoliberal ekonomik ve siyaset dışında küresel sermayenin ülkemize dayatarak meclisten geçirdiği İklim Değişikliği Yasası'nı da kullanarak; ülkemizi tamamen sanayisiz, enerjisiz, tarımsız, hayvansız, ormansız, hatta madensiz bırakmakla birlikte insanları tam olarak kontrol etme isteği yatmaktadır…

Bunu da, ulus bilincinden, ulusal egemenlikten, vatan ve bağımsızlık gibi kavramlardan uzak siyasal İslamcı bir iktidar aracılığıyla yapmaya çalışmaktadırlar.

Bilindiği gibi pandemi döneminde insanları biometrik olarak kontrol edebilmenin ilk adımları atılmıştı… Şimdi de, sözde karbon ayak izi söylemiyle ülke ve insanları bir daha asla bağımsız olamayacakları şekilde kontrol edebilmek amaçlanmaktadır…

Sonuç olarak: Halkı duyarlı, yönetimi de ulusal kalkınmadan yana olup, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını korumak isteyen ülkeler buna karşı çıkmış, imzalamamışlardır. Ekonomisi tamamen yabancılara teslim edilen, tarımını, hayvancılığını, ormanlarını onların istekleri doğrultusunda yok etmeye çalışan, bizdeki gibi ekonomik ve siyasi bağımsızlıktan bihaber, ülkeyi tamamen küresel pazar yapan yönetimler de halkının bilinçsiz ve duyarsızlığından yararlanarak bu dayatmayı kabul etmişlerdir…

İşte tam da burada halka sormak istiyorum:

Sizi ne uyandırabilir? Ülkenizin başına ne gelirse, tavır koyup tepki gösterebilirsiniz?

Hani söyleseniz de bilsek…

28-07-2025 

Nusret KEBAPÇI


21 Temmuz 2025 Pazartesi

Milletin Adı Türkiye mi?

 

Milletin Adı Türkiye mi?

Geçtiğimiz günlerde, 15 Temmuz’un yıl dönümünde çeşitli yerlere asılan "Milletin adı Türkiye" yazılı afişler sanıyorum dikkatinizi çekmiştir.

Aslına bakarsanız, Türk ulus devleti ve Türk kimliği uzun bir süredir birilerinin hedefinde olup, bunların hemen her yerden kaldırılmaya çalışıldığı da herkesin malumu. Çünkü birileri, akıllarınca ulus kimliğin adı olan Türk sözcüğünü etnik kimlik sayıp rahatsızlık duyuyor. Yerine kendilerince sözde daha ılımlı buldukları Türkiyelilik türünden ucube bir kavramı yerleştirmeye çalışıyorlardı.

Hal böyle olunca insan ister istemez merak ediyor: Bugün, ABD'de yaşayanlara Amerikalı değil Amerikan denirken; Yunanistan'dakilere Yunanistanlı değil Yunan, Rusya'dakilere Rusyalı değil Rus, Almanya'dakilere Almanyalı değil Alman denirken (bu örnekleri neredeyse tüm ülkeleri kapsayacak şekilde genişletmek mümkün), neden bize gelince Türk değil Türkiyeli? Sizce de bu işte bir gariplik yok mu?

Sadece o ülkelerde yaşayan halklar anlamında değil, örneğin aynı ülkelerin spor takımlarından söz ederken de Amerikalı, Almanyalı, Yunanistanlı futbol takımı yerine Amerikan, Alman, Yunan spor takımı ya da sporcu denilmiyor mu?

Diyelim ki konu spor ya da ülkede yaşayan o ülke yurttaşları değil. O ülkelerde üretilen otomobil, televizyon, bilgisayar, cep telefonu gibi herhangi bir ürün için de Alman, Amerikan, Çin malı gibi kavramlar kullanılmıyor mu?

Peki, o zaman neden başka ülke yurttaşları, ürünleri, takımları söz konusu olduğunda kullanılan Amerikan, Yunan, Alman gibi ulus adları, konu Türk olduğunda Türkiyeli yapılmaya çalışılmaktadır? İşte zurnanın zırt dediği yer tam da burası.

Çünkü emperyalizm (bunu ABD, AB, hatta tüm Batı olarak da adlandırmak mümkün), bizimki gibi ülkelere neoliberal ekonomiyi dayatıp ülkeyi tamamen Batı'nın açık pazarı haline getirirken, tüm toplumu birleştiren; laiklik, ulus bilinci ve ulusal pazar üzerine kurulu ulus devleti istemez. Bu nedenle bizimki gibi ülkelerin başına siyasal İslamcı partileri getirir ki (bu kimlikçi politikalar İslamcılığın doğasında vardır.) Ülke bir yandan Batı'nın açık pazarı durumuna sokulurken, diğer yandan da laiklik ve ulus bilinci adım adım yok edilerek devlet ulusal olmaktan çıkarılıp ulus öncesinde olduğu gibi tekrar etnik ve dinsel kimlik topluluklarına dönüşebilsin.

