13 Şubat 2026 Cuma

TÜRK SORUNU…

 

TÜRK SORUNU…

Belki ilk bakışta, "Acaba yanlış mı yazıldı?" bu başlık "Yıllardır söylenegelen o malum 'Kürt Sorunu' olmayacak mıydı?" diyebilirsiniz. Ama hayır. Ne yanlışlıkla yazıldı ne de bu başlıkla farklı bir anlam ifade edilmekte. İsterseniz konuyu biraz farklı bir açıdan ele alalım ki mesele gerçek anlamda açıklığa kavuşabilsin.

Şöyle bir düşünün... Yıllardır hemen her ortamda bir "sorun" olduğu konusunda propaganda yapanlar; devletin en üst kademelerine gelebilmekte, mülk edinebilmekte hatta mecliste temsil edilebilmekte ve bu konularla ilgili olarak hiçbir engelle karşılaşmamaktadırlar. Öyle ki bakanlık, müsteşarlık, genel müdürlük hatta ordu komutanlığı gibi en kritik görevlere geldikleri halde bu göreve gelenlerle ilgili kimsenin dinsel veya etnik kimliğinin sorgulanmaması sanıyorum herkesin malumudur.

Çünkü 1923’te kurulan Cumhuriyetle biz bir ulus-devlet olduk. Ulus-devlette, alt kimliklerden bağımsız olarak belirlenen "ulusal kimlik" esas olmaktadır. Böyle olunca da ülkenin her ferdi, etnik kökeni dini kimliği ne olursa olsun, Cumhuriyetin eşit yurttaşıdır. Demek istediğim: Bu ülkede yaşayan hiç kimsenin, ulus-devletin bir bileşeni olan Kürtlerle hiçbir sorunu yoktur. Yoktur ama birilerinin Türk ulus-devletiyle ve "Türk" ulusal kimliğiyle sorunu olduğu hiçbir kuşkuya yer bırakılmayacak kadar açıktır!

Şöyle bir düşünün: Sizce yıllar öncesinde ülkemiz açısından hedeflediğimiz; güçlü bir tarım ülkesi olmak yanında sanayide, ticarette, bankacılıkta, madencilikte dünyanın en ileri ülkeleri olmak gibi hedeflerimizin ortadan kaldırılıp; ülkede tarım, hayvancılık, sanayi ve madenciliğin hatta eskiden yapılan köprü ve otoyolların bile yabancı şirketlere haraç mezat teslim edilmesiyle; yıllardır yapılmaya çalışılan ve şimdi ancak "terörsüz Türkiye" ile bir fırsat yakaladıklarını düşündükleri anayasa değişikliği arasında bir ilişki var mı? Olmaz mı, alası var.

Çünkü emperyalizm sömürge durumuna getirdiği ülkenin tekrar birleşik bir ulus olup ekonomisini ayağa kaldırıp kendi pazarı üzerinde egemen olmasını istemez. Zaten olayları değerlendirirken ülkesinde çok kimlikliliği, çok dilliliği savunan siyasi anlayışın ekonomik olarak da ülkesini küresel sermayeye teslim etmek istediği artık görülmek zorundadır. Hatta bu konuda şöyle bir tespit yapsak sanıyorum yanlış olmaz; aslında bunu sadece ülkeyi yönetenler için değil her türden muhalefet için de söylemek mümkün: Ülkesinin ekonomisini yabancı sermayeye teslim etmeyi hedef koyup, devletin küçültülmesini isteyen her türden anlayış, siyasette de sözde demokrasi adına etnik ve dinsel kimlikciliği, yani çok dilli ve kültürlü bir yapıyı savunmak zorundadır. Bu iki kere iki dörttür.

İşte yıllardır Anayasa'nın ilk dört maddesiyle birlikte, 42. ve 66. maddeleri kaldırmak isteyenlerin tamamının ekonominin küresel sermayeye teslim edilmesini savunan neoliberal ekonomik sistemden yana olmaları tesadüf olmadığı gibi; aynı anlayışın Türk ulus-devletinin temel ilkelerini hedef alarak akıllarınca federatif sistemi dayatmış olmaları da asla rastlantıyla açıklanamaz.

Bu yüzden "Türk Devleti" kavramına karşı çıkıp "Türkiyeli" tabirini pazarlayanlar; aslında 100 yıl önce tarihin çöp sepetine attığımız Osmanlı tipi "millet sistemi" özlemini modern kelimelerle ambalajlamaktadırlar. Bugün “Anayasal Vatandaşlık” adı altında etnik ve dini kimliklere kapı aralamak da, birey temelli hakları sonlandırıp etnik temelli paralel yapılar oluşturmak anlamına gelmez mi? Buna bir de "ana dilde eğitim" ve "ana dilde kamu hizmeti" alınmasını da eklediğinizde sonuç ne olur bence düşünülmesi gerekiyor...

