18 Ağustos 2026 Salı

STRATEJİ Mİ YOKSA TESLİMİYET Mİ?

 

STRATEJİ Mİ YOKSA TESLİMİYET Mİ?

Aylardır haklarını alamayıp defalarca Ankara'ya gelmek zorunda kalıp, sorumlu bakanlıkların önünde eylem yapan maden işçileri; uzun süredir ödenmeyen maaşlarını alabilmek, evlerini geçindirmek ve kiralarını ödeyebilmek için mücadele etmektedirler.

Peki, karşılığında ne alınmaktadır? Dayak, baskı, gözaltı ve şiddetle yürütülen sendikasızlaştırma politikaları... Başka bir şey yok.

Peki, aylardır işçinin hakkını gasp eden, onları mağdur eden o maden şirketlerine ne yapılıyor dersiniz? Ya da herhangi bir yaptırım yapılıyor mu? Ben söyleyeyim: Aynı şirketlere yüzlerce yeni maden ruhsatı verilmekte. Türkiye'nin pek çok ilinin yüzde ellisinden fazlası bu şirketler için maden sahası ilan edilmekte. Sorumluluklarını yerine getirmeyen bu maden sahiplerine devlet tarafından en küçük bir yaptırım bile uygulanmamaktadır. Bırakın gözaltıyı veya sorguyu, hesap bile sorulmamaktadır.

İşte, zaman zaman yazdığım ve pek çok kaynaktan duyduğunuz neoliberalizm aslında tam olarak budur.

Neoliberalizm ‘de devlet, tamamen sermayenin hizmetindedir. Sermayenin rahatı bozulmasın, huzuru kaçmasın diye sınıf mücadelesi veren örgütler devlet eliyle adım adım işlevsizleştirilir. Fakat bu da yetmez; devletin yeniden ekonomik ve siyasi bağımsızlık yönünde karar alıp emperyalizmi ülkeden kovamaması için, o ülke halkının emperyalizm karşısında etnik ve hatta dini kimlikçilikle ayrışması gerekir ki sömürü ve yağma kesintisiz sürebilsin.

İşte ülkenin her santimetresi yağmalanıp talan edilirken sendikaların tasfiye edilmesi, meydanın ulus devlet karşıtı, ekonomik ve siyasi bağımsızlık anlayışından uzak tarikat ve cemaatlere bırakılması bundandır. Eğitimin dinselleştirilerek emperyalizm, vatan, Atatürk ve bağımsızlık gibi kurucu kavramların unutturulmak istenmesinin nedeni de budur. Dikkat ederseniz; mevcut düzeni savunup Atatürk, Cumhuriyet ve laiklik karşıtlığı yapanların sözlüğünde emperyalizm, ekonomik ve siyasi bağımsızlık, ulus ve ulus devlet gibi kavramlar asla yer almaz.

Son dönemde hız kazanan, Büyük Ortadoğu Projesi'nin ülkemizde uygulanması anlamına gelen "çerçeve yasası" ve devamında gündeme getirilen anayasa değişikliğiyle çok kimlikliliğe, çok kültürlülüğe yönelinmesinin asıl sebebi de budur.

Parti programlarına biraz göz attığınızda; devletin ekonomiden çekilmesini savunan, milli sanayi, tarım, enerji ve haberleşme gibi bir kaygısı olmayan, sendika ve sınıf örgütlerinden yana durmayıp emperyalizmin derinleştireceği etnik ve dini kimliklerin savunuculuğunu yapan yapıları açıkça görürsünüz.

Bu arada söz emperyalizmden açılmışken Çerçeve Yasa'ya değinmeden geçmek olmaz...

Çerçevesi emperyalist odaklarca çizilen bu yasayla, ulus devletin tasfiyesini hedefleyen yeni anayasa sürecinin taşları döşenmektedir. Bu sürece "evet" veya "hayır" demek, doğrudan BOP ‘un Türkiye'de uygulanmasına onay verip vermemekle eşdeğerdir.

Bazıları genel başkanlarının verdiği "evet" oyunu, kendilerince "iktidarın elinden koz alma hamlesi" veya "büyük bir strateji" gibi pazarlamaya çalışıyorlar ya... Öyle değil.

Ama isterseniz önce bu "evet" oyunun nelere yol açacağını net olarak ortaya koyalım ki konu açıklığa kavuşsun…

Öncelikle, BOP Projesi'ne destek anlamına gelen bu oy, emperyalist projeye doğrudan meşruiyet alanı açmaktadır. Ayrıca ABD ve Avrupa ülkelerinin terör örgütü listelerinde yer alan PKK, bu tür yasal zeminlerle süreç içinde aklanıp uluslararası alanda meşru bir siyasi aktör statüsüne kavuşturulacaktır. Bunun yanı sıra, genel başkanın bizzat onayladığı bir yasayı partisinin AYM'ye taşıması mümkün müdür? Bence hayır.

Dolayısıyla verilen "evet" oyu; bilinçli, planlı bir tercihtir. Bu oyla bölücü hareketin önü açılmış ve ulus devletin tasfiyesine zemin hazırlanmıştır. Bu tercih bir "taktik zekâ" ya da "iktidarı köşeye sıkıştırma adımı" falan değildir; bizzat parti programının gereğidir.

Bu nedenle kendi parti programını dahi okumadan ahkâm kesenlere hatırlatmak gerekir: Bölücü terör örgütünün dayattığı temel talepler neydi? Eşit yurttaşlık adı altında etnik kimliğin anayasal olarak tanınması ve çok kimlikli, çok dilli bir yapı oluşturmak adına anadilde eğitim ve anadilde kamu hizmetiyle birlikte Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'ndaki çekincelerin kaldırılarak yerel yönetimlere idari ve mali özerklik verilmesi. Değil miydi?

Tüm bu talepler, o savunulan parti programında üstelik hiçbir yoruma yer bırakmayacak şekilde yer almıyor mu?

Peki, bu durumda kendi programlarının dahi farkında olmayanların teslimiyetçi imzaları bir "strateji dehası" gibi görmesi ne kadar mümkün?

Ama iş o değil. Ne demişler...

"Şeyh uçmaz, mürit uçurur."

Olay budur.

18 Ağustos 2026
Nusret KEBAPÇI

 

11 Ağustos 2026 Salı

KİMİN ÇERÇEVESİ?

 

KİMİN ÇERÇEVESİ?

İsterseniz hemen her koşulda geçerli olan bir tespit yaparak yazıya başlayalım.

Emperyalizm; pazarına hâkim, birlikteliği güçlü ulus devlet istemediği gibi etnik ve dinsel değil sınıf bazında mücadele eden sınıf örgütlerini de istemez. İster ki toplumda ulus bilinci yok olsun. Hatta sınıf mücadelesi veren yapılar ortadan kalksın ki meydan; sözde ekonomik değil, sadece kültürel mücadele verdiğini varsayan etnik ve dinsel örgütlere kalsın. Zaten şöyle bir baktığınızda; ulusal birliğe, ulusal kimliğe ve hemen her konudaki ulusal çıkara uzak durup etnik ve dinsel özgürlük gibi kavramları dillerinden düşürmeyenlerin hemen hepsinin, emperyalizmin ülkemizdeki aparatları oldukları görülecektir.

