ulus devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulus devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2026 Salı

ULUS OLMAK YA DA OSMANLICILIK…

 

ULUS OLMAK YA DA OSMANLICILIK…

Son günlerde kabinedeki görev değişimlerini fırsat bilen bir kesim, hafızlık kavramı üzerinden akıllarınca Atatürk'e gönderme yapmaya ve Cumhuriyet'in kurucu değerlerini aşağılamaya yeltenmektedirler. Elbette niyetlerinin üzüm yemek olmadığını, asıl hedefin Atatürk ve Devrimleri olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak mesele sadece bu değil. Kendilerini Türk ulusunun bir parçası saymayan, daha doğrusu "Ben Türk ulusunun değil; ABD'nin, İngiliz'in ya da Batı'nın çıkarını savunuyorum" diyemedikleri için de gerçek kimliklerini gizleyerek kendilerini Osmanlıcı, Osmanlı torunu ya da İslamcı olarak tanımlayarak, hangi emperyalistin kuklası olduklarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Ama bu ne kadar sürer, ne zaman ortaya çıkar bilmiyorum ama sonuçta bir gün mutlaka ortaya çıkacaktır.

İşte bu Türk ulus devletine, Türk kimliğine düşman olan emperyalist kuklaları, buldukları her fırsatta kendilerini Osmanlı torunu gibi sıfatlarla gizleyerek; Atatürk'e, Kurtuluş Savaşı kahramanlarına, Cumhuriyet'e ve ulusal değerlere saldırmaktadırlar.

Bu nedenle onlara yanıt vermek son derece önemli…

İsterseniz buna da Cumhuriyet'e karşı kullandıkları Hilafet ve İslam kardeşliğinden başlayalım…

Bilindiği gibi ulus-devlet ve Atatürk düşmanlığı yaparken sığındıkları ilk liman hilafet veya İslam Birliği oluyor. Oysa tarihte tüm Müslümanların kabul ettiği tek bir halifelik kurumu hiçbir zaman var olmamıştır. Osmanlı'da hilafet varken bile diğer Müslüman coğrafyaların kendi otoriteleri mevcuttu.

Bugün İslam kardeşliği diyenlere sormak gerekir: ABD ve Batı Afganistan'a çöktüğünde biz mazlum Afgan halkının mı yanındaydık yoksa işgalcinin mi? Libya parçalanırken durum farklı mıydı? Irak, kimyasal silah yalanıyla yerle bir edilirken, merkezi hükümetin uyarılarına rağmen bölgedeki gayrimeşru yapılarla petrol anlaşmaları yapıp BM'den ceza yiyen biz değil miydik? Daha yakın tarihte ABD başkanı, "İsrail'in iki bin yıldır başaramadığını Türkiye gerçekleştirdi" demedi mi? Suriye'nin kuzeyinde terör koridoru açılırken sergilenen tavırlar ortadayken, hâlâ hangi İslam kardeşliğinden bahsediliyor?

Gelelim Osmanlıcılık meselesine… Öncelikle şunu belirtelim: Osmanlı bir imparatorluk yapısıydı; çok hukuklu, çok kültürlü ve çok milliyetliydi. Devletin adı Devlet-i Aliyye… Üstelik ekonomik bağımsızlığı da tartışmalıydı; bir merkez bankası olmadığı gibi, para basma yetkisi bile İngiliz-Fransız ortaklığı olan Bank-ı Osmanî-i Şahane'nin elindeydi. Daha da vahimi, Düyun-ı Umumiye aracılığıyla devletin temel gelirlerine el konulmuş, maliye yabancıların denetimine girmişti. Fransız sermayeli Reji İdaresi ise köylümüzün ürettiği tütünden tuzuna kadar her şeye ipotek koymuş, hatta kendi topraklarımızda "kolcu" adı verilen silahlı adamlarıyla halka kan kusturmuştu.

Doğrusunu isterseniz Osmanlı, yatırımı Balkanlar'a yapar; Anadolu'yu ise sadece vergi ve asker deposu olarak görürdü. Madenlerden sanata, bankerlikten sanayiye kadar hemen her şey yabancıların elindeydi. İmparatorluk, Balkan Savaşları ve ardından gelen Birinci Dünya Savaşı ile dağılma sürecine girince Halife sıfatıyla Müslüman ülkelerine "Cihad-ı Ekber" çağrısı da yapmış, ancak ne yazık ki beklediği sonucu alamamış ve Mondros ile ordusunu dağıtıp Sevr ile işgali kabullenmiştir.

Acı olan şudur ki; bugünün Osmanlıcılarının fikir babaları, o gün işgalciye tek kurşun atmadıkları gibi, Samsun'a çıkan Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı'nı engellemek için de ellerinden geleni yaptılar. Bunların bugünkü temsilcileri de "Keşke Yunan galip gelseydi" diyecek kadar gözü dönmüş, fesli bir şahsın müridi olmaktan öteye gidememişlerdir. Milli Mücadele döneminde de zaten İngiliz gemilerine binip kaçanlarla aynı zihniyeti paylaşanların, bugün vatan ve millet sevgisinden bahsetmesi sadece komedidir.

Hiç merak ediyor musunuz?

Bugün ABD emperyalizmi ve Batı, hedef aldığı ülkelerde neden laik ulus-devletleri tasfiye edip siyasal İslamcı yapıları öne çıkarmakta? Çünkü ulus-devlet, ekonomik ve siyasi egemenliğin ulusta olduğu, yetkinin parlamentoda toplandığı bir sistemdir. Fabrikasından madenine, bankasından toprağına kadar her değer ulusal çıkar için kullanılır. Siyasal İslam ise egemenliğin tek kişide toplandığı ve ekonomik iradenin emperyalizme teslim edildiği bir modeldir. Nitekim bunların akıl hocaları, "ABD gelsin, hilafeti bize versin; bizi sömürecekse de sömürsün, babasının hayrına yapacak değil ya" diyebilecek kadar bağımsızlık onurundan yoksun bir zihniyete sahiptir.

