21 Eylül 2026 Pazartesi

ABD İLE DOSTLUK, KOMŞUYA DÜŞMANLIKTIR…

 

ABD İLE DOSTLUK, KOMŞUYA DÜŞMANLIKTIR…

BOP tüm hızıyla devam ediyor. Afganistan, Libya, Irak ve son olarak Suriye'nin parçalanmasıyla, yıllar önce açıklandığı gibi 22 Müslüman ülkenin haritasını değiştirme hedefine adım adım ilerleniyor. Amaç çok net: Bölgede İsrail dışında hiçbir ulus devlet bırakmamak. Dikkat ederseniz ABD'nin hedefinde hiçbir zaman Körfez monarşileri olmadı; asıl hedef, emperyalizmi kovarak petrolü ve tüm kaynaklarını millileştiren, kendi toprağında egemen olmak isteyen ülkelerdi.

Ve şimdi sıra İran'da. İran, halkıyla çok güçlü bir birlik yaratmış ve tüm baskı ve ambargolara karşın ulusal ekonomisini güçlendirmeyi başarmış, bu nedenle de ABD ve İsrail saldırılarına karşı olağanüstü bir çabayla karşı koyabilmiştir. Bugün İran, Yemen'deki Husilerin de desteğiyle Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı'na hâkim durumdadır.

Ancak bu durum ABD'yi durdurmamış; Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'la "Mekke Anlaşması" adı altında bir Arap NATO'su oluşturmuş ve ABD saldırılarına destek olan Pakistan ve Suudi Arabistan'ı korumak adına Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan yanında savaşa girmesi karara bağlanmıştır.

Tabii Türkiye bununla yetinmeyip kraldan çok kralcı olarak; İran'ın 1981'den beri Türkiye'de bulunan bankası olan Bank Mellat'ı kapatmış, İran Havayolları'nın Ankara ve İstanbul'a uçuşlarını da iptal edebilmiştir.

Tabii ABD'ye teslimiyetin bir sonraki bedeli de Rusya'yla petrol ticareti yapan üçüncü ülkelerin ABD tarafından yüzde yüz gümrük vergisiyle cezalandırılacağının yine ABD tarafından açıklanmasıdır. Bu dayatma karşısında Türkiye'de iktidarın nasıl bir tavır alacağı merak konusudur ama gönül ister ki bu tavır komşularımıza karşı tertip içermesin.

Dış politikada bunlar yaşanırken, ülke içinde de ulus devleti hedef alan, hatta konu açıldığında hemen "Ulus devleti İngilizler kurdu" gibisinden laflar edip diğer yandan da tarihte ilk defa hanedan adıyla değil, milletin adıyla Türk devletini kuran Atatürk'ü bile İngilizlere yakın göstermeye çalışan Teali İslam Cemiyeti, Kürt Teali Cemiyeti, hatta İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin günümüzdeki uzantıları sanıyorum hiçbirimize yabancı değil. Üstelik son yıllarda sesleri en çok çıkan da onlar.

Ne yazık ki bugün Türk siyaset sahnesinde Türk ulus devleti tamamen sahipsiz bırakılmış ve doğrudan bu uzantıların saldırısına açık hale gelmiştir. Çünkü ABD'nin BOP projesini içeride en çok sahiplenenler de yine onlardır. Üstelik devletin halkın gözünde eşit, adil, yurttaşını koruyan sosyal devlet özelliğini yitirmesi ve devlete olan güvenin sarsılması da bu yapıların yıkıcı işini oldukça kolaylaştırmaktadır.

Zaten bilindiği üzere ABD, BOP'u gerçekleştirmek amacıyla 22 Müslüman ülkenin sınırlarını değiştirmeyi amaçlıyordu. Ve tabii bildiğiniz gibi, ülkelerin sınır değişikliği öyle tapu kadastroyla falan olmaz. Önce içerideki etnik ve dinsel kimlikler kışkırtılıp desteklenir, ardından mühimmat ve silahla beslenir. Sonrasında da mevcut iktidar ayaklanmayı bastırmaya çalışınca da onlarla anlaşılması yönünde baskı yapılır. Yani bugüne kadar bölgemizde yaşananlar hep bu şekilde oldu.

Her ne kadar BOP ve dahası Büyük Kürdistan projesi İran ayağında çamura saplanmış; üstelik ABD, Hürmüz Boğazı'nın yanı sıra Husilerin mücadelesiyle Babülmendep Boğazı'ndaki kontrolünü kaybetmiş olsa da; bizdeki BOP süreci, meşruiyeti ABD'den alan siyasal İslamcı ulus karşıtı iktidar tarafından ne yazık ki ciddi hiçbir muhalefetle karşılaşmadan tüm hızıyla sürdürülmektedir.

Bir yandan terör örgütü liderine komisyon üyeliği gibi statü verilip villaya çıkartılmaya çalışılırken, diğer yandan etnik kimlikçiliğe dayalı çok kimlikliliğin, çok dilliliğin önünü açacak anayasa değişikliği için adımlar atılmakta. Tüm bunlar yapılırken de daha önce bitirilen tarım ve hayvancılığa ek olarak, Meclis devre dışı bırakılarak sadece tek imza ile yine pek çok ilimiz orman vasfından çıkarılmakta. Bir kurşun bile atılmadan ülkenin tüm kaynakları, toprakları, madenleri, enerjisi, haberleşmesi hatta yol, köprüler yanında hastaneleri bile küresel şirketlere teslim edilmekte ve böylece ülke ekonomik olarak tamamen yok edilmektedir.

Bir ülke düşünün; yol ve köprüleriyle birlikte limanlarını, enerjisini, haberleşmesini, hatta hastanelerini devrederek halkının sağlığını, tedavisini bile yabancılara teslim etmiş olsun. Sizce böyle bir anlayışın; emperyalizmle mücadele etmek, stratejik kurum ve madenleri korumak, tarım ve hayvancılığı yeniden millî hale getirmek gibi bir derdi olabilir mi? Elbette yok.

Fakat asıl tehlike şu: Bugün sessizlikle geçiştirerek kendilerince muhalefet yaptıklarını düşünenlerin yarın iktidar olsalar bile ülkeyi tekrar düzlüğe çıkarmaları hiç de kolay olmayacak. Zaten küresel sistemle uyum arayan mevcut siyasi yapıların hiçbirinde böyle milli bir dert de görünmüyor.

Üstelik salt bir iktidar değişimiyle bu karanlık tablonun tersine çevrilmesi sanıldığı kadar basit değil. Çünkü yabancılara devredilen hemen her alanda egemenlik, artık uluslararası tahkim kurullarına geçmiş durumda. Sözleşmelerde açık bir hukuksuzluk saptanmadığı takdirde, iptal durumunda Türkiye çok ağır tazminatlara mahkûm edilebilir.

Bu durum ortada asker görünmese bile ülkenin siyasal İslamcı bir parti eliyle emperyalistlere hiçbir işgal ve saldırı söz konusu olmadan kendiliğinden teslim edilmesi değil de nedir? Peki, ekonomiyi tamamen yabancılara devreden bu politikanın, ülkenin etnik ve dini kimliklerle ayrıştırılması dışında başka bir şansı olabilir mi?