Aslında PKK konusu da böyledir, bir düşünün. Emperyalizm ya da doğrudan ABD emperyalizmi diyelim; dört ülkeden koparılacak parçalarla Büyük Kürdistan’ı oluşturmak istiyor. Ve ne ilginçtir ki bu dört ülkede de aynı amaçla, tek merkezden yönetilen örgütler kuruyor. Bu örgütler, ülkesine göre ABD desteğini fiilen arkalarına aldıklarında, onların saldırı ve bombalamalarıyla birlikte o savaş koşullarında bir bölgeye el koyup ABD ve İsrail desteğiyle devletleşebiliyorlar. Bazen de bizim gibi ABD ve İsrail’in doğrudan askeri müdahalesinin olamadığı ülkelerde ise; adı ve görünürdeki ideolojisi ne olursa olsun neoliberal siyaseti savunan, ulusal ve sınıfsal çıkarların değil etnik ve dinsel çıkarların peşinde koşan yapılar üzerinden, yasalar yapılıp anayasa değiştirilerek bu süreç tamamlanmaya çalışılmaktadır.

İşte son günlerin en önemli konusu da iktidar tarafından hazırlanan bu çerçeve yasasıdır. Terör örgütü PKK mensuplarının belirli bir süre herhangi bir suça karışmadıkları takdirde affedileceklerine ilişkin, sözde barış ve kardeşlik gibi kavramlar içeren yasa tasarısı, bazı partilerin imza tartışmalarının ardından Meclisten geçerek onaylandı. Toplum olarak açık bir şekilde tartıştırılmayan bu çerçeve yasa tasarısıyla ilgili ilk kimler kutlama yapmıştı biliyor musunuz? Biri ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, diğeri ise İsrail Dışişleri Bakanlığı...

Sizce de çok anlamlı değil mi? Fakat birileri ne yazık ki bu yasa tasarısını onaylarken ABD ve İsrail’le aynı tarafta durduğunun farkında bile değil.

Doğrusunu isterseniz; hem ülkemizde hazırlanan bu Çerçeve Yasa tasarısı, hem Mekke’de Pakistan ve Suudi Arabistan ile imzalanan Mekke Antlaşması (ki NATO’nun 5. maddesinde olduğu gibi ülkelerden birine saldırı yapıldığında diğerlerinin müdahil olacağını belirtir), hem de bir kısım ülkelerce imzalanan ve imza süreci hâlen devam eden İbrahim Antlaşması süreçleri tamamen birbirine bağımlıdır. Hepsi doğrudan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile bağlantılıdır. İsterseniz bunun nasıl olduğunu açıklamaya çalışalım ki konu tam anlamıyla aydınlığa kavuşsun.

ABD temsilcileri pek çok kez konuyla ilgili ne diyorlardı? “İsrail bölgede ulus devlet istemiyor.” Hatta daha da ileri gidip bölge ülkelerine demokrasinin fazla geldiğini, bu ülkelere en uygun rejimin monarşi olduğunu bile söylemediler mi?

Ya bizde başkanlık referandumu sonrasında bizzat en yetkili ağızlardan "Federasyon olmadan başkanlık altı kaval üstü şişhanedir" türünden sözler söylenmedi mi? Kaldı ki bugün başkanlıkla yönetilen ülkelerin neredeyse tamamının federasyon olması da bir anlamda bu söylemi doğrulamış olmuyor mu?

Yani birilerinin kafasındaki federasyon düşüncesi sadece son zamanların değil, oldukça eskiye dayanmaktadır. Çünkü bugün ülkemizi yöneten anlayış; ortak dil, kültür ve eğitimi içeren "tekçi" dedikleri ulus devlet düşüncesinden rahatsız olup kendilerince her etnik ve dini kimliğin kendini ifade edebileceği Osmanlı türü bir başkanlık ve federasyon hayali içindedir. Böyle olunca da ABD tarafından bölgede 2. İsrail anlamına gelecek, dört ülkeden koparılacak parçalarla oluşturulacak Büyük Kürdistan projesine dört elle sarılmaktadırlar. Bu parçaların, o ülkelerin en önemli yeraltı gaz ve madenlerinin bulunduğu bölgeler olması da elbette tesadüf değildir. Hatta öyle ki, BOP ’ta aktif görev üstlenerek bölge ülkelerinin parçalanmasına bile zemin hazırlamışlardır. Zaten projenin özü; İsrail karşısındaki ülkelerin ulus devlet olmaktan çıkarılıp paramparça edilmesi ve onlardan kopan parçalarla İsrail’in bölgedeki en büyük ve güçlü devlet haline getirilmesidir.

Gerek İbrahim Antlaşması gerekse Mekke Antlaşması da aynı amaca hizmet etmektedir. Nasıl mı?

İbrahim Antlaşması, esas olarak bölge ülkelerinin İsrail’i lider kabul edip ona biat etmesi ve etrafında birleşmesi üzerine kurulu değil midir? Peki, bu durumda Mekke Antlaşması ne anlam ifade etmektedir?

Önce şu noktayı belirtmek gerekiyor: ABD, yıllardır sürdürmeye çalıştığı dünya hâkimiyeti için yürüttüğü savaşları gerek iç kamuoyundaki tepkiler gerekse ekonomik maliyetler nedeniyle doğrudan sürdürmek istemiyor. Bunun için bölge ülkelerine görevler vererek, bir anlamda bölgesel NATO’lar oluşturup vekiller aracılığıyla hâkimiyetini sürdürmeyi ve yükü onlara bölüştürmeyi amaçlamaktadır. Nitekim bir taraftan NATO üzerinden Türkiye'de Boğazlara konuşlanıp Romanya ve Bulgaristan’a görev verilip Ukrayna’ya destek olunarak Rusya kuzeye sıkıştırılmaya çalışılmakta; diğer taraftan da ABD ve İsrail’in bölgedeki egemenliğini zorlayan İran’a karşı Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte bir pakt oluşturulmaktadır. Burada da amaç; İran’ın bölgedeki ABD üslerinden vurulduğunda tepki göstermesini engellemektir. Yakın gelecekte bu pakta Mısır’ın da katılması muhtemeldir.

Fakat tüm bunların ötesinde en önemlisi nedir biliyor musunuz? Bu üç ülkenin de İran, ABD veya İsrail saldırısına uğradığında ABD ve İsrail’e hiçbir tepki göstermemesi, Gazze’ye sahip çıkmamasıdır.

Demek istediğim şudur: Mekke Antlaşması ile kurulan ittifakla, ABD karşısında İran'ın elini bağlamak, böylece de İran Kürdistanı'nı oluşturmak hedeflenmektedir. Türkiye için bu konuda zaten çok fazla söze gerek yok. Çerçeve yasa onaylandıktan sonra sıra anayasa değişikliğine gelecektir. O da tamamlandığında Büyük Kürdistan'ın, yani ikinci İsrail'in dördüncü ayağı da oluşturulmuş olacaktır.

