9 Ağustos 2010 Pazartesi

SEVR MUHİPLERİ CEMİYETİ Başlığı görünce bazılarınız hemen söylenecek. Tarihte böyle bir cemiyet yoktu ki, bu da nereden çıktı.Aslına bakarsanız gerçek anlamda resmen kurulmuş böyle bir cemiyet yok ama dincisiyle bölücüsüyle Sevr’i benimseyen, onu savunan o kadar kişi olunca…Bari onları tek bir ad altında toplayabilelim istedim.Farkında mısınız son günlerde Sevr konusu ne çok tartışılır oldu, işte benim bu Sevr muhipleri dediğim kesim…Gün geçtikçe Sevr’in yeni yeni faziletlerini akılları sıra bulup ortaya koymaya çalışmaktadırlar.Hatta bazıları son günlerde çıkan yazılarında diyor ki “Sevr bir barış anlaşmasıdır.”Günaydın!İki ya da daha fazla ülkenin karıştığı savaşların sonucunda imzalanan anlaşmalara her zaman barış anlaşması denilmez mi?Siz şimdiye kadar savaş anlaşması adı verilen herhangi bir anlaşma falan duydunuz mu?Böyle bir garabet olabilir mi?Zaten savaş anlaşması falan olmaz, savaş anlaşmayla falan da olmaz. Savaş ilan edilir.Kaldı ki savaş sonunda imzalanan tüm anlaşmalar barış anlaşmasıdır da…Sadece farkı…Kuralları yenen taraf koyar…Mondros’da ateşkes anlaşmasıydı ama bizim teslim olmamızı içermiyor muydu?İşte aynen öyle.Sevr’de bir barış anlaşmasıdır ama kuralları yenen taraf yani o zamanki adıyla itilaf devletleri denilen ülkeler koymuştur.Ve dahası bu anlaşma ülkemizin barış içerisinde parçalanmasını içeren birçok maddeyle de doludur.İşin en ilginç yanı da, o günün Sevr anlaşması ile çizilmek istenilen haritayla bu gün BOP adı altında oluşturulmak istenilen harita, ülkemizin doğu ve güneydoğusu dikkate alındığında birbirine oldukça benzemektedir.Tek farkı, O günün galipleri İngiltere, Fransa, İtalya iken bu günün görünürdeki galibi ABD’dir.Hani bu gün BDP’li belediyelerce de dillendirilen demokratik özerklik, etnik nüfus sayımı gibi öneriler de esas olarak kaynağını Sevr’den almaktadır.Ayrıca…Sevr’in Kürt konusuna yer veren esas olarak 62 ve 64.maddelerine biraz göz atmak kanımca bu günü anlayabilmek için oldukça büyük bir önem taşımaktadır.Ne diyor 62.madde” Fırat’ın doğusunda, ileride saptanacak Ermenistan’ın güney sınırının güneyinde ve (…) Suriye ve Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğini, işbu Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde, İstanbul’da toplanan ve İngiliz, Fransız ve İtalyan Hükümetlerinden her birinin atadığı üç üyeden oluşan bir Komisyon hazırlayacaktır.”Ya 64. madde o ne diyor: ”İşbu Antlaşmanın yürürlüğe konuşundan bir yıl sonra, 62. Maddede belirtilen bölgelerdeki Kürtler, bu bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyine başvururlarsa ve Konsey de bu nüfusun bu bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye’ye salık verirse, Türkiye, bu öğütlemeye [tavsiyeye] uymağı ve bu bölgeler üzerinde bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçmeği, şimdiden yükümlenir… …Bu vazgeçme gerçekleşirse (…) Kürdistan’ın şimdiye dek Musul İlinde kalmış kesiminde oturan Kürtlerin, bu bağımsız Kürt Devletine kendi istekleriyle katılmalarına, Başlıca Müttefik Devletlerce hiçbir karşı çıkışta bulunulmayacaktır.Sizce de başka bir yoruma ihtiyaç var mı? 22—07–2010Nusret KEBAPÇI

