31 Ağustos 2025 Pazar

EŞİT VATANDAŞLIK…

 

EŞİT VATANDAŞLIK…

Bildiğiniz gibi eşit vatandaşlık uzunca bir süredir ülke gündemimizi işgal etmektedir. Özellikle de, açılım söylemi gündeme geldiğinde.

Tabii bu kavram yani eşit vatandaşlık söz konusu olduğunda bir kısım yazar hemen: “Eşit değil miyiz? Çeşitli makamlara gelirken kimsenin Kürt, Türk, Alevi, Sünni, Hristiyan, Rum, Yahudi olduğuna bakılmamaktadır. Daha başka ne istiyorsunuz?” gibisinden yakınmakta, kendilerince bu türden talepte bulunanlara karşı normalde ulus devlette olması gereken ilkeleri açıklamaya çalışmakta ve “Bak, hepimiz aynı haklardan yararlanıyoruz.” türünden savunmalarla etnik farklılıklarını öne çıkarmak isteyenleri iknaya çabalamaktadırlar.

Ancak iş o kadar basit değil.

Bu yazarlarımız, henüz konuyu anlamamış olsalar da ulus devleti savunma anlamında söyledikleri doğru. Neden mi? Şunun için: Herhangi bir ülkede pek çok etnik, dini, mezhepsel kimlikler bulunabilir. Bunda yadsınacak herhangi bir şey yok. Ama ulus devlet mutlaka bir bağımsızlık savaşı ya da işgale karşı direnişle ortaya çıkan ülkede bu mücadeleye önderlik eden, kurucu önderlik etrafında toplanılarak kurulur. Bu kurulma aşamasında da ulus olma çabasını zora düşürebilecek, ayrımcılığa neden olabilecek etnik ve dini, mezhepsel kimliklerin öne çıkmasına izin verilmez.

Bu nedenle ulus olma sürecinde aynı topraklar üzerinde yaşayan insanların bir araya gelmesi için iki konu çok önemli olup işin olmazsa olmazıdır bile denilebilir. Bunlardan biri, ulus devletin tüm din ve tarikatlardan bağımsız olabildiği laiklik; bir diğeri de üzerinde yaşadığı toprakta bir arada olmayı, birlikte üretmeyi, yaşanılan yeri geliştirmeyi, yabancı müdahale, düşmanlık ve işgale karşı koyabilmek adına aynı dille anlaşan, birlikte mücadele edebilmeyi de sağlayan ulus bilincidir.

Hem zaten ulus devlet,  toplumda bu birlikteliği bozabilecek, etnik, dini, mezhepsel farklılıkların ön plana çıkmasına yol açabilecek girişimlere izin vermediği gibi, devlet içinde farklı bir kimlik ve otorite de oluşturabilecek, paralel yapılanma özelliği olabilecek hiçbir etnik ve dini örgütlenmeye de izin veremez.

Neyse sadede gelelim. İşte birilerince sıklıkla gündeme getirilen eşit vatandaşlık kavramı, ulus devlet içindeki bireysel olan yurttaşların eşitliği değildir. Önce bunu net olarak belirtmemiz gerekiyor.

Burada kastedilen eşit vatandaşlık, kimliklerin eşitliğidir. Hani birilerinin “Osmanlı Millet Sistemi” dediği şey de aslında tam olarak budur. Gerek Eşit Vatandaşlık kavramı, gerekse Osmanlı Millet Sistemi, emin olun aynı kapıya çıkmakta olup ekonomik, siyasi, neoliberal politikalarla birlikte yürütülmektedir.

Çünkü emperyalizm ekonomik ve siyasi olarak bağımsız ulus devlet istemiyor. Bu sadece BOP içinde İsrail’in karşısında olması anlamında değil, dünyanın hiçbir yerinde ekonomik ve siyaseten bağımsız ulus devlet istenilmemektedir. Çünkü ulus devlet olmak, güçlü bir birliktelik anlamına geldiği gibi, kendi pazarına hâkim güçlü bir ekonomi anlamına da gelmektedir.

Yani birilerinin Türk kimliğini yok ederek tüm kimlikleri eşit olarak gördüğü, “ Türk, Kürt, Arap” söylemiyle açıklamaya çalıştıkları “çok kimlikli, çok dilli, çok hukuklu Osmanlı Milleti” ile birilerinin Türk ulus kimliğini yine yok sayarak tüm etnik ve dini kimlikleri eşit kabul ettikleri “çok kimlikli, çok dilli, Eşit vatandaşlık” da aynı kapıya çıkmaktadır.