Aslına bakarsanız tüm bu gelişmeler, birbirinden bağımsız gibi görünse de bölgenin yeniden şekillendirilmesine yönelik üç boyutlu bir satranç tahtasının parçalarıdır. Türkiye, tarih boyunca bu oyunların odağında olmuş ve milli birlik bilinciyle bu tuzakları bozmuştur. Ancak bugün, yerli ve milli söylemlerin gölgesinde dış odaklı bir yapılanmaya sessiz kalınması, geçmişten ders alınmadığını gösterir. Toplumsal muhakeme bu çerçeveyi ivedilikle tartışmaz ve gerekli tepkiyi vermezse, hazırlanan bu zemin telafisi imkânsız sonuçlar doğurabilir. Ulus devlet bilincinin zayıfladığı her coğrafya dış müdahalelere açık hale gelir. Türkiye, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında bu oyunları bozma iradesini göstermek zorundadır. Aksi halde, toprak bütünlüğü kadar milli iradenin de parçalandığı bir tablo ile karşı karşıya kalabiliriz.

Bu yüzden bilinmeli ki tüm bu zincirleme planın hedefi budur. O halde ya birlikte direneceğiz, ya da hep birlikte yok olacağız.

Başka yolu yok.

11 Ağustos 2026

Nusret KEBAPÇI

4 Ağustos 2026 Salı

TÜRKİYE’NİN ASIL İHTİYACI: ATATÜRK SÖYLEMİ DEĞİL, ATATÜRK ÇİZGİSİ

 

TÜRKİYE’NİN ASIL İHTİYACI: ATATÜRK SÖYLEMİ DEĞİL, ATATÜRK ÇİZGİSİ

Uğur Mumcu’nun o bilinen meşhur sözü sanıyorum bugün her zamankinden çok daha anlamlı: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.” Ne var ki Türk toplumu, çok uzun zamandır sorgulamayı pek sevmiyor. Bu nedenle de bilgi edinmek, araştırmak ve sorgulamak yerine; kullanılan sloganlara hayran kalıp içeriğini irdelemeden savunmayı tercih etmektedir.

Yakın geçmişte yaşadığımız yardım dernekleri örneğinde olduğu gibi, içeriği ne kadar zayıf olursa olsun, lider konumundaki bir kişinin “Atatürk” ve “Cumhuriyet” gibi kavramları kullanması geniş kitleleri ikna etmeye yetebilmektedir. Çünkü sorgulama, araştırma ve eleştirel düşünme alışkanlığı, Türk toplumuna eğitim sistemiyle dahi tam olarak kazandırılamamıştır. Bu eksiklik yalnızca siyasette değil, hayatın neredeyse her alanında açıkça görülmektedir.

CHP, bilindiği gibi, Müdafaa-i Hukuk’un devamı olarak Atatürk tarafından kurulduğu için “Atatürk’ün partisi” olarak anılmaktadır. Ancak aynı tanımlama, CHP’den ayrılanların kurduğu Yeni Parti için de kullanılmaktadır. Her iki partinin programına da bakıldığında, 1935’teki CHP programında yer alan vatanın emperyalizme karşı bağımsızlığını, ulus devleti ve ulus kimliğini esas alan maddelerden eser bulunmamaktadır. Peki, sizce Atatürk’le özdeşleştirilen bir partiden beklenen ne olmalıdır?

Her şeyden önce Atatürk’ün Türk ulus kimliğine, üniter devlet yapısına ve “Her fabrika bir kaledir” anlayışına verdiği önem göz önüne alındığında; böyle bir partinin ekonomik ve siyasi bağımsızlığa sahip çıkması, sanayiyi, tarımı, madenleri ve toprak bütünlüğünü koruması beklenir. Türkiye’nin ihtiyacı da tam olarak budur. Oysa yaşananlar bunun tam tersidir. Üstelik bu tutum, Atatürk’ün ilkeleriyle bağdaşmaktan çok uzaktır.

Bir parti düşünün; BOP'un eş başkanı konumundaki bir anlayışla, bu proje kapsamında parçalanan diğer ülkeler gibi Türkiye’nin de ulus devlet yapısını çözmek, Türk kimliğini yok edip ülkeyi federatif bir yapıya dönüştürmek amacıyla ittifak kursun. Üstelik kendisi ve belediyeleri üzerinde ne kadar baskı kurulursa kurulsun bu ittifaktan ayrılmasın. Atatürk’ün partisi olduğu iddia edilen bir siyasi oluşumun böylesi bir sürece karşı çıkması, toplumu bilinçlendirmesi ve ne pahasına olursa olsun direnmesi gerekmez mi?

Ya NATO yandaşlığına ne demeli? ABD, NATO içinde Türkiye’yi İran’a karşı konumlandırmaya çalışırken, Karadeniz’de Ukrayna’ya destek vermeye, Romanya ve Bulgaristan ile birlikte Rusya’ya karşı mücadele etmeye zorlarken; sözde "Yurtta sulh, cihanda sulh" deyip NATO’dan görev almaya talip olmak nasıl savunulabilir? Üstelik tüm dünyada varlığı ve işlevi tartışılırken…

İşte bu noktada Atatürk’ün emperyalizm karşısındaki duruşuna bakmak gerekir. Atatürk, bölge ülkeleriyle ittifaklar kurarak emperyalizme karşı mücadele etmişti. Bugün ise Atatürkçü geçinenler, emperyalizmle iş birliği yaparak bölge ülkelerine karşı konumlanmaktadır.

Aslında aynı tutum Avrupa Birliği süreci için de geçerlidir. Ergenekon ve devamındaki ulus devlet ile ulusal orduyu tasfiye etmeye yönelik operasyonlar, "Ordu sivil otoritenin emri altına girsin, bağımsız bir tutum almasın" anlayışıyla AB tarafından savunulmadı mı? Tüm bu operasyonların sonuna kadar desteklenmesi de yine AB'nin dayatmaları arasında değil miydi?

Kıbrıs’ta Türk askeri “işgalci” olarak nitelendirilerken, yalnızca Rum kesiminin Kıbrıs’ın tamamını temsil ettiği kabul edilmedi mi?

Aslında AB’nin Türkiye karşıtı tutumu sadece siyasette değil, ekonomide de görülmektedir. AB ülkelerinde kamu iktisadi teşebbüsleri ve devlet şirketlerinin üretim, katma değer ve yatırımlardaki payı en az %40 civarındayken, Türkiye’de özelleştirmelerle birlikte bu oran %10’un bile altına düşmüştür. Buna rağmen AB, devlet kurumlarının, bankaların ve şirketlerin özelleştirilmesi için baskı yapmakta; kendi tarımını sübvanse ederken, Türkiye’ye tarımsal desteklerin kaldırılmasını dayatabilmektedir. Bu tutum bile Türkiye’yi tamamıyla pazar olarak gördüklerinin açık bir kanıtı değil midir?

Tabii tüm bunların yanında Kürtçe televizyon kurulmasının dahi ilerleme raporlarıyla bize dayatıldığını da göz ardı etmemek gerekiyor.