Şunu iyi anlamalıyız: Bir ülkenin bayrağının dalgalanması, o ülkenin tam bağımsız olduğu anlamına gelmez. Eğer merkez bankanızın anahtarı küresel finans merkezlerinin elindeyse, sanayiniz montajdan ibaretse ve tarımınız dış tohumlara mahkûm edilmişse; siyasi kararlarınız da kaçınılmaz olarak o borç verenlerin ipoteği altına girer. Osmanlı'nın son döneminde Düyun-ı Umumiye ve Reji ile yaşadığımız zillet, bugün modern yöntemlerle ve tek taraflı dayatılan Gümrük Birliği gibi ekonomik prangalarla tekrar önümüze konulmaktadır. Ulus-devlet bu prangaları kırma iradesidir; siyasal İslamcılık ise bu bağımlılığı kader diye yutturma çabasıdır.

Demek istediğim, ulusal çıkarlarınızı koruyan bir devletiniz yoksa fabrikalarınız, madenleriniz ve bankalarınız elden gider. Sonunda, işletmesi ve denetimi yabancılara ait olan yol ve köprülerden geçmek zorunda kalırsınız. Aslında tablo çok net: Kendilerine Osmanlıcı diyenlerin, aynı tarihsel dönemde olduğu gibi bugün de ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi bir dertlerinin olmaması; ulusal birlikteliği korumak gibi bir kaygı taşımamaları da asla tesadüf değil...

Üstelik dün Sevr'e boyun eğen zihniyetle, bugün ulus-devletin kazanımlarını emperyalist odaklara peşkeş çeken zihniyet ne yazık ki aynı kaynaktan beslenmektedir.

16.02.2026
Nusret KEBAPÇI

 

4 Kasım 2025 Salı

ULUS BİLİNCİ: EMPERYALİZME KARŞI DİRENİŞİN ANAHTARI

 

ULUS BİLİNCİ: EMPERYALİZME KARŞI DİRENİŞİN ANAHTARI

Zaman zaman yazılarıma, kendilerine “Osmanlıcı” veya “Osmanlı torunu” gibi unvanlar takan ya da kendilerini “Siyasal İslamcı” sayanlardan eleştiri değil, özellikle Atatürk ve Cumhuriyet’le ilgili doğrudan suçlamalar gelince, konuya açıklık getirmek zorunlu hale geldi.

İsterseniz Osmanlı’dan başlayalım: Bir yönetim düşünün ki, babadan oğula geçen bir aile tarafından yönetilmektedir. Böyle olunca, o aile fertlerinden olmadığınızda “torun” nasıl olunur? İşte orası son derece ilginç!

Diyelim ki, “Biz Osmanlı yönetimi altındaki milletlerdeniz; ya da Türk’üz diyemediniz diyelim ama Rum’uz, Ermeni’yiz, Arap’ız, Yahudi’yiz…” deseniz de bunu anlarım, hatta itiraz bile etmem. Ancak “torun olmak” işi başka bir boyuta taşıyor ki, bu iddianın tarihsel ve genetik bir karşılığının olması mümkün değil.

Ama Osmanlı’nın, özellikle de son zamanlarını biraz anımsamakta yarar var. Bir yönetim düşünün: Ülkede var olan sanayi, tarım, banka, her ne varsa tamamı yabancıların elinde. Ülkede hiçbir şey üretilmediği gibi, kapitülasyonlar ve Balta Limanı gibi anlaşmalarla yerli üretim tamamen çökertilip ülke, Batılı ülkelerin açık pazarı haline getirilmiş durumda. O kadar ki, ülkede Merkez Bankası olmadığı gibi, onun yerine geçen Osmanlı Bankası bile yabancıların elinde.

Bu arada, Osmanlı yönetici sınıfının yetiştirildiği Enderun Mektebi’nde devşirmelerin eğitim gördüğü ve Osmanlı’da Türklerin değil, onların hemen her türlü makama geldiği artık sır değil.

Tabii tüm bunları söylerken, Osmanlı’nın çok kimlikli, çok kültürlü bir imparatorluk olduğunu da belirtmek gerek. Her ne kadar son zamanlarında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çabalarıyla “Osmanlı milleti” yaratma girişimleri olsa da, azınlıklar birer birer ayrılmaya başladığı için bu çabalar sonuçsuz kaldı.

Ancak özellikle bir konunun altını çizmekte fayda var: Kendilerini “günümüz Osmanlıcısı” olarak tanımlayan anlayış, bugün de kendilerini Türk kabul etmeyip çok kimlikli, çok kültürlü, federatif bir devlet yapısından yanadır. Bunun yanında, ekonomik olarak ülkenin Türk ulusu adına üretim yapmasına karşı çıkıp, ülkeyi tamamen yabancı pazarı haline getirme konusunda aynı düşünceleri taşımaktadırlar. Yani, ekonomide ve siyasette ulus devlet ve kimlik karşıtı olup, ABD emperyalizminin dayattığı “Osmanlı tipi millet tarzı” denilen çok kimlikli, çok kültürlülüğe heveslidirler; ulus devlet karşısında ABD emperyalizminin yanında saf tutmaktadırlar.

Gelelim Siyasal İslamcılara. Çünkü onlar da ulus devlet karşıtı olup, her fırsatta Atatürk, Cumhuriyet ve ulus devlete saldırmaktadırlar. Peki neden? Ya da şöyle soralım: Siyasal İslamcılık, neden Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi bugün de emperyalizmin hizmetinde?

Aslında sadece bizde de değil. ABD’nin bölgede İsrail karşıtı ülkeleri parçalama stratejisinin baş aktörü neden hep İslamcılar olmaktadır? Hiç düşündünüz mü?

Veya şöyle diyelim: Neden siyasal İslamcılık, sadece İslam peygamberinin resim ve karikatürü gündeme gelince tepki gösterir de, emperyalizmin ekonomik ve siyasi baskı ve sömürüsüne kayıtsız kalıp, ülkeleri parçalama planlarına destek olur?

