12 EYLÜL’ÜN ARKA PLANI…
Eylül ayının gelmesiyle
birlikte birdenbire "80’ler" adı verilen bir furya başladı.
Kimi yapay zekâyla
düzenlenmiş o yılların saç modelleriyle sosyal medyada boy gösterdi, kimi
sakalıyla. Hatta öyle ki renklendirilmiş, çok renkli kıyafetleriyle
fotoğraflarını sergileyen bile oldu.
Tüm bunlardan ortaya
çıkıyor ki; birileri, 12 Eylül'ün o baskıcı, despot rejiminin gündeme gelmesini
istemiyor. Yoksa ne demeye eylül ayı boyunca o günlerde yaşananlardan çok, bu
tür kıyafet ve saç gösterileri yer aldı, öyle değil mi?
Ama tüm bu 80'ler
furyasına rağmen bizim yine aklımıza idamlar, cezaevleri, 1402'liklerle
görevden alınan her meslekten insanlar, topluca bir ilden diğer illere yapılan
sürgünler ve Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlardan başka bir şey gelmedi.
Zaten istesek de
gelemezdi.
Belki 12 Eylül deyince yaşadıklarınızdan
ya da duyduklarınızdan öğrendiklerinizle , "O yıllarda ülke, sokaklar,
hatta okullar bile farklı görüşten gençler tarafından paylaşılmıştı. Her köşe
başı, her semtteki okul farklı düşüncedeki gençler tarafından kontrol
ediliyordu. Ve bu gençlerin sokak çatışmaları, okul işgalleri 12 Eylül olur
olmaz, bir gecede bıçakla kesmiş gibi duruverdi" şeklinde
düşünebilirsiniz.
Hem zaten bilindiği
gibi 12 Eylül'ü takip eden günlerde de herhangi bir olay yaşanmamış. Ortalık
birden süt liman olmuş, tüm olaylar birdenbire sona ermişti.
Bununla beraber ben
size desem ki;
Ama aslında iş tamamen
bambaşka bir yerden kaynaklanıyor. 12 Eylül'ün yapılma nedeni kesinlikle
gençlerin çatışmaları, okulların işgalleri falan değildi. Tam tersine bu
olaylar tamamen 12 Eylül olabilsin diye yapılmış ve her geçen gün büyümesine
zemin hazırlanmıştı desem belki bir kısmınız şaşıracak.
Altında ne olup
bittiğini de merak edecekti, bu yüzden konunun daha iyi anlaşılması için tarihi
biraz geriye saralım.
Ne kadar mı?
1963 yılı bence pekâlâ
uygun. Evet, yıl 1963... Pek çok zaman olduğu gibi o tarihte de Avrupa
hayranlığı devlet içinde çok fazla. Yönetenler kendi ülkesini kalkındırıp
geliştirmekle uğraşmak, yatırım yapmak, üreten AB gibi ülkelerle yarışmak
yerine bir an önce AB'ye kapağı atmak derdinde. Tabii o zamanki adı AET, yani
Avrupa Ekonomik Topluluğu. İşte 1963 yılında, İnönü döneminde AET ile Ankara Anlaşması imzalanıyor.
Bu anlaşmaya göre Türkiye, çeşitli sanayi sektörlerini 12 yıl, bazılarını 22
yıl içinde geliştirmek; sürelerin bitiminde de ülke pazarını yabancı sermayeye
koşulsuzca açmak durumundaydı.
Yani ulusal ekonomiden
neoliberal ekonomiye geçilecekti.
Ama bu anlaşma hemen
yürürlüğe giremedi. Ülke meclislerinin onayı, ek protokollerin imzalanması
derken aradan uzun yıllar geçti. Nihayetinde belirlenen geçiş süreci
tamamlanarak ülke pazarı yabancı sermayeye açıldı. 24 Ocak Kararları denilen,
ithal ikameci sanayinin bitirilip ihracat ekonomisine geçişle ilgili neoliberal
ekonomi yasaları da bu sürecin ekonomik altyapısını hazırlamayı amaçlıyordu.