Sizce siyasi sınırlar kadar önemli olan ekonomik sınırlarımız, yani gümrük politikalarımız üzerinde hiçbir yetkisi bulunmayan bir devlet; sanayisini, tarımını, ticaretini, kısacası ekonomik bağımsızlığını koruyabilir mi?

İşte Gümrük Birliği konusu, üzerinde en çok durulması gereken başlıklardan biridir. Siyasi sınırlarıyla birlikte ekonomik sınırlarını korumayan ve AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmalara kendi pazarını açan bir ülke; sanayisini, tarımını ve madenlerini koruyamaz. Bu durum, ulus devlet olma iddiasını geçersiz kılar. Böyle bir ülke, hemen her alanda AB’nin açık pazarı olarak ekonomik sömürgesi hâline gelecektir.

Ya programda yer alan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın, Türkiye’nin şerh koyduğu maddelerinin bile uygulanması talebine ne diyeceksiniz? Çünkü bu o kadar açıktır ki hiçbir yoruma gerek kalmaksızın yerel yönetimlere ekonomik ve siyasi bağımsızlık tanımaktan başka bir şey değildir. Uygulandığı takdirde her yerel yönetim dışarıdan borç alabilecek, kendi kararlarını alabilecek hâle gelecektir. Bu da merkezî devletin yetkilerini zayıflatıp yerel yönetimlere mali ve idari özerklik sağlamaktır ki bu, adı konulmasa bile açıkça federasyondan başka bir şey değildir.

Buna bir de anayasa değişikliğiyle “eşit vatandaşlık” adı altında Türk ulus kimliğinin kaldırılması ve etnik kimliklerin anayasal olarak tanınması eklensin; üstelik anadilde eğitim ve kamu hizmeti de bunlara ilave edilsin. O takdirde ister istemez ortak ulusal dili öğrenme zorunluluğu ortadan kalkacaktır. Bir kuşak sonra da toplumdaki farklı dilleri konuşan insanlar birbirini anlayamaz hâle gelecektir. Bu durumda, bugün olmasa bile yakın gelecekte toplum ayrışacak ve süreç ülkenin parçalanmasıyla sonuçlanacaktır.

Bu parçalanmanın ekonomik ve siyasal zeminini ise neoliberal politikalar oluşturmaktadır. Mevcut iktidarın programı sağ neoliberal bir anlayışa dayanmaktadır. Yeni Parti’nin programı ise "sol neoliberal" olarak nitelendirilebilecek bir çizgiyi temsil etmektedir. Her ikisinin de Atatürk’ün kurduğu ulus devlet, millî egemenlik, kamucu ekonomi ve tam bağımsızlık ilkeleriyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Türkiye’nin asıl ihtiyacı ise popüler lider söylemleriyle geçiştirilen neoliberal programlar değil; ekonomik ve siyasi bağımsızlığı esas alan, Atatürk’ün kurduğu ulus devleti ve kamucu ekonomiyi yeniden inşa edecek millî bir duruştur.

Gerisi hikâyedir.

03.08.2026

Nusret KEBAPÇI

 

31 Temmuz 2026 Cuma

CHP VE YENİ PARTİ’NİN ASIL SORUNU…

 CHP VE YENİ PARTİ’NİN ASIL SORUNU…

Toplum olarak öyle hale geldik ki, çeşitli yardım derneklerinde olduğu gibi lider odaklı hale geldik. Böyle olunca da ona olan hayranlık çoğu zaman gözümüzü kör edebilmektedir. Haliyle bu durumda ne partinin programı önemli olmaktadır, ne de tüzüğü.

Sanıyorum okumayı çok sevmediğimizden olsa gerek, bizde liderin ağzından çıkan söz hemen her şeyden üstün tutulmaktadır. İşte bu nedenle ülkede olanı biteni anlamak son derece dikkat ve algılamayı gerektirmektedir.

Bilindiği gibi iktidarın, ABD desteğiyle bölgedeki planların gerçekleşmesini sağlamak amacıyla iş başında tutulduğu açık bir gerçek. Küresel merkezler için bu planı riske atmayacak bir muhalefet blokunun varlığı ise hayati önem taşıyor. Bugün siyaset gündemini meşgul eden iç çekişmelerin, tüzük kavgalarının ve ana muhalefetten kopup "Yeni Parti" kuranların yarattığı illüzyonun arkasındaki asıl tablo tam olarak burasıdır.

Peki, muhalefetin sorunu gerçekten koltuk veya tüzük tartışmalarından mı ibaret? Bence esas olarak eski partide kalanların da, oradan ayrılıp Yeni Parti kuranların da söylemlerine baktığınızda; sadece isimlerin değiştiğini ama küresel sisteme uyum sağlayarak itaatin ön planda olduğunu bizzat kendiniz göreceksiniz. Ama bu yapılar gerçekten Atatürk’ün çizgisini mi temsil ediyor, yoksa neoliberalizmin farklı renklerine mi dönüştüler? Asıl önemli olan orası.

Doğrusunu isterseniz muhalefet etmek; iktidara taban tabana zıt bir hat çizmek anlamına gelmektedir. Oysa bugün gerek CHP gerekse ondan türeyen Yeni Parti'ye baktığınızda, iktidara ne kadar benzediğinizi fark edeceksiniz. İktidar koltuğunu ABD ve NATO’ya bağlamışken; sözde muhalefet olan ne CHP’den ne de Yeni Parti'den bir NATO eleştirisi duymak mümkün olamadığı gibi, tam tersi olarak ABD'nin saldırı örgütü NATO'ya bağlı kalınacağı programa bile alınabiliyor.

Ya ABD ve İsrail açıkça İran’a saldırdığında, bölge barışı adına İran’dan yana net bir duruş sergileyen bir açıklama görebildiniz mi? İnanın o da yok. Peki, ABD Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygularken parçaladığı Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya ve Suriye’ye, yani komşularımıza sahip çıkan herhangi bir kurumsal duruşa şahit oldunuz mu? Ne yazık ki "evet" demek pek olası değil.

Aslına bakarsanız sadece dış politikada değil, iç politikada da durum farklı değil. İklim anlaşmalarına gözü kapalı verilen oylardan, maden sahası adı altında toprakların yabancı sermayeye peşkeş çekilmesine gösterilen cılız tepkilere kadar sistemle tam bir uyum var.

Hatta o kadar ki iktidarın "terörsüz Türkiye" ambalajıyla sunduğu yeni anayasa projesinin, ulus-devleti parçalama tuzağı olduğunu görüp masadan kalkmak düşünülmediği gibi; bugün Kürt sorunu, anadilde eğitim denilerek ulus-devlet karşıtı projelerde rol almaya çalışmak, bu partilerin Atatürk’ün değil karşıtlarının temsilcisi olduğu anlamına gelmez mi?

Kaldı ki bundan bir süre önce iktidar ve MHP çekimser kalırken, "anadilde kamu hizmeti" denilen kamuda ulusal dilin yok olması anlamına gelen meclisteki oylamaya bile tam kadro destek olunmadı mı?

Sizce muhalefet ve Yeni Parti, Atatürk’ün "Ekonomik bağımsızlık olmadıkça siyasi bağımsızlık olmaz" ilkesine ne kadar bağlı dersiniz?