İşte bunu tam olarak anlayabilmek için kavramları yerli yerine oturtmak gerekiyor. Aksi halde, bu tür akımların neden her zaman emperyalizmin hizmetinde olduğunu kavrayamayız.

Aslına bakılırsa, işin dönüm noktası laiklik ve ulus bilincidir. Zira biraz dikkat edildiğinde, laik olmayan ve ulus bilincinden uzak hiçbir siyasi düşüncenin emperyalizme, ekonomik ve siyasi sömürüye karşı çıkamadığı görülecektir.

Kavramları temelden ele alırsak, mesele daha net anlaşılır. Şu bilinmelidir: Bir toplum laik olursa, egemenlik millete geçer ve millet -yani ulus- olursunuz. Ancak ulus olduğunuz zaman, üzerinde yaşadığınız toprak “vatan” olur. Vatan olunca, emperyalizme karşı ekonomik ve siyasi bağımsızlık anlam kazanır. Böylece sanayileşme, yer altı ve yer üstü zenginlikleri koruma, onları milletin çıkarı için kullanma ve tarımı geliştirme anlamlı hale gelir.

Tersten başlarsak; laiklik olmazsa siz ümmetsiniz. Ümmet olunca, üzerinde bulunduğunuz toprak sizin için sadece bir “arsa”dır.

Böyle olunca da emperyalizme karşı mücadele, ekonomik ve siyasi bağımsızlık elbette hikâye olur. Bu durumda ülke toprakları kolaylıkla alınıp satılabilen bir meta haline gelir; yer altı ve yer üstü zenginlikleri de emperyalizme peşkeş çekilebilir.

Demek istediğim şudur: Laiklik ve ulus bilinciniz varsa, emperyalizme karşı ekonomik ve siyasi bağımsızlığınızı savunabilir, ülkenizi sanayileştirip tarımı geliştirerek kalkındırabilirsiniz.

Eğer değilseniz, sadece emperyalizmin sömürgesi olursunuz; asla başka bir şey değil.

    03-11-2025

Nusret KEBAPÇI

31 Ağustos 2025 Pazar

EŞİT VATANDAŞLIK…

 

EŞİT VATANDAŞLIK…

Bildiğiniz gibi eşit vatandaşlık uzunca bir süredir ülke gündemimizi işgal etmektedir. Özellikle de, açılım söylemi gündeme geldiğinde.

Tabii bu kavram yani eşit vatandaşlık söz konusu olduğunda bir kısım yazar hemen: “Eşit değil miyiz? Çeşitli makamlara gelirken kimsenin Kürt, Türk, Alevi, Sünni, Hristiyan, Rum, Yahudi olduğuna bakılmamaktadır. Daha başka ne istiyorsunuz?” gibisinden yakınmakta, kendilerince bu türden talepte bulunanlara karşı normalde ulus devlette olması gereken ilkeleri açıklamaya çalışmakta ve “Bak, hepimiz aynı haklardan yararlanıyoruz.” türünden savunmalarla etnik farklılıklarını öne çıkarmak isteyenleri iknaya çabalamaktadırlar.

Ancak iş o kadar basit değil.

Bu yazarlarımız, henüz konuyu anlamamış olsalar da ulus devleti savunma anlamında söyledikleri doğru. Neden mi? Şunun için: Herhangi bir ülkede pek çok etnik, dini, mezhepsel kimlikler bulunabilir. Bunda yadsınacak herhangi bir şey yok. Ama ulus devlet mutlaka bir bağımsızlık savaşı ya da işgale karşı direnişle ortaya çıkan ülkede bu mücadeleye önderlik eden, kurucu önderlik etrafında toplanılarak kurulur. Bu kurulma aşamasında da ulus olma çabasını zora düşürebilecek, ayrımcılığa neden olabilecek etnik ve dini, mezhepsel kimliklerin öne çıkmasına izin verilmez.

Bu nedenle ulus olma sürecinde aynı topraklar üzerinde yaşayan insanların bir araya gelmesi için iki konu çok önemli olup işin olmazsa olmazıdır bile denilebilir. Bunlardan biri, ulus devletin tüm din ve tarikatlardan bağımsız olabildiği laiklik; bir diğeri de üzerinde yaşadığı toprakta bir arada olmayı, birlikte üretmeyi, yaşanılan yeri geliştirmeyi, yabancı müdahale, düşmanlık ve işgale karşı koyabilmek adına aynı dille anlaşan, birlikte mücadele edebilmeyi de sağlayan ulus bilincidir.

Hem zaten ulus devlet,  toplumda bu birlikteliği bozabilecek, etnik, dini, mezhepsel farklılıkların ön plana çıkmasına yol açabilecek girişimlere izin vermediği gibi, devlet içinde farklı bir kimlik ve otorite de oluşturabilecek, paralel yapılanma özelliği olabilecek hiçbir etnik ve dini örgütlenmeye de izin veremez.

Neyse sadede gelelim. İşte birilerince sıklıkla gündeme getirilen eşit vatandaşlık kavramı, ulus devlet içindeki bireysel olan yurttaşların eşitliği değildir. Önce bunu net olarak belirtmemiz gerekiyor.

Burada kastedilen eşit vatandaşlık, kimliklerin eşitliğidir. Hani birilerinin “Osmanlı Millet Sistemi” dediği şey de aslında tam olarak budur. Gerek Eşit Vatandaşlık kavramı, gerekse Osmanlı Millet Sistemi, emin olun aynı kapıya çıkmakta olup ekonomik, siyasi, neoliberal politikalarla birlikte yürütülmektedir.