Bakın, bugün dünyanın gelişmiş ülkeleri dediğimiz ve üstünde pek çok etnik ve dinsel kimlikten insanların yaşadığı Almanya, Fransa, İtalya ve Yunanistan gibi ülkeler tek resmi dil, yani tek ulus sistemini uygularken; "demokrasi havarisi" kesilen ABD'sinde bile 300'e yakın etnik kimlik olmasına rağmen, birliği sağlayan tek bir resmi dil (fiilen İngilizce) ve ortak bir ulusal kimlik vardır. Samuel Huntington gibi düşünürlerin "Eğer dil birliğimiz bozulursa biz kim olacağız?" diyerek uyardığı o parçalanma korkusu, bugün Türkiye üzerinde bir "hak" gibi pazarlanmaktadır. Keza devasa coğrafyalara sahip Rusya ve Çin gibi ülkeler bile yerel dillere kültürel alan açsalar da, devletin bekası ve siyasi birlik için merkezi dilden asla taviz vermemektedirler. Çünkü biliyorlar ki; okul öncesinden üniversiteye kadar farklı dillerin eğitim sistemine girmesi, buna ana dilde kamu hizmeti de eklendiğinde en fazla bir kuşak sonra insanların birbirleriyle ancak tercüman aracılığıyla iletişim kurabildiği bir duruma yol açacaktır. Bu da en basit tanımla dil birliği yok edilerek, ulusun parçalanması anlamına gelmektedir.

Doğrusunu isterseniz, dünyada iki temel devlet sistemi vardır ve her ikisinin de tanımı evrenseldir. Bunlardan birincisi; her türden etnik kimlikçiliğin bir potada eriyerek üst kimlikte birleştiği sarsılmaz bir ulus-devlet yapısı olan Ergime Potası (Melting Pot). İkincisi ise herkesin kendi kimliği ve diliyle var olduğu, emperyalizmin "parçala ve yönet" taktiğine en uygun zemin olan federe devlet; yani bir anlamda da emperyalizm tarafından dayatılan Osmanlı Millet Sistemi olan Mozaik Yapı’dır. Sizce bunlardan hangisi emperyalizm tarafından daha kolay yutulur? Değilse küresel sermayenin sözde demokrasi adına "çok kültürlülük" maskesiyle sunduğu yapının bir "parçalanma tuzağı" olduğunu anladığınızda, umarım hiçbir şey için geç kalınmaz.

09.02.2026

Nusret KEBAPÇI

2 Şubat 2026 Pazartesi

ULUS DEVLETİN SAHİBİ YOK…

 

ULUS DEVLETİN SAHİBİ YOK…

"Ulus bilincini kaybeden toplumlar, pazar haline gelmeye mahkûmdur."

Belki bu başlığı görünce kendinizi "gerçek milliyetçi", "Atatürkçü" veya "ulusalcı" olarak tanımlayıp; "Biz varız, elimizden geldiği kadar mücadele ederek ülkemize sahip çıkarız" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Bu konudaki samimiyetinizden ve vatanseverliğinizden hiçbir kuşkum yok.

Ancak benim asıl vurgulamak istediğim nokta şudur: Aralarında yurtsever insanlar bulunsa da, şu an mecliste bulunan partilerin neredeyse tamamı, adeta söz birliği etmişçesine bir sürece hizmet etmektedir. Bu süreç, gerçek amacı Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) gerçekleştirmek olan, Türkiye’yi etnik ve dinsel kimlikçiklere bölme stratejisidir. 100 yılı aşkın bir cumhuriyet deneyiminden geçmiş bir ulus için bu tablo son derece üzücüdür.

Özellikle Cumhuriyetin kurulmasında başrol oynamış ve ulus devletin kurucusu olan bir partinin; kendisini "milliyetçi" veya "İslamcı" gören diğer partileri bile sollayarak bu konuyu kendince bir bayrak yarışına dönüştürmüş olması, akılla mantıkla açıklanabilecek bir durum değildir. Bu durum olsa olsa, "ABD’ye hizmet anlamında en iyi ben yapabilirim" yarışında diğerlerinden geri kalmama çabasıdır ki ülkemiz açısından durum tüm yönleriyle düşündürücüdür.

"Çözüm" Adı Altında Ne İsteniyor?

Gelin, yapılmak isteneni enine boyuna tartışalım ki tehlike net anlaşılsın. Bu sözde çözüm süreci için dayatılanlar aslında çok net: Önce "Türk" değil, "Türkiyelilik" adı altında coğrafi bir tanımla çok kimlikliliğin yolunu açmaya çalıştılar. Bu konuda tepki gelince strateji değiştirip "Ulus devlet sorunları çözmüyor" demeye başladılar. Şimdi ise vatandaşlık tanımının "eşit" ya da "nötr" bir vatandaşlık olarak değiştirilmesini talep ediyorlar. Hemen ardından anadilde eğitim ve Kürtçenin ikinci bir resmi dil olarak kabul edilmesi istenmekte; yerel yönetimlerin güçlendirilmesi kılıfı altında özerk bölgelerin, yani federasyonun yolları zorlanmaktadır. Ulus devletin temel taşları, sözde tartışmalarla birer birer yıkılmaya çalışılmaktadır.