Siz hiç bugüne kadar bu muhalif partilerden iktidara gelindiğinde; yabancılara satılan sanayi, liman, enerji, haberleşme, toprak dahil bunların tekrar millîleştirileceğine ilişkin herhangi bir söz ya da millî sanayi, millî tarım, millî enerji, millî madencilik, millî haberleşme politikası gibi ekonomik bağımsızlığa ilişkin projelerin uygulanacağını sahi duyan oldu mu?

Ne yazık ki bugün programlarında yer alan "kamuculuk" veya "kalkınma" lafları, liberal sistemin krizlerini sosyal yardımlarla yamama çabasından ibaret. Gerçek bir anti-emperyalist program; IMF, Dünya Bankası ve Londra merkezli tefecilere meydan okumayı gerektirir. Oysa hem CHP’nin hem de Yeni Parti’nin ekonomi kurmayları küresel finans kapitale "Sermayeniz bizde daha güvende olacak" vaadinde bulunmaktadır.

Ancak CHP’nin 1935 Programı’na baktığımızda; kapitülasyonları temizleyen, demiryollarını, limanları ve madenleri millîleştiren radikal bir anti-emperyalist öz görmekteyiz. Ama bugün muhalefet stratejik varlıkları kamulaştırmak yerine, küresel Batı’nın dayattığı "yeşil ve dijital dönüşüm ve gelişmiş sanayileşmiş ülkelerin bile vazgeçtiği sıfır karbon emisyonu tuzağını" rehber edinebilmektedir.

O kadar ki Türkiye’nin karar süreçlerine katılamadığı, üçüncü ülkelerle yapılan Serbest Ticaret Anlaşmalarında pazarını tamamen Batı’nın insafına terk ettiği ve yerli sanayi ile üreticiyi vuran Gümrük Birliği’nin yarattığı bu tek taraflı iktisadi bağımlılığa bile esastan tek bir itiraz getiremiyorlar. Ulusal pazarı koruyacak millî bir gümrük ve dış ticaret politikası savunulmuyor.

Üstelik Batı'nın ulus-devletleri çözme stratejisi olan "çok kimliklilik" ve özellikle AB Özerklik Şartı’nın tam olarak uygulanması gibi taleplere de programlarında yer verilmektedir. Oysa AB Özerklik Şartı’nın çekincesiz uygulanması; merkezin idari ve mali denetimini kaldırarak yerel yönetimleri birer feodal yapıya dönüştürmek yanında, üniter devlet yapısını zaafa uğratacağı gibi egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ulus-devlet omurgasını da fiilen tasfiye edecektir. Yani hem ekonomiyi küresel fonlara ve Gümrük Birliği kıskacına emanet edip hem de idari yapıyı özerklik söylemleriyle esneterek anti-emperyalist olunamaz. Bu çizgiden bağımsızlık değil, ancak küresel sisteme uyumlu bir "restorasyon" projesi çıkacaktır.

Aslına bakarsanız bu teslimiyet zincirinin ilk halkası 2002’de döşenmişti. Dünya Bankası’ndan gelen Kemal Derviş’in "15 günde 15 kanun" dayatmasıyla tarım çöktü, özelleştirmeler hızlandı. Deniz Baykal’ın Derviş’i partiye katması, küresel finans merkezlerine "Biz de serbest piyasanın garantörüz" mesajıydı. O gün "pazar istilası" olan küreselleşme, birden "kaçınılmaz dünya gerçeği" ilan edildi. Kamucu akıl terk edildi. Bugün Yeni Parti kuranların da aynı neoliberal okuldan yetişmiş olması tesadüf değildir.

2002’de iktisadi kaleler terk edildi, ardından gelen programlarla piyasacılık muhalefetin gen haritasına kazındı. Bugün ister eski partide kalsınlar, ister Yeni Parti kursunlar; aynı ekonomik teslimiyet sürmektedir.

Demek istediğim:

Gerek CHP'nin gerekse oradan kopan Yeni Parti’nin asıl sorunu, kimin başkan olacağı değil; kurucu hafızadan ve ulusal bağımsızlık ideolojisinden koparak neoliberalizme teslim olmasıdır.

Başka bir şey değil.

28.07.2026

Nusret KEBAPÇI


21 Temmuz 2026 Salı

AHBAP, HALUK LEVENT YA DA SOSYAL DEVLETİN PLANLI BİTİRİLİŞİ

 

AHBAP, HALUK LEVENT YA DA SOSYAL DEVLETİN PLANLI BİTİRİLİŞİ

Bilindiği gibi son günlerin en hararetli tartışma konusu, kısa adı AHBAP olan derneğe yapılan operasyonlar ve onun popüler lideri sanatçı Haluk Levent ile ilgili iddialar. Kamuoyunda hemen herkes kendince bir şeyler söylüyor. Kimi yıllardır bu derneğin neden denetlenmediğini sorguluyor, kimi ise toplumun popüler figürlere duyduğu hayranlığı, yaratılan lider kültünü ve kitlelerin bu isimlere nasıl bağımlı hale geldiğini analiz ediyor.

Ama işe daha geniş bir pencereden bakarsak; toplum olarak yaşadığımız bu ilk hayal kırıklığı mı? Elbette değil. Bunun en önemli nedeni, hemen her konuda soran, sorgulayan değil de kolay ikna olan, sadece "söze" inanan bir toplumsal yapıya sahip olmamızdır. Bu saflık sadece sosyal yardım konularında değil; kaynağı belirsiz kolay kazanç vaatlerinde veya saadet zincirlerinde de hep karşımıza çıkabilmektedir.

Ancak yine de söylemek gerekir ki belki çok farkında olmasak da, ünlü ya da popüler insanlara duyulan bu bağımlılık ve hayranlık duygusu, siyasete bakış açımızda da aynen geçerli…

Neyse, asıl konumuza dönersek, elbette AHBAP bu alanda bir ilk değil. Biz bu topraklarda "Kimse Yok Mu" derneğinden tutun, Bosna paralarına, hatta Deniz Feneri’ne kadar pek çok yardım skandalına tanık olmadık mı?

Ancak bugün kamuoyu, konuyu son derece yanlış bir zeminde tartışmaktadır. Çünkü tartışa geldiğimiz tüm bu sosyal yardım skandallarının asıl ve en temel nedeni popüler figürler değil; 1980’lerden itibaren sistematik olarak uygulanan neoliberal politikalardır.

Neoliberalizmin en belirgin karakteri de, devletin eğitim, sağlık, barınma ve afet yönetimi gibi sosyal alanlardaki doğrudan hizmet sağlayıcı rolünü kasten terk etmesidir. Yine 1980’lerden bu yana sosyal devletin tasfiyesi ile federasyon ve eyalet tartışmalarının aynı tarihsel süreçte karşımıza çıkması da asla tesadüf değildir. Çünkü neoliberal sistem; kamusal alanı yok edip üniter sosyal devleti küçültmeye çalışırken diğer yandan da yerelleşmeyi yani etnik ve dinsel cemaat ve tarikatları da teşvik etmekte olup ulusal piyasayı da küresel sermayeye alabildiğine açmayı hedeflemektedir.