Belki İktidar, ABD talimatlarını yerine getirerek meşruiyetini devam ettirdiğine, bu nedenle de kendisini güvende hissettiğine inanıyor ve tüm bu teslimiyet adımlarını atarken ABD ile dost olduğunu düşünüyor olabilir. Ancak Henry Kissinger'ın o ünlü sözünde olduğu gibi bilinmesi gerekir ki; ABD ile düşman olmak tehlikelidir ama ABD ile dost olmak ölümcüldür!

Hâlbuki Türkiye'nin ihtiyacı; satılan, devredilen tüm kaynak ve toprakları, maden ve yol, köprü yani hemen her şeyi millileştirmek; ayrım gözetmeksizin tüm bölgelerde devletin aktif yatırımcı olup bölgelerin özelliğine göre tarımı, sanayiyi destekleyip bölgeler arasındaki eşitliği sağlayarak toplumda birliği pekiştirip yeniden fabrika ayarlarına dönmek olmalıdır; yoksa halkı yoksullaştırarak ayrıştırmak değil!

22-Eylül-2026

Nusret KEBAPÇI

 

12 EYLÜL’ÜN ARKA PLANI…

 

12 EYLÜL’ÜN ARKA PLANI…

Eylül ayının gelmesiyle birlikte birdenbire "80’ler" adı verilen bir furya başladı.

Kimi yapay zekâyla düzenlenmiş o yılların saç modelleriyle sosyal medyada boy gösterdi, kimi sakalıyla. Hatta öyle ki renklendirilmiş, çok renkli kıyafetleriyle fotoğraflarını sergileyen bile oldu.

Tüm bunlardan ortaya çıkıyor ki; birileri, 12 Eylül'ün o baskıcı, despot rejiminin gündeme gelmesini istemiyor. Yoksa ne demeye eylül ayı boyunca o günlerde yaşananlardan çok, bu tür kıyafet ve saç gösterileri yer aldı, öyle değil mi?

Ama tüm bu 80'ler furyasına rağmen bizim yine aklımıza idamlar, cezaevleri, 1402'liklerle görevden alınan her meslekten insanlar, topluca bir ilden diğer illere yapılan sürgünler ve Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlardan başka bir şey gelmedi.

Zaten istesek de gelemezdi.

Belki 12 Eylül deyince yaşadıklarınızdan ya da duyduklarınızdan öğrendiklerinizle , "O yıllarda ülke, sokaklar, hatta okullar bile farklı görüşten gençler tarafından paylaşılmıştı. Her köşe başı, her semtteki okul farklı düşüncedeki gençler tarafından kontrol ediliyordu. Ve bu gençlerin sokak çatışmaları, okul işgalleri 12 Eylül olur olmaz, bir gecede bıçakla kesmiş gibi duruverdi" şeklinde düşünebilirsiniz.

Hem zaten bilindiği gibi 12 Eylül'ü takip eden günlerde de herhangi bir olay yaşanmamış. Ortalık birden süt liman olmuş, tüm olaylar birdenbire sona ermişti.

Bununla beraber ben size desem ki;

Ama aslında iş tamamen bambaşka bir yerden kaynaklanıyor. 12 Eylül'ün yapılma nedeni kesinlikle gençlerin çatışmaları, okulların işgalleri falan değildi. Tam tersine bu olaylar tamamen 12 Eylül olabilsin diye yapılmış ve her geçen gün büyümesine zemin hazırlanmıştı desem belki bir kısmınız şaşıracak.

Altında ne olup bittiğini de merak edecekti, bu yüzden konunun daha iyi anlaşılması için tarihi biraz geriye saralım.

Ne kadar mı?

1963 yılı bence pekâlâ uygun. Evet, yıl 1963... Pek çok zaman olduğu gibi o tarihte de Avrupa hayranlığı devlet içinde çok fazla. Yönetenler kendi ülkesini kalkındırıp geliştirmekle uğraşmak, yatırım yapmak, üreten AB gibi ülkelerle yarışmak yerine bir an önce AB'ye kapağı atmak derdinde. Tabii o zamanki adı AET, yani Avrupa Ekonomik Topluluğu. İşte 1963 yılında, İnönü döneminde AET ile Ankara Anlaşması imzalanıyor. Bu anlaşmaya göre Türkiye, çeşitli sanayi sektörlerini 12 yıl, bazılarını 22 yıl içinde geliştirmek; sürelerin bitiminde de ülke pazarını yabancı sermayeye koşulsuzca açmak durumundaydı.

Yani ulusal ekonomiden neoliberal ekonomiye geçilecekti.

Ama bu anlaşma hemen yürürlüğe giremedi. Ülke meclislerinin onayı, ek protokollerin imzalanması derken aradan uzun yıllar geçti. Nihayetinde belirlenen geçiş süreci tamamlanarak ülke pazarı yabancı sermayeye açıldı. 24 Ocak Kararları denilen, ithal ikameci sanayinin bitirilip ihracat ekonomisine geçişle ilgili neoliberal ekonomi yasaları da bu sürecin ekonomik altyapısını hazırlamayı amaçlıyordu.

Bu kararlara göre devlet ekonomiden hızla çekilecek, sübvansiyonlar ve tarım destekleri kesilecek, Türk Lirası devalüe edilecek ve en önemlisi ücretler baskılanarak emek ucuzlatılacaktı. Avrupa’nın devasa sanayisi karşısında teknoloji ve üretim gücüyle ayakta kalamayan Türkiye, ancak "ucuz işgücü deposu" ve "dikensiz bir tüketim pazarı" haline getirilerek o çok istediği Batı sistemine girebilecekti.

Tüm bunlarla zaten yabancı sermayeye, "Gelin, pazarımız açık, emeğimiz ucuz, korumamız yok" mesajı verilmekteydi.

İşte bu nedenle; 1963 yılında imzalanan anlaşmayı ve buna dayanak olarak hazırlanan 24 Ocak Kararlarını uygulayabilmek amacıyla, tepki gösterebilecek, mücadele ederek süreci sabote edecek sendika, dernek, parti, meslek odası her ne varsa kapatılmalıydı. Bunun için de ülkede halk (daha doğrusu gençler) ayrıştırılarak olaylar körüklendi.

Çünkü ancak askeri bir diktatörlükle uygulanabilecek olan bu düzenleme ve yasalar için öncelikle toplumun askeri müdahaleyi "kurtuluş" olarak görmesi gerekiyordu.

Bu nedenle de bilinçli olarak olayların tırmanmasına göz yumuldu, hatta bizzat beslendi. Yaratılan bu şiddet sarmalı, sadece siyasi bir dizayn aracı değil, aynı zamanda yeni ekonomik düzenin önündeki toplumsal direnci kırmak için kullanılan bir buldozerdi.

Bunu planlayanlar da biliyorlardı ki; bu kararlar, dernek, sendika, parti, hatta meclis gibi herhangi bir muhalefet odağı varken uygulanamayacaktı.

İşte 12 Eylül darbesi bunu gerçekleştirmek amacıyla yapıldı.

