18 Nisan 2026 Cumartesi

BU ÇOCUKLARA NE OLDU?

 

BU ÇOCUKLARA NE OLDU?

Bundan bir süre önce Fatma Nur öğretmenin bir öğrencisinin saldırısına uğrayarak hayatını kaybetmesinden kısa bir süre sonra; önce Şanlıurfa'da ardından Kahramanmaraş'ta bir okulun öğrencilerinin okulu basarak katliam yapmaları…
Özellikle de Kahramanmaraş'ta öğrencinin emniyet müdürü olan babasının 5 silahını da yanına alarak okulda katliam yapması ülkemizin gündemini oluşturdu.
Tabi bu olaydan çok kısa bir süre önce babasıyla poligonda atış talimi yapması da işin cabası…

Ama görülüyor ki konuyla ilgili hemen herkes kendince okullarda yaşanabilecek olaylar üzerine, özellikle de bunun nasıl önlenebileceği konusunda düşüncelerini söylemeye çalışıyorlar ancak, konuşulan çözümlerin genelde her okula polis görevlendirmenin çok ötesine geçmeyen ve kangren olmuş bir sorunun sadece pansuman yapmakla düzeleceğini düşünen, basit ve sadece günü kurtarmaya çalışan çözümler olduğunu görünce…

Yaşamının önemli bir kısmını eğitimde, bunu da öğretmen ve okul müdürü olarak geçiren yani içeriden biri olarak çözüm önerisinde bulunmam sanırım herkes tarafından anlaşılabilecektir…

Doğrusunu isterseniz eğitimde yaşanan sorunun temelinde yaklaşık 24 yıldır süregelen, iktidarın uyguladığı neoliberal sistem yatmaktadır desek sanıyorum yanlış olmaz… Belki konuya yabancı olan birileri neoliberal falan denilince anlamakta zorluk çekebilir, bu nedenle konuyu olabildiğince açık seçik açıklamaya çalışacağım ki çözüm konusunda bizim de tuzumuz olabilsin.

Çok basit olarak söylemek gerekirse, neoliberalizm sermayenin hemen her konuda bildiğini okuduğu, devletin düzenleyici olmaktan çıktığı sistemin adıdır…
Ana sloganı nedir biliyor musunuz? "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler."

Yani buna göre ekonomide nasıl ki devlet devreden çıkarak piyasayı küresel sermayenin keyfiyetine bırakmışsa, aynı durum trafikte bile söz konusuysa, emin olun eğitim de bundan çok farklı değil.

Zaten sermayenin egemenliğine bırakılmış bir eğitim sisteminde de hiçbir şey eskiden olduğu gibi kalmayıp bu değişimden kavramlar da ister istemez etkilenmektedir.

Çok eskiden öğretmen denilince devletin yaratmak istediği yurttaş modeline göre öğrenciyi o bilince hazırlamakla görevli kişi anlaşılırken…
Yeni sistemde aslında eğitilmesi gereken öğrenci ve velinin eğitim sisteminin ana unsuru olarak kabul edildiği görülmektedir.
Buna göre veli ve öğrenci öğretmen tarafından öğretilen bilgiyi almak durumunda olmaktan çıkarılıp memnun olması gereken bir müşteri olarak kabul edilmekte…
Ve bu memnuniyetin sağlanabilmesi için de eğitim tamamen öğrenci ve velisinin inisiyatifine, onun bilincine… Dinî ve millî duygusuna… Ahlak anlayışına kısacası insafına bırakılmaktadır.

Böyle olunca da devlet de geleceğin yurttaşını yetiştirme görevini velinin ve öğrencinin müdahalesine bırakarak sadece hakem rolüne girmekte…
Öğretmen de müşteri memnuniyetini sağlamak, müşteri şikâyetine neden olmamak adına sadece veli ve öğrencinin duygu ve düşüncelerine dikkat etmek durumunda olan basit sıradan görevlilere dönüştürülmektedir.

Hem zaten 2011 ve 2017 yıllarındaki MEB teşkilat yasası ve sosyal etkinlikler yönetmeliği değişiklikleriyle de Atatürk ilke ve inkılapları yanında vatan, millet, bayrak, bağımsızlık gibi kavramların öğrencilere öğretilmesi de öğretim dışı bırakılmış olduğundan; Bu ulusun çocuklarını aynı duygu ve düşüncede birleştirecek herhangi bir durum da söz konusu olamayacaktır.

Şöyle bir düşünün… Öğrencilere vatan, ulus, bağımsızlık, Atatürk, Cumhuriyet gibi kavramların öğretilmesinin eğitim dışı bırakılıp sadece sınav başarısının söz konusu olup hırs ve rekabetin körüklendiği bir ortamda…
Buna bir de öğrenciye sorumluluk kazandıracak ders çalışma, devam etme ve kurallara uyma gibi zorunlulukların kaldırılıp yaptırım uygulanmadığını da eklediğinizde
Öğrencilerin birbirlerini ve yeteneklerini keşfedecekleri, aralarında işbirliği ve dayanışmanın olabileceği tiyatro, müzik, halk oyunu, çeşitli spor alanlarına öğrenci bulunabilir mi?

Ya da şöyle düşünün, okuldaki her öğrencinin yeteneğine göre spor, sanat, folklor gibi sosyal, kültürel ve sportif etkinliklerde görev aldığı bir okulda bu türden bir olay çıkar mı?

Ayrıca okullardaki bu türden etkinlikler, bilinmelidir ki geleceğin spor, sanat, kültür insanlarının ortaya çıkmasının yani keşfedilmesinin de ana unsuru durumundadır.

Yani uzun sözün kısası; bu tür olayların olmamasının yegâne yolu, öğrencileri Atatürk, ulus, vatan, millet, bayrak gibi ortak ulusal bilinçle yetiştirmek dışında; Yeteneklerine göre kendilerini zevkle ifade edebilecekleri sanat, spor ve kültürel etkinliklere yönlendirmekten geçecektir…

Siyasal İslamcı, tarikatlarla protokol yapan bir anlayış bunu yapabilir mi? Mümkün değil ama emin olun başka bir yolu yok, gerisi havanda su dövmektir.