Bu kararlara göre
devlet ekonomiden hızla çekilecek, sübvansiyonlar ve tarım destekleri
kesilecek, Türk Lirası devalüe edilecek ve en önemlisi ücretler baskılanarak
emek ucuzlatılacaktı. Avrupa’nın devasa sanayisi karşısında teknoloji ve üretim
gücüyle ayakta kalamayan Türkiye, ancak "ucuz işgücü deposu" ve
"dikensiz bir tüketim pazarı" haline getirilerek o çok istediği Batı
sistemine girebilecekti.
Tüm bunlarla zaten
yabancı sermayeye, "Gelin, pazarımız açık, emeğimiz ucuz, korumamız
yok" mesajı verilmekteydi.
İşte bu nedenle; 1963
yılında imzalanan anlaşmayı ve buna dayanak olarak hazırlanan 24 Ocak
Kararlarını uygulayabilmek amacıyla, tepki gösterebilecek, mücadele ederek
süreci sabote edecek sendika, dernek, parti, meslek odası her ne varsa
kapatılmalıydı. Bunun için de ülkede halk (daha doğrusu gençler) ayrıştırılarak
olaylar körüklendi.
Çünkü ancak askeri bir
diktatörlükle uygulanabilecek olan bu düzenleme ve yasalar için öncelikle
toplumun askeri müdahaleyi "kurtuluş" olarak görmesi gerekiyordu.
Bu nedenle de bilinçli
olarak olayların tırmanmasına göz yumuldu, hatta bizzat beslendi. Yaratılan bu
şiddet sarmalı, sadece siyasi bir dizayn aracı değil, aynı zamanda yeni
ekonomik düzenin önündeki toplumsal direnci kırmak için kullanılan bir
buldozerdi.
Bunu planlayanlar da
biliyorlardı ki; bu kararlar, dernek, sendika, parti, hatta meclis gibi
herhangi bir muhalefet odağı varken uygulanamayacaktı.
İşte 12 Eylül darbesi
bunu gerçekleştirmek amacıyla yapıldı.
1963'te başlayan
sürecin sonunda Türkiye'nin Batı sermayesine dikensiz bir pazar olarak
sunulması gerekiyordu. 12 Eylül darbesi de bunu sağladı. Nitekim darbenin hemen
ardından partilerin, derneklerin, meslek odalarının ve sendikaların
kapatılması, grevlerin yasaklanması ve ücretlerin baskılanmasıyla, yabancı
sermayeye açılma süreci hiçbir toplumsal muhalefetle karşılaşmadan,
tereyağından kıl çeker gibi halledilmiş oldu.
Aslına bakarsanız;
bizimki gibi ülkelerde neoliberal ekonomik politikalarla federasyon ve çok
kimliklilik tartışmalarının ilk defa gündeme getirilmesi de 12 Eylül'le beraber
olmuştur. Ulusal sanayiyi ve devletçi ekonomiyi tasfiye edip yerine dışa
bağımlı neoliberal politikaları yerleştiren o anlayış, aynı eşzamanlılıkla
üniter ulus-devlet yapısını da tartışmaya açmıştır.
Aslında tarihten ders
almadığımız için bugün de aynı süreci yaşamıyor muyuz?
Bir yandan sanayimiz,
bankalarımız, limanlarımız, hatta çok uzun yıllar önce yapılan yollarımız, köprülerimiz,
madenlerimiz, topraklarımız yerli yabancı denilmeden sermayeye peşkeş
çekilirken;
Diğer yandan
"terörsüz Türkiye" masallarıyla körüklenen federasyon ve anayasa
değişikliği tartışmaları kesinlikle tesadüf değildir.
Çünkü emperyalizm;
ülkenin kaynaklarını, sanayisini ve madenlerini talan ederken, tıpkı bugün
olduğu gibi karşısında kendisini her an bu topraklardan kovabilecek birleşik ve
güçlü bir ulus istemiyor.
Olay budur.
15-09-2026
Nusret KEBAPÇI