1963'te başlayan sürecin sonunda Türkiye'nin Batı sermayesine dikensiz bir pazar olarak sunulması gerekiyordu. 12 Eylül darbesi de bunu sağladı. Nitekim darbenin hemen ardından partilerin, derneklerin, meslek odalarının ve sendikaların kapatılması, grevlerin yasaklanması ve ücretlerin baskılanmasıyla, yabancı sermayeye açılma süreci hiçbir toplumsal muhalefetle karşılaşmadan, tereyağından kıl çeker gibi halledilmiş oldu.

Aslına bakarsanız; bizimki gibi ülkelerde neoliberal ekonomik politikalarla federasyon ve çok kimliklilik tartışmalarının ilk defa gündeme getirilmesi de 12 Eylül'le beraber olmuştur. Ulusal sanayiyi ve devletçi ekonomiyi tasfiye edip yerine dışa bağımlı neoliberal politikaları yerleştiren o anlayış, aynı eşzamanlılıkla üniter ulus-devlet yapısını da tartışmaya açmıştır.

Aslında tarihten ders almadığımız için bugün de aynı süreci yaşamıyor muyuz?

Bir yandan sanayimiz, bankalarımız, limanlarımız, hatta çok uzun yıllar önce yapılan yollarımız, köprülerimiz, madenlerimiz, topraklarımız yerli yabancı denilmeden sermayeye peşkeş çekilirken;

Diğer yandan "terörsüz Türkiye" masallarıyla körüklenen federasyon ve anayasa değişikliği tartışmaları kesinlikle tesadüf değildir.

Çünkü emperyalizm; ülkenin kaynaklarını, sanayisini ve madenlerini talan ederken, tıpkı bugün olduğu gibi karşısında kendisini her an bu topraklardan kovabilecek birleşik ve güçlü bir ulus istemiyor.

Olay budur.

15-09-2026

Nusret KEBAPÇI

 

KİMLİK TUZAĞI: SÖZDE KÜRT SORUNU

 

KİMLİK TUZAĞI: SÖZDE KÜRT SORUNU

Ülkemizde bir kesim neredeyse yıllardır "Kürt sorunu" denilen ve pek çok yere çekilebilecek bir söylemde bulunmaktadır. Öyle ki, bunu dile getirerek Kürt kimliği üzerinden bizim de içinde bulunduğumuz dört ülkeden koparılacak parçalarla ABD ve İsrail destekli bir "Büyük Kürdistan" yaratılmak istendiği; başka bir şekilde söylersek, bölgede etnik ve dinsel bakımdan kendilerine yakın ülkeler de bulunmadığından ikinci bir İsrail'in kurulmaya çalışıldığı bile söylenebilir.

İnsan haliyle merak ediyor: Eğer ortada bir sorun varsa, sorunu olmayan Türklerden farklı olarak mağdur edildikleri ne vardır?

Kaldı ki Türkiye bir ulus devlettir. Bu nedenle ülkede yaşayan herkes, etnik ve dinsel farklılıklarına bakılmaksızın, Türk milletinin eşit bir ferdi olarak kabul edilir. Ulus devletler etnik ve dini kimlikler karşısında tarafsızdır; bireyleri yalnızca eşit yurttaşlar olarak görür. Bu sistemde etnik ve dinsel haklar, toplu veya grup temelli değil, yalnızca bireysel hak düzeyinde tanınır. Dolayısıyla Türk kimliğini yadsıyarak etnik veya dinsel temelde toplu taleplerde bulunmak, ulus devletin temel ilkelerine aykırı olup, bu tür talepler sadece Türkiye’de değil dünyadaki hiçbir ulus devlette kabul edilemez.

Şimdi şöyle bir düşünün; Kürt kökenli Türk vatandaşının, Türk kökenli Türk’ten hak ve özgürlük anlamında ne gibi bir farkı vardır? Bugün eşit bir yurttaş olarak, istediği okulda etnik kimliğine bakılmaksızın okuma özgürlüğüne sahip olduğu gibi, etnik ve dinsel kökeni sorgulanmadan işe de girebilmekte, Türkiye'nin hemen her yerinde ticaret yapabilmektedir. Asker, hatta en üst seviyede komutan olabildiği gibi; seçme ve seçilme hakkını dilediği gibi kullanıp milletvekili, bakan, hatta cumhurbaşkanı bile olabilmektedir. Çünkü Türkiye bir ulus devlet olup, etnik ve dinsel kimliğine bakılmaksızın herkes Türk milleti kabul edilmektedir.

Peki, hal böyleyken hemen her fırsatta dile getirdikleri Kürt sorunu nedir? Bu söylemle ne amaçlanmaktadır? Aslında bu gizli saklı bir şey değil. Hemen herkes tarafından bilinmektedir ki, amaç; yapılacak bir anayasa değişikliğiyle veya yeni bir anayasayla Türk ulus devletinin köküne kibrit suyu döküp Türkiye'yi en az iki kimlikli, iki dilli hale getirmektir. Çünkü taleplerinden biri ulus devletle ilgili maddelerin kaldırılarak iki kimlikliğin anayasaya yazılması iken, bir diğeri de anadilde eğitime resmiyet kazandırılmasıdır.

Belki bunları okuyunca “Ne var bunda? Yazılsın, anayasa değiştiriliversin” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Bu kayıtsızlık, aslında meselenin ciddiyetini görmeyen bir anlayışın göstergesidir. Peki, “evet” dediğimizde ne olur biliyor musunuz? ABD emperyalizminin en çok arzuladığı sonuç gerçekleşir: Ulus olmaktan çıkar, en az iki kimlikli ve iki dilli bir ülke hâline geliriz. Başlangıçta toprak bütünlüğü bozulmasa bile, ortak kimlik ve ortak dil kaybolduğunda artık ortak duygu ve düşünce etrafında birleşen bir millet olmaktan çıkarız. Bunun ardından, bakanlıktan öğretmenliğe kadar hemen her kamu görevinde etnik kimlik kontenjanları oluşturulacak; işçiler ve tüm çalışanlar da sınıf temelli değil, etnik temelli örgütlenecektir.

İşte tam bu noktada sormamız gereken asıl soru şudur: Bize ABD ve Batı tarafından "demokratikleşme ve insan hakları" ambalajıyla dayatılan bu reçeteyi, dünyayı yöneten o büyük güçler kendi evlerinde neden asla uygulamazlar? Dünyadaki bütün gelişmiş ülkelerde, yani ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Almanya'da bile azınlıklar, nüfusları ne kadar fazla olursa olsun, anadilde eğitim veya ayrı kimlik talebinde bulunamaz. Çünkü bu taleplerin, ulus devleti içeriden çökerten birer bomba etkisi yarattığı bilinir.

Ama sıra Türkiye’ye geldiğinde ABD ve Batılı devletlerin aniden “etnik özgürlük havarisi” kesilmeleri asla tesadüf değildir. Çünkü bilirler ki kimlik siyaseti, bir ülkeyi parçalamanın en ucuz ve en etkili yoludur. Bu nedenle bugün Libya’da, Irak’ta, Suriye’de, parçalanan Yugoslavya’da ve tabii ki Türkiye’de uygulanmaya çalışılan bu kimlik-dil eksenli talepler, emperyalizmin ulusal egemenliğine sahip çıkan güçlü ulus devletler yerine, birbirine düşman, küçük ve küresel sermayeye kolayca teslim olacak etnik ve dinsel gruplar yaratma amacını açıkça ortaya koymaktadır.

