AHBAP, HALUK LEVENT YA DA SOSYAL DEVLETİN PLANLI BİTİRİLİŞİ
Bilindiği gibi son
günlerin en hararetli tartışma konusu, kısa adı AHBAP olan derneğe yapılan
operasyonlar ve onun popüler lideri sanatçı Haluk Levent ile ilgili iddialar.
Kamuoyunda hemen herkes kendince bir şeyler söylüyor. Kimi yıllardır bu
derneğin neden denetlenmediğini sorguluyor, kimi ise toplumun popüler figürlere
duyduğu hayranlığı, yaratılan lider kültünü ve kitlelerin bu isimlere nasıl
bağımlı hale geldiğini analiz ediyor.
Ama işe daha geniş bir
pencereden bakarsak; toplum olarak yaşadığımız bu ilk hayal kırıklığı mı?
Elbette değil. Bunun en önemli nedeni, hemen her konuda soran, sorgulayan değil
de kolay ikna olan, sadece "söze" inanan bir toplumsal yapıya sahip
olmamızdır. Bu saflık sadece sosyal yardım konularında değil; kaynağı belirsiz
kolay kazanç vaatlerinde veya saadet zincirlerinde de hep karşımıza çıkabilmektedir.
Ancak yine de söylemek
gerekir ki belki çok farkında olmasak da, ünlü ya da popüler insanlara duyulan
bu bağımlılık ve hayranlık duygusu, siyasete bakış açımızda da aynen geçerli…
Neyse, asıl konumuza
dönersek, elbette AHBAP bu alanda bir ilk değil. Biz bu topraklarda "Kimse
Yok Mu" derneğinden tutun, Bosna paralarına, hatta Deniz Feneri’ne kadar
pek çok yardım skandalına tanık olmadık mı?
Ancak bugün kamuoyu,
konuyu son derece yanlış bir zeminde tartışmaktadır. Çünkü tartışa geldiğimiz
tüm bu sosyal yardım skandallarının asıl ve en temel nedeni popüler figürler
değil; 1980’lerden itibaren sistematik olarak uygulanan neoliberal
politikalardır.
Neoliberalizmin en
belirgin karakteri de, devletin eğitim, sağlık, barınma ve afet yönetimi gibi
sosyal alanlardaki doğrudan hizmet sağlayıcı rolünü kasten terk etmesidir. Yine
1980’lerden bu yana sosyal devletin tasfiyesi ile federasyon ve eyalet
tartışmalarının aynı tarihsel süreçte karşımıza çıkması da asla tesadüf
değildir. Çünkü neoliberal sistem; kamusal alanı yok edip üniter sosyal devleti
küçültmeye çalışırken diğer yandan da yerelleşmeyi yani etnik ve dinsel cemaat
ve tarikatları da teşvik etmekte olup ulusal piyasayı da küresel sermayeye
alabildiğine açmayı hedeflemektedir.
Böyle olunca da sosyal
devlette hizmet almak anayasal bir "hak" iken; bu hizmetlerin yerel
yapılara, cemaat, vakıf veya şirketlere devredildiği neoliberal modelde hizmet,
bir "lütuf ve hayırseverlik" ilişkisine dönüşmektedir. Bu dönüşüm
tesadüfi değildir; zaten amaç bireyleri devlete anayasal haklarla bağlı
"yurttaşlar" olmaktan çıkarıp, belirli yapılara göbekten bağlı "müritlere",
"muhtaçlara" veya "müşterilere" dönüştürmektir.
Biz bu acı gerçeği
sadece depremlerde ve sosyal yardımlarda mı yaşıyoruz? Hayır. Orman
yangınlarında da aynısını tecrübe etmedik mi? Dünyada ormanlık alanı çok olan
pek çok ülkede devlete ait devasa uçak filoları bulunurken, bizde Türk Hava
Kurumu’nun (THK) uçakları hangarlarda çürümeye terk edilmedi mi?
Bununla yetinilmeyip Uçağı
dahi olmayan paravan şirketlere yangın söndürme ihaleleri verilmesi, bu
"piyasalaştırma" dalgasının en dramatik örneklerinden biri değil mi?
Aslında Neoliberalizm
her zaman kamu kurumlarının hantal ve verimsiz olduğunu, özel sektörün ise daha
"etkin" çalıştığını iddia eder. Oysa bu örnekte görüldüğü gibi, kamu
kapasitesi kasten felç edilerek yandaş sermaye gruplarına yapay bir pazar
yaratılır. Devlet, asli görevini yerine getiren kamusal bir organizasyon
olmaktan çıkarılıp; kaynakları özel sektöre aktaran bir "ihale dağıtım
mekanizmasına" dönüştürülür.
Bu yıkıcı
taşeronlaştırma sadece doğal felaketlerle de sınırlı değil. Devletin tüm
yurttaşlarına eşit ve ücretsiz olarak vermesi gereken eğitim ve barınma
hizmetlerinde de durum aynıdır. Devlet barınma gibi en temel kamusal ihtiyacı
bilerek yetersiz bıraktığında, oluşan boşluğu organize olmuş inanç temelli
yapılar doldurmaktadır.