Böyle olunca da sosyal devlette hizmet almak anayasal bir "hak" iken; bu hizmetlerin yerel yapılara, cemaat, vakıf veya şirketlere devredildiği neoliberal modelde hizmet, bir "lütuf ve hayırseverlik" ilişkisine dönüşmektedir. Bu dönüşüm tesadüfi değildir; zaten amaç bireyleri devlete anayasal haklarla bağlı "yurttaşlar" olmaktan çıkarıp, belirli yapılara göbekten bağlı "müritlere", "muhtaçlara" veya "müşterilere" dönüştürmektir.

Biz bu acı gerçeği sadece depremlerde ve sosyal yardımlarda mı yaşıyoruz? Hayır. Orman yangınlarında da aynısını tecrübe etmedik mi? Dünyada ormanlık alanı çok olan pek çok ülkede devlete ait devasa uçak filoları bulunurken, bizde Türk Hava Kurumu’nun (THK) uçakları hangarlarda çürümeye terk edilmedi mi?

Bununla yetinilmeyip Uçağı dahi olmayan paravan şirketlere yangın söndürme ihaleleri verilmesi, bu "piyasalaştırma" dalgasının en dramatik örneklerinden biri değil mi?

Aslında Neoliberalizm her zaman kamu kurumlarının hantal ve verimsiz olduğunu, özel sektörün ise daha "etkin" çalıştığını iddia eder. Oysa bu örnekte görüldüğü gibi, kamu kapasitesi kasten felç edilerek yandaş sermaye gruplarına yapay bir pazar yaratılır. Devlet, asli görevini yerine getiren kamusal bir organizasyon olmaktan çıkarılıp; kaynakları özel sektöre aktaran bir "ihale dağıtım mekanizmasına" dönüştürülür.

Bu yıkıcı taşeronlaştırma sadece doğal felaketlerle de sınırlı değil. Devletin tüm yurttaşlarına eşit ve ücretsiz olarak vermesi gereken eğitim ve barınma hizmetlerinde de durum aynıdır. Devlet barınma gibi en temel kamusal ihtiyacı bilerek yetersiz bıraktığında, oluşan boşluğu organize olmuş inanç temelli yapılar doldurmaktadır.

Yurtların ve okulların adım adım vakıf ve cemaatlere devredilmesi de bu zincirin en kritik halkasıdır. Bu durum, neoliberal devlet için hem bütçeyi sosyal yardıma değil ranta ayırarak "mali yükten kurtulma" hem de arka planda ideolojik bir hegemonya üretme işlevini aynı anda görür. Yani taşeronlaştırma sadece ekonomik değil, tamamen politiktir.

Tarihsel sürece baktığımızda, sosyal yardımların devletin ödevi olmaktan çıkarılmasının somut yasal başlangıcı Turgut Özal dönemine, yani 29 Mayıs 1986 tarihli ve 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu’na dayanır. Bu yasa ile kurulan vakıflar (SYDV), devletin doğrudan "hak temelli" yardım modelini yıkarak yerine "lütuf temelli" yardımı getirmiştir.

2011 yılındaki 633 sayılı KHK ile de Cumhuriyetin en köklü kurumu SHÇEK’in kapatılması ise bu sürecin ikinci büyük fazı olmuş ; çocuk yurtları ve koruma evleri protokollerle cemaat bağlantılı yapılara açılabilmiştir.

Aynı kurumsal erime havacılıkta ve eğitimde de işletilmiş 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu yüzlerce kez değiştirilerek orman yangını söndürme gibi hayati işler bile özel sektöre açılmıştır. Hatta 2019 yılında Orman Genel Müdürlüğü ihale şartnamesine "en az 5.000 litre kapasite" şartı koyarak, elinde 4.900 litrelik uçaklar bulunan THK’yı sadece 100 litrelik kasıtlı bir farkla devre dışı bırakmış; ihaleleri uçaksız paravan taşeronlara dağıtılabilmiştir.

Eğitimde de 5580 sayılı Kanun ile özel okullara teşvikler zirve yaparken, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın belirli vakıflarla (TÜRGEV, TÜGVA, Ensar) imzaladığı protokoller yurtların kapısını bu yapılara ardına kadar açmıştır.

Şimdi aklınıza dünya bu işi nasıl çözüyor? Gibisinden bir soru gelebilir.

Bu yüzden birkaç örnek vermekte yarar var.

Örneğin İsveç gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde afet yönetimi de sosyal hizmetler de tamamen kamusal ve profesyoneldir; orada "Haydi para toplayalım" diyen sivil figürlere veya cemaat yurtlarına rastlayamazsınız, çünkü barınma ve yardım bir vatandaşlık hakkıdır. Almanya’da ise devlet, THW (Teknik Yardım Kurumu) gibi doğrudan İçişleri Bakanlığına bağlı yapılarla altyapıyı asla özele devretmez, sivil gönüllülüğü bile sıkı bir kamu denetimiyle kendi bünyesinde organize eder.

Çin ve Rusya gibi devletçi modellerde ise sivil toplumun veya bağımsız figürlerin afet bölgesine girip para toplaması kesinlikle yasaktır; her şey ordunun ve bakanlıkların (EMERCOM) merkezi sistemiyle yönetilmektedir

Bizim bugün kopyaladığımız "şirketleşmiş afet ve hayırseverlik kumarı" modelinin mucidi ise ABD’dir. Ancak Türkiye’deki asıl trajedi şudur: Biz ABD gibi bu işi tamamen şirketleştirecek devasa bir kurumsal ve finansal altyapıya da sahip değiliz. Dolayısıyla kamusal kapasite (THK gibi) kasten çökertilince, geriye sadece cemaatlerin insafı ya da popüler sivil figürlerin (AHBAP vb.) iyi niyeti kalmaktadır.

İşin en çarpıcı yanı; devlet bu alanlardan bütçe yetersizliğinden değil, bilinçli bir politik tercih olarak çekilirken Kamu, kaynaklarını planlı bir şekilde pay etmek için alanı bilerek boşaltmaktadır.

Yani Ülke bir yandan adım adım sosyal devletten uzaklaştırılırken, diğer yandan yeni anayasa girişimleriyle federasyon yapısına doğru sürüklenmesini birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Çünkü bu kurgunun sahipleri; kamusal korumadan mahrum bırakılan halkın, devletten uzaklaşarak alternatif olarak sunulan cemaat ve tarikatların yansıra etnik kimlikçi örgütlenmelerin kucağına itilmesini istemektedir. Zira bağımsız, üniter ve güçlü bir ulusal sosyal devlet, emperyalizmin bu coğrafyadaki çıkarlarıyla asla bağdaşmamaktadır.

Aslında olay nedir biliyor musunuz?

Bizler sahnedeki aktörleri (Haluk Levent'i, AFAD'ı veya dernekleri) tartışırken, arkadaki koca dekorun çoktan satıldığını ve ülkenin geleceğinin bu tehlikeli tezgâhla biçimlendirildiğini görmüyoruz.

Olay budur.