17.04.2026
Nusret KEBAPÇI

DEVLET ÖZELLEŞTİRİLİRSE…

 

DEVLET ÖZELLEŞTİRİLİRSE…

Bundan bir süre önce, ülkeye NATO'nun çok uluslu ordusunun davet edilmesi ve ardından Türkiye'nin " çok uluslu şirketler için yönetim merkezi" olacağına dair yapılan açıklamalar, aslında gelinen noktanın açık bir itirafıdır. Diğer yandan ulus devletin tasfiye süreci ve ulusal kimlik yapısını çok parçalı hale getirme çabaları tam gaz sürerken, artık şu gerçeğin anlaşılması gerekiyor: Ülke, küresel şirketlerin rahatlıkla talan edebileceği açık bir pazar haline gelirken; güçlü bir ulusal ekonomi ve ulusal kimlik yapısının eskiden olduğu gibi yerinde durması mümkün değildir.

Çünkü emperyalizm, pazarını talan ettiği bir ülkede; o pazarı kendisinden geri alma potansiyeli taşıyan güçlü bir ulusal yapı istemez. Pazarın talan edilmesiyle çok kimliklilik sürecinin eş zamanlı başlaması da asla bir tesadüf değil, aksine birbirini tamamlayan bir projedir.

Bu projenin en klasik örneği Yugoslavya'da yaşandı. Şimdi aynı senaryo Türkiye'de oynanıyor.

1974 Yugoslavya'sından 2026 Türkiye'sine

Yugoslavya'nın parçalanmasına giden yol da mermilerle değil, maddelerle döşenmişti. 1974'te yapılan anayasa değişikliği ile de merkez zayıflatıldı; cumhuriyetlere "veto hakkı" benzeri yetkiler verildi. Bugün Türkiye'de "yeni anayasa" adı altında sunulan yerel yönetimlerin güçlendirilmesi veya etnik kimliklerin anayasal tanınması talepleri, Yugoslavya'nın merkezi otoritesini felç eden sürece ne kadar da benziyor! Süreç hep aynı işliyor: Önce ekonomik kıskaçla halk mikro-milliyetçiliğe itiliyor, ardından "müttefik" sıfatıyla gelen yapılar millî orduyu etkisizleştirip bölgenin fiili hakimi oluyor. Eğer bugün kurulan Çok Uluslu Kolordu yapıları, TSK'nın hareket kabiliyetini kısıtlıyor ve karar mekanizmalarına yabancı subayları ortak ediyorsa; bu durum "yumuşak bir Yugoslavya senaryosu"nun askeri hazırlığıdır. Tek fark; Türkiye'nin köklü devlet geleneği nedeniyle bu sürecin "kurumsal dönüşüm ve egemenlik devri" yoluyla zamana yayılmasıdır.

"Ayaklar Altına Alınan" Sadece Etnik Kimlik Değildi

Aslında bu süreç, yıllar öncesinde söylenen "Biz her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alacağız" sözleriyle başladı denilse kesinlikle yanlış olmaz. Gerçi ülke pazarının yabancı sermayeye teslim edilmesinin ilk tohumları 12 Eylül ile birlikte atılmış, ardından Gümrük Birliği anlaşmasıyla gerekli düzenlemeler yapılmıştı. Ama yine de o meşhur açıklamalar gelince, sanıyorum çoğu kişi "her türlü milliyetçilik" derken sadece etnik bir meseleden bahsedildiğine dair bir yanılsamaya düşmüştü. Oysa öyle değildi. Bu açıklama, devletin bundan sonra izleyeceği politikalara dair bir itiraftı. Orada kastedilen ve ayaklar altına alınan; artık millî bir sanayi, enerji, haberleşme, tarım, hayvancılık, bankacılık, maden, ticaret, eğitim ve kültür politikamızın olmayacağıydı. Nitekim öyle de oldu. Bugün enerjiden haberleşmeye kadar her alanda pazarını küresel sermayeye sınırsızca açan, tamamen dışa bağımlı bir ülke haline getirildik.

Memur Devletten "Holding Devletine"

Bugün gelinen noktada bu durum sadece fabrikaların satılması değil; devletin bizzat egemenlik yetkilerinin küresel sermayeye "hizmet veren bir alt birime" dönüştürülmesidir. Eğer bir ordu artık milletini değil de küresel enerji yollarını ve şirket çıkarlarını korumaya kurgulanıyorsa, o ordu artık bir kamu kurumu değil, küresel bir güvenlik taşeronudur. "Devletin milleti olmaz" çıkışları da bu sürecin hukuki kılıfıdır. Ulus devlette hukuk milletin iradesine dayanırken; "özelleştirilmiş" devlette hukuk, küresel şirketlerin yatırım güvenliğini sağlayan bir "hizmet sözleşmesi" halini alır ve "vatandaş" kavramı yerini "müşteri “ye bırakır. Bu modelde siyasetçiler de milletin temsilcisi olmaktan ziyade, küresel sermayenin yerel operasyonlarını yöneten birer "ülke müdürü" (CEO) gibi hareket etmeye başlarlar.

Sonuç

Bugün Türkiye'deki ana akım milliyetçilik, ne yazık ki kendini sadece sembollere hapseden bir "slogan milliyetçiliği “ne dönüşmüştür. Oysa Atatürk'ün İzmir İktisat Kongresi'ndeki ruhundan uzaklaşan bir siyasetin, adı ne olursa olsun millî olması mümkün değildir. Yugoslavya örneğinde nasıl ki devlet "iflas ettirilerek" tasfiye edilmişse; Türkiye’de de  ismi ve şekli korunarak ama içindeki "Türk Milleti" ruhu boşaltılarak bir holdinge dönüştürülmek istenmektedir.

Demek istediğim;

Eskiden fabrikalarımızı özelleştiriyorlardı; şimdi ise anayasamızı ve ordumuzu küresel şirketlerin yönetim kuruluna devrederek bizzat devletin "hukuki ve fiili" varlığını özelleştiriyorlar.

Bilmem anlatabildim mi?