Hem zaten küreselleşme ve yerelleşme işin olmazsa olmazıdır.

Bunun için bir yandan ekonomi küresel şirketlere teslim edilirken, diğer yandan da ülke merkezi olmaktan çıkarılarak yerelleştirilir ki, o etnik ve dinsel topluluklar tekrar birleşip ulus olmaya çabalayıp kendi ulusal pazarlarına, kimliklerine ve ulus devletlerine sahip olamasın. İşte Türkiyelilik tam da emperyalist parçalanmanın öteki adıdır: Türkiyeli Türk, Türkiyeli Kürt, Türkiyeli Laz, Türkiyeli Çerkez, Türkiyeli Sünni, Türkiyeli Alevi gibi…

Yani uzun sözün kısası: Ya tekrar laikliğe ve ulus devletinize sahip çıkıp ulusal birliğinizi koruyacaksınız…

Ya da

Emperyalizmin hizmetinde Türkiyelilik adı altında parçalanarak dağılacaksınız. Çaresi yok.

21-07-2025

Nusret Kebapçı

 

19 Temmuz 2025 Cumartesi

BİR ÜLKE NASIL PARÇALANIR?

 

BİR ÜLKE NASIL PARÇALANIR?

Bu başlığı görünce içinizden "Biz asla parçalanamayız," ya da "Bizi kim parçalayabilir ki?" gibi düşünceler geçebilir. Ancak, son yıllarda ülkemiz üzerinde dönen olaylar göz önüne alındığında, bilgi ve belgeye dayanmayan, yalnızca kişisel saflıktan kaynaklanan bu tür sözlerin hiçbir önemi kalmamıştır, emin olun.

İsterseniz, yaşadığımız olayların mantığını anlamak adına biraz tarihe yolculuk yapmaya ne dersiniz? Çünkü olayların mantığını anlamak, onları yorumlamak ve analiz etmek için tarih bilmek son derece önemlidir.

Bilindiği gibi Osmanlı'da, Meclis-i Mebusan'da Ahrar Fırkası adında bir parti vardı. Bu parti, tıpkı günümüzdeki bazı partiler gibi, tüm toplumu ortak hedefler etrafında birleştiren ulus düşüncesine karşıydı ve adem-i merkeziyetçiliği savunuyordu. Ekonomi konusunda da aynı mantıkla hareket ediyorlardı. Ulusal tarım, sanayi ve banka gibi düşüncelere karşı olup, ülkenin tamamen yabancı sermayeye açılmasını savunuyorlardı. Milli sanayi ve tarım gibi kavramlara karşı çıkarak, ülkenin ancak yabancı pazarı olduğunda gelişebileceğini ileri sürüyorlardı.

1920'de Ankara'da açılan mecliste de pek çok eğilim ve grup ortaya çıktı. Ancak genel olarak bakıldığında, gerek ekonomi gerekse yönetim anlamında iki farklı anlayış göze çarpıyordu. Bunlardan birincisi, sonradan Cumhuriyet Halk Partisi adını alacak olan Atatürk'ün önderlik ettiği Birinci Grup'tu. Diğeri ise Atatürk'e karşı olanların oluşturduğu İkinci Grup.

Bu iki grup pek çok konuda fikir ayrılığı yaşıyordu. Örneğin, Müdafaa-i Hukuk Grubu cumhuriyetin kurulmasını, merkezi bir yönetimle uluslaşmayı ve ekonomide kendi pazarımıza hakim olmayı savunurken; İkinci Grup ise savaş kazanıldıktan sonra yönetimin tekrar Osmanlı'ya teslim edilmesini, ülkenin merkezi değil adem-i merkeziyetçilikle yönetilmesini ve ekonomi adına hiçbir şey bırakılmayıp ülke pazarının tamamen emperyalist ülke şirketlerine teslim edilmesini savunuyordu.

İkinci Meclis'te bu ikinci grup yer alamadı; ancak aynı anlayış, bugün 23 yıldır ülkeyi yönetmektedir. İşte, her geçen gün ulus kavramının ve Türk ulus kimliğinin adım adım yok edilmesinin ve ekonominin yine aynı şekilde merkezi, ulusal olmaktan çıkarılarak tamamen yabancı sermayeye teslim edilmesinin ana sebebi budur.

Tam bu noktada bir tespit yapmak gerekirse, sanıyorum şunu söylemek yanlış olmaz: Ekonomiyi küresel şirketlere teslim eden bir anlayış siyasette ulusal bütünlüğü, kimliği, ulusal politikaları savunur mu? Elbette mümkün değil.