20 Temmuz 2009 Pazartesi

KINA YAKIN

Son günlerde televizyon haberlerindeki görüntüleri izlediniz mi?İzlediyseniz sanırım bir çok insanın da benim gibi tüyleri diken, diken olmuştur.Haberlere konu olan okullardaki görüntülerde, öğrenciler öğretmenlerinin sandalyelerine oturuyor, bazen bir itiş kakış yaşanıyor. Hatta bazen o kadar da ileri gidiliyor ki, iş öğretmenin pantolonunu indirmeye kadar varıyor Siz öğretmen olacaksınız bin bir zorlukla kıt kanaat geçinmenize rağmen idealist bir şekilde, öğrencilerinize hala bir şeyler öğretme çabasında olacaksınız ve öğrenmesi gereken üç beş zibidinin sizi oyuncak haline getirmesine ses çıkaramayacaksınız Gerçi çıkarsanız sonuç değişir mi ? Sanmıyorum. Bir süre sonra ya af çıkar,şartsız kurullar da imdadına yetişir ve o öğrenciler okullarından ellerini kollarını sallaya, sallaya mezun olurlar. Kim suçlu; bence burada sadece öğrencilere bu davranışlarını suçunu yüklemek yanlış,suçlu çok daha fazla. Çuvaldızı her ne pahasına olursa olsun önce kendimize batırarak başlarsak Önce her kademeden, kendini yetiştirmeyip, çocuk,genç psikolojisinden anlamayarak, eğitimi bir tarafa bırakın, sadece kendi alanıyla ilgili bir şeyler öğretmeye çalışan yeteneksiz öğretmenler mi?Çocuklarına iyi bir eğitim veremeyip bırakın öğretmen olmasını sınıfta ,her yerde kendisinden daha büyük olması bile bir saygı nedenidir insana büyüğüne saygıyı öğretmeyen aileler mi? Okullarda yaşanan en küçük olayda, en küçük kulak çekme ve bir tokat da bile, büyük bir işkence yapılmışçasına günlerce gaddar acımasız öğretmen edebiyatı yapan ve bu davranışlara pirim veren medya mı? Ya da AB uğruna neredeyse tüm disiplini kaldıran, koşulsuz aflarla çalışmadan sınıf geçmeyi sağlayan düzenlemeler çıkartarak ve dünyadaki meslektaşlarından çok farklı, komik bir ücrete mahkum ederek, onu seyyar satıcılığa,taksi şoförlüğüne muhtaç hale getiren ,onu toplum önünde küçük duruma getirenler , öğretmenlerin itibarı kalmadı. Her şeyi gitmişti bir tek onuru, sevdiği meslekte ara sıra dinlendiği bir sandalyesi vardı. En sonunda onu da elinden aldınız ne diyelim KINA YAKIN

Nusret KEBAPCI

ASKERLİĞİ SEVDİREN SİLAH SEVGİSİ DEĞİL ;VATAN SEVGİSİDİR.

Toplumda her gün yaşanan şiddet olaylarında ,silah kullanılmasıyla ilgili olarak meydana gelen öldürme olaylarına karsı, son günlerde toplumun çeşitli kesimlerinde silah karşıtı kampanyalar yapılmakta dır. Toplumun önemli bir kesimi toplumda yaşanan şiddet olaylarında kullanıldığı için silahın güvenlik güçleri dışında yasaklanmasını isterken bir milletvekili buna karşı çıkarak, silah sevgisiyle uğraşmanın doğru olmadığını, vatandaş silahtan soğursa askerlikten de soğuyacağını açıkladı. Toplumda giderek artan bir silah düşkünlüğünün meydana geldiğini her gün çeşitli olayların ardından ne yazık ki izliyoruz.Çünkü ;sadece maç akşamları yada düğünlerdeki kutlamalarda kullanılan silahlardan çıkan kurşunlarla yaralanan, ölen veya sakat kalan insanlarımızın sayısı bile, yeterince fazladır. Kaldı ki en küçük nedenlerle yaşanan tartışmalarda silahlar çekilmekte belki de, biraz itiş kakışla sonuçlanabilecek olaylarda ne yazık ki nice canlar heder olmaktadır.Silah sevgisinin meydana getirdiği silah düşkünlüğünün sonuçlarını bu olaylarda ve sokak çetelerinde görmekteyiz .Bu insanların bu çetelere girmelerinin en büyük nedeni silaha olan düşkünlükleri ve silahla kendilerini ifade edebilmeleri yada, cesaret bulmaları değil midir? .Tüm dünyada gençlerin paralı asker , polis yada özel güvenlik görevlisi olmaya karsı olan isteklerinin arkasında bir yönüyle ekmek parası varken, ama esas olarak, silah sevgisi vardır. Bu silah sevdası, hiçbir şekilde vatan sevgisiyle, yada askerlik sevgisiyle falan karıştırılmamalıdır. Toplumda güvenlik güçleri dışında her türlü silah taşıma ve bulundurmanın ağır yaptırımlarla cezalandırılması gerektiğine inanıyorum. Bunun için de devletin suç işleyenlere karşı,yapanın yanına kar kalmayacağı yasal düzenlemeleri yaparak, insanları hukuk dışında, hiçbir yola başvurmaya itmeden, gereken tüm önlemleri alması gerekmektedir. Şuna inanıyorum ki vatanını seven askerliği sever. İnsanlar, ancak idealleri uğruna ölümü göze alırlar.İdealden başka hiçbir şey, insanları öleceğini bile bile savaşa ,mücadeleye gönüllü gönderemez Çanakkale de ,İnönü'de,Sakarya'da, bu vatan için seve, seve ölüme giden Ahmetler, Aliler ,Ayşeler, sadece ideallerin en büyüğü olan vatan sevgisiyle ölümü göze alarak savaştılar. Silah sevgisinden değil. Nusret KEBAPCI