13.04.2026

 Nusret KEBAPÇI

 

6 Nisan 2026 Pazartesi

ASLINDA NE OLUYOR?

 

ASLINDA NE OLUYOR?

Aslında adamlar hiçbir şeyi gizlemiyorlar. Amaçlarını, neyi gerçekleştirmek istediklerini, üstelik başka türlü bir yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde açıkça ilan ediyorlar. Fakat toplum olarak okumayı ve öğrenmeyi pek sevmediğimizdendir nedir; hâlâ kasabın bıçağını bekler gibi, ülkemiz üzerinde uygulanmak istenen senaryoların gerçekleşmesini kayıtsızca beklemekteyiz desek, emin olun yanlış olmaz.

İsterseniz konuya bir soruyla başlayalım ki yaşananlardan ders çıkarır mıyız, yoksa birilerine yandaş olmak uğruna kafamızı bile bile taşa mı çarparız bilmiyorum ama ümidim odur ki aklımızı başımıza almamız çok uzun sürmez.

Sizce İran; ABD emperyalizmi ve İsrail'in bir aydan fazladır süren saldırılarına karşı nasıl mücadele etti? Nasıl oldu da bu büyük güçlere karşı direnebildi? Tıpkı Mustafa Kemal önderliğindeki Türkiye'nin İngiltere'yi dize getirmesi gibi, tıpkı ABD'nin Vietnam'da sukutuhayale uğraması gibi, İran da benzer bir direnç gösterdi.

Üstelik İran, uşaklıkta yarışan pek çok ülkenin aksine, ABD ve İsrail'i durdurmuş; herkesin "sıra hangi ülkede?" diyerek beklediği Büyük Orta Doğu Projesi'ni (BOP) paramparça ederek bölgedeki yerli işbirlikçileriyle birlikte çöpe atmıştır. Üstelik bunu, 47 yıldır Batı'nın ağır ambargoları altında yaşarken başarmıştır.

Ancak İran'ın başarısı sadece 4000 km menzilli füzeler geliştirmesinde değil; asıl önemli olan, iktidarıyla muhalefetiyle tüm halkın "ulus bilinci" içinde vatanına sahip çıkmasındadır. Çünkü ekonomik ve siyasi olarak emperyalizmden bağımsız olmayı, ülkenin kaynakları üzerinde tam egemenlik kurmayı ilke edinmişlerdir. Bugün İran'da; sanayiden tarıma, savunmadan bankacılığa kadar hemen hemen her şey devletin kontrolünde olup milletin malıdır. Kendi gücüne dayanmayı ilke edinmişlerdir; zaten tam bağımsızlık dediğimiz şey de bu değil mi?

Bir de başka bir ülke düşünün ki o ülkede tarım ve hayvancılık bitirilmiş, halk dışarıdan gelen ithal ürünlere muhtaç bırakılmış. Sanayi ve bankalar yabancıların eline geçmiş. Bırakın haberleşmeyi, enerji, akaryakıt bile yabancı kontrolünde olduğu gibi… Köprüler, yollar, limanlar, hastaneler bile yabancı şirketlere emanet!

Şimdi şöyle bir şey yapsak: Ülkemizin haritasını önümüze açıp yabancılara satılan fabrika, banka, toprak, liman, hemen her şeyi harita üzerinde – hangi ülkeye aitse – o ülkenin bayrağıyla işaretlesek, sizce nasıl bir görüntü ortaya çıkar hiç düşündünüz mü?

Belki de o zaman nasıl bir ekonomik işgal altında olduğumuz çok iyi anlaşılır. Ama bundan çok daha önemlisi, yabancılara sattığımız, devrettiğimiz işte o köprüler, yollar, havaalanları, limanlar ve hastaneler bir savaş anında bize hizmet verir mi? Hele ki askeri hastanelerin bile kapatıldığı bir ortamda, başımıza ne gelir, bence üzerinde çokça düşünmek gerekiyor.

Ayrıca tüm bunların yanında birileri yine son zamanlarda "Devletin milleti olmaz" türünden laflar falan da ediyorlar ya; aslında gerçekte söylemek istedikleri şudur: Anayasada bundan sonra ulus devleti oluşturan "Türk milleti" yazılmayacak ama Türk, Kürt, Arap yahut Alevi, Sünni birlikte yazılabilecek. Hem zaten değişiklikten sonra Türkiye çok kimlikli, çok kültürlü, çok dilli bir hale gelecektir. Yani bu söylemin esbabı mucibesi budur.

Hani zaman zaman okuma özürlü, hiçbir tarih bilgisi olmayan ya da tüm tarih bilgileri fesliden öğrendiklerinden ibaret olan birileri de ikide bir ortaya çıkarak "Türk ulus devletini İngilizler kurdu" falan gibi laflar uyduruyorlar ya… İşte bu tür lafları edenler, emin olun ki Türk ulus devletinin düşmanı olup Türkiye'yi parçalamayı amaçlayan emperyalizmin yandaşıdırlar.

Çünkü ulus olmak; ortak dil, tarih dışında ekonomide ve siyasette her türden kararın, egemenliğin Türk ulusunda olması, başka bir gücün egemenliğinin kabul edilmemesi anlamına gelmekle birlikte, aynı zamanda ortak duyguları taşımak, aynı hedefe yönelmek, aynı emperyalist düşmanı ve tehlikeyi görebilmek demektir.

Bugün İran karşısında birileri nasıl ki ulus bilinciyle hareket etmek yerine, olaya mezhep, cemaat veya etnik kimlik penceresinden bakarak kendilerini ABD ve İsrail'in yanında konumlandırıyorlarsa, emin olun aynısı ülkemiz emperyalizmin saldırısına uğradığında da yaşanacaktır, bundan emin olabilirsiniz.

Bu nedenle başta TSK olmak üzere tüm halkı ulus düşüncesinde birleştirmek, emperyalist tehlike ve tehdide karşı uyanık tutmak devletin en önemli görevidir. Eğer bu yapılmıyor, ülke çeşitli projeler adı altında etnik ve dini kimliklere ayrıştırılmaya çalışılıyorsa, bilmelisiniz ki bu konuda yaptığınız her şey emperyalizme hizmet anlamına gelecektir.