Çünkü emperyalizm ekonomik ve siyasi olarak bağımsız ulus devlet istemiyor. Bu sadece BOP içinde İsrail’in karşısında olması anlamında değil, dünyanın hiçbir yerinde ekonomik ve siyaseten bağımsız ulus devlet istenilmemektedir. Çünkü ulus devlet olmak, güçlü bir birliktelik anlamına geldiği gibi, kendi pazarına hâkim güçlü bir ekonomi anlamına da gelmektedir.

Yani birilerinin Türk kimliğini yok ederek tüm kimlikleri eşit olarak gördüğü, “ Türk, Kürt, Arap” söylemiyle açıklamaya çalıştıkları “çok kimlikli, çok dilli, çok hukuklu Osmanlı Milleti” ile birilerinin Türk ulus kimliğini yine yok sayarak tüm etnik ve dini kimlikleri eşit kabul ettikleri “çok kimlikli, çok dilli, Eşit vatandaşlık” da aynı kapıya çıkmaktadır.

Her ikisinin de ortak amacı Türk ulus kimliğini ortadan kaldırarak ülkeyi emperyalizmin talepleri doğrultusunda parçalayıp ulus olmaktan çıkararak etnik ve dinsel kimlikler federasyonuna dönüştürüp ulusal pazarı yok ederek ülkeyi sömürge yapmayı amaçlamaktadır.

Demek istediğim,

Ya emperyalizmin dayatmalarına boyun eğerek Osmanlı Millet Sistemi ya da Eşit Vatandaşlık adı altında çok parçalı, federatif, küçük, zayıf devletçikler haline geleceğiz ya da ulusal kimliğimizi ekonomimizle birlikte koruyup ulus olmaya devam edeceğiz.

Ortası yok.

    21-08-2025

 Nusret KEBAPÇI

 

8 Mart 2025 Cumartesi

ULUS DEVLET Mİ, FEDERASYON MU?

 

ULUS DEVLET Mİ, FEDERASYON MU?

 

İmralı'dan PKK'nın silah bırakmasıyla ilgili mektup gelince, ikinci açılım sürecinin başladığı anlaşıldı. Aslında konu birçok yönden ilginç. Düşünebiliyor musunuz, silahlı bir örgüt liderini 25 yıl önce içeri atıyorsunuz. Hatta yalnız bırakıp tek başına bir adaya yerleştiriyorsunuz. Ama 25 yıl sonra bakıyorsunuz ki değişen hiçbir şey yok. Kişi, örgütüyle tüm bağlantılarını sürdürdüğü gibi, ideolojik olarak da liderliğini koruyor. Sizce de bu işte bir gariplik yok mu? Bence var, hem de çok.

Zaten mektubun içeriğinde geçen "kimliklere saygı gösterilmesi", "demokrasi", "özgürlük" laflarının sonrasında iktidar ve çeşitli muhalefet partilerinin yaptıkları açıklamalar, hedefin Türk ulus devleti olduğunu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar ortaya koydu. Ama iş bununla bitmiyor.

Aslında "PKK silah bıraksın, barış olsun" gibi söylemler de olayları doğru ifade etmiyor. Çünkü ABD, bizim de içinde olduğumuz bölgedeki dört ülkeden parçalar kopararak Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında büyük bir Kürdistan kurmayı hedeflemektedir. Bu nedenle de merkez örgütü KCK önderliğinde bu dört ülkede de farklı adlar taşıyan ama aynı amaç için çalışan ABD'nin desteklediği örgütler bulunmaktadır. Ve bizim ülkemizdeki PKK, Suriye'ye geçerek orada Suriye'nin kuzeyinde oluşturulan PYD özerk bölgesine geçip PYD'ye katılmıştır. Ve bugün Suriye'de mevcut iktidara petrol bile satabilen bir devlet yapılanması oluşturulabilmiştir.

Peki, durum böyle olunca bizdeki "barış", "demokrasi", "kimliklerin tanınması", "ana dilde eğitim", "Türk ulusu yerine Türkiyelilik" gibi kavramların sıklıkla gündeme getirilmesinin anlamı nedir? Ne yapılmak amaçlanmaktadır?

Aslında amaç, "silah bırakılması", "terörün bitirilmesi" söylemleriyle mevcut anayasayı değiştirerek ulus kimliğini ve ulus devleti yok ederek, ABD'nin yıllardır talep ettiği çok kimlikliliğin, çok dilliliğin olabildiği, yani küçük küçük parçalardan oluşan federe bir devlettir.

Hem zaten başkanlık sistemine geçilmesinin asıl nedeni de buydu. Çünkü bilinmelidir ki başkanlıkla yönetilen ülkelerin tamamı federasyon, federasyon olan devletlerin de tamamı başkanlıkla yönetilmektedir. Ancak bir farkla: Bugün başkanlıkla yönetilen ve federasyon olan devletlerin neredeyse tamamı kuruluş aşamalarında küçük devletçiklerin bir başkanlık etrafında birleşmeleriyle meydana gelmişlerdir. Ayrıca bu türden federe devletlerin tamamı da ulus devlet özelliği taşımaktadırlar.

Ancak bugüne kadar ulus devlet olarak varlığını sürdürüp sonradan etnik ve dinsel kimliklerden oluşan bir federasyon örneği, Irak'ta, Suriye'de yapılmak istendiği gibi tamamen emperyalizmin müdahalesiyle oluşabilmektedir.

Hani sıklıkla barış, demokrasi, özgürlük lafları ediliyor ya? Bilinmelidir ki bölgeye gerçek barış, ancak ABD emperyalizminin bölgeden kovulmasıyla gerçekleşebilecektir. Ama hiçbir şekilde ulus devletlerin özgürlük adı altında etnik ve dinsel parçalanmalarıyla değil.

08-03-2025

Nusret KEBAPÇI

 

8 Temmuz 2024 Pazartesi

ÖĞRENİM BİRLİĞİNDEN, ÖĞRENİM ÇOKLUĞUNA…

 

ÖĞRENİM BİRLİĞİNDEN, ÖĞRENİM ÇOKLUĞUNA…

 

 

Aslında daha en baştan söylemek gerekirse genel, herkes için doğru bir eğitim ve öğretim anlayışı yok.