Bu nedenle, yaşadığımız "açılım" adı altında yapılan söylemleri ve "silah bırakma şovunu" ciddiye almak gerekmiyor. Düşünebiliyor musunuz? Ülke yönetiminin desteğiyle Suriye'de adamlar devlet kuruyor; ordusu, tankı, topu var… "Neymiş, silah bırakılıyormuş." Buna aklıselim düşünenlerin inanması zor ama bir şeyi ciddiye almak gerekmektedir: ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom J. Barrack'ın "Türkiye için en iyi sistemin Osmanlı millet sistemi olduğunu" vurgulaması dikkat çekicidir. İşte ciddiye alınması gereken en önemli konu bu.

Şimdi şöyle bir düşünün: BOP yani Büyük Ortadoğu Projesi, Türkiye'nin de içinde olduğu 22 ülkenin sınırlarının değişmesi değil miydi? Özellikle de tamamında siyasal İslamcılar, ABD'nin operasyon gücü olarak laik milliyetçi ülkelerin sınırlarının değiştirilmesinde kullanılmıyor mu? Bu hedef ülkelerden biri aynı zamanda Türkiye olduğuna ve ülke yönetiminde siyasal İslamcı bir parti bulunduğuna göre, sizce bizi nasıl bir sonuç bekliyor dersiniz?

Ben söyleyeyim… Sözde "terörsüz Türkiye" söylemiyle çeşitli açılım şovlarıyla toplumun bir kısmı ikna edilerek, mecliste de gerekli çoğunluğu sağladıklarında, Anayasa'daki ilk 4 maddeyle 42. ve 66. maddeler de değiştirildiği zaman, cumhuriyet öncesinden beri birilerinin hayalini süsleyen adem-i merkeziyetçi, yani Osmanlı tipi "millet sistemi" de oluşmaya başlamış olacaktır.

Tam burada, "Osmanlı millet sistemi nedir? Ne anlama gelmektedir?" gibisinden bir soru aklınıza gelirse, onu da söyleyeyim: Bu "millet" anlayışında üst kimlik yoktur. "İslam" deniyor; ama sadece ülkede yaşayan Müslümanlar için geçerli. "Millet" burada din anlamında kullanıldığından, her türden din, tarikat, cemaat, etnik kimlik de "millet" anlamında kullanılmaktadır. Yani, Ermeni milleti, Yahudi milleti, Hristiyan milleti gibi…

Bu sistemde ülkede yaşayan herkes için eşit bir hukuk sistemi olmadığından birden fazla hukuk sistemi bulunuyor. Her cemaatin mahkemesi olduğu gibi, konsoloslukların da mahkemesi var… Tabii Müslümanlar için de Şeriye mahkemesi…

Demek istediğim…

Bugün ulusu tanımlarken kullanılan ortak vatan, dil, millet, bayrak, devlet, ortak duygu ve düşünce, ortak ekonomi gibi kavramlar Osmanlı Millet Sistemi'nde söz konusu olmadığından, bununla…

Laik ve Türk kimliğine dayalı ulus devletin parçalanarak etnik ve dinsel kimliklerle, tarikat ve cemaatlere ayrıştırılması hedeflenmektedir.

Ayrıca unutmadan…

Hani birileri bir süredir Terörsüz Türkiye, barış, kardeşlik, silahlar sussun edebiyatı yapıyorlar ya…

Gerçekte bu nasıl olur biliyor musunuz?

İçeride ülkenin dört bir bucağında sanayiyi, tarımı, hayvancılığı geliştirip ülkeyi dört bir bucağıyla üretken hale getirerek kalkındırıp…

Dışarıda da

Bölge ülkeleriyle birlik olup, onlarla dayanışıp ABD’yi bölgeden kovarak…

Ama asla onun aleti olarak, bölge ülkelerini parçalayarak değil…

14.07.2025

Nusret KEBAPÇI

 

8 Temmuz 2025 Salı

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ DEMİŞKEN…

 

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ DEMİŞKEN…

Bilmiyorum, farkında mısınız? Ülkemizin hemen her yerinde yaklaşık 3000 civarında yangın çıkıp, ormanlar yakılıp, milyonlarca ağaç yok edilirken… Bunların nedenleri ve nasıl olduğu araştırma fırsatı bile bulunamamışken, daha önce ilk dört maddesi geçen ve geri kalan maddeleri ertelenen İklim Değişikliği Kanunu meclise aniden geliverdi.