Belki diyeceksiniz ki tamam da NATO'nun çok uluslu ordusunun ülkeye davet edilmesi ne alaka? Alakası şu: Hiçbir ülke sadece anayasaya etnik ve dini kimliklerin yazılmasıyla ayrışmaz. Önce diller, kimlikler ayrışır, birbirinden uzaklaşmaya başlar. Sonra da birilerince desteklenecek gerginlik ve düşmanlıklar giderek artar. Ardından da bu kimlikler bir arada yaşanamayacak hale gelince NATO müdahale eder. Demek istediğim, NATO'nun davet edilmesi basit bir olay değil. Çok büyük bir planın parçasıdır. Tabi anlayana…

06.04.2026
Nusret KEBAPÇI

 

30 Mart 2026 Pazartesi

DEVLETİN MİLLETİ OLMAZSA…

 

DEVLETİN MİLLETİ OLMAZSA…

Gün geçmiyor ki birileri tarafından Atatürk’ü, Cumhuriyet’i, ulus devleti hedef alan bir saldırı olmasın. Tesadüf mü? Kesinlikle değil. Aslında amaç; ulus devleti, Cumhuriyet’i "tekçi" veya "100 yıllık narkoz" gibi söylemlerle yıpratarak Atatürk’ün ulus devletini adım adım yok etmek; tamamen dışa bağımlı, çok kimlikli, Osmanlı’nın son zamanları gibi bir yapıya dönüştürmektir. Zaten birazcık dikkat bile bunu dile getirenlerin ülkenin ekonomik ve siyasi bağımsızlığı gibi bir kavramla uzaktan yakından ilgilerinin olmadığını anlamayı mümkün kılıyor.

İşin doğrusu; Batı veya emperyalizm de diyebilirsiniz, neredeyse Atatürk’ten beri bölgede ulusal birlikteliğini pekiştirmiş, ekonomisi güçlü bir ülkeden çok rahatsızlardı. İstiyorlardı ki ülke pazarı  stratejik olsun olmasın küresel sermayeye alabildiğince açılsın. Bununla beraber, ulusal pazar yok edilirken "ulus devlet" de bir daha bir araya gelemeyecek şekilde parçalara ayrılsın. İstenilen tam olarak buydu.

Peki, toplumda büyük bir infiale yol açabilecek bu adımlar neden bir anda atılmadı? Her şey, "haşlanan kurbağa" örneğindeki gibi çok yavaş uygulandı ki; kimse bir anda tepki gösterip "Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?" demesin. Hani birileri, birinci sınıf karnesinden Atatürk çıkarılınca sözde feryat figan ettiler ya; aslında o tamamen timsah gözyaşlarıydı. Doğrusu, yapılanların gerçek anlamda farkına varamamak ve bir anlamda "hem ağlarım hem giderim" mantığında olmaktı.

Süreç yıllar öncesinden başladı. Önce okulların tabelalarından "T.C. Milli Eğitim Bakanlığı" gibi yazılar kalktı; yerini okunması zor, küçük bir logo aldı. Yani o tabelalara bakan birisi – özellikle de yabancıysa – o okulların hangi bakanlığa, hangi devletin kurumuna ait olduğunu anlayamayacaktı. Bunu, Valiliklerden ve pek çok kurumdan "T.C." ibaresinin kaldırılması izledi.

Ardından daha stratejik adımlar geldi. Milli Eğitim Bakanlığı Teşkilat Kanunu değiştirilerek; Atatürk, bağımsızlık, ulus bilinci ve vatan gibi kavramları öğretmekten vazgeçildi. Tamamen küresel sermayenin verdiği görevleri yapmaya odaklanan "vatansız, kimliksiz ve kişiliksiz" bir öğrenci tipi hedeflendi. Bunu, Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği'nden "vatan sevgisi" ve "millet bilinci" ile ilgili maddelerin tamamen çıkarılması takip etti.

Sonuçta, ABD'nin talimatı gereği; "Osmanlı Millet Sistemi" denilen, etnik ve dini kimliklerden oluşan federatif bir devletin oluşabilmesi için gereken adımlar atılmaya başlandı. O kadar ki bazı ABD yetkilileri konuyu açık edip "Çözüm Süreci"nin, dört ülkeye bölünmüş Kürtlerin birleşmesi için çok önemli bir çaba olduğunu açık açık söylemekten bile çekinmediler. Elbette bunun gerçekleşebilmesi için Türk ulus bilincinin adım adım toplum zihninden silinmesi gerekiyordu. Yerine; tüm etnik kimlikleri eşit gören "çok kimlikli", "çok kültürlü", hatta "çok dilli" olan ama emperyalizmin ekonomik ve siyasi egemenliğine karşı en küçük bir itirazı bile bulunmayan bir yapı getirilmesi gerekiyordu ki ülke kolayca parçalanabilsin.

Bugün bile dönüp bakın; ABD'nin BOP sürecinden rahatsız olan İran dışında bir tane İslam ülkesi var mı? Bölgede Afganistan, Libya, Irak ve Suriye saldırıya uğrarken bile sessiz kalan İslam ülkelerinin, kendisini savunan İran’ı kınamaları; tek kelimeyle ABD yandaşı olmaları yanında, bu ülkelerin tamamının ekonomik ve siyasi bağımsızlıktan ne kadar uzak olduklarının en basit kanıtı değil mi?

Tüm bunlar olup biterken, birilerince "Devletin milleti olmaz, milletin devleti olur" gibi sözler de söylenince ister istemez konuya açıklık getirmek şart oluyor. Dünyada; farklı etnik ve dini kimliklerin kendiliğinden, bir otorite olmaksızın bir araya gelebileceği düşüncesi ancak rüyalarda olabilmektedir. Birbirinden farklı mezhep, tarikat, cemaat ve etnik kimlikten insanları bir arada tutmanın dünyada bilinen tek yolu, tüm bu kimlikleri laiklik temelinde bir üst kimlikte birleştirebilecek bir otoritedir. Ona ister Milli Mücadele’deki gibi Müdafaa-i Hukuk deyin, ister Meclis Hükümeti ya da Heyet-i Temsiliye; sonuç aynı kapıya çıkmaktadır: anlayacağınız bir otorite olmadan hiçbir topluluğun kendiliğinden "millet" olamayacağıdır.