Daha doğrusu…

Hemen her şeyde olduğu gibi eğitimde ve öğretimde de her zaman iki seçenek bulunmaktadır…

Daha da açık söylemek gerekirse…

Eğitiminiz öğrencilere ya…

Ulus.

Bağımsızlık.

Vatan.

Kavramlarının öğretildiği ve bunun davranışa dönüştürülerek herhangi bir tehdit oluştuğunda, bunun farkına vararak tepki konulmasını sağlayacak ulusal bir eğitim…

Ya da

Tüm bunlardan dolayısıyla…

Ulus devlet.

Ulus kimlik.

Emperyalizm.

Bağımsızlık.

Vatan, Cumhuriyet gibi kavramlardan bihaber…

Bununla beraber yaşamdan daha çok ölümü öne alan ümmetçi bir eğitim olmak durumundadır…

Tüm bunlar ülke için belirtilen hedefle doğrudan ilintilidir.

Yani

Ekonomik ve siyasi bağımsızlıksa hedefiniz…

Ulusal.

Yabancı sermayeye talan ettirmekse “ümmetçi” olmak durumundadır.

Bunun ortası bulunmuyor.

İşte bağımsız…

Ulus devlet kurmak isteyen Cumhuriyetin kurucuları 3 Mart 1924 tarihli bir kararla…

Tevhidi Tedrisat Kanunu’nu meclisten geçirdiler…

Bugünün Türkçesiyle “Öğrenim Birliği” de denilen yasa, toplamda 7 maddeden oluşmaktadır ancak biz bu maddelerden öğrenim birliğine vurgu yapan 1,2 ve 4. Maddelere vurgu yapmakla yetineceğiz

Madde 1: Türkiye dâhilindeki bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekâletine merbuttur.

Madde 2:Şeriye ve Evkaf Vekâleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekâletine devir ve raptedilmiştir.

Madde 4: Maarif Vekâleti, yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir İlahiyat fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşat edecektir.

Yani yasanın çıktığı 3 Mart 1924’den sonra hiçbir vakfın özel okul kuramaması gerekiyor çünkü…

O tarihten öncekilerin MEB’e devredilmesi yasa emridir.

Peki

Ya din adamı yetiştirmenin MEB’in yetkisinde olduğu bir durumda…

Bugün çeşitli cemaat ve tarikat vakıflarının binlerce okulunun olup, Türkiye’nin en ücra köşelerinde bile yurtlarının bulunması sahi neyin nesi?

Dahası; hemen her yabancı devletin ülkemizde okullarıyla birlikte pek çok eğitim kurumlarının olması ne anlama gelmektedir?

Demek istediğim; Cumhuriyetin kurucuları tüm eğitim kurumlarını tek çatı altına toplayıp, öğrenimi birleştirerek Cumhuriyet yurttaşı yetiştirmeyi hedeflemişlerdi.

Şimdiyse

Vakıf adı altında tüm tarikat ve cemaatler kendi müritlerini yetiştirmektedirler…

Uzun sözün kısası…

Öğrenim Birliği, tüm halkı tek ulus kimlikte birleştirmenin…

Bugün uygulanmakta olan öğrenim çokluğu da halkı çok kimliklilikle ayrıştırmanın ifadesidir…

 

05-07-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

21 Haziran 2024 Cuma

EĞİTİM SİSTEMİN AYNASIDIR…

 

EĞİTİM SİSTEMİN AYNASIDIR…

 

 

 

İşin doğrusunu söylemek gerekirse eğitimde yapılan değişikliklerle ülkede gerçekleştirilmek istenilen siyasi ve ekonomik düzen arasında doğrudan bir ilişki vardır…

Yoksa

Neden birileri sürekli küçük küçük değişikler yapmaya çalışsınlar öyle değil mi?

Şöyle bir düşünün…

Emperyalizmden bağımsız, kendi ayakları üzerinde durmak…

Bunun için de…

Sanayileşmek…

Tarımını…

Hayvancılığını geliştirmek isteyen bir ulus neler yapar?

İlk olarak, araştıran…

Sorgulayan…

Tartışan insan yetiştirmeyi hedefler…

Tüm bunları yapabilmek için de çok kaliteli ve tam donanımlı teknik okullar, mühendislik fakülteleri…

Hayvancılık konusunda uzman yetiştirmek için veterinerlik ve benzeri…

Ve bir zamanlar pek çok yerde olan ziraat okulları türünden okullar gerekli olan hemen her yerde açılır.

Bütün bunlar bir ülkenin bağımsız, ekonomik açıdan güçlü olabilmesi için işin olmazsa olmazıdır.

Peki,

Bir de işe tersinden bakalım…

Diyelim ki o ülke sanayileşmekten vazgeçip, başka ulusların küresel pazarı olmayı amaçlayıp…

Sanayileşmeyle beraber…

Tarımda ve hayvancılıkta da tam bir küresel pazar olmayı hedeflerse ne olur?

Eğitim sistemi de buna göre değişir mi?

Elbette değişir…

Zaten başka türlüsü mümkün değil.

Ülkedeki siyasi ve ekonomik sistem böyle olduğunda da eğitim de öğrenim de buna göre ister istemez şekillenecektir…

Yani sorgulamayan…

Araştırmayan…

Tartışmayan…

Yukarıdan gelen hemen her şeye tamamen biat eden bir insan…

Diyebilirsiniz ki bu nasıl yapılabilir?

Ancak şöyle…

Eğitimin içeriğinden ulusal olan…

Bu ülkenin nasıl vatan haline getirildiğine ait mücadele çıkarılıp…

Ulus kimliğin eğitimin hemen her kademesinde esamisi bile okunmayıp…

Lise son öğrencisi bile vatan…

Bağımsızlık…

Ulus kavramlarına yabancılaştırılıp…

Üstüne üstlük bir de eğitimi tamamen dini hale getirip

Ümmetçileştirdiniz mi?