SENDİKANIN YÖNÜ:BAĞIMSIZLIK

Emperyalizmin, küreselleşme adı altında ki saldırısıyla yok etmeye, sömürgeleştirmeye çalıştığı bir ülkede sendikaların öncelikli görevleri neler olmalı yâda başka bir deyişle sendikalar yönünü nereye dönmelidir.
Bugün Türkiye de sendikal hareket tıkanmıştır. Yıllardır sadece çalışanların ekonomik taleplerini göz önüne alan sendikalar da, sadece siyasi, üstelik üyelerinden kopuk, siyasi talepleri göz önüne alan sendikalar da aynı tıkanmadan nasibini almıştır. Bu sendikalar gerek siyasi gerek, sosyal olarak gelişen duruma cevap vermekten uzaktır.
1980’ den beri ülkemize dayatılan, neoliberal görüşün etkisiyle yıllardır süren bir beyin yıkamasından, herkes gibi tüm eğitim çalışanları da etkilenmiştir.
Neydi bu neoliberal görüşler ; Devlet asli görevine dönmeli diye başladılar söylemlerine, sonra devlet et süt ayakkabı üretir mi? diye devam ettiler ve tüm dünyada böyle olduğunu anlata, anlata, öyle bir beyin yıkama kampanyaları yaptılar ki neredeyse herkeste ya da çok küçük bir azınlık dışında, tamam madem herkes böyle yapıyor bizde satalım kurtulalım anlayışını geliştirdiler
Ve sanırım 25 yıllık bir uyumanın ardından uyandığımızda, bir de gördük ki tüm dünyada durum hiç de bize anlatıldığı gibi değilmiş. Devletler et, süt her şey üretiyor ve üstelik devletlerinin dev işletmeleri bile var ve devletlerinin ekonomideki payı iskandinav ülkelerinde % 51-52 Avrupa ülkelerinde ise en düşük %39-40. Bizde ise Erdemir ve Türk Telekom’dan önce %18 . Şu an sanıyorum., yanılmak da istemem ama %13 civarında olduğu söylenmektedir ve bu arada görüyor ve basından da izliyoruz AB ülkeleri, en küçük yoğurt işletmelerinin yabancılara geçmesine izin vermezken, ülkemizin stratejik önemdeki tüm her şeyi yabancılara pazarlanmaktadır. Tabi tüm bunlar usta bir şekilde beyin yıkama kampanyalarıyla olurken ,birileri uyanmaktadır ve yapılan bu saldırının adını koymaktadır. Evet bu saldırı sadece ekonomik değil tüm cephelerde yoğunlaşmaktadır. Özelleştirme,sağlık hizmetlerinin bitirilmesi,eğitimimizde sistem değişikliği, aynı zaman da alt ,üst kimlik tartışmaları, federasyon talepleri ,ekümenlik tartışmaları, yabancılara toprak satışları. Bunların devletimizi yani ulusal devleti yok etmeye yönelik bir saldırı olduğunu biraz gecikmeli de olsa fark ediyoruz.
Türkiye’nin sömürge yapılarak Ulusal devletin yok edilmek istendiği ve ülkemizin parçalanmanın arifesinde olduğunu düşündüğümüz koşullarda sendikacılık yapmak için öncelikle Ulusal devlete sahip çıkmak ulusal bilinci geliştirmek ve ulusal değerleri korumak için mücadele etmek gereklidir. Uluslar, ancak güçlü ulus devletlerle emperyalist güçlerin hegemonyası altına girmekten kurtulabilir. Bağımsızlık ve ulusal egemenlik, demokrasinin, işçi haklarının ve sendikal hak ve özgürlüklerin de ön koşuludur. Bağımsızlığını yitirmiş ve ulusal egemenliğe sahip olmayan bir ülkede demokrasi de olmaz, işçi hakları ve sendikal hak ve özgürlükler de. Bu nedenle, emperyalist devletlerin ortak hedefi, ulus-devlettir.
Bunun için Bugün sendikal mücadelenin odağında ulus devlete her yönüyle sahip çıkmak, emperyalist saldırıya karşı direnmek olmalıdır.Mevcut sendikalar bu konuda bugüne kadar yeterince direniş göstermemişler .iyi bir sınav vermemişlerdir .Tüm radikal söylemlerine rağmen, somut olarak yıllardır süren, Ulus devlete yönelik emperyalist saldırı karşısında, gerek ekonomik ,gerek siyasi bir mücadelede olmamışlardır.Mücadeleleri bazı genel siyasi taleplerle sınırlı kalmış, genel de , bazı ekonomik,özlük taleplerinin ötesine geçememiştir.Bir de; kendilerine yakın siyasi partiler iktidarda ise kadrolaşma konusunda olmuştur.
Bugün gelinen noktada sendikalar; sadece üyelerinin özlük ve ekonomik haklarını savunmanın çok ötesinde Önce Vatan diyen, bağımsızlık yana bir durusu bir çizgiyi temsil etmelidirler ve bunun mücadelesini vermelidirler.
Bunun için; Bence, sendikal anlamda da
Birinci görevimiz Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.
.Zaten bu birinci görev yerine getirilemediği zaman, alt alta yazacağımız diğer görevlerin de hiç bir önemi yoktur.
Nusret KEBAPÇI