Ayrıca "Devletin milleti olmaz" denilmesi de aslında milleti oluşturan dil ve eğitim birliği yanında tarih bilincinin de hiçbir öneminin olmadığı, devletin de bunları gerçekleştirmek gibi bir amacının kalmadığı "milletsiz bir devlet" anlamına gelmektedir. Peki, millet olmadan devlet meşruiyetini nereden alacak? Egemenliğin kaynağı ne olacak? Kime hesap verecek? Hangi değerleri koruyacak? Bu da; herkesin bildiğini okuduğu, ortak hiçbir değerin olmadığı bir kalabalık yanında, sadece emperyalizmin taleplerini yerine getiren bürokratik bir devlet arzulamaktır.

Son olarak; NATO’nun çok uluslu bir ordusunun ülkeye davet edilmesi konusuna değinmemek olmaz. Sözü uzatmadan söylemek gerekirse: Şu an içinde bulunduğumuz süreç, Yugoslavya’nın yaşadıklarına çok benzemektedir. Bilindiği gibi Yugoslavya, 1974’e kadar bir ulus devletti. Benzer tartışmalar orada da yaşandı; kimlikler anayasaya yazılınca devlet ulus olmaktan çıkıp kimlikler ayrılmaya, sonuçta iç savaşa yol açtı. Sonuçta da NATO o ülkeye müdahale etti ve bugün Yugoslavya yok; onun yerine oradan çıkan küçük devletçikler var.

Anlayacağınız senaryo büyük. Bu kıskacı ya ulus kimliğimizle, devletimizle emperyalizmi ülkeden def ederek kurtaracağız ya da parçalanarak çok parçalı devlete dönüşeceğiz. Ve ne yazık ki ortası yok.

30.03.2026
Nusret KEBAPÇI

24 Mart 2026 Salı

İRAN, ABD’NİN VİETNAM’IDIR

 

İRAN, ABD’NİN VİETNAM’IDIR

Birileri fikir fukaralığından İran’ı emperyalist olarak nitelendiriyorlar ya, insan haliyle merak ediyor… ABD onlarca ülkede darbe, saldırı ve işgal yapmasına karşın İran kaç ülkeyi işgal etti? Doğrusu hiç. Ama yine de soralım… İran kaç ülkede kendi yandaş hükümetlerini getirmek adına o ülke liderini kaçırdı veya darbe yaptı? Sanıyorum hiç kimsenin buna verebilecek yanıtı olamaz.

Ya haksız olarak kaynaklarına el koymak adına uydurma gerekçelerle saldırı ve işgal? Yine yok. Ama buna rağmen… İran neredeyse 47 yıldır ABD emperyalizminin hedefinde olan bir ülke. Neden? Ya da neden İran? Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar ve BAE gibi yaklaşık 57 Müslüman ülke olmasına rağmen niçin hedef tahtasında İran var?

Cevap aslında çok açık: Çünkü İran, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve "Büyük İsrail" planının önündeki en büyük engeldir. Dikkat ettiğinizde; ABD bölgede hangi ülkeye müdahale etmeye çalışsa, karşısında doğrudan olmasa bile İran’ın açıkça desteklediği Hizbullah, Hamas ve Husi’ler gibi anti-emperyalist yapıları bulmaktadır. İran bu yapıları gizliden değil, üstelik açıktan desteklemektedir. Dolayısıyla bölgedeki planları sekteye uğratması nedeniyle, son dönemde bazı stratejik değişiklikler görülse de genel olarak Batı’nın ana hedefi konumundadır.

Aslına bakarsanız ABD; Venezuela ve Gazze’de uyguladığı stratejiyi İran’da da denedi. Önce dini lideri, ardından üst düzey yöneticileri ve komutanları hedef aldı. Bu hamlelerle İran’ın da teslim bayrağını çekeceğini hayal etti ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. İran devleti o kadar köklü bir hazırlığa sahipti ki, kim öldürülürse öldürülsün birliğini koruduğu gibi, mücadele azmi kırılmak bir yana daha da güçlendi.

Batı’nın yanıldığı nokta şuydu: İran, bazıları gibi 200 yıllık bir devlet değil; Perslerden gelen 2500 yıllık bir imparatorluk geleneğine sahip devasa bir yapıydı. Böyle olunca da halkı, en zor zamanlarda bile devletiyle kenetlenebilmekte, İçeride bazı hoşnutsuzluklar olsa dahi, "kol kırılır yen içinde kalır" düşüncesindeki gibi emperyalist odaklara karşı sarsılmaz bir birlik mesajı verebilmektedir.

Elbette İran’ı diğer bölge ülkelerinden ayıran pek çok teknik unsur da mevcuttur. 47 yıldır ağır ambargolarla boğuşmasına rağmen, bugün 4 bin kilometre menzilli füzelere sahip olabilmesi bu mücadeleci ruhun eseridir. Ayrıca İran, teknoloji ve insan kaynağı yatırımıyla da şaşırtmaktadır. Türkiye'nin ilk ona bile giremediği mühendis sayısında, yaklaşık 1,5 milyon kişiyle dünyada ilk 5 arasındadır. Bugün ABD ve Siyonist İsrail’e geri adım attırabilmesinin arkasında yatan bu teknolojik güç göz ardı edilmemelidir.

ABD, İran’ın önderlerini öldürerek yönetimini dağıtacağını hesaplamıştı; ancak karşısına yumuşak bir lokma değil, "çelik bir çekirdek" çıktı. Bu durum ABD ve bölgedeki müttefiklerini büyük bir telaşa sevk etti. Ne acıdır ki, düne kadar ABD ve İsrail’in nedensiz saldırıları karşısında en küçük bir tepki bile koyamayan – aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 12 ülke bir bildiri yayınlayarak İran’ı kınama yarışına girdiler.