Ülke artık emperyalizm için dikensiz gül bahçesi olmuş demektir…

Demek istediğim her kim ki

Eğitimden ulusal kimliği oluşturan…

Atatürk…

Bağımsızlık…

Vatan…

Emperyalizm gibi kavramları çıkarırken…

Ulus kavramını yok sayan siyasal İslamcı bir eğitimi dayatır…

İşte onlar; farkında olsalar da, olmasalar da emperyalizmin hizmetindedirler ama asla Türkiye’nin değil…

 

 

21-06-2024

Nusret KEBAPÇI

 

4 Şubat 2024 Pazar

ULUS KİMLİK

 

ULUS KİMLİK

 

 

Bir süredir bilindiği gibi laiklik adım adım yok edilmeye çalışılırken, şeriat söylemleri de tahmin edildiği gibi sıklıkla gündeme gelmeye başladı.

Tabi biz burada şeriat…

Yani İslam’ın günlük yaşama ilişkin kuralları üzerinde durmayacağız ama özellikle şeriat savunucularının…

Söylediği bir konu gerçekten üzerinde düşünülmeye, tartışılmaya değer.

Ne deniyor bu konuda:

“Müslüman Türk’ten…”

“Türk Müslümandan ayrılamaz.”

Peki, doğru mu?

Elbette değil.

Şöyle bir hafızanızı tazeleyin, kendilerine İslamcı diyenlerin hiç biri ki bunu çok açık ve net olarak söylüyorum…

Türk ulus devletinin kurucusu Atatürk’ü kabul edip saygı duyuyorlar mı?

Mümkün mü?

Ya Türk olduklarını kabul eden var mı?

Bir günden bir güne onlardan birinin Türk ulus kimliğini savunanına rastladınız mı?

Elbette rastlamadınız.

Ya yıllardır Anayasa’yı değiştirmeye çalışarak veya yeni anayasa önererek Türk kimliğini silmeye çalışanlar yine aynı anlayış değil mi?

Peki neden?

Ya da soruyu şöyle soralım…

Yunan din adamları Yunan milliyetçisiyken…

Alman din adamları Alman milliyetçisiyken…

İngiltere’de aynı durum söz konusuyken…

Hatta Amerika‘da bile bunun tersi bir durum söz konusu olamazken bizde neden…

Din adamları Türk ulus kimliğinden ve onun kurucusu Atatürk’ten nefret edip hemen her fırsatta saldırıyorlar?

Aslında nedeni belli

Çünkü emperyalizm bizimki gibi ülkelerde bağımsız, kapitalist bir gelişmeye izin vermiyor.

İsteniyor ki bizim gibi ülkeler…

Sadece ham madde satıcısı…

Yabancı emperyalist ülkelerin açık pazarı olsun.

İşte bunu yapabilmek için toplumun en büyük sosyal örgütlülüğü olan ulus bir şekilde bertaraf edilerek…

Toplum ulus öncesi kimliklere ayrıştırılıyor ki…

Emperyalizm için hem bugün…

Hem de gelecekte açık bir tehdit oluşturmasın.

Bunun içinde emperyalizme karşı ekonomik mücadele edebilecek…

Onun çıkarlarını derinden sarsacak, ulusal kimlik ve sınıf temelinde örgütlenen sendika, parti…

Dernek falan gibi örgütler baskı sonucu adım adım ortadan kaldırılırken…

Emperyalizme, onun ekonomik politikalarına hiç bir tehdit oluşturmayıp tersine, toplumun tarikat, cemaat ve etnik kimlik temelinde parçalanmasına hizmet edecek ulus öncesi örgütlenmeler ortalığa çıkarılmaktadır.

Zaten dikkat ettiğinizde; bu türden ulus öncesi örgütlenmelerin emperyalizm, sanayileşme…

Tarımı geliştirme…

Ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi bir düşüncelerinin olmadığı da görülecektir.

Yani uzun sözün kısası…

Ulus devlet, Türk kimliği, Atatürk, emperyalizme karşı mücadele etmenin, ekonomik ve siyasi bağımsızlığın mihenk taşıdır.

Her kim ki ulus kimliğe, ulus devlete, Atatürk’e sahip çıkar, onlar emperyalizmin düşmanı…

Ama her kim ki…

Ulus kimliği yok sayarak ulus devlet, Atatürk düşmanlığı yapar, bilmelisiniz ki onlar kendilerine hangi ad ve unvan takarlarsa taksınlar emperyalizmin uzantılarıdır.

Bilmem anlatabildim mi?

 

04-02-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

19 Aralık 2023 Salı

NEREYE GİDİYORUZ?

 

NEREYE GİDİYORUZ?

 

 

 

Bunu yazınca bazılarının çok eskiden toprak ve fabrikaların satışına karşı çıkanlar için “Ne olacak sırtlarına alıp gitmiyorlar ki. “ türünden “Bir yere gittiğimiz yok halen aynı yerdeyiz.” gibisinden bir yanıt gelebilir.

Bu yüzden konuyu oldukça ayrıntılı açıklayalım ki kafalarda soru falan kalmasın.

Böyle söyleyip hemen herkesin dikkatini toplamışken başlayalım isterseniz ne dersiniz?

Bir ülke düşünün; tarımda bir zamanların kendi kendine yeten yedi ülkesinden biriyken…

Bugün patatesten, buğdaya hatta tohuma kadar hemen her şeyi dışarıdan alıyorsak…

Ve bizim bir ilimiz kadar ülkeler…

Dahası

İşgal ve iç savaşla boğuşan ülkelerden bile bu ve benzeri ürünleri ithal ediyorsak sizce de bu işte bir gariplik yok mu?

Bir ülke düşünün; stratejik önemi ne olursa olsun fabrikasından tutun…

Haberleşmesine…

Enerjisinden, petrole kadar hemen her şeyi sadece meta olarak görüp yabancılara babalar gibi satarken satabilmeyi marifet saysın.