Her ikisinin de ortak amacı Türk ulus kimliğini ortadan kaldırarak ülkeyi emperyalizmin talepleri doğrultusunda parçalayıp ulus olmaktan çıkararak etnik ve dinsel kimlikler federasyonuna dönüştürüp ulusal pazarı yok ederek ülkeyi sömürge yapmayı amaçlamaktadır.

Demek istediğim,

Ya emperyalizmin dayatmalarına boyun eğerek Osmanlı Millet Sistemi ya da Eşit Vatandaşlık adı altında çok parçalı, federatif, küçük, zayıf devletçikler haline geleceğiz ya da ulusal kimliğimizi ekonomimizle birlikte koruyup ulus olmaya devam edeceğiz.

Ortası yok.

    21-08-2025

 Nusret KEBAPÇI

 

19 Ağustos 2025 Salı

ŞIŞTTT, HALA UYANMAYACAK MISINIZ?

 

ŞIŞTTT, HALA UYANMAYACAK MISINIZ?

Bir ülke düşünün; her yanından pislik fışkırıyor, aklınıza gelen her alanda çeteler ve yolsuzluklar kol geziyor.

Tahmin ediyorum ki bizde yaşananların binde biri bile herhangi bir ülkede yaşanmış olsaydı, o ülkenin yöneticileri toplum içine çıkamaz, istifa etmek zorunda kalırdı. Halkın devlete olan güvenini yeniden inşa etmek adına adil bir şekilde yargılanmaları da kaçınılmaz olurdu. Ancak bizde, her zamanki gibi, bu tür olayların hiçbirinde memleketi yönetenler yargılanmak şöyle dursun, ilgili kişilerin istifasına bile tanık olmuyoruz. Hatta suçu üstlenen bile çıkmıyor.

Peki, şöyle bir soru sormuş olsak: Eskiden çeşitli devlet kurumlarının güvenilirlik endeksi araştırılır, sonuçları da basın ve medya aracılığıyla halkla paylaşılırdı. Bugün de kesinlikle dürüst ve adaletli çalışan herhangi bir devlet kurumu var mı diye halka sorsak sizce nasıl bir sonuç çıkar?

Bence iyi bir sonuç çıkmayacağı kesin. Sanırım güvenilir devlet kurumu kalmamış. Düşünebiliyor musunuz? Biz henüz LGS sınavındaki usulsüzlükleri tartışmaya başlarken, bakıyoruz ki LGS devede kulak kalmış. Çürümemiş devlet kurumu yok gibi. Sahte diplomalar mı ararsınız, ÖSYM sayfasında not yükseltmeler mi? Bu arada, diploma demişken, sadece lise veya üniversite diplomaları değil; doçentlik ve profesörlük unvanları da bu sahtecilikten nasibini almış. Bu diplomalar sayesinde milletvekili, rektör olanlar bile var.

Tüm bunlar yaşanırken, devletin siber güvenliği, istihbaratı ve emniyetin ilgili birimleri ne yapıyor? Bu da ilginç bir soru.

Sahi, bu işlerin öncesinde özellikle özel hastanelerde "yeni doğan", "röntgen", "MR" gibi adlarla ortaya çıkan çeteler ne oldu? Sonucunda ne mi oldu? Birkaç hemşire ve alt düzey görevli günah keçisi ilan edildi ve mesele kapatıldı. Ya Bolu'daki otel yangınının sorumluları? İnanın, onlar da görevlerini paşa paşa yapmaya devam ediyorlar.

Bakın, orman yangınlarına henüz değinmedik bile. Üçte biri ormanlarla kaplı olan bir ülke düşünün; normal şartlarda her bölgede yangın söndürme uçak filoları olması gerekirken, görevlilerine özel giysi almaktan bile aciz. Üstelik bu ülke, Paris İklim Anlaşması'nın uygulanmasında denek olmayı kabul etmiş olsun... Sadece 350 milyar dolar karşılığında.

Sonucunda ormanlarımız tamamen yakılmakta, hayvancılığımız yok edilmekte, köylerimiz ortadan kaldırılmaktadır. Ve ne yazık ki bu yüzden olsa gerek, memleketi yönetenler olan biteni sadece izlemekle yetinmektedir.

Tüm bunlarla birlikte, ülkemizin sanayi, tarım, hayvancılık ve yeraltı madenlerinin yabancı ülkelere çok küçük paralarla satılmak değil, düpedüz peşkeş çekildiğini de unutmamak gerekiyor.

O halde şimdi burada duralım ve düşünelim: Tüm bunları üst üste koyduğumuzda, yaşadıklarımızın basit bir dalgınlık ya da bir anlık gafletle yapıldığını düşünmek akılcı geliyor mu?