Elbette bu açıklamaların Tahran açısından hiçbir kıymeti yoktur. Zaten olmamalıdır da. Dünya petrol sevkiyatının kalbi olan Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyeti ve bu konudaki tavizsiz duruşu, İran’ın stratejik üstünlüğünü pekiştirmektedir.

Hani ABD ve İsrail tarafından sıklıkla İran’a kara operasyonu düzenleneceği türünden haberler çıkıyor ya… Bence bir kara operasyonundan bahsedenler, bunu düşünürken; İran’ın devasa yüzölçümünü ve sarp dağlık coğrafyasını asla unutmamalıdır. ABD’nin bu yola başvurması demek, bir anlamda savaşın galibini şimdiden ilan etmek, yani "İran bataklığında boğulmak" demektir.

Bilindiği üzere İran, klasik barış görüşmelerini reddetmekte ve barış için hayati bazı koşulların yerine getirilmesini talep etmektedir. Çünkü bilmektedirler ki; ABD bölgede kaldığı ve birileri ona yataklık yaptığı sürece bölge ülkeleri sürekli baskı ve tehdit altında kalacaktır. Bunu kalıcı şekilde sona erdirmek için İran'ın tavrı nettir: "ABD'nin bölgeden hem askeri, hem de siyasi ve mali olarak çıkarılması, bölgeye güvenlik ve istikrarın yeniden kazandırılması yolunda atılacak en önemli adımdır."

Bu doğrultuda; ABD askeri üslerine ev sahipliği yapan veya ABD uçaklarının bu üsleri kullanmasına izin veren herhangi bir ülke, bu üslerin derhal imha edilmesi riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Ayrıca Arap komşularının ekonomilerini dolardan arındırmaları da gerekmektedir; zira bu, ABD şirketlerinin yerel ekonomilere ve hükümetlere hakim olmasını engellemenin anahtarıdır. Nitekim İranlı bir yetkilinin CNN'e yaptığı açıklamada belirttiği üzere; Tahran, ABD devlet tahvili satın alan ve Hazine bonolarına yatırım yapan şirketleri "savaşın finansörleri" ve "meşru hedef" olarak görmektedir. Bu kurumlara ve yöneticilerine, sermayelerini bir an önce çekmeleri konusunda uyarılar yapılmıştır.

Özetle; ABD'den demokrasi bekleyen 5. kolcu zavallıları konunun dışında bırakırsak bilinmeli ki, ABD kazanırsa Büyük İsrail ve BOP planları devam edecek, bölge ülkeleri etnik ve dini kimliklere ayrıştırılmaya çalışılacaktır. Eğer İran kazanırsa da bölgeye gerçek anlamda bir denge, bağımsızlık ve demokrasi gelecektir.

Bu kadar açık.

23.03.2026
Nusret KEBAPÇI

 

LAİKLİK VE ULUS OLMAK…

 

LAİKLİK VE ULUS OLMAK…

Aslında olay nedir biliyor musunuz? Komşumuz İran, ABD’nin BOP kapsamındaki "Büyük İsrail" hedeflerini gerçekleştirmesi amacıyla ABD ve İsrail’in saldırısına uğradı. Ama görüldü ki İran hiç de zannedildiği gibi yumuşak lokma değil; tersine çelik çekirdek. Böyle olunca ABD ve İsrail hedeflerine kolayca ulaşamayıp savaşın çok daha uzun bir süre süreceğini anlayınca, bu savaşa NATO'yu dâhil etmeyi planlamaktadırlar. Haliyle bunun için de İran'ın NATO üyesi Türkiye'ye saldırması dışında başka bir yolu bulunmamaktadır. İran'ın böyle bir şey yapması mümkün olmadığına göre, iş kalıyor İran'dan atılacak füze provokasyonuna ve bunu gerekçe göstererek ABD yanında savaşa girmeye istekli ülkemizdeki ABD ve İsrail kuklalarına…

Durum böyle olunca Türkiye’yi savaşa sokmak adına girişilen hemen her türden çabaya ulusça karşı durabilmek, ulusal birliğimizi sağlam tutmak…

Bunun için de Atatürk, laiklik ve ulus devlet denildiğinde tüyleri diken diken olan; kendilerine hangi ad ve unvan takılmış olursa olsun, gerçekte sadece ABD işbirlikçisi olan bu kesime ulus devleti ve onun temeli olan laikliği anlatmak, ülkemiz açısından hayati önem taşımaktadır.

Zaten bir süredir yazılarımda ne zaman laiklik kavramı geçse, hemen “birileri “ ki şimdilik isimleri öyle kalsın – Osmanlıcılığı övmeye başlar. Karşılarındaki yazıda neler var, hangi fikirler nasıl savunuluyor, onlar açısından hiç önemli olmazdı ve ne yazık ki olmuyor da. Sanıyorum sosyal medya bağımlılığımızdan mı, yoksa kitap okuma kültürümüz olmadığından mıdır bilmiyorum; kimse araştırmak, karşısındakini anlamak gibi bir çaba içine de girmiyor.

Bu nedenle çok tartışılan laiklik kavramını biraz da açıklığa kavuşturabilmek amacıyla bir soru sorsak ve desek ki: Sizce Atatürk ilkeleri içinde en önemlisi hangisidir? Belki önce soruyu yadırgar ya da kendinizce çok önemli gördüğünüz Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik gibi ilkeleri en önemli olarak söyleyebilirsiniz. Ama ne yazık ki bu doğru değil.

Doğrusunu isterseniz, Altı Ok’un tüm maddelerinin oluşmasını sağlayan en önemli madde laikliktir desek emin olun yanlış olmaz. Çünkü laiklik olmazsa hiçbir madde anlam kazanmıyor.

Hani birileri ısrarla laikliği sadece "dinsizlikmiş” gibi anlıyorlar ya… Öyle değil. Bakın şimdi:

Dini kurallara göre yönetilen ve yöneticileri genelde aynı aileden gelen bir ülkede, Cumhuriyet dediğimiz – halkın kendi kendini yönetmesi, kendi kararlarını kendisinin verip kendi yasasını yapabilmesi – nasıl mümkün olur? Laiklik olmadan böyle bir şey mümkün mü?