Limanlarından, tersanesine,

Köprülerden, yollara.

Hava alanlarından hastanelere kadar…

Önemli bir kısmı yabancı olan şirketlere, kişi başı,

Araç başı vs. adı altında, kamu tarafından yapılabileceğinin en az yirmi katı maliyetle halkı borçlandırsın…

Sizce neden olabilir?

Ya devletin kiraya verdiği çeşitli işletmelerin ki şirketler çok ciddi karlar edindikleri halde…

Kiralarının ben deyim on, siz deyin yirmi yıl ertelenmesine ne demeli?

Veya çok kazanıp da bir türlü en çok vergi verenler listesine girmedikleri halde pek çok kez vergi muafiyeti getirilen şirketler neyin nesi?

“Bunları yazınca tamam, bunlar doğru da enflasyona ilişkin hiç bir şey söylemeyecek misin?” dediğinizi duyar gibi oldum.

Evet, sahi fiyatlar çıldırmışçasına artarken emekli maaşları neden ev kirasını bile karşılayamaz hale geldi?

Aslında nedeni şu:

Ülkemizi yöneten siyasal İslamcı neoliberal düşünce, zenginden vergi almıyor…

Almadığı gibi…

Bir de çeşitli teşvik ve muafiyetlerle, topladığı vergilerle onları tüm gücüyle desteklemektedir.

Bunun dışındaki bir başka neden de…

Bir zamanlar ki o zamanlar ciddi bir araştırmayla 1980’ lere kadar da götürülebilir…

Bugün yabancıların elinde olan pek çok şirket,

Hatta tarım,

Bankalar,

Hayvancılık,

Haberleşme,

Enerji,

Köprü,

Yol, hava alanı ve hastane yapımı…

Aklınıza ne gelirse hepsi öncesinde, devlet tarafından halkın verdiği vergilerle yapılıyordu.

Ve kamu tarafından işletiliyordu.

Ayrıca ülkede…

İhtiyaç fazlası sanayi,

Tarım, hayvancılık ürünleri dışarıya satılır ve bunun karşılığında o ülkeye döviz gelirdi…

Gel zaman git zaman

Devlet anlayışı değişti.

Eskiden devlet her şeyden öndeydi.

Neoliberal anlayışla yabancı sermaye en büyük ve güçlü oldu…

Devlet ise onları denetleyemeyecek kadar küçültüldü.

Hem zaten neoliberalizmin ünlü “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar.” sözü de bunu en güzel şekilde ifade edebilmektedir…

Böyle olunca da

Ülkede kamunun elinde olan fabrika,

Tarım,

Hayvancılık,

Haberleşme,

Enerji,

Tersane,

Liman hemen ne varsa tamamı özel şirketlere,

Önemli kısmı da yabancılara devrediliverince devlet de çok ciddi kaynaklardan mahrum kalıverdi.

Ayrıca o 49 yıllığına “yap- işlet- devret” modeliyle maliyetinin 20 katına varan yollar ve köprülerle, hava alanlarına dövizle ödeme yapılması gerektiği için,

Dışarıya satıp döviz gelme şansı da kalmayınca, geriye kalan tek çare yüksek faizle döviz bulmaktı…

Yüksek maliyetle alınan borcun çıkması da elbette acı olacaktı…

İşte bugün yaşadığımız yüksek fiyatların temel nedeni, yüksek faizle borçlanılan dövize bağlı ekonomik sistemden başka bir şey değildir?

Bu durumda yani sürekli olarak ekonomiyi döndürmek, bir anlamda günü kurtarmak için ülkede üretimi engelleyip ülkenin tüm mal varlıklarını haraç mezat satan bir yönetimin döviz bulmak adına ABD ve AB’den bağımsız tavır alması mümkün mü?

Olabiliyor mu?

Elbette mümkün değil!

Zaten atalarımızın sözü de tam bunu ifade etmektedir…

Ne denmişti yıllar öncesinden…

“Borç alan emir alır.”

Hem Büyük Önder Atatürk’ün söylediği “Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olmaz.” sözü her fırsatta ABD’nin dostlarına dost, düşmanına düşman olmamızla hemen her gün kendisini de doğrulamış olmuyor mu?

Yıllardır ABD’nin düşman ilan ettiği Irak,

Suriye ve…

Libya’ya düşmanlık edip…

Suriye’ye son 12 yılda hiç gitmeyip de adalarımızı işgal ettikleri halde en küçük bir laf bile söylemeden Yunanistan’ın ziyaret edilmesinden tutun, yandaşları Starbucks’da pompalı ile ateş edip olay çıkarırken ABD ve İsrail’e yaptırımların sadece lafta kalıyor olması da bunun göstergesi değil mi?

Demek istediğim bir ülkenin kalkınması,

Halkının refah düzeyinin yükselmesi ancak ekonomide ve siyasette ulusal çıkarları göz önüne alan bağımsız bir siyasetle olabilir.

Ama asla ulus karşıtı vatan kavramından bi haber siyasal İslamcı bir anlayışla değil…

Bilmem anlatabildim mi?

 

18-12-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


5 Aralık 2023 Salı

PROTESTO DEDİĞİN…

 

PROTESTO DEDİĞİN…

         

 İsrail’in Gazze’ye uyguladığı soykırım…

Dahası Gazze’yi boşaltıp orada yaşayanları Sina’ya göndermeye yönelik baskı ve şiddet devam ederken, buna tepki olarak birileri ülkemizde günden güne yaygınlaşan genelde gençlerin devam ettiği Starbucks kafelerine karşı bir eyleme giriştiler…

Bu bazen orada oturanların kahvelerini dökmek türünden olabildiği gibi…

Kimi zaman da orada oturanlara karşı fiili saldırıya bile dönüşebildi.

Tabi insan bu türden, gerçekten İsrail’i bu soykırımdan caydıracak eylemleri görünce…

İşte diyorsun gerçekten İsrail’e karşı ancak bu şekilde eylem yapılabilir?