20 Temmuz 2026
Nusret KEBAPÇI

13 Temmuz 2026 Pazartesi

KURTULUŞ SAVAŞI’NDAN KURTULMAK…

 

KURTULUŞ SAVAŞI’NDAN KURTULMAK…

Hani zaman zaman halk arasında "Her şeyin başı eğitim" ya da hemen her konudaki aksaklık ve bilinmezlikle ilgili olarak "Eğitim şart" gibi sözler kullanılır ya; aslında bu türden bir tanımlama doğru değil. Doğru olan, "Nasıl bir eğitim?" sorusunu sormaktır. Çünkü bir ülkede uygulanmakta olan eğitimi ülke siyasetinden, özellikle de ekonomisinden ve ekonomi politikasından ayırmak mümkün değildir.

Elbette bu sadece ülkemiz için geçerli değil. Hemen her ülkede o ülkenin eğitimine bakarak, ilgili ülkenin nasıl bir siyasi ve ekonomik sistem içinde bulunduğunu çözümlemek, yani anlamak nasıl mümkünse; tam tersi şekilde ekonomik ve siyasi yapısına bakılarak da ilgili ülkenin eğitiminin nasıl bir yapıda olduğu pekâlâ anlaşılabilir.

Belki ben bu şekilde anlatınca, özellikle de eğitimle çok yakından ilgili değilseniz kafanız biraz karışmış olabilir. Bu yüzden konuyu olabildiğince açıklamaya çalışacağım ki karışıklığı giderebilelim.

Şimdi şöyle bir düşünün: Eğer bir ülke kendisine hedef olarak ekonomik ve siyasi bağımsızlığı, hemen her alanda ulusal egemenliği koymuşsa eğitimi de ona göre şekillenir. Yani ülke çocukları laik, bilimsel, teknolojik, araştırmaya, sorgulamaya ve tartışabilme becerisine dayanan bir eğitim modeli yanında; emperyalizme karşı, ülkenin tarihinde hangi zaferlerle millet olduğunu anlatan, tarihsel kahramanlarını ve yaşanmışlıklarını da içeren bilgilerle dolu bir içerikle eğitilir ki ülke gelecekte de tehdit ve tehlikelerle karşılaştığında, ülke gençliği ulusu ve ulusal varlıklarını korumak adına mücadeleye girişebilsin.

Ama ülke kendisine hedef olarak ekonomik ve siyasi bağımsızlığı değil de tam tersini, yani ülkeyi tamamen küresel emperyalist şirketlerin pazarı yapmayı ve buna paralel olarak bugün olduğu gibi ulusal yapısını da etnik ve mezhepsel kimliklere ayrıştırmayı hedeflerse… Evet, ne olur?

Aslında yapılacak şey bellidir: Aynen bugün ülkemizde olduğu gibi eğitimle ilgili yasa ve yönetmelikler değiştirilerek; vatanını, milletini, bayrağını seven öğrenciler yetiştirmekten vazgeçilir. Böylece Atatürk ve Kurtuluş Savaşı hakkında en küçük bir bilgiye sahip olmayan, tamamen küresel sermayeye hizmet etmeye odaklı, ulusal bilinçten yoksun, tarihinden bihaber, emperyalizm ile ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi hiçbir değeri benimsememiş, vatana bağlılığı zayıflatılmış bir öğrenci modeli yetiştirilir.

Zaten amaç da budur.

Bunu yapabilmek için de ders kitaplarından Atatürk, Cumhuriyet, Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı, emperyalizm ve bağımsızlık gibi kavramların çıkarılmasının yanı sıra; Kurtuluş Savaşı'nda ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında baş gösteren yaklaşık otuz civarındaki gerici ve bölücü ayaklanmaya yer verilmediği gibi Şeyh Sait, Derviş Mehmet ve Seyit Rıza gibi olaylar da unutturulursa, öğrenciler ülke için gelecekte de çok büyük tehlike oluşturabilecek etnik bölücülükle birlikte, tarikat ve cemaat örgütlenmesine dayalı Cumhuriyet düşmanı yapıları hiçbir şekilde tehdit ve tehlike olarak göremez.

Doğrusunu isterseniz, yaşanan her şey eşyanın tabiatına uygundur. Hemen her ideolojinin bir hedefi, aynı zamanda da bu hedefi uygulamasına engel olacağı düşünülen bir düşmanı da vardır.

Örneğin Milliyetçilikte hedef, ulus devleti ve ulusal birliği savunmak ve korumakla beraber ekonomik ve siyasi bağımsızlığa sahip olmak olurken; ulusu etnik ve dinsel kimlikçiklere ayırmaya çalışmak ile ekonomik ve siyasi bağımsızlığını yok ederek ülkeyi sömürge yapmaya kalkışmak da düşman kategorisindedir.

Bu durum sosyalistler için de arada bazı farklılıklar olsa bile ulus devletin yanı sıra ulusal birliği korumak, ekonomik ve siyasi bağımsızlığı savunarak emperyalizme karşı kendi pazarını korumak anlamında çok önemli bir farklılık göstermemektedir.

Ama siyasal İslamcılıkta durum farklıdır. Onda düşman; asla ekonomik ve siyasi bağımsızlığın yanı sıra ulusal birliği paramparça ederek ülkeyi sömürgeleştirmeye çalışan emperyalizm değildir. Siyasal İslam'ın düşmanı sadece, hemen her ülkede yalnızca ulus devletler ve onun en temel unsuru olan laikliktir. Bu nedenle de siyasal İslamcılar, bu özelliklerinden dolayı çok kolay bir şekilde Büyük Ortadoğu Projesi'ni (BOP) gerçekleştirerek bölge ülkelerini paramparça etmek isteyen ABD ve İsrail'in suç ortağı olabilmektedirler.

İşte bu yüzden Mondros'la sarayın teslim olmasını gözlerden kaçırmak ve Sevr'i reddederek 19 Mayıs 1919'da mücadeleye başlayıp 29 Ekim 1923'te Cumhuriyetle taçlandıran o büyük iradeyi yok saymak istiyorlar. Bunun için de "Milli Mücadele" diyerek sadece yabancı işgallere karşı mücadeleyi kabul edip, sarayın kurduğu Kuvâ-yı İnzibâtiye'ye ve İngiliz destekli gerici ayaklanmalara karşı verilen o büyük savaşı da akıllarınca yok saymaya çalışmaktadırlar.

Çünkü ancak böyle yaptıklarında, "Milli Mücadele" kavramını sadece yabancı işgallere karşı verilen bir "ümmet mücadelesi" olarak sunabilir; böylece dinci ve gerici isyanları yok sayabilirler. Biliyorlar ki ancak böyle yaptıklarında saltanatı, hilafeti ve ulusal birliğin önündeki en büyük engel olan tarikat ile cemaatleri ortadan kaldıran laik devrimleri de yok sayarak, "Milli Mücadele" adı altında geçiştirip hafızalardan silebileceklerdir.

Aslında yapılmak istenilen nedir biliyor musunuz? Ülke emperyalizme ekonomik olarak teslim edilirken, halk da ulusal bilinçten yoksun bırakılmaktadır ki gelecekte de kimse emperyalizme karşı çıkıp küresel güçlerin huzurunu kaçıramasın ve ülke küresel sermaye için dikensiz bir gül bahçesi olsun.