Bireyden Aşirete: Kimlikçilik Tuzağı

Sosyal medyada ve iktidar kanadında çokça dillendirilen bu söylemler kafanızı karıştırmış olabilir. Ancak şunu bilmelisiniz: Mevcut anayasamız; etnik kökeni, dini veya mezhebi ne olursa olsun hemen herkesi "Türk Milleti" üst kimliği altında "birey" olarak kabul etmektedir. Yani bu ülkede yaşayan herkes, Türk milletinin eşit ve şerefli bir yurttaşıdır. Bugün "eşit yurttaşlık" ile kastedilen ise birey hakları olmayıp, etnik ve dini grupların kendi kimlikleriyle tanınmasıdır. Anayasa değişikliğiyle "Türk Milleti" olmaktan çıkarıldığımızda, herkes bu etnik ve dini kimliklerden birini üstlenmek durumunda kalacaktır.

Böyle bir durumda, dilde ve duyguda birbirini hiç anlamayan, fiilen birbirinden kopmuş "paralel yapılar" ortaya çıkacaktır. Peki, dilleri ve duyguları paramparça edilmiş bu yapılar; ülke ciddi bir saldırı veya işgal tehdidi altına girdiğinde ortak bir tavır geliştirebilir mi? Tüm halkı ortak bir düşmana karşı seferber etmek söz konusu olabilir mi? Bence böyle bir durum asla söz konusu değildir. İşte "demokrasi" adı altında parçalanmak tam da budur.

Ekonomi ve Bağımsızlık

Bu tehlikeli sürece destek veren partilerin aynı ekonomik anlayışla ortak noktalarının olması kesinlikle tesadüf değildir. Bu partilerin hiçbiri Gümrük Birliği'nin prangalarından kurtulmayı, gerçek anlamda bir sanayileşmeyi veya tam bağımsız kalkınmayı hedeflemiyor. Hiçbirinde devletin üretmesi, yabancılara peşkeş çekilen stratejik kuruluşların tekrar millileştirilmesi ya da haberleşme, enerji, çelik ve tarımın bağımsızlıkçı bir anlayışla desteklenmesi söz konusu değil.

Asıl mesele şudur: Emperyalizm, pazarını ele geçirdiği bir ülkede ulusal bilince sahip birleşik bir güç istemez. Bunun için ulus kimliğinin ortadan kaldırılarak toplumun ulus öncesi etnik ve dini kimliklere ayrıştırılması büyük önem arz etmektedir. Türk ulusal yapısını çözmeyi amaçlayan hiçbir siyasi partinin, kimlikçilik dışında ekonomide bağımsızlık veya üretim odaklı bir düşüncesini gördünüz mü? Elbette göremezsiniz.

Ekonomisini emperyalizme teslim eden, ulusal birliğini de onun için parçalar. Olay budur.

Bilmem anlatabildim mi?

02-02-2026

Nusret KEBAPÇI

 

BAYRAK SADECE DİREKTEN Mİ İNER?

 

BAYRAK SADECE DİREKTEN Mİ İNER?

Kısa bir süre önce, DEM Parti’nin Nusaybin’de gerçekleştirdiği grup toplantısının ardından yaşananlar, toplumda büyük bir infiale ve haklı bir tepkiye yol açtı. Sınır hattında dalgalanan Türk bayrağının bazı kişilerce indirilmeye çalışılması, sadece bir asayiş olayı değil; doğrudan milletin onuruna kasteden bir eylemdir.

Çünkü bayrak, bir ulusun en kutsal sembolüdür; milletin şerefi ve namusu demektir. Ona karşı yapılacak her türlü eylem, ulusal devlete olduğu kadar doğrudan millete de yapılmış bir hakarettir. Bu kutsala el uzatan her kim olursa olsun, bu ulusun hasmı kabul edilir. Doğrusu da budur ve karşılığı da ona göre verilir.

İşin daha acı yanı ise şudur: Bu eylemi gerçekleştirenlerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin sunduğu her türlü imkân ve haktan yararlanan, aynı zamanda bu devlete karşı ödevlerini yerine getirmekle yükümlü olan "vatandaşlık" kimliğini taşıyan kişiler olmasıdır.

Unutulmamalıdır ki bizler; İzmir’in işgalden kurtarıldığı gün, mağlup düşmanın bayrağını bile "Bir milletin şerefidir, yere serilemez" diyerek yerden kaldırtan bir liderin, Mustafa Kemal Atatürk’ün ülkesinde yaşıyoruz. Kendi ülkesinde, kendi bayrağına bu saygısızlığın yapılması, en hafif tabiriyle emperyalist işbirlikçiliğidir. Bunun başka bir siyasi düşünceyle veya bahaneyle açıklanması mümkün değildir.

Meselenin Diğer Yüzü: Görünmeyen İşgal

Bu olay, medyanın ve halkın gözü önünde gerçekleştiği için büyük ses getirdi. Ancak gelin bu bayrak meselesine bir de başka bir pencereden bakalım. Ne dersiniz?

Bilinmelidir ki bayrak; kırmızı zemin üzerine beyaz ay yıldızıyla ulus devletimizin sembolüdür ama asıl anlamı devletin egemenliğini ifade etmesidir. Peki, nedir bu sözü edilen egemenlik?

Çok kısa özetleyeyim: Egemenlik, devletin sadece karada, havada ve denizde sınırlarını koruması değildir. Aynı zamanda kendi topraklarında; sanayide, tarımda, ticarette, enerjide, haberleşmede, yer altı ve yer üstü zenginliklerinde, bankacılıkta da söz sahibi olması demektir.