Bu strateji, Soğuk Savaş’tan bugüne uzanan planlı bir operasyonun parçasıdır. Soğuk Savaş’ta ABD, Sovyetler Birliği’ni çevrelemek için ‘Yeşil Kuşak’ stratejisini devreye soktu. Bu stratejinin en önemli ayaklarından biri Türkiye’ydi. Amaç, laik ve üniter ulus devlet yapısını, ‘İslam ümmeti’ söylemiyle zayıflatmaktı.

Bugün iktidarın uyguladığı anadilde eğitim, kimlik siyaseti ve özerklik tartışmaları gibi politikalar da aynı stratejinin bir devamıdır. Ulus devlet yerine ümmetçiliği, tek kimlik yerine çok kimlikliliği ve tek dil yerine çok dilliliği dayatan bu anlayış, Türkiye'yi parçalanmaya sürüklemektedir. 1980’li yıllarda Sovyetler’e karşı kullanılan İslamcı söylem, bugün aynı araçlarla Türkiye’nin ulus devlet yapısına karşı kullanılmaktadır. Değişen tek şey, artık Sovyetler'in değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin hedef alınmasıdır.

Bunun yanında anadilde eğitim yasalaştığında, herkes en iyi anlaştığı kendi dilindeki insanlarla ilişki kuracaktır. Buna bir de anadilde kamu hizmeti eklendiğinde, toplumu bir araya getirecek hiçbir bağ kalmayacaktır. Emin olun, çok kısa bir süre içinde birbirinin konuştuğunu anlamayan iki parçaya ayrılmış olacağız. Tüm bunlarla beraber, muhalefetin de programında bulunan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'ndaki idari ve mali özerklik de kabul edildiğinde ver elini özerklik... Zaten bir adım sonrası da federasyon.

Aslında bir milleti oluşturan ortak vatan, ekonomi, kültür gibi özellikler elbette çok önemlidir; ancak ortak dil, millet olmanın temel direğidir. Zaten iktidar partisi programında, hatta söyleminde "Tek devlet, tek vatan, tek millet, tek bayrak" derken niçin tek dili hiç hesaba katmıyor, biliyor musunuz? Çünkü onların kastettiği millet, Arapça "milla" kelimesinden türemiş olup bir anlamda "ümmet" anlamında kullanılmaktadır. Böyle olunca, her etnik ve dini kimlik, Osmanlı'daki gibi kendi dilini ve hukukunu uygulayacağı için ortak dilin hiçbir önemi kalmamaktadır.

Peki, biz PKK'nın kimlik ve dil taleplerini tartışırken, köprü ve otoyolların 30 yıllığına yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekilmesine ne demeli? Sizce kimlik tartışmalarıyla ülke kaynaklarının yok edilmesi arasında bir ilişki yok mu? Elbette var. Güçlü, ortak bilince sahip ve rasyonel akılla yönetilen bir ulus devlet, kendi yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, stratejik kurumlarını küresel sermayeye teslim etmez. Emperyalizmin bu kaynaklara el koyabilmesi için ulus devletin direncini kırması gerekir. Bunun en kestirme yolu da toplumu "ulusal vatandaşlık" zemininden koparıp mikro kimliklere ayrıştırmaktır.

Toplum etnik, dinsel veya mezhepsel fay hatları üzerinden birbirine düşürüldüğünde, ülkenin fabrikaları, madenleri, limanları veya tarım arazileri sorgulanamaz bir şekilde el değiştirir. İnsanlar "hangi dilde eğitim verileceğini" veya "hangi bölgenin özerk olacağını" tartışırken, arka planda ülkenin ekonomik bağımsızlığı mutlak bir teslimiyetle küresel aktörlere devredilir. Kendi bağımsız çerçevemizi çizemediğimizde, başkalarının bize dayattığı bu etnik ve ekonomik yıkım çerçevesine hapsoluruz.

Sonuçta neoliberal akıl, sadece devleti küçültmekle kalmaz; aynı zamanda toplumu da ufalayarak, o toplumun Atatürk çizgisinde tam bağımsız ve güçlü bir ulus devlete dönüşme refleksini felç eder. Ülkenin ekonomik kaynakları yok edilip yabancılara teslim edilirken, toplum da etnik kimlik ve dil temelinde paramparça edilmektedir. Böylece tekrar birleşip ulus olarak kendi ekonomik egemenliğine sahip çıkması engellenir. Zaten parçalanmış ve birbirine düşman edilmiş gruplarla emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi vermek de imkânsızdır. Kimlik siyaseti, bu soygun ve talan sisteminin en etkili toplumu uyutma aracıdır.

Olay budur.

08-09-2026
Nusret KEBAPÇI

 

2 Eylül 2026 Çarşamba

NEOLİBERALİZM VE ULUS DEVLETİN SONU

 

NEOLİBERALİZM VE ULUS DEVLETİN SONU

Farkında mısınız bilmiyorum, toplum olarak öyle bir noktaya geldik ki, ülkemizin geleceğini ve etnik kimlikler temelinde parçalanma tehlikesi gibi çok büyük bir tehdit ufukta belirmişken bile sergilenen duyarsızlık, akıllara Yugoslavya'da yaşanan o meşhur olayı getirmektedir.

Yugoslavya'da o büyük iç savaş bittiğinde halka sorarlar: "Bu felaketler yaşanırken sizler ne yapıyordunuz?" Verilen yanıt oldukça manidardır: "Biz o sırada dizi izliyorduk."

İşte bizim de ülke olarak bugün içinde bulunduğumuz durum, emin olun bundan çok farklı değil.

Bilindiği gibi, maden işletmelerinde çalışan işçiler aylardır alın terlerinin karşılığı olan maaşlarını ve sosyal haklarını alamamaktadır. Bu yetmezmiş gibi, yalnızca en doğal anayasal haklarını aradıkları için baskı görmekte, şiddetle karşılaşmakta; işçi temsilcileri haksız yere gözaltına alınıp tutuklanabilmektedir.

Böyle olunca insan haliyle merak ediyor: Bu keyfi tutumla binlerce işçiyi mağdur eden, haklarını gasp eden sermayedarlara ne yapılıyor dersiniz?

Ben söyleyeyim: Hiçbir şey!

Üstelik bu yetmezmiş gibi aynı kişilere binlerce yeni maden ruhsatı verilmekte; memleketin dört bir yanı vahşi talan madenciliğiyle delik deşik edilmektedir. Yaşananlar uzaktan bakıldığında bir şirket ile çalışanları arasındaki münferit bir uyuşmazlık gibi görülebilir. Ancak durum hiç de öyle değildir.

Bu tablo; ülkemizde uygulanan ekonomik ve siyasi modelin bütünüyle neoliberal bir karaktere büründüğünü, devletin küresel sermayenin taleplerini yerine getirmek dışında neredeyse hiçbir sorumluluk üstlenmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Kamu yararı, çalışanların hak arama mücadelesi, sendikal örgütlenme, grev, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı gibi küresel sermayeyi zora sokacak girişimlere kesinlikle izin verilmeyeceğini; sermayenin sınırsız sömürü ve talanının ise her ne pahasına olursa olsun devlet eliyle korunacağını göstermektedir.