Yapılan budur.

13 Temmuz 2026

Nusret KEBAPÇI

 

6 Temmuz 2026 Pazartesi

TÜRKİYE’NİN ÇIKMAZI: NATO KISKACI

 

TÜRKİYE’NİN ÇIKMAZI: NATO KISKACI

Bilindiği gibi 7-8 Temmuz’da NATO toplantısı Türkiye’de yapılacaktır. Yani Türkiye, NATO’ya ev sahipliği yapacaktır. Bu nedenle iktidar, özellikle başkent Ankara’da çok hummalı bir faaliyet yürütmektedir. Bir yandan ülkenin fakirleşmesini gözlerden gizlemeye çalışırken, diğer yandan da en küçük olası bir tepkiye fırsat vermemek için bırakın toplantı, panel, sempozyum ve mitingleri, düğünleri bile yasaklamaktadır.

Peki neden? Çünkü iktidar bu yasaklarla tüm halkın sözde kendisinin yanında olduğunu, bu konuda hiçbir tepkinin de bulunmadığını göstererek ciddi bir göreve layık olduğunu kanıtlama çabası içindedir. Neydi o görev? Ülke içinde, özellikle Adana’da NATO’ya bağlı bir kolordunun yerleştirilmesini kabul etmenin yanı sıra İstanbul’a, yani Boğaz’a NATO’nun yerleştirilmesidir.

Tabii bunları dayatmanın elbette bir amacı var. Bunlardan birincisi, NATO’ya Boğazları kontrol etme yetkisi verilerek Rusya’yı tecrit etmek ve bunun yanında Ukrayna’ya NATO adına destek verebilmek... Bir diğeri de NATO Güney Kanadı Komutanlığıdır. Tahmin ettiğiniz üzere bu görevlere seçilmek öyle bedavaya olmuyor. İşte bu nedenle, yerli ve millî uçaklarımıza gerekli olan 700 milyon dolarlık motor sipariş etmemiz gerekiyor.

Aslında bunu daha açık söylemek gerekirse İran, Rusya ve Çin NATO’nun hedefindedir. Böyle olunca da bölgede Türkiye dışında bu işe razı olabilecek başka bir seçenek de görülmüyor. Bu arada Adana’ya yerleştirilmesi planlanan kolordunun hangi görevi üstleneceği çok belli değil. Ancak insanın aklına şu soru geliyor: Ülkemiz içinde yaşanabilecek bir kışkırtma sonucu çıkabilecek ve çok büyük boyutlara varabilecek ayaklanma benzeri olaylara müdahale ederek, sözde asayişi sağlamak adına birilerini korumak ve ülkenin bölünmesini meşru hale getirmek olabilir mi? Onu tam bilemiyoruz. Ama ihtimal dahilinde olduğu da bir gerçek.

Bunun yanında, daha geçtiğimiz günlerde ülkenin pek çok yerinden kontrol noktalarının kaldırıldığını bizzat en yetkili ağızlar söylemedi mi? Bu durum, birinci açılım döneminde nasıl ki askere ve polise müdahale izni verilmeyip birilerinin silahlanması dolaylı olarak sağlandıysa, şimdi de kontrol kaldırılarak ülkemize yabancı askerler yerleştirilip çok daha büyük bir planın hazırlıklarının yapıldığı düşüncesini ister istemez akla getirmektedir.

Sahi, biz yıllar öncesinde 1 Mart Tezkeresiyle ülkemizde yabancı asker bulundurulmasını, mevcut iktidar liderinin ısrarına rağmen reddetmemiş miydik? Ama ne yazık ki bu kez durum oldukça farklı. O dönemde aktif bir parlamento ve buna karşı çıkan, pek çok milletvekilini olası tehlikeler konusunda ikna edebilen bir muhalefet lideri vardı. Şimdi ise NATO’ya iktidardan daha iyi hizmet edebileceğini Newsweek ve Financial Times gibi küresel sermayenin amiral gemisi sayılan yabancı basına bile yazabilen bir muhalefet lideri var.

Durum vahim. Her ne kadar parti çizgisinin üzerinden çok sular akıp tamamen neoliberalizme doğru yelken açsa da taban henüz yaşanan gelişmeleri fark edemiyor. Bilinmesi gerekir ki, parti programında öyle Atatürk döneminden aklınızda kalan bağımsızlık, emperyalizme karşı mücadele falan yok. Öyle bir anlayış zaten söz konusu bile değil. Bir önceki ve yeni programda da süslü, sözde çağdaş kavramların arkasına saklanılsa da parti programında hiçbir şekilde antiemperyalizm, bağımsızlık, millî tarım, sanayi, ekonomik bağımsızlık falan yok.

Bana sorarsanız, bugün Türk siyaset sahnesinde kendilerine milliyetçi, muhafazakâr, İslamcı diyen siyasi partiler için de durum aynıdır. Siz hiç bu türden partilerden sanayinin, tarımın, madenlerin, enerjinin, iletişimin ve toprakların yabancılara satılmasına karşı çıkıp millî bir tarım, sanayi ve madencilik türünden bir programı olanı gördünüz mü? Elbette görmediniz. Türk sağı, yani milliyetçi muhafazakâr partiler ekonomik ve siyasi bağımsızlıkta olduğu gibi ABD emperyalizminin BOP kapsamında parçaladığı Afganistan, Irak, Libya ve Suriye konusunda da tamamen tepkisiz kalmaktadırlar. Hatta ABD ve İsrail’in İran’a karşı saldırılarına bile yine aynı şekilde sessiz kalıp, yetmezmiş gibi saldırıya uğrayan İran’ı bile kınayabilmişlerdir. Zaten hiçbirinin NATO’ya karşı herhangi bir tutumu da söz konusu değildir.

Doğrusunu isterseniz bunda şaşılacak bir şey yok. Benim anlayışıma göre vatansever ve milliyetçi olmanın tek bir ölçüsü vardır: Ülkenin ulusal bütünlüğünü yani ulus kimliğini savunmak yanında, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını da savunmak. Biliyorsunuz ki ekonomik bağımsızlığı savunamayanlar, siyasi bağımsızlıktan yana olamazlar. Siz hiç bu tür partilerin; memleketin sanayisi, tarımı, madenleri, limanları, bankaları ve toprakları yabancıya, üstelik tek bir kurşun bile atmadan teslim edilirken en küçük bir tepkilerini duydunuz mu?

İşte bugün ABD’nin Türkiye’ye Osmanlı millet sistemini, çok kimlikliliği dayatmasının en büyük nedeni, bunu ancak şu an iktidarda olan siyasal İslamcı bir partinin yapabileceği; diğer sözde milliyetçi ve muhafazakâr partilerin de buna destek olmasa bile en azından kayıtsız kalacağı düşüncesidir.

Bir bakın; BOP kapsamında hemen her ülkede bu projeye destek olanların tamamının siyasal İslamcı olmaları sadece tesadüfle açıklanabilir mi?

Mümkün mü?

6 Temmuz 2026
Nusret KEBAPÇI