Yurtların ve okulların
adım adım vakıf ve cemaatlere devredilmesi de bu zincirin en kritik halkasıdır.
Bu durum, neoliberal devlet için hem bütçeyi sosyal yardıma değil ranta
ayırarak "mali yükten kurtulma" hem de arka planda ideolojik bir hegemonya
üretme işlevini aynı anda görür. Yani taşeronlaştırma sadece ekonomik değil,
tamamen politiktir.
Tarihsel sürece
baktığımızda, sosyal yardımların devletin ödevi olmaktan çıkarılmasının somut
yasal başlangıcı Turgut Özal dönemine, yani 29 Mayıs 1986 tarihli ve 3294
sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu’na dayanır. Bu yasa ile
kurulan vakıflar (SYDV), devletin doğrudan "hak temelli" yardım
modelini yıkarak yerine "lütuf temelli" yardımı getirmiştir.
2011 yılındaki 633
sayılı KHK ile de Cumhuriyetin en köklü kurumu SHÇEK’in kapatılması ise bu
sürecin ikinci büyük fazı olmuş ; çocuk yurtları ve koruma evleri protokollerle
cemaat bağlantılı yapılara açılabilmiştir.
Aynı kurumsal erime
havacılıkta ve eğitimde de işletilmiş 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu yüzlerce
kez değiştirilerek orman yangını söndürme gibi hayati işler bile özel sektöre
açılmıştır. Hatta 2019 yılında Orman Genel Müdürlüğü ihale şartnamesine
"en az 5.000 litre kapasite" şartı koyarak, elinde 4.900 litrelik
uçaklar bulunan THK’yı sadece 100 litrelik kasıtlı bir farkla devre dışı bırakmış;
ihaleleri uçaksız paravan taşeronlara dağıtılabilmiştir.
Eğitimde de 5580
sayılı Kanun ile özel okullara teşvikler zirve yaparken, Gençlik ve Spor
Bakanlığı’nın belirli vakıflarla (TÜRGEV, TÜGVA, Ensar) imzaladığı protokoller
yurtların kapısını bu yapılara ardına kadar açmıştır.
Şimdi aklınıza dünya
bu işi nasıl çözüyor? Gibisinden bir soru gelebilir.
Bu yüzden birkaç örnek
vermekte yarar var.
Örneğin İsveç gibi
Kuzey Avrupa ülkelerinde afet yönetimi de sosyal hizmetler de tamamen kamusal
ve profesyoneldir; orada "Haydi para toplayalım" diyen sivil
figürlere veya cemaat yurtlarına rastlayamazsınız, çünkü barınma ve yardım bir
vatandaşlık hakkıdır. Almanya’da ise devlet, THW (Teknik Yardım Kurumu) gibi
doğrudan İçişleri Bakanlığına bağlı yapılarla altyapıyı asla özele devretmez,
sivil gönüllülüğü bile sıkı bir kamu denetimiyle kendi bünyesinde organize
eder.
Çin ve Rusya gibi
devletçi modellerde ise sivil toplumun veya bağımsız figürlerin afet bölgesine
girip para toplaması kesinlikle yasaktır; her şey ordunun ve bakanlıkların
(EMERCOM) merkezi sistemiyle yönetilmektedir
Bizim bugün
kopyaladığımız "şirketleşmiş afet ve hayırseverlik kumarı" modelinin
mucidi ise ABD’dir. Ancak Türkiye’deki asıl trajedi şudur: Biz ABD gibi bu işi
tamamen şirketleştirecek devasa bir kurumsal ve finansal altyapıya da sahip
değiliz. Dolayısıyla kamusal kapasite (THK gibi) kasten çökertilince, geriye
sadece cemaatlerin insafı ya da popüler sivil figürlerin (AHBAP vb.) iyi niyeti
kalmaktadır.
İşin en çarpıcı yanı;
devlet bu alanlardan bütçe yetersizliğinden değil, bilinçli bir politik tercih
olarak çekilirken Kamu, kaynaklarını planlı bir şekilde pay etmek için alanı
bilerek boşaltmaktadır.
Yani Ülke bir yandan
adım adım sosyal devletten uzaklaştırılırken, diğer yandan yeni anayasa girişimleriyle
federasyon yapısına doğru sürüklenmesini birbirinden ayrı düşünmek mümkün
değildir. Çünkü bu kurgunun sahipleri; kamusal korumadan mahrum bırakılan halkın,
devletten uzaklaşarak alternatif olarak sunulan cemaat ve tarikatların yansıra
etnik kimlikçi örgütlenmelerin kucağına itilmesini istemektedir. Zira bağımsız,
üniter ve güçlü bir ulusal sosyal devlet, emperyalizmin bu coğrafyadaki
çıkarlarıyla asla bağdaşmamaktadır.
Aslında olay nedir
biliyor musunuz?
Bizler sahnedeki
aktörleri (Haluk Levent'i, AFAD'ı veya dernekleri) tartışırken, arkadaki koca
dekorun çoktan satıldığını ve ülkenin geleceğinin bu tehlikeli tezgâhla
biçimlendirildiğini görmüyoruz.
Olay budur.
20 Temmuz 2026
Nusret KEBAPÇI