Ama öyle bir geldi ki… Şeriatçı Şeyh Sait yanlısı bir grubun, sözde bir dergide yayımlanan bir karikatürü protesto amacıyla düzenlediği küçük bir ayaklanmayla ortalık toz dumana karıştı. Bundan olsa gerek, ne orman yangınlarının önemi kaldı toplum gözünde ne de Türkiye’nin geleceğini yakından ilgilendirecek kararların ulus üstü bir kuruma bırakılması tartışılır oldu.

Aslında olay vahim olmasına vahimdi de… Ne yazık ki dergiyi basıp protesto eden siyasal İslamcıların da bundan haberi yoktu, milletvekilliğini sadece kendilerine verilen talimat gereği el kaldırmak-indirmek zannederek oylamaya katılma gereğini bile duymayan parti vekillerinin de…

Peki, bu kadar önemli olan kanunla ne amaçlanıyor? Kabul edilince ne olacak? Bu konuda yeterince bilgi sahibi olmak gibi bir çabanız var mı? Yoksa itaatkâr bir eğitimin sonucunda söylenen “elle gelen düğün bayram” modunda mısınız? İşte orası çok önemli.

Neyse, isterseniz konuya biraz kenarından köşesinden başlayalım… Hani bir süredir medyada, basında hemen her yerde rastladığınız sürdürülebilir kalkınma, karbon ayak izi, yeşil ekonomi, net sıfır gibi kavramlar… İşte tam da bu iklim değişikliği konusunu ifade eden kavramlardır. Bunların ayrıntılarına geçmeden önce isterseniz konuya biraz geniş bir açıdan bakalım ki, herkesin genel bir bilgisi oluşabilsin.

Aslında her şey, yani iklim değişikliği söylemi altında yapılmak istenen, neoliberal ekonomiyi yöneten küresel sermayenin ulus devletleri ekonomik olarak yoksullaştırıp yok etmeye giderken, buna tepki duyabilecek o ülke halklarının aşırı kontrol edilmesiyle doğrudan ilgilidir. Nasıl mı? Aslında her şey doğrudan ekonomiyle yakından ilgilidir.

Dünyanın en büyük küresel sermayesinin 1870’lerde yüzde 43 olan kâr oranı, yıllar geçtikçe düşmüş, 2000’lerde yüzde 17’ye kadar gerilemiştir. 2019’a gelindiğinde ise pek çok şirket artık kâr edemez, nakit akışını sağlayamaz durumdadır ve ellerindeki sermaye artık hareket edemez, yeni pazarlar bulamaz olup birikmiş durumda bulunmaktadır. Yani neoliberal ekonomi bir anlamda krize girmiştir.

Böyle olunca, tekrar para kazanılabilmesi için yeni pazarların bulunması, biriken sermayenin tekrar akışkan hâle gelmesi gerekmektedir. O günlerde bunun tek yolu, sahte bir pandemi yaratılarak ellerindeki kurumlar aracılığıyla tüm uluslara baskı yapılıp ülke ekonomilerinin kapatılmasını sağlayarak çökertmek, sonrasında da sözde o ülke ekonomilerini kurtarmak adına kredi verilerek küresel ekonomiyi canlandırmak ve paralarının akışkanlığını sağlayıp kâr elde etmekten geçiyordu… O dönemde 190 civarında ülkenin tüm ekonomisi kapatılmış ve bu ülke devletlerine düşük faizli krediler verilerek tekrar normale dönmelerine destek verme adı altında biriken kendi sermayeleri de akışkanlığa kavuşabilmiştir.

Elbette bunu söylerken, günden güne yoksullaştırılacak o ülke halklarını sisteme muhalefet etmemeleri adına aşırı yalnızlaştırma ve kontrol mekanizmalarının da devreye sokulması gerekiyordu. Bunun için de zorunlu tutulan aşı kartları, QR kod okutularak her türden mekâna giriş yapılabilmesi ilk adımlarıydı ki, asıl amaç daha sonra uygulanması düşünülen iklim değişikliği yasaklamalarına toplumun uyum gösterebilmesini sağlayabilmekti. Zaten uygulamalar da bunu göstermektedir…

Düşünebiliyor musunuz, sözde karbon ayak izi ve net sıfır gerekçesiyle, emisyon değerlerini geçtiği varsayımıyla ülkeler enerjisiz, tarımsız, ormansız, sanayisiz, hayvansız, gıdasız bırakılacak ve pek çok ülke sanayi öncesi duruma dönüşerek yok edilecek… İnsanlar kendilerine belirlenen karbon kotasının üzerine çıktığında ise, nakit para ortadan kalkıp tamamen dijital olacağı için paranız olsa bile harcayamayacak, seyahat edemeyecek, öyle ki devletin belirlediği 15 dakikalık yerler için izinli, onun dışındaki yerler için izin almak zorunda bile olacaksınız. Hatta devamında, bugün bile bazı ülkelerde uygulanan sosyal kredi puanı adı altında tüm bu kurallara uyumlu olup olmadığınıza göre puanlanacak, olumsuz puan olduğunda pek çok kamu hizmetinden mahrum bile kalabileceksiniz…