Hem zaten tanrının yeryüzündeki gölgesi kabul edilen bir yönetimde hak aramak, karşı çıkmak doğrudan tanrının emirlerine karşı gelmek anlamını da taşıdığından haliyle, ne gerçek anlamda bir meclis, parti, muhalefet, sendika, dernek, meslek odası falan da olamıyor.

Gelelim Milliyetçiliğe… Sahi, dinle yönetilen bir ümmet toplumundan, egemenliğin millette olduğu, milletin söz ve karar sahibi olduğu bir sisteme nasıl geçilir? Evet, yanılmadınız, sadece laiklikle.

Ya Halkçılık? Ya da sadece boyun eğip verilen emri yerine getiren, hiçbir hakkı olmayan bir tebaa nasıl "halk" haline gelir? Evet, yine laiklikle. Değilse zaten tebaasınızdır, halk falan değil.

Sıra geldi Devletçiliğe… Peki, laiklikle devletçiliğin ne ilgisi var derseniz, şöyle açıklayayım:

Bir ülkenin kendi ekonomisini, sanayisini, tarımını koruyabilmesi, ulusal çıkarlarını gözeten politikalar uygulayabilmesi için önce bağımsız bir iradeye sahip olması gerekir. O irade de ancak laik bir anlayışla, yani dini otoritelerin değil, halkın temsilcilerinin karar verdiği bir sistemle mümkündür.

Bugün İslam dünyasına baktığımızda, genelde laik olmayan ülkelerin ekonomide ulusal, devletçi politikalarla değil, küresel sermayeye açık ve belirli aile/tarikat tekeline geçmiş ekonomilerle yönetildiğini görüyoruz. Çünkü laiklik olmadan, ulusal çıkarları gözeten bağımsız bir ekonomi politikası oluşturmak mümkün olamadığına göre ister istemez küresel güçlerin çıkarları öne geçmektedir…

Aslına bakarsanız laiklik, sadece siyasi değil, ekonomik bağımsızlığın da temelidir. Çünkü laiklik olmadan ulus olunamayacağı gibi, ulus olmadan da ulusal ekonomi olamıyor.

Peki, en küçük bir değişime, hatta gelişime bile karşı çıkıp sözde 1000 yıl önceki ekonomik ve siyasi anlayışla Devrim olabilir mi? Mümkün mü?

Gelelim şu devirde hâlâ Osmanlıcılığı savunanlara… Siz hiç Doğu Roma İmparatorluğu'nu, Batı Roma İmparatorluğu'nu yeniden kuracağız, Pers İmparatorluğunu, Moğol İmparatorluğunu canlandıracağız diyen birisini duydunuz mu? Elbette pek mümkün değil. Ama bugünkü bulunduğu yere Cumhuriyet'in eşitlik ilkesi gereği sahip olup, o devirde yaşasa sadece  "hiç" olacağı bir sistemi hala savunuyor olmak, sanıyorum bunu akılla mantıkla açıklamak olası görünmüyor.

Bu arada, hani laiklik olmadan millet (ulus)olunamayacağı, millet olmadan da üzerinde yaşanan toprağın vatan olamayacağını söyleyince bazıları akıllarınca tepki göstererek : "Osmanlı'nın o kadar toprağı vardı!" gibisinden laflar ediyorlar ya ne desek boş!

Sahi Osmanlı'da toprak kimindi? Sakın "halk" falan demeyin; o dönemde halk yok, sadece padişahın mülkü vardı.

Ayrıca bilmeniz gerekir ki vatan, milletin üzerinde egemenlik sağladığı toprak anlamına gelir. Egemen değilseniz zaten o toprak sadece bir arazi parçasıdır.

Eğer siz; vatan toprağının yabancılara satılmasını hiç umursamamışsanız, yabancılara devredilen ve onların kontrol ettiği yol ve köprüleri bile içinize sindirmiş olup ülke madenlerinden tutun sanayi ve tarıma, hatta liman ve gümrüklerinizin bile yabancılara teslim edilmesine sessiz kalmışsanız, sizinle vatan tartışmasına girmenin zaten hiçbir mantığı yok…

Çünkü vatan, üstündekilerle ve altındakilerle bir bütündür. Tüm bunları sorun etmiyorsanız, siz zaten ulus karşıtı olmak dışında, vatan kavramını da çoktan unutmuşsunuz demektir.

Ancak şu kadarını söyleyeyim: eğer bir ülkede…

"Laiklik giderse, ulus devlet gider, ulus olma bilincinizle birlikte egemenliğiniz gider, vatan üzerindeki hakkınız gider, ekonomik ve siyasi bağımsızlığınız gider."

Ama yerine ne gelir biliyor musunuz?  Kimlikçi politikalarla beraber tarikat ve cemaatleşme gelir, etnik parçalanma gelir.  Sömürgeleşme gelir, ama asla demokrasi, özgürlük gelmez…

17.03.2026
Nusret KEBAPÇI

 

10 Mart 2026 Salı

FATMA NUR ÖĞRETMEN'İ KİM ÖLDÜRDÜ?

 

FATMA NUR ÖĞRETMEN'İ KİM ÖLDÜRDÜ?

Geçtiğimiz günlerde bir lisede Fatma Nur öğretmen, okulun bir öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülerek aramızdan koparıldı. Olayın ardından yaşanan gelişmelere ve sosyal medya paylaşımlarına bakıldığında; genellikle okullardaki güvenlik önlemlerinin yetersizliği ve daha sıkı tedbirler alınması gerektiği üzerinde duruldu. Ancak bence konu o kadar basit değil.

Üstelik okullarda çok sayıda güvenlik görevlisi, hatta polis görevlendirmek bile emin olun bu sorunu çözmeye yetmeyecektir. Çünkü okullardaki şiddet konusu sadece polisiye önlemlerle çözülemez. Eğer çözüm tüm okullara karakol kurmaktan geçiyorsa – ki bu mümkün değildir – orası okul olmaktan çoktan çıkmış demektir. Böyle bir ortamda yaşananlara "eğitim-öğretim" denilebilir mi? Bu durum üzerinde çokça düşünmeliyiz.