Doğrusunu isterseniz, tüm bu ülkece yaşadıklarımız, tamamen ülkemizi yöneten siyasal İslamcı iktidarın ideolojisinden kaynaklanmaktadır. Çünkü iktidar, İslamcı olmasına rağmen tamamen neoliberal ekonomik ve siyasi bir politika izlemektedir. Bu politikanın en önemli özelliği de devleti sermaye karşısında alabildiğine küçültüp sermayeyi başıboş bırakmaktır. Zaten bu neoliberalizmin en ünlü sloganı da "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" değil miydi?

Peki, siyasal İslamcılığın bu neoliberal ekonomi ve siyaseti çok kolay uygulayabilmesinde, siyasal İslamcılıkta vatan, ulus, ulusal egemenlik gibi kavramların olmaması yanında, ülkenin tıpkı Osmanlı mantığıyla toprak, sanayi, hayvancılık ve madenleri dahil her şeyiyle padişahın mülkü kabul edilip halkın tebaa olarak görülmesinin payı yok mudur?

Ülke ekonomik ve siyasi olarak yok edilmeye çalışılırken kimseye hesap verilmemesi de bu düşünceyi doğrulamıyor mu?

Yani anlayacağınız: Topraklarımızın tekrar geri alındığı, madenlerimizi kendimizin işlettiği, tarım, sanayi ve hayvancılıkta yabancı ülkelerin sömürgesi değil, onlarla her alanda yarışabilen gelişmiş, kalkınmış bir ülke istiyorsanız...

Bunun yolu, devletin tekrar ekonomide etkin hale getirilip halkın ulus bilinciyle donatılması, ülke kaynaklarının yabancılardan geri alınması, eğitimden sanayileşmeye kadar ulusal ve planlı bir ekonominin uygulamaya konulmasından geçmektedir.

Ama asla siyasal İslamcılıkla değil.

18-08-2025

Nusret KEBAPÇI

 

11 Ağustos 2025 Pazartesi

ULUS DEVLETE KİM DÜŞMAN OLUR?

 

ULUS DEVLETE KİM DÜŞMAN OLUR?

Böyle bir soru sorduğumda, eminim aklınıza ilk gelen kelime "emperyalizm" olmuştur. En azından siyasal İslamcılar ve neoliberaller dışındaki tüm kesimler için…

Neden?

Çünkü emperyalizm (genel olarak Batı olarak anlayın) tüm halkı tek bir çatı altında birleştiren güçlü bir ulus devleti istemediği gibi, ekonomik çıkarlarına engel olabilecek örgütlü sınıf yapılarını da istemez…

Peki, ne ister?

Genellikle ekonomik ve siyasi çıkarlarına dokunmayan, sadece kültürel kimlikler olarak kabul edilen etnik ve dinsel örgütlenmeleri destekler. Çünkü bu türden örgütlenmeler ne kadar yaygınlaşırsa, toplum o kadar çok parçaya ayrılır ve emperyalizm karşısında birleşik bir direnç gösterme yeteneğini kaybeder.

Bu nedenle, emperyalizm karşısında birleşik bir güç olarak ulus olmak hayati önem taşır. Ulus olabilmenin en temel özelliği ise, hiçbir dini kimliğin öncelenmediği laiklik ve aynı toprak üzerinde yaşayan, ortak bir dil konuşan, aynı duygu ve düşünceleri paylaşan, ortak bir tarih bilincine sahip ve aynı ekonomik sistem içinde var olan insanların oluşturduğu ulus bilincidir. Unutmamak gerekir ki, laiklik ve ulus bilinci, ulus devletin olmazsa olmazıdır. Laiklik, farklı inançlara sahip bireylerin dinlerini özgürce yaşamalarını güvence altına alırken, ulus bilinci ise tüm bu farklılıkları ortak bir kimlik potasında eriterek toplumsal birlikteliği sağlar.

İsterseniz, ulus kavramını daha iyi anlamak için Amerikalı yazar Samuel Huntington'ın meşhur benzetmesini hatırlayalım: domates çorbası.

Çorbanın içine katılan domates, tuz, şeker, kaşar gibi malzemeler, ülkedeki farklı etnik kimlikler olarak da düşünülebilir. Ateşin etkisiyle hepsi öyle birbiriyle karışır ki, çorba piştiğinde ne tek başına domates kalır, ne kaşar, ne de tuz. Ortaya tamamen yeni bir şey çıkar. İşte ulus da aynen böyledir; tüm farklılıkların ortak bir potada kaynaşmasıyla oluşur. Tarihteki tüm ulusların varoluş hikayesinin altında da mutlaka bir bağımsızlık ya da kurtuluş savaşı yatar.