Kısacası; sendikaların hiçbir yaptırım gücünün kalmayacağı, sosyal devlet ilkesinin rafa kaldırılacağı, "siyasal İslam" maskeli vahşi bir neoliberal talan düzeniyle yönetileceğimiz bu son pratiklerle kesinleşmiştir.

Peki, kendisini halkına değil de yalnızca küresel sermayeye hizmet etmekle yükümlü gören bir anlayış; sizce ülke bütünlüğünü, ulusal çıkarlarımızı ve ulus kimliğimizi korur mu?

Elbette hayır!

Zaten BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) dediğimiz süreç; bölgemizde, özellikle de Müslüman coğrafyada İsrail'in karşısında direnç gösterebilecek güçlü hiçbir ulus devlet bırakmama projesidir. Bölge ülkeleri etnik, mezhepsel ve dini kimliklerle ayrıştırılıp mikro parçalara bölünürken, İsrail'in bölgedeki en etkili ve güçlü devlet haline getirilmesi hedeflenmektedir. Tam da bu nedenle Libya, Irak ve Suriye gibi ulus devlet yapısını korumaya çalışan ülkeler, bizim de lojistik ve siyasi desteğimizle paramparça edilip projeye uygun biçimde yeniden yapılandırılmadı mı? Bugün Suriye'nin kuzeyinde yarı özerk tümenleri ve yüz binleri bulan mevcuduyla konuşlanan SDG adlı yapının temelleri, vaktiyle Irak'tan davulla zurnayla sınırlarımızdan geçişine izin verilen unsurlarla atılmadı mı?

Tüm bunlar yaşanırken kendisini BOP ile görevli kılan ve komşularımızın parçalanma süreçlerinde aktif rol alan bir anlayışın, bu yıkıcı projeyi ülkemizde uygulamayacağını düşünmek saflık olmaz mı?

Kaldı ki bu sürecin başlangıcı olan Irak işgalinden hemen önce ülkemize 70 bin ABD askerinin konuşlandırılmasını, üstelik stratejik Güneydoğu bölgemize yerleşmesini kim istemişti? 1 Mart tezkeresinin meclisten geçmesi için kimlerin olağanüstü çaba harcadığını unuttuk mu? Önce Güneydoğu, ardından Doğu sınırlarımızdaki mayınların temizlenmesinin gerçek amacı neydi? Peki ya korumasız bırakılan sınırlarımızdan içeriye kontrolsüzce sokulan milyonlarca sığınmacı ve kaçak göçmen dalgası ne anlama geliyordu?

Tüm bunların tek bir hedefi vardı: Ülkeyi önce demografik ve sosyolojik olarak çok kimlikli bir yapıya dönüştürmek, ardından yasal ve anayasal zemin hazırlayarak ulus devlete son noktayı koymak. Böylece Türkiye Cumhuriyeti üniter bir ulus devlet olmaktan çıkarılıp; çok kimlikli, federatif ve kolay yönetilebilir bir yapıya dönüştürülecektir.

İşte mecliste onaylanan "çerçeve yasa", yakın gelecekte önümüze getirilecek olan yeni anayasa veya kapsamlı anayasa değişikliği dayatmalarının asıl nedeni budur.

Yasa ve anayasa değişiklikleri için öne sürülen "barış", "demokrasi" veya "kardeşlik" gibi süslü sözler de kimseyi yanıltmamalıdır. Dünyada hiçbir bomba açıktan hedefe konulmaz; ya bir çiçek demetinin içine gizlenir ya hediye paketiyle sunulur ya da fark edilmeyecek biçimde aracın altına yerleştirilir. Ulusal birliğimizi temelinden sarsacak hazırlıklar da tam olarak bu süslü kavramların arkasına gizlenmektedir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, milleti tarif ederken: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" demiştir. Geçmişte Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez ya da hangi kökenden gelirse gelsin bu toprakların evlatları; emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı ateşinde tek bir potada eriyerek "Türk Milleti" kimliğini inşa etmiştir. Modern sosyolojide uluslaşma; farklı alt kimliklerin ortak bir ideal, kader ve mücadele birliği içinde bütünleşerek yeni ve üst bir kimlik meydana getirmesidir.

Konuyu somut bir örnekle açıklayalım: Ulusu, her bir malzemenin katkı sunduğu lezzetli bir "domates çorbasına" benzetebiliriz. Kimimiz bu çorbanın domatesi, kimimiz biberi, kimimiz tuzu, yağı veya rendelenmiş kaşar peyniriyizdir. Ateşte kaynayarak pişen ve birbirine karışan o malzemeler, artık ayrı ayrı varlıklar olmaktan çıkıp tamamen yeni ve homojen bir lezzete dönüşmüştür. Pişmeden önceki malzemeler "halklar" veya "alt kimlikler “dir; piştikten sonra ortaya çıkan bütünlük ise "ulus “tur.

Nasıl ki kaynamış bir domates çorbasının içindeki malzemeleri eski haline döndürmek ancak ayrıştırıcı özel laboratuvar yöntemleriyle mümkünse; Türk ulusu da bugün BOP patentli etnik ve mezhepsel laboratuvar yöntemleriyle ayrıştırılmak istenmektedir.

İşte bugün çerçeve yasayla başlatılıp yeni anayasa süreçleriyle tamamlanmak istenen projenin özeti budur.

Önümüzde iki yol var: Ya Atatürk sayesinde kolayca kavuştuğumuz, değerini bir türlü kavrayamadığımız o ortak dili, vatanı, duygu ve iktisadi bütünlüğü kaybederek parçalanışımızı sessizce izleyeceğiz; ya da vakit kaybetmeden mücadele ederek ulus devletimize sahip çıkacağız.

Ortası yok.

01.09.2026
Nusret KEBAPÇI

 

25 Ağustos 2026 Salı

ATEŞLE OYNAMAK…

 

ATEŞLE OYNAMAK…

Türkiye'yi yönetenler iç politikada da dış politikada da ateşle oynamaktadırlar ve bu politikalar böyle devam ettiği takdirde yaşanabilecekleri tahmin etmek bile istemiyorum; ama Yugoslavya olmamız hiç de uzak bir ihtimal değil.

İşin en ilginç yanı nedir biliyor musunuz? Atatürk'ün partisinin adını ve unvanını kullanan bazı oluşumların, Türkiye'yi içte ve dışta ateşten bir çembere sokacak bu teslimiyetçi politikalara tüm güçleriyle destek vermeleri.

İnsan haliyle merak ediyor: Bir parti; BOP'a ve ABD'nin bölgede bu amaçlarla uyguladığı, Türkiye dahil bölge ülkelerini etnik ve dinsel parçalara ayırıp İsrail'i güçlendirme politikalarına karşı durmayacaksa neye muhalefet olur? Ve bu partinin tabanı; AB yandaşlığının nelere mal olacağını, Gümrük Birliği'nden çıkmadan Türkiye'nin kalkınmasının neredeyse kâğıt üzerinde kalacağını, PKK'ya fiilen özerklik tanıyan Avrupa Özerklik Şartı'nın Türkiye'nin geçmişte çekince koyduğu maddelerinin uygulanması halinde bunun ülkemizde nelere mal olacağını neden hiç düşünmez, sorgulamaz? Nasıl bir aymazlık içindedirler? Emin olun anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum; ancak asıl mesele sadece bu da değil.