Peki, şöyle bir düşünün… Tüm dünyaya bunları dayatan küresel sermaye, bizlere karbon ayak izi, net sıfır gibi çeşitli değerleri dayatmaya çalışırken, tüm dünya uluslarına kendi ürettikleri genetiği değiştirilmiş gıdaları dayatıp, pestisit ve benzeri yöntemlerle dünya halklarını zehirlemeye çalışıp, savaş uçaklarıyla kendilerine boyun eğmeyen ülkeleri bombalamıyorlar mı?

Aslında olay nedir biliyor musunuz? Bu türden yasalarla ulus devletlerin egemen bir ulus olma yetkilerini yok ederek tek dünya devletine giden yolu açmaktır…

Yine burada da belirleyici olan ekonominizin güçlü olup olmadığıdır.

Ekonominiz güçlüyse siyaseten tavır alıp reddedebilir…

Değilse; 350 Milyar dolara ülkenizin geleceğini ipotek etmeyi pekâlâ kabullenebilirsiniz.

Gerisi hikâyedir…

    07.07.2025

 Nusret KEBAPÇI

 

MUTLAK BUTLAN’DAN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE

 

MUTLAK BUTLAN’DAN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE

Doğrusunu isterseniz siyasi partiler üzerine, onları program olarak inceleyen, tartışan, yazı yazmak gibi bir alışkanlığım yok. Ancak bugün gelinen noktada, mutlak butlan gerekçesiyle partiye kayyum atanması veya bu yapılmadan parti eski genel başkanının partinin başına geçmesi konusu sıklıkla tartışıldığı için konuyu biraz tartışmak ya da mevcut tartışmaya kenarından köşesinden katılmak belki bir anlamda zorunlu oldu bile denilebilir.

Şimdi isterseniz genel bir değerlendirme yaparak konuya başlayalım… Hani sıklıkla partinin, özellikle fanatik yandaşları tarafından dile getirilen "Atatürk’ün partisi" gibisinden bir söylem var ya... Üstelik kendi partisinin hiçbir politikası konusunda somut bir bilgisi olmamasına rağmen... İşte bu söylem bugün için ne kadar doğru, onu anlamak için isterseniz önce tarihsel süreç anlamında biraz gerilere gidelim. Sonrasında da bugün uygulanan politikaları birlikte tartışalım, ne dersiniz?

Sahi... Büyük Önder Atatürk’ün ölümünün hemen ardından ABD ile eğitim anlaşması yaparak eğitimin her alanına ABD’yi sokan, üstelik geçerliliğini bugün bile koruyan Fullbright Anlaşması'nı kim imzalamıştı? Devam edelim... Ya Köy Enstitülerini kapatan kimdi? Neyse, bunu burada bırakalım ve günümüze gelelim.

Normalde, Cumhuriyeti kurmuş ve Türk ulus devletinin oluşmasını sağlayan bir partinin, iktidarın İslamcı ve Türk ulus devletini yıkma adımlarının karşısında olmasını beklersiniz, değil mi? Ama ne gezer! İktidarın son "Terörsüz Türkiye" gündemine verilen destek bile ana muhalefet partisinin ulus kimlikten çoktan uzaklaşmış olduğunu gösteriyor. Hatta partinin internet sayfasında yer alan parti programında bile Türk ulus devleti, onun oluşumu, hangi tehdit ve tehlikelere karşı parti tarafından nasıl savunulacağı hususunda en küçük bir söz bulunmayıp, Türk Ulusu kavramı bile neredeyse mumla aranır durumdayken, pek çok kez etnik, dinsel, mezhepsel kimlik güzellemesi yapılmakta. Tarikat ve cemaatlerden bahsedilirken de varlıkları normal karşılanarak "Eğitim ve öğretimi kuşatmaları engellenecektir." sözleriyle konu geçiştirilebilmektedir.

Şimdi burada eski Genel Başkanın pek çok kez seçim kaybetmesinden, partiye Atatürk düşmanı pek çok insanın doldurulmasından, hatta anayasayı rahat değiştirebilsinler düşüncesiyle iktidar yandaşı pek çok kişiyi CHP listesinden milletvekili yapmasından da bahsetmeyeceğim. Bunu zaten birileri sıklıkla dile getiriyorlar da benim söyleyeceğim farklı. Ben pek, hatta hiç bilinmeyen bir konudan bahsedeceğim ki herkes ne olup bittiğini öğrenebilsin.