Şimdi bir an için düşünün, hatta biraz hayal gücünüzü zorlayalım: Bir zamanlar yukarıda saydığım tüm bu alanlarda –sanayiden bankacılığa kadar– her kurumun önünde bayrağımızın gururla dalgalandığı o günleri hatırlayın.

Bir de bugünü düşünün... Yabancı talanına açılan, adeta "peşkeş çekilen" madenleri, bankaları, sanayi kuruluşlarını ve yabancılara satılan her bir toprak parçasını gözünüzün önüne getirin. Hayal edin; o alanları satın alan yabancı güçlerin, kendi bayraklarını o madenlere, o bankalara, o tarlalara diktiğini farz edin. Nasıl bir manzara ortaya çıkardı?

Belki o zaman, bugün farkında olmadığımız o sessiz ve derin "ekonomik işgalin" ne menem bir şey olduğu daha iyi anlaşılabilir. Ne yazık ki bunun kavranabilmesi için güçlü bir ulus bilinci gerekiyor. Ancak yirmi yılı aşkın süredir bu bilinç toplum hafızasından sistematik olarak silindiği için, bu acı tablo herkes tarafından görülemiyor.

Bu yüzden; gözümüze sokulan direkteki bayrağın indirilmesini çok net görebiliyoruz da; sanayide, tarımda, madenlerimizde ve bankacılıkta "indirilen bayrağı" fark edemiyoruz. Dolayısıyla, o mevzilere dikilen görünmez emperyalist bayraklar da dikkatimizden kaçıyor.

Bunun için bilinmelidir ki; Bayrak asla sadece siyasi bir sembol değil; aynı zamanda ekonomimizdeki egemenliğimizin de sembolüdür.

27.01.2026

Nusret KEBAPÇI

 

22 Ocak 2026 Perşembe

KARNEDEKİ ATATÜRK…

 

KARNEDEKİ ATATÜRK…

Aslında hemen herkesin de gördüğü gibi; tabii bunu söylerken, dünyada ve ülkemizde yaşananları görmezden gelen uyurgezer takımını burada saymıyorum. Ama görünüyor ki; sıra İran’a geldi.

Hem zaten İran’daki ayaklanmaların önemli kısmının da nedeni o. Tabii bizde de "sözde çözüm süreci" adı altında ulus devleti tasfiye komisyonu tüm hızıyla faaliyetlerine devam etmektedir. Yani en azından şimdilik öyle görünüyor. Ve üstelik birilerinin, oradaki her şeyi açık edeceğini söylemesine karşın; en aktif üye olarak boy göstermesi de işin vahametini göstermektedir.

Aslında azıcık düşünülse; denilse ki; bir emperyalist devlet, dört ülkeden koparmak isteyeceği parçalarla ilgili o dört ülkede de, üstelik tek merkezden yönetilen örgütler kurdu. Aslında örgütün bizden çekildiği falan yok; sadece devletleşmeyi sağlamak adına Suriye’de toplandılar. Orası tamamlanınca da, belirtileri yavaş yavaş kendini gösterse de, İran’a geçiş yapacaklar. İran; ABD ve İsrail’in vekâlet verdikleri etnik ve dini terör örgütleriyle parçalanıp, federatif hale getirilince de, sıra Türkiye’ye gelecek. Üstelik ABD ve İsrail’e bölgede karşı durabilen Irak ve Suriye’nin, bu güçlerin eline geçmesinde "aslan payımızın" olduğu düşünülürse, bizi nasıl bir son bekliyor dersiniz?

Neyse sözü uzatmayalım; bu işler Irak ve Suriye’de ABD ve İsrail’in doğrudan müdahalesiyle yapılırken, bizde "yumuşak güçle"; ABD ve İsrail tarafından dayatılan, "Osmanlı Millet Sistemi" denilen etnik kimlikçiklere ve cemaatlere ayrıştırma çalışmaları, adım adım halka benimsetilerek uygulanmaya çalışılmaktadır.

İşte "terörsüz Türkiye" adıyla; tamamen, Türkiye’deki ulusal kimlik esasına dayalı anayasayı değiştirerek; adı sözde "T.C. Vatandaşlığı" veya "Anayasal Vatandaşlık" denilen, halkın tümünün ortak bir ulus özelliği taşıyıp, bireyi esas alan bir yurttaşlıktan uzaklaştırılarak; insanları etnik ve dinsel kimliklerin parçası olarak kabul eden, "çok kimliklilik", "çok kültürlülük" ve "çok dillilik" esasına dayalı yeni bir anayasa yapmayı amaçlamaktadırlar…

Haliyle böyle bir toplumun yaratılabilmesi için de toplumdaki ulus bilincinin yok edilmesi…

Bunun için de eğitimde ulusal günlerle ilgili etkinliklerin ve Cumhuriyet tarihiyle ilgili bilgilerin önemsizleştirilmesi, müfredattan da Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimlerinin yanında; Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında yapılan 30 civarındaki emperyalist destekli ayaklanmanın yanı sıra işbirlikçi zararlı örgütlerin de çıkarılması gerekmekteydi.