Hani iktidarıyla, ana muhalefetiyle destek verilerek Meclis'ten jet hızıyla geçirilen bu çerçeve yasayla anayasa değişikliği için ilk adım atılmıştı ya... Aslında bu, ABD'nin Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve şimdi İran'da uyguladığı projenin Türkiye ayağıydı. Ama bu kez askeri saldırı yoktu; çünkü Türkiye NATO üyesiydi. Bunun yerine "terörsüz Türkiye" tezgâhı, siyasal İslamcı bir parti ve sözde sol neoliberal ortaklık devreye sokuldu.

Böylece Türkiye de BOP hedefindeki diğer ülkeler gibi ulus devlet olmaktan çıkarılacak; federatif, küçük parçalardan oluşan bir yapıya dönüştürülüp, aynen ABD tarafından da sıklıkla dile getirildiği üzere, bölgede İsrail dışında güçlü, büyük ve egemen hiçbir ulus devlet bırakılmayacaktı.

Ancak ne üzücüdür ki tüm bunlar olup biterken ne halkta ne de toplumsal muhalefette buna karşı ciddi bir tepki gösterilebilmektedir. Gerçi iktidara giden yolun milletin sinesinden değil de ABD ve NATO'dan geçtiğini düşünen hangi teslimiyetçi parti bu tepkiyi koyar ki? Öyle değil mi?

Ama iktidara verilen görev sadece ülkenin BOP dahilinde etnik ve dini federasyonlara ayrıştırılmasıyla sınırlı değil; dışarıda da ABD'nin verdiği çok kritik görevler bulunmaktadır. Bu görevlerden biri, İran'ı bölgede etkisiz hale getirmek ve sanayisi için İran petrolü hayati öneme sahip olan Çin'in damarlarını kesmek anlamını taşıyan Mekke Anlaşması'ydı. Bir diğeri, ABD silahlarının doğrudan Ukrayna'ya gönderilmesini sağlayan o tehlikeli silah anlaşmasıdır. Üçüncüsü de bünyesinde Türkiye, Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya ve Kuzey Makedonya'dan askerlerin bulunduğu NATO Güneydoğu Avrupa Tugayı Karargahı’nın (SEEBRIG) Makedonya’nın Kumanova kentinden İstanbul'a taşınması ve 31 Ağustos'ta fiilen göreve başlatılması adımıdır.

Peki, sizce stratejik olarak böyle bir tugayın alelacele İstanbul'da konuşlanmasının asıl nedeni ne olabilir?

Evet, aynen tahmin ettiğiniz gibi: Karadeniz ve Boğazlar üzerinden Rusya'nın hareket alanını daraltmak ve Türkiye'yi ileri cephe yapmak. Yani iktidar gözünü o kadar karartmış ki, bölgemizde tamamen ABD'nin küresel çıkarları için elinden geleni yapmakta bir an bile tereddüt etmemekte ve bu tehlikeli politikalarla ABD'nin karşısında bulunan İran, Rusya ve Çin'i doğrudan ABD adına etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır. Böyle olunca da yarın bu üç büyük ülkenin çok sert tavrı ve karşı tepkisiyle karşılaşacağımız muhakkaktır.

Demek istediğim: Dışarıda ABD'nin tek kutuplu dünya hâkimiyeti mücadelesine destek verip komşularımız İran, Rusya ve Çin karşıtı kışkırtıcı politikalar uygulamak; içeride de sözde demokrasi, kardeşlik ve "terörsüz Türkiye" masalıyla Türk ulus devletini paramparça etme çabaları, tamamen ABD ve İsrail'in bölgede büyümesine ve güçlenmesine hizmet etmektedir.

Bu arada; Kıbrıs'ta yaşanan olumsuzluklara ses çıkarmayıp, burnumuzun dibinde Ege'de Yunanistan tarafından uluslararası hukuka aykırı şekilde işgal edilip silahlandırılan adalara karşı tamamen tepkisiz kalmamızı, hatta İsrail'in 400 km uzaktan gelerek Türkiye'ye sadece 70 km uzaktaki Suriye'deki Türk üssüne saldırmasına bile neden tek bir resmi yanıt vermediğimizi merak edenler olacaktır.

Neden biliyor musunuz?

Çünkü Türkiye'de üniter ulus devlet ve milli kimlik yok edilmeye, koca ülke çok kimlikli ve federatif bir yapı haline getirilmeye çalışılırken çok iyi biliyorlar ki, aynen ABD ve İsrail saldırısı altındaki İran örneğinde olduğu gibi Yunanistan'la ya da İsrail'le yaşanabilecek en küçük bir sıcak gerginlik, Türk Milleti kimliğinin ve milli direncin tekrar ayağa kalkmasına, tüm halkın tek bayrak altında birleşmesine yol açacaktır.

İşte bunu önlemek ve BOP doğrultusunda Türkiye'nin federalleşme sürecini kesintisiz tamamlayabilmek için, ülkemize yönelik her türlü taciz ve tehdit sahte bir sessizlikle geçiştirilmektedir.

Zaten ülke bir kez parçalanıp çok kimlikli hale geldikten sonra da milli bir refleks göstermek için yapılacak hiçbir şey kalmamış olacaktır.

O halde soralım: BOP ‘un nihai amacı neydi? 22 Müslüman ülkenin parçalanıp o ülkelerden koparılan parçalarla İsrail'in bölgenin en büyük ulus ve egemen devleti olması değil miydi?

İşte tam da bu yüzden; üniter ulus devleti ve milli kimliği bozmaya çalışan sağdan ya da soldan her türlü çaba, doğrudan Türkiye'yi ateşe atmak ve Büyük İsrail projesine açıkça hizmet etmek anlamına gelir.

Bilmem anlatabildim mi?

25-08-2026

Nusret KEBAPÇI

 

18 Ağustos 2026 Salı

STRATEJİ Mİ YOKSA TESLİMİYET Mİ?

 

STRATEJİ Mİ YOKSA TESLİMİYET Mİ?

Aylardır haklarını alamayıp defalarca Ankara'ya gelmek zorunda kalıp, sorumlu bakanlıkların önünde eylem yapan maden işçileri; uzun süredir ödenmeyen maaşlarını alabilmek, evlerini geçindirmek ve kiralarını ödeyebilmek için mücadele etmektedirler.

Peki, karşılığında ne alınmaktadır? Dayak, baskı, gözaltı ve şiddetle yürütülen sendikasızlaştırma politikaları... Başka bir şey yok.

Peki, aylardır işçinin hakkını gasp eden, onları mağdur eden o maden şirketlerine ne yapılıyor dersiniz? Ya da herhangi bir yaptırım yapılıyor mu? Ben söyleyeyim: Aynı şirketlere yüzlerce yeni maden ruhsatı verilmekte. Türkiye'nin pek çok ilinin yüzde ellisinden fazlası bu şirketler için maden sahası ilan edilmekte. Sorumluluklarını yerine getirmeyen bu maden sahiplerine devlet tarafından en küçük bir yaptırım bile uygulanmamaktadır. Bırakın gözaltıyı veya sorguyu, hesap bile sorulmamaktadır.