Bildiğiniz gibi 2014’te siyasal İslamcı Ekmeleddin İhsanoğlu Cumhurbaşkanı adayı yapılmıştı. Sonrasında da bazı yazarlar tarafından "Son anda Kılıçdaroğlu’nun kulağına kim fısıldadı?" gibisinden yazılar falan da yazılmıştı ya... İşte işin aslı öyle değil. Üstelik son anda kulağa fısıldama da söz konusu değil. Her şey önceden bilinçli olarak planlanmış. Nasıl mı? Bakın şimdi... Aydın Doğan 2011 yılının Ağustos ayında Cidde’ye giderek Ekmeleddin İhsanoğlu ile görüşüyor ve kendisine Cumhurbaşkanlığına aday olması önerisinde bulunuyor. Belki bunu duyunca "olamaz, kanıt var mı?" gibisinden düşünebilirsiniz de yazar Tevfik Diker’in Nergiz Yayınları'ndan çıkan Kurtlar Medyası tam da bunu anlatmaktadır. Üstelik kitabın basılış tarihi 2013.

Dikkat ettiniz mi? Son günlerdeki genel başkanlar açısından yapılan tartışma, ideolojik birikimden yoksun olarak ve tamamen kişisel hatalar üzerinden yürütülmeye çalışılmaktadır. Ya işin ideolojik boyutu? İşte ne yazık ki o yok. Böyle olunca da hani hep söylenegelen "küçük kafalar kişileri..." diye devam eden çok ünlü bir söz var ya... Bizdeki tartışmalar tam da öyle.

Belki biliyorsunuz, CHP eski Genel Başkanı TESEV yani Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı denilen bir örgütün 183 numaralı üyesi. Diyebilirsiniz ki "ne olmuş? Herkes herhangi bir örgüte üye olabilir. Bu örgütün önemi ne? Ne yapar?" Zaten böyle sorup tartışmalara konu da olmayınca anlaşılıyor ki siz onu emekliler derneği gibisinden bir örgüt olarak düşünüyorsunuz. Ama değil. Kamuoyunda Soroscu olarak bilinen bu örgütün en önemli görevlerinden biri, Türk ulus kimliğinin olmadığı, çok kimlikliliği, çok kültürlülüğü öneren anayasa taslakları hazırlayarak siyasi partilere ve iktidara önermek.

Demek istediğim, iktidarın mevcut parti yönetiminden kendilerine anayasa değişikliği konusunda destek olunacağı konusunda kuşkusu var. Bu durumda Soros rahle-i tedrisatından geçen birisi partinin başına gelebilsin ki anayasa değişikliği işi şansa kalmasın. Yani, mutlak butlan, kayyum ve operasyonların asıl nedeni bu. Bilmem anlatabildim mi?

    30.06.2025

 Nusret KEBAPÇI

 

23 Haziran 2025 Pazartesi

PİRİNCİN İÇİNDEKİ BEYAZ TAŞ…

 

PİRİNCİN İÇİNDEKİ BEYAZ TAŞ…

Aslında bu başlığa koyduğum sözü genelde herkes bilir, bu yüzden başlığı biraz kısaltarak koyduk. Ama yine de tam metnini yazmakta yarar var… Çünkü önemli.

Sonuçta konu İran, daha doğrusu İran’ın İsrail ve ABD tarafından saldırıya uğraması… Belki farkındasınız ya da değilsiniz, medyada köşe başlarını tutmuş birileri ki son zamanlarda çoğunluk gibi görünüyorlar… Konuşmalarında, yaptıkları programlarda ve açıklamalarında… “İran’ın İsrail’in bombalamaları karşısında ne kadar zor duruma düştüğünü, kendini geliştirmediğini, teknolojiye önem vermediğini, hatta roketlerinin bitmek üzere olduğunu” bile söyleyebiliyorlar.

Tüm dünyanın gözü önünde Filistin’e, Suriye ve Irak’a Hizbullah ve Hamas üzerinden her türden desteği verdiği halde, “İran’ın İsrail’e karşı hiç mücadele etmediğini” öne sürerek “molla rejimi” gibi ifadelerle onun emperyalizme karşı mücadelesini küçültmeye çalışan pek çok şarlatan da ne yazık ki medyada boy gösterebilmektedir. Tabii bunlar kendilerine demokrat, milliyetçi, İslamcı, solcu, sosyalist gibi unvanlar da taktıklarından bu tür açıklamalarda kafanız karışabilir… İşte burada konuya açıklık getirmekte yarar bulunmaktadır.

