TÜRK SORUNU…
Belki ilk bakışta, "Acaba yanlış mı
yazıldı?" bu başlık "Yıllardır söylenegelen o malum 'Kürt Sorunu'
olmayacak mıydı?" diyebilirsiniz. Ama hayır. Ne yanlışlıkla yazıldı ne de
bu başlıkla farklı bir anlam ifade edilmekte. İsterseniz konuyu biraz farklı
bir açıdan ele alalım ki mesele gerçek anlamda açıklığa kavuşabilsin.
Şöyle bir düşünün... Yıllardır hemen her ortamda bir
"sorun" olduğu konusunda propaganda yapanlar; devletin en üst
kademelerine gelebilmekte, mülk edinebilmekte hatta mecliste temsil
edilebilmekte ve bu konularla ilgili olarak hiçbir engelle
karşılaşmamaktadırlar. Öyle ki bakanlık, müsteşarlık, genel müdürlük hatta ordu
komutanlığı gibi en kritik görevlere geldikleri halde bu göreve gelenlerle
ilgili kimsenin dinsel veya etnik kimliğinin sorgulanmaması sanıyorum herkesin
malumudur.
Çünkü 1923’te kurulan Cumhuriyetle biz bir ulus-devlet
olduk. Ulus-devlette, alt kimliklerden bağımsız olarak belirlenen "ulusal
kimlik" esas olmaktadır. Böyle olunca da ülkenin her ferdi, etnik kökeni
dini kimliği ne olursa olsun, Cumhuriyetin eşit yurttaşıdır. Demek istediğim:
Bu ülkede yaşayan hiç kimsenin, ulus-devletin bir bileşeni olan Kürtlerle
hiçbir sorunu yoktur. Yoktur ama birilerinin Türk ulus-devletiyle ve
"Türk" ulusal kimliğiyle sorunu olduğu hiçbir kuşkuya yer
bırakılmayacak kadar açıktır!
Şöyle bir düşünün: Sizce yıllar öncesinde ülkemiz
açısından hedeflediğimiz; güçlü bir tarım ülkesi olmak yanında sanayide,
ticarette, bankacılıkta, madencilikte dünyanın en ileri ülkeleri olmak gibi
hedeflerimizin ortadan kaldırılıp; ülkede tarım, hayvancılık, sanayi ve
madenciliğin hatta eskiden yapılan köprü ve otoyolların bile yabancı şirketlere
haraç mezat teslim edilmesiyle; yıllardır yapılmaya çalışılan ve şimdi ancak
"terörsüz Türkiye" ile bir fırsat yakaladıklarını düşündükleri
anayasa değişikliği arasında bir ilişki var mı? Olmaz mı, alası var.
Çünkü emperyalizm sömürge durumuna getirdiği ülkenin
tekrar birleşik bir ulus olup ekonomisini ayağa kaldırıp kendi pazarı üzerinde
egemen olmasını istemez. Zaten olayları değerlendirirken ülkesinde çok
kimlikliliği, çok dilliliği savunan siyasi anlayışın ekonomik olarak da
ülkesini küresel sermayeye teslim etmek istediği artık görülmek zorundadır.
Hatta bu konuda şöyle bir tespit yapsak sanıyorum yanlış olmaz; aslında bunu
sadece ülkeyi yönetenler için değil her türden muhalefet için de söylemek
mümkün: Ülkesinin ekonomisini yabancı sermayeye teslim etmeyi hedef koyup,
devletin küçültülmesini isteyen her türden anlayış, siyasette de sözde
demokrasi adına etnik ve dinsel kimlikciliği, yani çok dilli ve kültürlü bir
yapıyı savunmak zorundadır. Bu iki kere iki dörttür.
İşte yıllardır Anayasa'nın ilk dört maddesiyle
birlikte, 42. ve 66. maddeleri kaldırmak isteyenlerin tamamının ekonominin
küresel sermayeye teslim edilmesini savunan neoliberal ekonomik sistemden yana
olmaları tesadüf olmadığı gibi; aynı anlayışın Türk ulus-devletinin temel
ilkelerini hedef alarak akıllarınca federatif sistemi dayatmış olmaları da asla
rastlantıyla açıklanamaz.
Bu yüzden "Türk Devleti" kavramına karşı
çıkıp "Türkiyeli" tabirini pazarlayanlar; aslında 100 yıl önce
tarihin çöp sepetine attığımız Osmanlı tipi "millet sistemi" özlemini
modern kelimelerle ambalajlamaktadırlar. Bugün “Anayasal Vatandaşlık” adı
altında etnik ve dini kimliklere kapı aralamak da, birey temelli hakları
sonlandırıp etnik temelli paralel yapılar oluşturmak anlamına gelmez mi? Buna
bir de "ana dilde eğitim" ve "ana dilde kamu hizmeti"
alınmasını da eklediğinizde sonuç ne olur bence düşünülmesi gerekiyor...
Bakın, bugün dünyanın gelişmiş ülkeleri dediğimiz ve
üstünde pek çok etnik ve dinsel kimlikten insanların yaşadığı Almanya, Fransa,
İtalya ve Yunanistan gibi ülkeler tek resmi dil, yani tek ulus sistemini
uygularken; "demokrasi havarisi" kesilen ABD'sinde bile 300'e yakın
etnik kimlik olmasına rağmen, birliği sağlayan tek bir resmi dil (fiilen
İngilizce) ve ortak bir ulusal kimlik vardır. Samuel Huntington gibi
düşünürlerin "Eğer dil birliğimiz bozulursa biz kim olacağız?"
diyerek uyardığı o parçalanma korkusu, bugün Türkiye üzerinde bir
"hak" gibi pazarlanmaktadır. Keza devasa coğrafyalara sahip Rusya ve
Çin gibi ülkeler bile yerel dillere kültürel alan açsalar da, devletin bekası
ve siyasi birlik için merkezi dilden asla taviz vermemektedirler. Çünkü biliyorlar
ki; okul öncesinden üniversiteye kadar farklı dillerin eğitim sistemine
girmesi, buna ana dilde kamu hizmeti de eklendiğinde en fazla bir kuşak sonra
insanların birbirleriyle ancak tercüman aracılığıyla iletişim kurabildiği bir duruma
yol açacaktır. Bu da en basit tanımla dil birliği yok edilerek, ulusun parçalanması
anlamına gelmektedir.
Doğrusunu isterseniz, dünyada iki temel devlet sistemi
vardır ve her ikisinin de tanımı evrenseldir. Bunlardan birincisi; her türden
etnik kimlikçiliğin bir potada eriyerek üst kimlikte birleştiği sarsılmaz bir
ulus-devlet yapısı olan Ergime Potası (Melting Pot). İkincisi ise
herkesin kendi kimliği ve diliyle var olduğu, emperyalizmin "parçala ve
yönet" taktiğine en uygun zemin olan federe devlet; yani bir anlamda da
emperyalizm tarafından dayatılan Osmanlı Millet Sistemi olan Mozaik Yapı’dır.
Sizce bunlardan hangisi emperyalizm tarafından daha kolay yutulur? Değilse
küresel sermayenin sözde demokrasi adına "çok kültürlülük" maskesiyle
sunduğu yapının bir "parçalanma tuzağı" olduğunu anladığınızda, umarım
hiçbir şey için geç kalınmaz.
09.02.2026
Nusret
KEBAPÇI