Bir ülke düşünün; gençliğini, Cumhuriyeti gelecekte korumakla görevlendirecek… Ama gençlik, Cumhuriyeti nelerin ve kimlerin tehdit ettiğini, ulus devletimizi hangi emperyalist ülkelerin ve hangi yollarla parçalamak isteyeceğini bilmeyecek!

Garip değil mi?

Aslına bakarsanız bunun ilk adımı, Atatürk’ün ölümünün ardından ABD ile yapılan Fullbright Anlaşması'yla atılmıştı. Sonrasını zaten biliyorsunuz; önce pek çok ülke okullarında ulus bilincinin pekiştirilmesi amacıyla söylenegelen milli yemin ve söz verme türünden törenler devam ederken bizde, aynı amaçla okullarımızda okunan "Öğrenci Andı" kaldırılıverdi.

Bununla yetinildi mi? Hayır, daha önceki MEB Teşkilat Yasası'nda;

“Madde 2 – Milli Eğitim Bakanlığının görevleri şunlardır: a) Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerini benimseyen... Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen vatandaş yetiştirmek...” varken,

2011’de yapılan değişiklikle;

“MADDE 2 – (1) Millî Eğitim Bakanlığının görevleri şunlardır: a) ...küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak...” haline getiriliverdi.

Çünkü ülke pazarını ulusal olmaktan çıkarıp küresel sermayeye açık hale getirince, eğitimin bundan payını almaması düşünülemezdi. Ne istiyordu küresel sermaye? Vatansız, milletsiz, kimliksiz, kişiliksiz bir nesil! Çünkü sömürünün sonsuza kadar sürebilmesi için gelecekteki nesillerin de buna uygun yetiştirilmesi gerekiyordu.

Tabii bununla da kalınmadı; 2017 yılında da MEB Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği değiştiriliverdi. Daha doğrusu bir madde çıkarılıverdi. Hangi maddeydi dersiniz?

"Sosyal Etkinliklerin Amacı Madde 5 — Sosyal etkinliklerin amacı... Öğrencilerin Atatürk İlke ve İnkılâplarına, Atatürk milliyetçiliğine bağlı yurttaşlar olarak yetişmelerine... Katkıda bulunmaktır." maddesi.

Anlayacağınız artık eğitimde Atatürk, Atatürk Devrimleri ve Anayasanın başlangıç ilkeleri öğretilmeyecek; küresel sermayenin istediği ulus bilincinden yoksun, sadece onlara hizmet edecek öğrenciler yetiştirilecekti.

Yani uzun sözün kısası; okullar yarıyıl tatiline girerken gündeme getirilen 1. ve 2. sınıflarda karne yerine geçen "Gelişim Raporu"ndan Atatürk ve İstiklal Marşı’nın çıkarılması da Türkiye’nin milletsizleştirilip etnik ve dini kimlikçiklere ayrılmasının, dahası, emperyalist kuklası nesiller yetiştirmenin adımlarından biridir.

Asla başka bir şey değil!

20-01-2026

Nusret KEBAPÇI

 

12 Ocak 2026 Pazartesi

EMPERYALİZMLE DOST OLMAK…

 

EMPERYALİZMLE DOST OLMAK…

Hani birileri "Eski Türkiye" falan diyerek topluma masallar anlatıyor ya; bu anlatacağım onlar gibi uydurma hikâyeler değil. Sanıyorum yaşı 40’lı civarlarda olanlar hatırlar. Sonrasındakileri zaten saymıyorum; yaşamlarının yaklaşık 24 yılı tek bir iktidar döneminde geçtiği için, öncesini hatırlamamaları oldukça normal kabul edilebilir.

Bundan 24 yıl önce, iktidarda hangi parti veya anlayış olursa olsun, herhangi bir göreve getirilenler için ki buna sadece memurluk veya işçilik değil; kamuoyunda adı çokça zikredilen yetkili ve etkili makamlar da dahil belli normlar vardı.

İster ordu komutanı, ister Genelkurmay Başkanı, ister rektör ya da genel müdür olsun; buna Cumhurbaşkanı ve Başbakan da dahildir, hiçbirinin hangi dini veya etnik kimlikten olduğu bilinmezdi.

Doğrusu kimse bunu merak da etmezdi.

Aslında böyle bir konuyu araştırmak kimsenin aklına bile gelmezdi. Bilinirdi ki bu ülke bir ulus devlettir ve bir ulus devlette kişilerin etnik veya dini aidiyetleri değil, sadece Türk vatandaşı olup olmadıkları göz önünde bulundurulurdu. Hatta o kadar ki, birinin etnik veya dini kimliği tartışma konusu yapılmaya çalışılırsa, o kişiye tepki gösterilir ve bu durum "ayrımcılık" olarak suçlanabilirdi.

Nasıl ki içinde çeşitli dillerin konuşulduğu, pek çok değişik etnik ve dinsel kimlikten insanın yaşadığı ülke yurttaşları için  "Alman", "İtalyan", "Yunan", "Amerikan" veya "Rus" deniliyorsa; bizde de ülkede yaşayan halka ortak ulusal kimlik olarak "Türk" denilirdi.

Gel zaman git zaman, Sovyetler Birliği’nin hedef alınıp dünyanın tek kutupluluğa doğru evrilmesiyle durum değişti.