Daha iyisi yapılamaz…

Sakın bu yazdıklarımı, yapılanları ciddiye almıyor muşum gibi değerlendirmeyin…

Bu konuda gerçekten çok “ciddiyim.”

Ama her nedense, bu yapılan eylemler bana bir Nasrettin Hoca fıkrasını anımsattı.

Hoca’nın bir gün sokak lambasının altında bir şeyler aradığını gören komşusu sorar…

-      Hocam hayırdır gecenin bu saatinde ışığın altında ne arıyorsun?

Hoca yanıt verir.

-      Anahtarımı kaybettim de onu arıyorum.

Komşusu sorar…

-      Hocam anahtarı burada kaybettiğine emin misin?

Hoca yanıt verir…

-      Aslında şu karanlıkta kaybetmiştim ama orası çok karanlık olduğu için burada arıyorum.

İşte bu eylemler de aynen böyle.

Yani sizin anlayacağınız İsrail’i yaptığı soykırımdan caydırmakla falan hiçbir ilgisi yok…

Sadece zevahiri kurtarmakla ilgilidir, başka bir şeyle değil.

Tabi aynı durum mecliste yapılan Coca cola boykotu için de geçerli…

Koskoca meclis İsrail’i durdurabilecek hiç bir adım atmayıp sadece meclis lokantasında kolayı yasaklamakla ciddi bir eylem yaptığını düşünüyorsa…

Bence gerçekten bir akıl tutulması yaşıyoruz.

Bu arada Türkiye’deki Coca cola şirketinin sahibi olan Anadolu Grup’un TOGG’un ortaklarından biri olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Aslına bakarsanız bizde yapılan protesto türünden eylemlerin ciddiyetsizliği bir yana, İslam ülkelerinin tamamının da sadece kınamayla yetinmesi…

Bize çok açık olarak bir şeyi gözümüze sokarcasına göstermektedir…

O da…

Bizim de içinde bulunduğumuz Müslüman ülkelerin neredeyse birkaç ülke hariç, tamamının ABD yanlısı olduğudur.

Bu nedenle de İslam kardeşliği falan haliyle hikaye olup, ABD yandaşlığı karşısında hiçbir anlam ifade de etmemektedir.

Tabi bunda 

İslam ülkelerinin önemli bir kısmının uluslaşamayıp tarikat ve cemaat topluluklarından oluşması…

Ulus bilinci olmadığında da vatan,  emperyalizme karsı mücadele, ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi kavramların gelişmemesi ,oldukça  önemli bir rol oynamaktadır.

Doğrusunu isterseniz bizim de durumumuz da bundan çok farklı sayılmaz…

Bizde de 20 yılı aşkın zamandır ülkeyi yöneten iktidarın ulus karşıtı olması vatan ve bağımsızlık kavramlarından bihaber olarak ülke kaynaklarını çok kolay emperyalist ülkelere teslim etmesi, dış politikada emperyalist politikalara karşı duramamasının asıl nedenini oluşturmaktadır.

Şöyle düşünün…

Siz ülke kaynaklarınızı…

Sanayinizi…

Topraklarınızı…

Tarımınızı…

Köprüden yola kadar her ne varsa yabancılara bırakıp, Ülkeyi tarihinin en büyük borcu altına sokarsanız…

Emperyalizmin ekonomik yaptırımlarına da izin vermiş oluyorsunuz…

Ne demişti Atatürk…

“Ekonomik bağımsızlık olmadan, siyasi bağımsızlık olmaz.”

Yani ekonomide yabancı pazarı olup,  küresel sermayeye teslim ederseniz,  siyasi olarak da bağımsız karar alamazsınız gerisi hikâyedir.

Şimdi isterseniz…

ABD’den bağımsız tavır alabilen…

Ulusal birlikteliği ve ekonomisi güçlü, yani bağımsız bir ülke…

ABD destekli İsrail soykırımı karşısında nasıl bir tavır alabilir…

Veya alması gerekir…

Biraz onun üzerinde duralım.

En başta da hani geçtiğimiz günlerde meclisteki oylamada iktidar partileri tarafından reddedilen İsrail’e hemen her gün giden ticaret gemilerine ilişkin önergenin reddedilmesinden başlayalım…

Sahi neden reddedildi?

Bu arada…

Bugün ABD’yi bırakın, Türkiye’de İsrail’in pek çok şirketi var mı?

Var!

Bunların hangileri olduğunu Google bakarak herkes pekala bulabilir de…

Siz tarımda Ata tohumunu yasaklayıp sertifikalı tohum diyerek İsrail’in hibrit tohumunu Türk çiftçisine dayatmadınız mı?

Vazgeçebiliyor musunuz?

Ya İsrail’e silahlar, o bombalar nereden gidiyor dersiniz?

Ülkemizdeki ABD üslerinden değil mi?

Peki petrolü…

Suyu nereden gidiyor dersiniz? Sakın bu soruyu yanıtlamak için Google falan bakmayın, bizden gidiyor.

Demek istediğim bugün İsrail’in hava sahasını bile Kürecik radarıyla biz koruyorsak…

Üzerinde biraz düşünmek gerekmez mi?

Ayrıca düşünülmesi gereken bir başka soru daha…

Yıllardır ABD ile birlikte…

İsrail’e karşı koyan Suriye, Irak ve Libya’ya müdahaleleri destekleyip o ülkelerdeki iç savaşlara müdahil olup…

İsrail’e hiç bir tepki konulamamasının nedeni…

BOP ’a destek olup İsrail’i büyütmek değil de nedir?

Demek istediğim ulus bilinciyle ekonomik ve siyasi bağımsızlık arasında doğrudan bir ilişki vardır.

O varsa ekonomik ve siyasi olarak emperyalizmden bağımsız bir ülke olabiliyorsunuz…

Eğer yoksa da emperyalizmin aleti…

 

05-12-2023

Nusret KEBAPÇI