Günümüzde ise komisyonlar kurup sözde yeni anayasa taslakları hazırlayan bazı çevreler, bu "eritme" sürecine karşı çıkarak, "Öyle olmaz, eriyip ulus olamayız" diyorlar. Peki, ne olunabilirmiş biliyor musunuz? Salata! Evet, birileri  aynen böyle söylüyorlar. Sözde herkes kendi farklılığını ortaya koyabilecekmiş. Oysa bu, emperyalistlerin istediklerini kolaylıkla alıp, istemediklerini bir kenara ayırabileceği, hatta çöpe atabileceği bir toplumsal yapının inşası anlamına gelir.

Ulus kavramına bu kadar açıklık getirdikten sonra, siyasal İslamcıların neden her fırsatta emperyalizmin hedefiyle örtüşen bir söylem geliştirdiğine bakalım.

Geçtiğimiz günlerde Amerikalı bir yetkilinin "Osmanlı tarzı millet sistemi" önerisi, aslında tam olarak siyasal İslam'ın savunduğu modeli yansıtmaktadır. Yani her dini cemaat ve etnik kimlik, millet olarak kabul edilmeli diyorlar. Sizce siyasal İslamcılar bundan farklı mı düşünüyor? Asla.

Çünkü siyasal İslam'a göre ulus devlet: tek iktidar, tek hukuk, tek kimlik ve tek kültür yaratarak etnik ve dini kimlikleri yok etmektedir. Bu yüzden ulus devleti "tekçi devlet" olarak nitelendirirler. Bunun yerine, devletin inanç ve cemaatler arasında tamamen tarafsız kalacağı, her cemaatin kendi eğitimini, kültürünü ve hukukunu uygulayabileceği bir sistem oluşturulması gerektiğini savunurlar. Bu model, doğrudan Amerikan yetkilinin dile getirdiği "Osmanlı tipi millet sistemi" dir ve isteyenler buna Lübnanlaşma da diyebilir.

Ancak bu model beraberinde ciddi sorunlar getirir. Ortak bir duygu ve düşünce zemini olmadığında, askerliği kim yapacaktır? Ortak hedefler için nasıl mücadele edilecektir? Ve en önemlisi, parçalanmış bir toplum emperyalizme karşı nasıl durabilecektir?

Demek istediğim, ister ABD tarafından önerilsin, ister siyasal İslam'ın doğasında bulunsun, kurulan komisyonlarda tartıştığınız ulus devleti parçalama projesine hangi isim verilirse verilsin, hangi önemli gerekçelere dayandırılmaya çalışılırsa çalışılsın; yapılan iş,

Emperyalizmin hizmetinde ulus devletin parçalanması projesidir. Başka hiçbir şey değil.

11-08-2025

Nusret Kebapçı

 

5 Ağustos 2025 Salı

KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ…

 

KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ…

Hiçbir zaman, herhangi bir insana veya topluluğa karşı bombalı bir eylem hazırlanırken, bomba düzeneğinin kabloları ve teçhizatı herkesin anlayabileceği şekilde açıkta bırakılmaz.

Genelde hazırlanan bomba bir gazeteye sarılarak, çiçeğin arasına konularak veya bir çantaya yerleştirilerek hedef kişi ve topluluğun arasına konulur ki…

Dikkat çekmeden, kimse tarafından fark edilmeden eylem hedefine ulaşabilsin.

İşte son günlerde herkesin tartıştığı, Anayasa'da yapılması düşünülen değişiklikler ve bu konuları tartışacak olan komisyon da aynen bu durumdadır.

Belki halkımızın büyük bir kısmı ne olup bittiğinin tam olarak farkında değil ama bilinmesi gereken, yapılmak istenen şeyin,  ulus devletimize ve üniter yapımıza konulan bir bomba olacağıdır.

Zaten bu yüzden de  "barış, kardeşlik, demokrasi, özgürlük, terörsüz Türkiye" gibi cazip ambalajlarla sunulmaya çalışılmasının nedeni de budur.

Ama umarım çok geç olmadan halkımız uyanır ve partilerini uyararak bu ulus devleti parçalama düşüncesinden vazgeçilir. Aksi takdirde, emin olun, Türkiye'yi yakın gelecekte Irak ve Suriye'nin başına gelenlerden çok daha farklı bir sonuç beklemeyecektir.

Doğrusunu isterseniz…

Dünyanın herhangi bir yerinde, buna Ortadoğu ve ülkemiz de dahil, yapısal değişiklik içeren projeleri, emperyalizmden bağımsız düşünmek mümkün değildir.

Çünkü emperyalizm, bizimki gibi pazarlarını tamamen ele geçirdiği ülkelerin bağımsız sanayileşmesini, tarımını ve maliyesini güçlendirmesini asla istemez.