Sovyetler ‘in etrafının, "Yeşil Kuşak" projesiyle, sözde sosyalist ülkeleri hedef alan İslamcı örgütlerin yönettiği ülkelerle çevrilmesi süreci başladı.

ABD’nin bu mücadelesi sonucunda sosyalist blok dağıldı ama düşman bitmemişti.

Çünkü emperyalizme; sınırsızca hammadde alabileceği… Ürettiklerini zorla da olsa satabileceği, ülkesini açık pazar haline getirip hizmetine sunabileceği ülkeler gerekmekteydi.

Biliniyordu ki; kendi pazarına sahip çıkan, yer altı ve yer üstü tüm zenginlikleri üzerinde egemenliği olan ulus devletler, bu konuda emperyalizmin önünde büyük bir engel oluşturuyordu.

Çözümü bulmakta hiç zorlanmadılar…

Bu ulus devletlerde iktidara…

Ulus, ulusal egemenlik, bağımsızlık, laiklik, sanayileşme ve tarımı geliştirme gibi hedefleri olmayan; kendilerine verilecek minicik bir destek karşısında ülkenin tüm varlığını onlara teslim edecek "siyasal İslamcıların" getirilmesi bunun için yeterliydi.

Ve bilindiği gibi bu süreç bazı ülkelerde seçimle yapılabilirken, bazılarında ise emperyalizmin doğrudan müdahalesiyle gerçekleşti.

Neyse, biz devam edelim…

Hani emperyalist ülke liderleri birileri için "dostum" deyip, "Suriye’de Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte çok güzel işler yaptık" falan diye anlatıyorlar ya...

İşte mesele tam da burada: Kaynaklarınıza sahip çıkar, emperyalizmi ülkeden kovar, ekonominizi ulusal yapar ve ulusal birliğinizi ve kimliğini sonuna kadar kararlılıkla savunursanız "düşman" oluyorsunuz...

Ama emperyalizmin talanına izin verir, ülkenizi onlara açık pazar yapar ve halkı ulus bilincinden uzaklaştırıp etnik/dini kimlikçiklere ayrıştırırsanız da "dost"…

Bilmem anlatabildim mi?

12-01-2026

Nusret KEBAPÇI

 

5 Ocak 2026 Pazartesi

EMPERYALİZMİN KANLI DÖNGÜSÜ: MUSADDIK’TAN MADURO’YA

 

EMPERYALİZMİN KANLI DÖNGÜSÜ: MUSADDIK’TAN MADURO’YA

Bilindiği üzere 3 Ocak günü ABD, bir yandan Venezuela’yı bombalarken diğer yandan da Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşini tam bir haydutlukla kaçırarak yargılanmak üzere ABD’ye getirdi. Tabii durum böyle olunca, ülkemizdeki ABD yanlıları da "fırsat bu fırsat" diyerek Maduro karşıtı kampanyalarına hemen başladılar. Maduro’nun ne diktatörlüğü kaldı ne de antidemokratikliği... Hatta içlerinde; ABD’nin hedef aldığı bu Latin Amerika ülkelerinin doğrudan ABD eyaletlerine katılması gerektiğini söyleyenler bile çıktı.

Tabii bunları dinlerken, bunların hayatlarında bir kez bile ABD emperyalizmine veya İsrail’e karşı çıkmadıklarını da unutmamak gerekiyor.

Neyse, biz buna takılmadan devam edelim. ABD Maduro’yu görünürdeki hangi gerekçeyle suçluyordu dersiniz? Bunu esas olarak üç nedene dayandırıyorlardı. Birincisi, Chavista yönetiminin terör örgütlerine yardımcı olduğu iddiası. Bir diğeri, ABD’ye uyuşturucu sokulduğu gerekçesiydi ki; zaten ABD donanması bir süredir Venezuela gemilerini bu bahaneyle hedef alıyordu. Son olarak da 2024 seçimlerinin usulsüz olduğu ve bu nedenle Maduro’nun meşru olmadığı iddiası…

Şimdi buradan devam edelim. ABD’nin Maduro ve eşini kaçırıp sözde yargılamak üzere ABD’ye getirmesi... Bir devlet başkanının savaşla yenilmeden bir operasyonla ele geçirilmesi olayı bazılarınıza bunun bir ilk olduğu gibi görünebilir ama öyle değil.

Yine 36 yıl önce, yani 1990 yılının 3 Ocak günü Panama Devlet Başkanı Noriega da bir ABD operasyonuyla ele geçirilip yargılanmak üzere ABD’ye götürülmüştü. Buna Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Irak’ta ele geçirilip öldürülmesi de eklendiğinde, ne yazık ki bu konuda üçüncü örnek olmaktadır.

Şimdi bazıları Maduro’nun kaçırılmasının ardından emperyalizmin ağzıyla sözde demokrasi, özgürlük ve insan hakları mavalları okuyorlar ya; aslında bu durum ABD ve genel olarak emperyalizm açısından hiç de ilk değil. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde emperyalizm, "Ben o ülkenin kaynaklarına el koyacağım, sonuna kadar sömüreceğim, o ülkeyi bir daha toparlanamamak üzere atomlarına kadar ayıracağım" demez.