İşte, zaman zaman yazdığım ve pek çok kaynaktan duyduğunuz neoliberalizm aslında tam olarak budur.

Neoliberalizm ‘de devlet, tamamen sermayenin hizmetindedir. Sermayenin rahatı bozulmasın, huzuru kaçmasın diye sınıf mücadelesi veren örgütler devlet eliyle adım adım işlevsizleştirilir. Fakat bu da yetmez; devletin yeniden ekonomik ve siyasi bağımsızlık yönünde karar alıp emperyalizmi ülkeden kovamaması için, o ülke halkının emperyalizm karşısında etnik ve hatta dini kimlikçilikle ayrışması gerekir ki sömürü ve yağma kesintisiz sürebilsin.

İşte ülkenin her santimetresi yağmalanıp talan edilirken sendikaların tasfiye edilmesi, meydanın ulus devlet karşıtı, ekonomik ve siyasi bağımsızlık anlayışından uzak tarikat ve cemaatlere bırakılması bundandır. Eğitimin dinselleştirilerek emperyalizm, vatan, Atatürk ve bağımsızlık gibi kurucu kavramların unutturulmak istenmesinin nedeni de budur. Dikkat ederseniz; mevcut düzeni savunup Atatürk, Cumhuriyet ve laiklik karşıtlığı yapanların sözlüğünde emperyalizm, ekonomik ve siyasi bağımsızlık, ulus ve ulus devlet gibi kavramlar asla yer almaz.

Son dönemde hız kazanan, Büyük Ortadoğu Projesi'nin ülkemizde uygulanması anlamına gelen "çerçeve yasası" ve devamında gündeme getirilen anayasa değişikliğiyle çok kimlikliliğe, çok kültürlülüğe yönelinmesinin asıl sebebi de budur.

Parti programlarına biraz göz attığınızda; devletin ekonomiden çekilmesini savunan, milli sanayi, tarım, enerji ve haberleşme gibi bir kaygısı olmayan, sendika ve sınıf örgütlerinden yana durmayıp emperyalizmin derinleştireceği etnik ve dini kimliklerin savunuculuğunu yapan yapıları açıkça görürsünüz.

Bu arada söz emperyalizmden açılmışken Çerçeve Yasa'ya değinmeden geçmek olmaz...

Çerçevesi emperyalist odaklarca çizilen bu yasayla, ulus devletin tasfiyesini hedefleyen yeni anayasa sürecinin taşları döşenmektedir. Bu sürece "evet" veya "hayır" demek, doğrudan BOP ‘un Türkiye'de uygulanmasına onay verip vermemekle eşdeğerdir.

Bazıları genel başkanlarının verdiği "evet" oyunu, kendilerince "iktidarın elinden koz alma hamlesi" veya "büyük bir strateji" gibi pazarlamaya çalışıyorlar ya... Öyle değil.

Ama isterseniz önce bu "evet" oyunun nelere yol açacağını net olarak ortaya koyalım ki konu açıklığa kavuşsun…

Öncelikle, BOP Projesi'ne destek anlamına gelen bu oy, emperyalist projeye doğrudan meşruiyet alanı açmaktadır. Ayrıca ABD ve Avrupa ülkelerinin terör örgütü listelerinde yer alan PKK, bu tür yasal zeminlerle süreç içinde aklanıp uluslararası alanda meşru bir siyasi aktör statüsüne kavuşturulacaktır. Bunun yanı sıra, genel başkanın bizzat onayladığı bir yasayı partisinin AYM'ye taşıması mümkün müdür? Bence hayır.

Dolayısıyla verilen "evet" oyu; bilinçli, planlı bir tercihtir. Bu oyla bölücü hareketin önü açılmış ve ulus devletin tasfiyesine zemin hazırlanmıştır. Bu tercih bir "taktik zekâ" ya da "iktidarı köşeye sıkıştırma adımı" falan değildir; bizzat parti programının gereğidir.

Bu nedenle kendi parti programını dahi okumadan ahkâm kesenlere hatırlatmak gerekir: Bölücü terör örgütünün dayattığı temel talepler neydi? Eşit yurttaşlık adı altında etnik kimliğin anayasal olarak tanınması ve çok kimlikli, çok dilli bir yapı oluşturmak adına anadilde eğitim ve anadilde kamu hizmetiyle birlikte Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'ndaki çekincelerin kaldırılarak yerel yönetimlere idari ve mali özerklik verilmesi. Değil miydi?

Tüm bu talepler, o savunulan parti programında üstelik hiçbir yoruma yer bırakmayacak şekilde yer almıyor mu?

Peki, bu durumda kendi programlarının dahi farkında olmayanların teslimiyetçi imzaları bir "strateji dehası" gibi görmesi ne kadar mümkün?

Ama iş o değil. Ne demişler...

"Şeyh uçmaz, mürit uçurur."

Olay budur.

18 Ağustos 2026
Nusret KEBAPÇI

 

11 Ağustos 2026 Salı

KİMİN ÇERÇEVESİ?

 

KİMİN ÇERÇEVESİ?

İsterseniz hemen her koşulda geçerli olan bir tespit yaparak yazıya başlayalım.

Emperyalizm; pazarına hâkim, birlikteliği güçlü ulus devlet istemediği gibi etnik ve dinsel değil sınıf bazında mücadele eden sınıf örgütlerini de istemez. İster ki toplumda ulus bilinci yok olsun. Hatta sınıf mücadelesi veren yapılar ortadan kalksın ki meydan; sözde ekonomik değil, sadece kültürel mücadele verdiğini varsayan etnik ve dinsel örgütlere kalsın. Zaten şöyle bir baktığınızda; ulusal birliğe, ulusal kimliğe ve hemen her konudaki ulusal çıkara uzak durup etnik ve dinsel özgürlük gibi kavramları dillerinden düşürmeyenlerin hemen hepsinin, emperyalizmin ülkemizdeki aparatları oldukları görülecektir.

Aslında PKK konusu da böyledir, bir düşünün. Emperyalizm ya da doğrudan ABD emperyalizmi diyelim; dört ülkeden koparılacak parçalarla Büyük Kürdistan’ı oluşturmak istiyor. Ve ne ilginçtir ki bu dört ülkede de aynı amaçla, tek merkezden yönetilen örgütler kuruyor. Bu örgütler, ülkesine göre ABD desteğini fiilen arkalarına aldıklarında, onların saldırı ve bombalamalarıyla birlikte o savaş koşullarında bir bölgeye el koyup ABD ve İsrail desteğiyle devletleşebiliyorlar. Bazen de bizim gibi ABD ve İsrail’in doğrudan askeri müdahalesinin olamadığı ülkelerde ise; adı ve görünürdeki ideolojisi ne olursa olsun neoliberal siyaseti savunan, ulusal ve sınıfsal çıkarların değil etnik ve dinsel çıkarların peşinde koşan yapılar üzerinden, yasalar yapılıp anayasa değiştirilerek bu süreç tamamlanmaya çalışılmaktadır.