Bu nedenle, ekonomik ve siyasi bağımsızlıkla özdeşleşen ulus bilinci ile emperyalizmi ekonomik olarak sekteye uğratabilecek sınıf bilinci içeren sendika gibi örgütleri adım adım ortadan kaldırır.

Böylece toplum, ulus olmak yerine, etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırılır ki emperyalizm bu topraklarda çok uzun yıllar boyunca o ülke halkını köleleştirerek sömürebilsin,  en açık deyişle de ilgili ülkeyi sömürgeleştirebilsin.

İşte bugün, "Terörsüz Türkiye" adı altında, ülkemizin üniter ulus devlet yapısının 100 yılı aşkın bir süre sonunda tekrar tartışmaya açılmasının nedeni budur.

Aslına bakarsanız olay gayet açık olup bir anlamda köprüden önceki son çıkış bile denilebilir…

                Bunun için de…

      Ya aklımızı başımıza toplayarak ülkenin ulus devlet ve üniter yapısına sahip çıkarak, sanayileşip, tarımı geliştirerek ekonomik ve siyasi bağımsızlıktan yana olacağız…

                Ya da siyasal İslamcı ve neoliberaller eliyle ülkeyi emperyalizmin hizmetinde bir küresel pazar yaparak etnik ve dinsel kimliklere ayrıştıracağız…

Olay budur!

     04.08.2025

 Nusret KEBAPÇI

 

31 Temmuz 2025 Perşembe

Neden Yanıyoruz?

 Neden Yanıyoruz?

Ülkece çok büyük bir sınavdan geçiyoruz. "Biz okulu bitireli çok yıl oldu, ne sınavı?" diye bu sözüme karşılık verebilirsiniz; ancak bu işin okulla falan ilgisi yok. Ama sonuçta bir sınav. Üstelik bana göre, insan yaşamının en önemli sınavı bile denilebilir.

Peki, bu sınav ne mi? Şöyle söyleyeyim: Hani Atatürk Cumhuriyeti 29 Ekim 1923'te kurmuştu ve biz o Cumhuriyet devrimiyle padişahın tebaası olmaktan kurtulup yurttaş olabilmiştik ya…

İsterseniz şöyle bir soru soralım: Sahi, tebaa olmakla yurttaş olmak arasında ne gibi bir fark bulunuyor? Yoksa onu sadece belirli aralıklarla sandığa gitmek olarak mı düşünüyorsunuz? Veya bu konuya çok farklı anlamlar da yüklenebilir mi? İşte buna verebileceğiniz yanıtınız, bunlardan hangisi olduğunuzla doğrudan ilgili.

Yani: Eğer siz ülkenizin karşılaştığı sorunlar karşısında (ki son aylarda yaşanılan sorunlar ülkemizin geleceğiyle, daha doğrusu var olup olmamasıyla doğrudan ilgili) "Büyükler her şeyi daha iyi düşünür" veya "Bu konuda liderimizin bildiği, bizim aklımızın ermediği şeyler vardır" gibisinden düşünüyorsanız… Emin olun, adınız ne kadar önemli, unvanınız ne kadar büyük olursa olsun, sadece tebaasınız.

Ama ülkenize misafir gibi değil de tam bir ev sahibi gibi, hemen her şeyiyle ilgileniyor, tartışıyor, fikrinizi hemen her ortamda söylüyor, ülke yöneticilerini sorgulayabiliyorsanız… İşte siz, adınız, unvanınız, eğitim düzeyiniz ne olursa olsun, tam bir Cumhuriyet yurttaşısınız.

Bu konuda kişileri tek tek değerlendirmek bana düşmez, hem de çok mümkün değil ama… Herkes kendisine az önce belirttiğim soruları sorarak nerede durduğunu pekâlâ görebilir.

Bu konuda tam bir karar verebilmeniz açısından dilerseniz, konuları somut örneklerle açıklayalım ki ne olup olmadığınız açısından kafalarınızda soru falan da kalmasın.

Sahi, ülkemizin son günlerde hep birlikte tanık olduğumuz en önemli konular neydi?