Ya ne der? Demokrasi, insan hakları ve özgürlük…

İsterseniz tarihi biraz geriye saralım ve ABD emperyalizminin yalanlarla hangi ülkelere müdahale ettiği konusunda biraz kafa yoralım, ne dersiniz? Yıl 1953... İran’da Musaddık iktidara geliyor. İlk olarak ne yaptı dersiniz? Evet, tahmin ettiğiniz gibi önce petrolü millileştirdi ve emperyalist petrol şirketlerini ülkeden kovdu. Ya sonra… Sonrasında komünizme yaklaştığı ve SSCB’nin kontrolüne girdiği gerekçesiyle ABD tarafından darbeyle devrildi ve petrol tekrar Batılı şirketlerin kontrolü altına girdi.

Ya Afganistan? Usame Bin Ladin’i aramak gerekçesiyle işgal edilmedi mi? Bulundu mu? Hayır. Ama İkiz Kulelere yapılan saldırının failini yakalamak gibi sözde haklı bir gerekçeyle dünya kamuoyunu arkasına alarak o ülke işgal edildi ve iliklerine kadar sömürüldü.

Sanki Irak’ta durum çok mu farklıydı? Aslında değildi. Saddam Hüseyin de benzer diğer ülkeler gibi iktidara geldiğinde Irak halkının hizmetine sunmak üzere petrolü millileştirmişti. Ama sonra hiçbir şekilde bulunamayan "kimyasal silah" hikâyesi uydurularak ortadan kaldırıldı ve bilindiği gibi bugün Irak paramparça…

Emin olun Libya ve Kaddafi konusu da diğerlerinden çok farklı değil. Kaddafi de iki önemli konuda çaba harcıyordu: Biri Afrika Birliği, diğeri ise doların etkisinden kurtularak dış ticareti altına dayalı bir para birimi üzerinden yapma planıydı. Sonuçta emperyalizmden bağımsız olmaya çalışmanın bedelini, ülkesinin paramparça edilmesi ve kendisinin öldürülmesiyle ödedi.

Yakın zamanda devrilen Suriye Devlet Başkanı Esad’a gelince; o da ABD emperyalizmine ve İsrail saldırganlığına karşı direnmenin bedelini, bugün ülkesinin paramparça edilmesi ve topraklarını terk etmek zorunda kalarak ödedi. Bugün o ülke üzerinde ABD ve İsrail söz sahibi.

Venezuela’ya gelince... Venezuela, dünyada en çok petrol bulunan ülke olmasının yanında, doğal gaz rezervi olarak da dünyada 6. durumdadır. Ayrıca altın başta olmak üzere, "nadir toprak elementleri" olarak bilinen kaynakların en zengin olduğu ülkelerden biridir. 2007 yılında Hugo Chavez, Orinoco ‘da faaliyette bulunan ABD ve Batılı petrol şirketlerine bir çağrıda bulunarak; şirketlerin çoğunluk hisselerinin, yani en az yüzde 60’ının devlet şirketi olan PDVSA’ya devredilmesi konusunda uyardı.

Buna göre bu şirketlerin önünde yalnızca iki seçenek bulunuyordu: Ya bu şartları kabul edeceklerdi ya da ülkeden çıkacaklardı. Yeni sözleşmeyi kabul etmeyen Exxon Mobil bunu hukuka aykırı olarak niteleyerek faaliyetlerini durdurdu. Sonrasında, 2010 yılından itibaren Venezuela çok ağır bir ambargoya maruz kaldı. Petrolü var, madenleri ve doğal gazı var ama satıp ülkesine gelir sağlayamıyor. Bu da ister istemez ülkedeki ekonomik durumu korkunç derecede kötüleştirdi; halkı yoksullaştırarak mevcut yönetime tepki göstermeye kadar vardırdı.

Petrolü, doğal gazı, madenleri var ama satamıyor. Ambargo, yoksulluk, iç karışıklık... Ve nihayet liderinin kaçırılması. Bu süreç bize gösteriyor ki: bugün Venezuela’nın başına gelen, yarın başka bir ülkenin; İran’ın ve Türkiye’nin başına pekâlâ gelebilir.

Çünkü bilinmeli ki emperyalizmin dizginlenmeyen iştahı, kaynaklarına sahip çıkan her ulusu hedef tahtasına koymaktadır. Hem zaten birileri tarafından sıklıkla ulus devletin istenmeyip Osmanlı millet sistemi denilen din esaslı çok parçalı bir yapı istenmesi de boşuna değil. Demek istediğim; buna karşı koymanın yolu emperyalizmle dost olarak, onunla iyi geçinerek her dediğini yapmak değil; laiklik temelinde ulusal birliği sağlayarak, her türden zor koşulda bile kendi sanayimize, tarımımıza, ekonomimize sahip çıkmaktan geçmektedir.

Ne demişti Kissinger:

“ABD’nin düşmanı olmak tehlikeli olabilir, ama dostu olmak ölümcüldür.”

Çünkü emperyalizme elinizi verdiğinizde kolunuzu kurtaramazsınız.