İşte son günlerin en önemli konusu da iktidar tarafından hazırlanan bu çerçeve yasasıdır. Terör örgütü PKK mensuplarının belirli bir süre herhangi bir suça karışmadıkları takdirde affedileceklerine ilişkin, sözde barış ve kardeşlik gibi kavramlar içeren yasa tasarısı, bazı partilerin imza tartışmalarının ardından Meclisten geçerek onaylandı. Toplum olarak açık bir şekilde tartıştırılmayan bu çerçeve yasa tasarısıyla ilgili ilk kimler kutlama yapmıştı biliyor musunuz? Biri ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, diğeri ise İsrail Dışişleri Bakanlığı...

Sizce de çok anlamlı değil mi? Fakat birileri ne yazık ki bu yasa tasarısını onaylarken ABD ve İsrail’le aynı tarafta durduğunun farkında bile değil.

Doğrusunu isterseniz; hem ülkemizde hazırlanan bu Çerçeve Yasa tasarısı, hem Mekke’de Pakistan ve Suudi Arabistan ile imzalanan Mekke Antlaşması (ki NATO’nun 5. maddesinde olduğu gibi ülkelerden birine saldırı yapıldığında diğerlerinin müdahil olacağını belirtir), hem de bir kısım ülkelerce imzalanan ve imza süreci hâlen devam eden İbrahim Antlaşması süreçleri tamamen birbirine bağımlıdır. Hepsi doğrudan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile bağlantılıdır. İsterseniz bunun nasıl olduğunu açıklamaya çalışalım ki konu tam anlamıyla aydınlığa kavuşsun.

ABD temsilcileri pek çok kez konuyla ilgili ne diyorlardı? “İsrail bölgede ulus devlet istemiyor.” Hatta daha da ileri gidip bölge ülkelerine demokrasinin fazla geldiğini, bu ülkelere en uygun rejimin monarşi olduğunu bile söylemediler mi?

Ya bizde başkanlık referandumu sonrasında bizzat en yetkili ağızlardan "Federasyon olmadan başkanlık altı kaval üstü şişhanedir" türünden sözler söylenmedi mi? Kaldı ki bugün başkanlıkla yönetilen ülkelerin neredeyse tamamının federasyon olması da bir anlamda bu söylemi doğrulamış olmuyor mu?

Yani birilerinin kafasındaki federasyon düşüncesi sadece son zamanların değil, oldukça eskiye dayanmaktadır. Çünkü bugün ülkemizi yöneten anlayış; ortak dil, kültür ve eğitimi içeren "tekçi" dedikleri ulus devlet düşüncesinden rahatsız olup kendilerince her etnik ve dini kimliğin kendini ifade edebileceği Osmanlı türü bir başkanlık ve federasyon hayali içindedir. Böyle olunca da ABD tarafından bölgede 2. İsrail anlamına gelecek, dört ülkeden koparılacak parçalarla oluşturulacak Büyük Kürdistan projesine dört elle sarılmaktadırlar. Bu parçaların, o ülkelerin en önemli yeraltı gaz ve madenlerinin bulunduğu bölgeler olması da elbette tesadüf değildir. Hatta öyle ki, BOP ’ta aktif görev üstlenerek bölge ülkelerinin parçalanmasına bile zemin hazırlamışlardır. Zaten projenin özü; İsrail karşısındaki ülkelerin ulus devlet olmaktan çıkarılıp paramparça edilmesi ve onlardan kopan parçalarla İsrail’in bölgedeki en büyük ve güçlü devlet haline getirilmesidir.

Gerek İbrahim Antlaşması gerekse Mekke Antlaşması da aynı amaca hizmet etmektedir. Nasıl mı?

İbrahim Antlaşması, esas olarak bölge ülkelerinin İsrail’i lider kabul edip ona biat etmesi ve etrafında birleşmesi üzerine kurulu değil midir? Peki, bu durumda Mekke Antlaşması ne anlam ifade etmektedir?

Önce şu noktayı belirtmek gerekiyor: ABD, yıllardır sürdürmeye çalıştığı dünya hâkimiyeti için yürüttüğü savaşları gerek iç kamuoyundaki tepkiler gerekse ekonomik maliyetler nedeniyle doğrudan sürdürmek istemiyor. Bunun için bölge ülkelerine görevler vererek, bir anlamda bölgesel NATO’lar oluşturup vekiller aracılığıyla hâkimiyetini sürdürmeyi ve yükü onlara bölüştürmeyi amaçlamaktadır. Nitekim bir taraftan NATO üzerinden Türkiye'de Boğazlara konuşlanıp Romanya ve Bulgaristan’a görev verilip Ukrayna’ya destek olunarak Rusya kuzeye sıkıştırılmaya çalışılmakta; diğer taraftan da ABD ve İsrail’in bölgedeki egemenliğini zorlayan İran’a karşı Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte bir pakt oluşturulmaktadır. Burada da amaç; İran’ın bölgedeki ABD üslerinden vurulduğunda tepki göstermesini engellemektir. Yakın gelecekte bu pakta Mısır’ın da katılması muhtemeldir.

Fakat tüm bunların ötesinde en önemlisi nedir biliyor musunuz? Bu üç ülkenin de İran, ABD veya İsrail saldırısına uğradığında ABD ve İsrail’e hiçbir tepki göstermemesi, Gazze’ye sahip çıkmamasıdır.

Demek istediğim şudur: Mekke Antlaşması ile kurulan ittifakla, ABD karşısında İran'ın elini bağlamak, böylece de İran Kürdistanı'nı oluşturmak hedeflenmektedir. Türkiye için bu konuda zaten çok fazla söze gerek yok. Çerçeve yasa onaylandıktan sonra sıra anayasa değişikliğine gelecektir. O da tamamlandığında Büyük Kürdistan'ın, yani ikinci İsrail'in dördüncü ayağı da oluşturulmuş olacaktır.

Aslına bakarsanız tüm bu gelişmeler, birbirinden bağımsız gibi görünse de bölgenin yeniden şekillendirilmesine yönelik üç boyutlu bir satranç tahtasının parçalarıdır. Türkiye, tarih boyunca bu oyunların odağında olmuş ve milli birlik bilinciyle bu tuzakları bozmuştur. Ancak bugün, yerli ve milli söylemlerin gölgesinde dış odaklı bir yapılanmaya sessiz kalınması, geçmişten ders alınmadığını gösterir. Toplumsal muhakeme bu çerçeveyi ivedilikle tartışmaz ve gerekli tepkiyi vermezse, hazırlanan bu zemin telafisi imkânsız sonuçlar doğurabilir. Ulus devlet bilincinin zayıfladığı her coğrafya dış müdahalelere açık hale gelir. Türkiye, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında bu oyunları bozma iradesini göstermek zorundadır. Aksi halde, toprak bütünlüğü kadar milli iradenin de parçalandığı bir tablo ile karşı karşıya kalabiliriz.

Bu yüzden bilinmeli ki tüm bu zincirleme planın hedefi budur. O halde ya birlikte direneceğiz, ya da hep birlikte yok olacağız.

Başka yolu yok.

11 Ağustos 2026

Nusret KEBAPÇI