Bunlardan bir tanesi, yapılması planlanan bir anayasa değişikliğiyle Türk ulus devletimizi paramparça ederek, Türkiye'yi sözde demokrasi, özgürlük safsatalarıyla ikna ederek, etnik ve dinsel kimliklere ayırıp tam da emperyalizmin istediği şekilde bölüp parçalayıp yutacağı hâle getirmek…

Bir diğeri de, şu günlerde en yakıcı olan konu, ormanlarımızın hem de daha önce ülke tarihinde görülmemiş şekilde yakılması…

Bir ülke düşünün; yönetimi lükste, şatafatta hiçbir sınır tanımasın… Ama ülke güvenliği ve karşılaşılabilecek felaketlerle ilgili hiçbir hazırlığı ve önlemi yok. Dahası, ormancılık kurumu kaldırıldığı gibi orman yangınlarıyla ilgili eğitim veren kurum bile bir süre önce kapatılmış… Peki, bu kayıtsızlığı bir anlık ihmal, dalgınlık olarak görmek mümkün mü? Elbette değil…

Aslında olay nedir biliyor musunuz? Tüm bu kayıtsızlık ve önlemsizliğin arkasında, kamu yararı, kamusal çıkar gibi bir kavramla tanışmayan iktidarın uyguladığı neoliberal ekonomik ve siyaset dışında küresel sermayenin ülkemize dayatarak meclisten geçirdiği İklim Değişikliği Yasası'nı da kullanarak; ülkemizi tamamen sanayisiz, enerjisiz, tarımsız, hayvansız, ormansız, hatta madensiz bırakmakla birlikte insanları tam olarak kontrol etme isteği yatmaktadır…

Bunu da, ulus bilincinden, ulusal egemenlikten, vatan ve bağımsızlık gibi kavramlardan uzak siyasal İslamcı bir iktidar aracılığıyla yapmaya çalışmaktadırlar.

Bilindiği gibi pandemi döneminde insanları biometrik olarak kontrol edebilmenin ilk adımları atılmıştı… Şimdi de, sözde karbon ayak izi söylemiyle ülke ve insanları bir daha asla bağımsız olamayacakları şekilde kontrol edebilmek amaçlanmaktadır…

Sonuç olarak: Halkı duyarlı, yönetimi de ulusal kalkınmadan yana olup, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını korumak isteyen ülkeler buna karşı çıkmış, imzalamamışlardır. Ekonomisi tamamen yabancılara teslim edilen, tarımını, hayvancılığını, ormanlarını onların istekleri doğrultusunda yok etmeye çalışan, bizdeki gibi ekonomik ve siyasi bağımsızlıktan bihaber, ülkeyi tamamen küresel pazar yapan yönetimler de halkının bilinçsiz ve duyarsızlığından yararlanarak bu dayatmayı kabul etmişlerdir…

İşte tam da burada halka sormak istiyorum:

Sizi ne uyandırabilir? Ülkenizin başına ne gelirse, tavır koyup tepki gösterebilirsiniz?

Hani söyleseniz de bilsek…

28-07-2025 

Nusret KEBAPÇI


21 Temmuz 2025 Pazartesi

Milletin Adı Türkiye mi?

 

Milletin Adı Türkiye mi?

Geçtiğimiz günlerde, 15 Temmuz’un yıl dönümünde çeşitli yerlere asılan "Milletin adı Türkiye" yazılı afişler sanıyorum dikkatinizi çekmiştir.

Aslına bakarsanız, Türk ulus devleti ve Türk kimliği uzun bir süredir birilerinin hedefinde olup, bunların hemen her yerden kaldırılmaya çalışıldığı da herkesin malumu. Çünkü birileri, akıllarınca ulus kimliğin adı olan Türk sözcüğünü etnik kimlik sayıp rahatsızlık duyuyor. Yerine kendilerince sözde daha ılımlı buldukları Türkiyelilik türünden ucube bir kavramı yerleştirmeye çalışıyorlardı.

Hal böyle olunca insan ister istemez merak ediyor: Bugün, ABD'de yaşayanlara Amerikalı değil Amerikan denirken; Yunanistan'dakilere Yunanistanlı değil Yunan, Rusya'dakilere Rusyalı değil Rus, Almanya'dakilere Almanyalı değil Alman denirken (bu örnekleri neredeyse tüm ülkeleri kapsayacak şekilde genişletmek mümkün), neden bize gelince Türk değil Türkiyeli? Sizce de bu işte bir gariplik yok mu?

Sadece o ülkelerde yaşayan halklar anlamında değil, örneğin aynı ülkelerin spor takımlarından söz ederken de Amerikalı, Almanyalı, Yunanistanlı futbol takımı yerine Amerikan, Alman, Yunan spor takımı ya da sporcu denilmiyor mu?

Diyelim ki konu spor ya da ülkede yaşayan o ülke yurttaşları değil. O ülkelerde üretilen otomobil, televizyon, bilgisayar, cep telefonu gibi herhangi bir ürün için de Alman, Amerikan, Çin malı gibi kavramlar kullanılmıyor mu?

Peki, o zaman neden başka ülke yurttaşları, ürünleri, takımları söz konusu olduğunda kullanılan Amerikan, Yunan, Alman gibi ulus adları, konu Türk olduğunda Türkiyeli yapılmaya çalışılmaktadır? İşte zurnanın zırt dediği yer tam da burası.