Peki, bu ortamda herkese bir soru: Bu şiddet sadece öğretmenlere mi uygulanıyor? Kesinlikle değil. Şiddet uygulanan meslek grupları arasında; toplumun kurallara uymasını sağlamakla görevli emniyet mensuplarımız olduğu gibi, hizmet etmeye çalışan, insanları tedavi etmekle yükümlü doktor ve hemşirelerimiz de bu tür davranışlardan paylarını almaktadır. Elbette şiddet sadece bu mesleklerle sınırlı kalmayıp toplumun geneline yayılmış durumda. Trafikte veya herhangi bir anlaşmazlıkta insanların sıklıkla şiddete başvurduğunu görünce, sadece suç işleyeni yakalayıp cezalandırmaktan ziyade "bataklığı kurutmak" daha doğru olmaz mı?

Elbette doğru olur. Ancak konuya açıklık getirmek adına işe bir soruyla başlayalım: Sizce bugün tüm halkı birleştirecek bir ideoloji, onları aynı duyguda buluşturacak bir düşünce sistemi var mı? Ne yazık ki yok. Peki, eğitimle öğrencilerde ortak bir duygu ve düşünce geliştirmek gibi bir gayret var mı? İnanın o da yok.

Aslında bu durum bir tesadüf değil, yasal düzenlemelerle örülen bir süreçtir. Bakın, daha önceki MEB Teşkilat Yasası'nda Milli Eğitim Bakanlığı'nın görevi; "Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliği ‘ne bağlı, Türk milletinin milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerini benimseyen... Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen vatandaş yetiştirmek..." şeklinde tanımlanırken, 2011'de yapılan değişiklikle "...küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak..." haline getiriliverdi. Çünkü ülke pazarını ulusal olmaktan çıkarıp küresel sermayeye açık hale getirince, eğitimin bundan payını almaması düşünülemezdi. Ne istiyordu küresel sermaye? Vatansız, milletsiz, kimliksiz, kişiliksiz bir nesil! Çünkü sömürünün sonsuza kadar sürebilmesi için gelecekteki nesillerin de buna uygun yetiştirilmesi gerekiyordu.

Bununla da kalınmadı; 2017 yılında MEB Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği değiştirilerek, sosyal etkinliklerin amacını "Öğrencilerin Atatürk İlke ve İnkılâplarına bağlı yurttaşlar olarak yetişmelerine katkıda bulunmak" şeklinde tanımlayan 5. madde de yönetmelikten çıkarılıverdi. Anlayacağınız artık eğitimde Atatürk, Devrimleri ve Anayasa'nın başlangıç ilkeleri değil; küresel sermayenin istediği ulus bilincinden yoksun, sadece onlara hizmet edecek bir yapı kurgulanıyordu.

Hani zaman zaman film ve dizilerde de "Eğitim şart!" veya "Her şeyin başı eğitim" gibi sözler edilir ya; işte bu haliyle o sözler doğru değil. Eğer bir ülke ulusal ekonomisine sahip çıkar; sanayisini, tarımını geliştirir ve ekonomik-siyasi bağımsızlığı temel alırsa işte o zaman, emperyalizme fırsat vermemek ve parçalanmamak adına tüm halkı "ulus bilincinde" birleştirecek ulusal bir eğitim verilir ki gelecek kuşaklar ülkenin bağımsızlığına sahip çıksın.

Ama bir ülke ki ekonomisini ulusal olmaktan çıkarıp hemen hemen her şeyi alınıp satılabilir bir "meta" haline getirir, ülkenin tüm varlıklarını ve topraklarını küresel sermayeye "babalar gibi" satar, emin olun eğitim sistemi de ister istemez buna göre yapılandırılacaktır. Yani eğitim, toplumda güçlü bir ulus bilinci veya bağımsızlık duygusu oluşturmak yerine; küresel sermayeyi rahatsız etmeyecek, "çok kültürlü ve çok kimlikli" bir yapıya dönüştürülecektir. İşin "özü" budur.

İşte bu yüzden bugün devlet okullarında dini eğitim verilerek ulus bilinci yok edilmekte, öğrencilerin sorgulama yetenekleri köreltilirken; neredeyse her ülkeye, her tarikata, her sermayeye eğitim izni verilerek emperyalizmin istediği o çok kimlikli, çok kültürlü yapının altyapısı da hazırlanmaktadır. Tabii iş sadece bununla da bitmemekte; daha önce güçlü ulusal devletin öğrenci üzerinde sözü geçen "yetkili öğretmeni", hasta üzerinde sözü geçen "doktoru", hak ihlalinde müdahale eden "polisi" olan o saygın görevler de neoliberal küreselci sistemden payını alarak değişime uğramaktadır. Eğitim ve sağlığın tamamen ticaret haline getirilmesi nedeniyle de, bu alanlar "müşteri odaklı" bir yapıya dönüştürülmektedir.

Bu durumda da "müşteri memnuniyeti" edebiyatıyla öğretmen okulda "eğitim lideri", doktor "sağlık rehberi" gibi içi boşaltılmış sıfatlarla tanımlanırken aslında bu görevliler, devlet anlayışının değişmesiyle birlikte "müşterinin işini gören hizmetli" durumuna düşürülmekte ve görev yaptıkları alanlarda sözleri geçmez hale getirilmektedir.

Düşünebiliyor musunuz? Öğrenci ders çalışmak zorunda değil, devam etmeye zorlanamıyor, kurallara uyması için bir yaptırım da söz konusu değil. Hiçbir konuda sorumluluğu olmayan bir öğrenci, gelecekte nasıl bir vatandaş olur dersiniz? Kendisini her konuda yetkili görüp hiçbir konuda sorumluluk almayan bir kişi olmaz mı?

Demek istediğim; Fatma Nur öğretmenleri korumanın yolu okulları karakola çevirmek değildir. Çözüm; ders çalışmamanın, okula devam etmemenin ve kurallara uymamanın sorumluluğunu alarak bedelini ödemek zorunda kalan disiplinli bir eğitim sistemiyle gerçekleşecektir.

Gerisi hikâyedir.

09.03.2026
Nusret KEBAPÇI