Derler ki: “Pirincin içindeki siyah taştan değil, beyaz taştan korkacaksınız…”

Çünkü siyah taş zaten hemen herkes tarafından kolaylıkla fark edilebilir. Ama beyaz taş, özellikle de pirinç boyutundaysa, anlamak çok zor, bazen de imkânsız bile olabilir. Hatta çoğu zaman bu fark edememenin bedelini dişinizin kırılmasıyla bile ödemeniz mümkün. Yani yanlış düşünüp yanlış tavır alıp ülkenizin zora düşmesiyle… İşte bunlar bize gösterdikleri maskenin altındaki gizli Amerikancılar, İsrailciler, AB’cilerdir.

Bunları medyada çeşitli kimliklerde de görmek mümkün olabilir. Kimisi emekli subaydır bunların, kimi duayen gazeteci. Hatta öyle ki aralarında sözde dış politika uzmanı bile vardır. Görevleri halkın gerçekleri öğrenmesini engelleyip, emperyalizme tepki duyulmasını önleyip kafa karışıklığı yaratmaktır… Bunu zaten geçmişten beri ABD’nin hedefe koyup saldırdığı ülkelerle ilgili yalanların savunulmasından da biliyoruz…

Şöyle birazcık geçmişe dönsek… Bu yalanları anımsamaya çalışsak nasıl olur? Bir düşünün: Afganistan hangi gerekçeyle işgal edilmişti? Usame Bin Ladin’i aramak gerekçesiyle değil mi? Sonuçta bulunan kimse olmadı ama Afganistan bu gerekçeyle işgal edilivermişti. Ya Irak’ta sanki durum çok mu farklıydı? Aslında değildi ama ellerindeki medya gücüyle tüm dünya Irak’ın elinde kimyasal silah olduğuyla ilgili ikna edilerek… Dünyayı tehdit eden bir düşman olarak şeytanlaştırılarak saldırıya uğradı ve bugünkü manzara ortaya çıkıverdi… Yani paramparça edildi…

Sanki Suriye’de durum çok mu farklı? Asla değil. Yine benzer yalanlarla Suriye’de emperyalist yalanların kurbanı yapılarak İsrail egemenliği altına… Daha doğrusu ABD egemenliğine sokularak parçalanmadı mı?

Gelelim İran’a… Burada da İran’ın nükleer silah ürettiği gibi bir yalanla saldırıya haklılık kazandırılmaya çalışılmıyor mu? Üstelik İsrail’in 90 civarında nükleer silahının tüm dünyaca bilindiği halde… Şimdi insan haliyle merak ediyor… İran İsrail’e komşu bir ülke değil. Arada yaklaşık 1500 km gibi bir mesafe var. Buna rağmen pek çok ülkenin hava sahası geçilerek İran bombalanabiliyor… Sizce de Irak ve Suriye parçalanmamış olup eski yönetimlerde olsaydı böyle bir şey düşünülebilir miydi? Elbette mümkün değil.

Şimdi aklınıza İran’a yapılan saldırıyla ne yapılmak istenildiği gibi bir soru da gelmesi mümkün… O halde söyleyeyim… Öncelikle İran’da bir yönetim değişikliği yapılarak Batı çıkarlarına uygun bir iktidar düşünülmektedir… Böyle olduğunda biliniyor ki… Rusya Hazar Denizi’nin daha güneyine inemeyecek… Ve Çin’ de Ortadoğu’dan uzak kalarak enerji kaynaklarından mahrum kalacak… Yani bir taşta iki kuş vurulacak.

Siz belki olaylara ulusal değil mezhep gözlüğünden bakıp İran’ın kaybetmesini bile isteyebilirsiniz de… Bence olay o kadar basit değil. Neden biliyor musunuz? İran kazanırsa dünya çok kutupluluğa evrilerek daha yaşanılır hale gelecek. Yenilirse de ABD egemenliğini büyüterek pekiştirecek…

Olay budur.

23-06-2025

Nusret KEBAPÇI

 

18 Haziran 2025 Çarşamba

SIRA KİMDE?

 

SIRA KİMDE?

Geçtiğimiz günlerde bir anda, İsrail’in İran’ı 200 civarında uçakla bombalamaya başlamasına tanık oluverdik. Üstelik 1500 km uzaktan gelerek.

Peki, şaşırdık mı?

Belki zamanlaması insanları şaşırtmış olabilir ama sonuçta Irak ve Suriye’den sonra sıranın İran’a geleceğini tahmin edebilmek için müneccim olmaya gerek yoktu. Hani ne derler, “Perşembenin gelişi…” Aynen öyle.

Çünkü Irak’ın işgaliyle başlayan Büyük Orta Doğu Projesi’ne göre, bölgede aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 22 ülkenin sınırları değiştirilecek; böylece İsrail emperyal büyük bir devlet haline getirilmeye çalışılırken bölgedeki İslam ülkeleri de etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırılarak küçük parçalara bölünecekti.