05.01.2026

Nusret KEBAPÇI

 

30 Aralık 2025 Salı

ASGARİ ÜCRET: BİR ULUSUN VE PAZARIN TASFİYESİ

 

ASGARİ ÜCRET: BİR ULUSUN VE PAZARIN TASFİYESİ

Toplum olarak okumayı ve araştırmayı pek sevmediğimizden midir nedir, tarafı olduğumuz siyasi partilerin ekonomik programları hakkında bile en küçük bir bilgimiz yok. Bu nedenle de siyasi tercihlerimiz; araştırarak ve sorgulayarak yapılan bilinçli bir seçimden ziyade, parti liderlerinin hitabetine ve karizmasına dayalı bir "taraftarlık" ilişkisi üzerinden tanımlanabilmektedir.

Haliyle, böyle olunca da elde edilen asgari ücret sonucuna şaşırmamak gerekiyor. Programında devleti küçültmeyi, kamu harcamalarını kısmayı ve ekonomiyi tamamen küresel piyasaların insafına bırakmayı vadeden bir siyasi iradeden; emeği önceleyen ve halkın refahını piyasanın üstünde tutan bir asgari ücret beklemek, eşyanın tabiatına aykırıydı.

Nitekim "dağ fare doğurdu" ve beklenen asgari ücret açıklandı: 28.075 TL.

Bu rakamı bir de Türk-İş’in 2025 yılı verileriyle yan yana koyalım ki manzara biraz daha netleşsin. Dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı beslenmesi için gereken açlık sınırı 29.828 TL, insanca yaşayabileceği yoksulluk sınırı ise 97.159 TL. Yani açıklanan rakam, bir işçinin ailesinin karnını doyurmasına bile yetmiyor.

Peki, bu adaletsizliği kim onaylıyor? 15 kişilik Asgari Ücret Tespit Komisyonu... Yapı zaten baştan belli: 5 Hükümet, 5 İşveren ve sadece 5 İşçi temsilcisi. Kararın salt çoğunlukla alındığı bir sistemde; neoliberal politikaların uygulayıcısı iktidar ve bu ortamdan beslenen işverenlerin, daha oylama yapılmadan sonucu 10’a 5 sermaye lehine bağladığı ortada değil mi?

Ancak asıl görmemiz gereken, "haşlanmış kurbağa" misali adım adım sürüklendiğimiz noktadır. Yıllardır vurguladığım bir gerçek var: Ulusal pazar giderse, ulus da gider. Bir ülkede ulusal pazar parçalanarak küresel sermayeye teslim edilmişse, o pazara dayalı birleşik bir ulus örgütlenmesinin var olma şansı yoktur.

1980’lerden itibaren ülkemizi küresel pazar yapmak adına uygulanan neoliberal politikalar, meyvelerini bugün vermektedir. Eskiden eksik ya da yanlış da olsa milletin ihtiyacı ve kalkınması ön planda tutulurken; bugün devlet, küresel sermayenin talimatları doğrultusunda ekonomik olarak adeta yok olma seviyesine getirilmiştir.

Bu durum tesadüf değildir. Ekonomiyi küresel sermayeye teslim eden anlayış, aynı zamanda ulus kimliğinin de karşısında durmaktadır. Halkı ortak ekonomik taleplerde birleşemeyecek şekilde etnik ve dini kompartımanlara bölmek; meydanı sanayileşme derdi olmayan tarikatlara, cemaatlere ve mikro-kimliklere bırakmak bu sistemin "esbab-ı mucibesi"dir. Zaten üst kimlik olarak siyasal İslam’ı benimseyen bir anlayışın, ulusu ve onun ortak adını kabul etmesi doğasına aykırıdır.

Anlaşılması gereken şudur: Aslında biz ne bir savaş yaşıyoruz ne de bitmek bilmeyen, çaresiz bir kriz. Üstelik yoksul bir ülke de değiliz. Eğer öyle olsaydı; "Yap-İşlet-Devret" modeliyle maliyetleri normalin 10 katına ulaşan dolara endeksli geçiş garantili yollara, köprülere ve hasta garantili şehir hastanelerine kaynak ayrılamayacağı gibi ülkenin kaymağını yiyen dev şirketlerin vergileri de bir kalemde silinemezdi.

Gerçek olan şudur: Biz, sosyal devletin ve kamu çıkarının rafa kaldırıldığı bir sistemin içindeyiz. Bu sistemde başarı; ucuz iş gücüyle maliyeti düşürüp dünya pazarıyla rekabet etmeye ve ücretleri insan hayatını tehdit edecek kadar düşük tutmaya endekslidir. Haliyle bunun olabilmesi için de sendikaların zayıflatılması, giderek etkisiz hale getirilmesi gerekmektedir. Bunun için de işler parçalanarak taşeronlaştırılmakta; dolayısıyla işçinin direnci de bu parçalanma nedeniyle kırılmaktadır.

Sonuçta iş dönüp dolaşıp ulusal ekonomiye gelmektedir. Eğer ulusal bir tarım, hayvancılık, sanayi ve maliye politikanız varsa; devlet ekonomide yeniden etkin bir güç haline gelirse halk refah ve gelir seviyesi yüksek, mutlu ve sağlıklı olur. Ama siz ekonomiyi tamamen küresel sermayeye teslim etmişseniz;

Yoksul ve çaresiz...

Başka yolu yok.

29.12.2025

Nusret KEBAPÇI