Çünkü emperyalizm (bunu ABD, AB, hatta tüm Batı olarak da adlandırmak mümkün), bizimki gibi ülkelere neoliberal ekonomiyi dayatıp ülkeyi tamamen Batı'nın açık pazarı haline getirirken, tüm toplumu birleştiren; laiklik, ulus bilinci ve ulusal pazar üzerine kurulu ulus devleti istemez. Bu nedenle bizimki gibi ülkelerin başına siyasal İslamcı partileri getirir ki (bu kimlikçi politikalar İslamcılığın doğasında vardır.) Ülke bir yandan Batı'nın açık pazarı durumuna sokulurken, diğer yandan da laiklik ve ulus bilinci adım adım yok edilerek devlet ulusal olmaktan çıkarılıp ulus öncesinde olduğu gibi tekrar etnik ve dinsel kimlik topluluklarına dönüşebilsin.

Hem zaten küreselleşme ve yerelleşme işin olmazsa olmazıdır.

Bunun için bir yandan ekonomi küresel şirketlere teslim edilirken, diğer yandan da ülke merkezi olmaktan çıkarılarak yerelleştirilir ki, o etnik ve dinsel topluluklar tekrar birleşip ulus olmaya çabalayıp kendi ulusal pazarlarına, kimliklerine ve ulus devletlerine sahip olamasın. İşte Türkiyelilik tam da emperyalist parçalanmanın öteki adıdır: Türkiyeli Türk, Türkiyeli Kürt, Türkiyeli Laz, Türkiyeli Çerkez, Türkiyeli Sünni, Türkiyeli Alevi gibi…

Yani uzun sözün kısası: Ya tekrar laikliğe ve ulus devletinize sahip çıkıp ulusal birliğinizi koruyacaksınız…

Ya da

Emperyalizmin hizmetinde Türkiyelilik adı altında parçalanarak dağılacaksınız. Çaresi yok.

21-07-2025

Nusret Kebapçı

 

19 Temmuz 2025 Cumartesi

BİR ÜLKE NASIL PARÇALANIR?

 

BİR ÜLKE NASIL PARÇALANIR?

Bu başlığı görünce içinizden "Biz asla parçalanamayız," ya da "Bizi kim parçalayabilir ki?" gibi düşünceler geçebilir. Ancak, son yıllarda ülkemiz üzerinde dönen olaylar göz önüne alındığında, bilgi ve belgeye dayanmayan, yalnızca kişisel saflıktan kaynaklanan bu tür sözlerin hiçbir önemi kalmamıştır, emin olun.

İsterseniz, yaşadığımız olayların mantığını anlamak adına biraz tarihe yolculuk yapmaya ne dersiniz? Çünkü olayların mantığını anlamak, onları yorumlamak ve analiz etmek için tarih bilmek son derece önemlidir.

Bilindiği gibi Osmanlı'da, Meclis-i Mebusan'da Ahrar Fırkası adında bir parti vardı. Bu parti, tıpkı günümüzdeki bazı partiler gibi, tüm toplumu ortak hedefler etrafında birleştiren ulus düşüncesine karşıydı ve adem-i merkeziyetçiliği savunuyordu. Ekonomi konusunda da aynı mantıkla hareket ediyorlardı. Ulusal tarım, sanayi ve banka gibi düşüncelere karşı olup, ülkenin tamamen yabancı sermayeye açılmasını savunuyorlardı. Milli sanayi ve tarım gibi kavramlara karşı çıkarak, ülkenin ancak yabancı pazarı olduğunda gelişebileceğini ileri sürüyorlardı.

1920'de Ankara'da açılan mecliste de pek çok eğilim ve grup ortaya çıktı. Ancak genel olarak bakıldığında, gerek ekonomi gerekse yönetim anlamında iki farklı anlayış göze çarpıyordu. Bunlardan birincisi, sonradan Cumhuriyet Halk Partisi adını alacak olan Atatürk'ün önderlik ettiği Birinci Grup'tu. Diğeri ise Atatürk'e karşı olanların oluşturduğu İkinci Grup.

Bu iki grup pek çok konuda fikir ayrılığı yaşıyordu. Örneğin, Müdafaa-i Hukuk Grubu cumhuriyetin kurulmasını, merkezi bir yönetimle uluslaşmayı ve ekonomide kendi pazarımıza hakim olmayı savunurken; İkinci Grup ise savaş kazanıldıktan sonra yönetimin tekrar Osmanlı'ya teslim edilmesini, ülkenin merkezi değil adem-i merkeziyetçilikle yönetilmesini ve ekonomi adına hiçbir şey bırakılmayıp ülke pazarının tamamen emperyalist ülke şirketlerine teslim edilmesini savunuyordu.