Zaten önce Irak’ın saldırı ve işgal sonucunda parçalanması, ardından yakın zamanda aynı durumun Suriye’de yaşanması ve sözde "Büyük Kürdistan" denilerek işin İran’a, İran’dan sonra da Türkiye’ye geleceği hiçbir yanlış anlamaya izin vermeyecek kadar açık ama…

Sizin de dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum, tüm bunlar yaşanırken; yani Irak paramparça edilip Suriye yok edilip İsrail’in egemenliğine bırakılırken, birileri de Gazze’yi boşaltıp tatil kenti hayalleri kurarken…

Sizce niçin İslam ülkelerinin birkaçı dışında geri kalanı ABD ve İsrail’den yana taraf olur?

Neden? Hiç düşündünüz mü?

Doğrusunu isterseniz çok fazla düşünmeye de gerek yok, çünkü İslam ülkelerinin çok azı hariç büyük bir kısmında egemenlik ulusun değil. O ülke halkları henüz aşiret, kabile durumundan ulus olma aşamasına geçememiş. Böyle olunca da hâliyle ülkede yaşayan halk da yönetimi belirleyen egemenlik hakkına sahip olamayıp ülkeleri; aileler, aşiret reisleri veya hâkim topluluklar tarafından yönetilmekte olduğundan, o ülkelerin yöneticileri için ulusun genel çıkarları, bağımsızlık, ulus egemenliği gibi kavramlar da hâliyle hiç önemli olmuyor.

Ne mi önemli oluyor? Sadece o aile, kişi veya aşiretlerin yönetimde kalabilmesi. Zaten bunu sağlayabilmek adına da ülkelerini emperyalist talana açarak, onları destekleyerek kendilerince iktidarlarını sürdürmeye çalışıyorlar ki, neredeyse önemli kısmında yaşanan, tam anlamıyla budur bile denilebilir.

Hem zaten bizde de "Fesli" lakabıyla tanınan biri geçmişte ABD için: “Bana hilafeti versin de elbette sömürecek, babasının hayrına yapacak değil ya!” gibisinden benzer bir söylemi kullanmıyor muydu?

İşte Siyasal İslam’ın ülkeleri yönetme anlayışı: Ülkelerini emperyalist talana alabildiğine açıp, toplumda ulus bilincini, ulusal egemenliği, ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi kavramların öğrenilmesini engellemek, toplumsal yapıyı ve eğitimi de buna göre düzenlemektir.

Böyle olunca emperyalizm, bağımsızlık, ulusal egemenlik gibi kavramlara yabancı olan bir anlayışın ülke güvenliği konusunda gereken her türden önlemi alabileceğini, gerçekten çok bilinçli davranabileceğini söyleyebilmek mümkün mü? Elbette değil.

Şöyle bir düşünün; neden İsrail hedef aldığı ülkelerde istihbarat faaliyetlerinde başarılı olup buna dayanarak nokta operasyonlarla hedef ülkeyi şoka uğratabilirken aynı durum İsrail için söz konusu değil?

Çünkü İsrail’in çok güçlü bir istihbarat örgütü olduğu gibi, İsrail halkı da yüksek bir ulus bilincine sahip olduğundan hangi ülkede yaşanırsa yaşansın kendisini İsrail’in güvenliğinden sorumlu tutarak istihbarat görevlisi gibi davranabilmektedir.

Bu yüzden bilinmelidir ki, bir ülkenin güvenliğini sağlayacak en önemli unsur öncelikle o ülke halkının yüksek bir ulus bilinciyle eğitilerek ulusu yok etmek isteyen düşmanlarına karşı bilinçlenmesinden geçmektedir.

O olmadığı takdirde çok kolay bir şekilde emperyalizmin bölgedeki taşeronu durumuna düşülebilir. Emperyalizmin en çok istediği, ulus kimliği yok edip tarikat ve etnik kimlikleri özendirip, cesaretlendirerek parçalanmanın fitili ateşlenebilir.

Ayrıca kim oldukları bilinmeyen milyonlarca yabancı ülkeye doldurularak ülkenin demografik yapısı da pekâlâ bozulabilir. Bunun dışında emperyalistlerce fonlanan kişi ve örgütlere kayıtsız kalınıp, ülkenin tapusu olan Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası tartışmaya bile açılabilir.

Demek istediğim, ulus bilinciniz varsa; ekonomik ve siyasi olarak güçlü bir ülke olabilir, bağımsızlığınızı, ulusal egemenliğinizi koruyabilirsiniz. Değilse; kendinize hangi ad ve unvanı takarsanız takın, ancak emperyalizmin sömürgesi ve taşeronu olabilirsiniz.

Ama asla bağımsız bir ülke değil.

 

    16.06.2025

Nusret KEBAPÇI