İkinci Meclis'te bu ikinci grup yer alamadı; ancak aynı anlayış, bugün 23 yıldır ülkeyi yönetmektedir. İşte, her geçen gün ulus kavramının ve Türk ulus kimliğinin adım adım yok edilmesinin ve ekonominin yine aynı şekilde merkezi, ulusal olmaktan çıkarılarak tamamen yabancı sermayeye teslim edilmesinin ana sebebi budur.

Tam bu noktada bir tespit yapmak gerekirse, sanıyorum şunu söylemek yanlış olmaz: Ekonomiyi küresel şirketlere teslim eden bir anlayış siyasette ulusal bütünlüğü, kimliği, ulusal politikaları savunur mu? Elbette mümkün değil.

Bu nedenle, yaşadığımız "açılım" adı altında yapılan söylemleri ve "silah bırakma şovunu" ciddiye almak gerekmiyor. Düşünebiliyor musunuz? Ülke yönetiminin desteğiyle Suriye'de adamlar devlet kuruyor; ordusu, tankı, topu var… "Neymiş, silah bırakılıyormuş." Buna aklıselim düşünenlerin inanması zor ama bir şeyi ciddiye almak gerekmektedir: ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom J. Barrack'ın "Türkiye için en iyi sistemin Osmanlı millet sistemi olduğunu" vurgulaması dikkat çekicidir. İşte ciddiye alınması gereken en önemli konu bu.

Şimdi şöyle bir düşünün: BOP yani Büyük Ortadoğu Projesi, Türkiye'nin de içinde olduğu 22 ülkenin sınırlarının değişmesi değil miydi? Özellikle de tamamında siyasal İslamcılar, ABD'nin operasyon gücü olarak laik milliyetçi ülkelerin sınırlarının değiştirilmesinde kullanılmıyor mu? Bu hedef ülkelerden biri aynı zamanda Türkiye olduğuna ve ülke yönetiminde siyasal İslamcı bir parti bulunduğuna göre, sizce bizi nasıl bir sonuç bekliyor dersiniz?

Ben söyleyeyim… Sözde "terörsüz Türkiye" söylemiyle çeşitli açılım şovlarıyla toplumun bir kısmı ikna edilerek, mecliste de gerekli çoğunluğu sağladıklarında, Anayasa'daki ilk 4 maddeyle 42. ve 66. maddeler de değiştirildiği zaman, cumhuriyet öncesinden beri birilerinin hayalini süsleyen adem-i merkeziyetçi, yani Osmanlı tipi "millet sistemi" de oluşmaya başlamış olacaktır.

Tam burada, "Osmanlı millet sistemi nedir? Ne anlama gelmektedir?" gibisinden bir soru aklınıza gelirse, onu da söyleyeyim: Bu "millet" anlayışında üst kimlik yoktur. "İslam" deniyor; ama sadece ülkede yaşayan Müslümanlar için geçerli. "Millet" burada din anlamında kullanıldığından, her türden din, tarikat, cemaat, etnik kimlik de "millet" anlamında kullanılmaktadır. Yani, Ermeni milleti, Yahudi milleti, Hristiyan milleti gibi…

Bu sistemde ülkede yaşayan herkes için eşit bir hukuk sistemi olmadığından birden fazla hukuk sistemi bulunuyor. Her cemaatin mahkemesi olduğu gibi, konsoloslukların da mahkemesi var… Tabii Müslümanlar için de Şeriye mahkemesi…

Demek istediğim…

Bugün ulusu tanımlarken kullanılan ortak vatan, dil, millet, bayrak, devlet, ortak duygu ve düşünce, ortak ekonomi gibi kavramlar Osmanlı Millet Sistemi'nde söz konusu olmadığından, bununla…

Laik ve Türk kimliğine dayalı ulus devletin parçalanarak etnik ve dinsel kimliklerle, tarikat ve cemaatlere ayrıştırılması hedeflenmektedir.

Ayrıca unutmadan…

Hani birileri bir süredir Terörsüz Türkiye, barış, kardeşlik, silahlar sussun edebiyatı yapıyorlar ya…

Gerçekte bu nasıl olur biliyor musunuz?

İçeride ülkenin dört bir bucağında sanayiyi, tarımı, hayvancılığı geliştirip ülkeyi dört bir bucağıyla üretken hale getirerek kalkındırıp…

Dışarıda da

Bölge ülkeleriyle birlik olup, onlarla dayanışıp ABD’yi bölgeden kovarak…

Ama asla onun aleti olarak, bölge ülkelerini parçalayarak değil…

14.07.2025

Nusret KEBAPÇI