STRATEJİ Mİ
YOKSA TESLİMİYET Mİ?
Aylardır haklarını
alamayıp defalarca Ankara'ya gelmek zorunda kalıp, sorumlu bakanlıkların önünde
eylem yapan maden işçileri; uzun süredir ödenmeyen maaşlarını alabilmek,
evlerini geçindirmek ve kiralarını ödeyebilmek için mücadele etmektedirler.
Peki, karşılığında ne
alınmaktadır? Dayak, baskı, gözaltı ve şiddetle yürütülen sendikasızlaştırma
politikaları... Başka bir şey yok.
Peki, aylardır işçinin
hakkını gasp eden, onları mağdur eden o maden şirketlerine ne yapılıyor
dersiniz? Ya da herhangi bir yaptırım yapılıyor mu? Ben söyleyeyim: Aynı
şirketlere yüzlerce yeni maden ruhsatı verilmekte. Türkiye'nin pek çok ilinin
yüzde ellisinden fazlası bu şirketler için maden sahası ilan edilmekte.
Sorumluluklarını yerine getirmeyen bu maden sahiplerine devlet tarafından en
küçük bir yaptırım bile uygulanmamaktadır. Bırakın gözaltıyı veya sorguyu,
hesap bile sorulmamaktadır.
İşte, zaman zaman
yazdığım ve pek çok kaynaktan duyduğunuz neoliberalizm aslında tam olarak
budur.
Neoliberalizm ‘de
devlet, tamamen sermayenin hizmetindedir. Sermayenin rahatı bozulmasın, huzuru
kaçmasın diye sınıf mücadelesi veren örgütler devlet eliyle adım adım
işlevsizleştirilir. Fakat bu da yetmez; devletin yeniden ekonomik ve siyasi
bağımsızlık yönünde karar alıp emperyalizmi ülkeden kovamaması için, o ülke
halkının emperyalizm karşısında etnik ve hatta dini kimlikçilikle ayrışması
gerekir ki sömürü ve yağma kesintisiz sürebilsin.
İşte ülkenin her
santimetresi yağmalanıp talan edilirken sendikaların tasfiye edilmesi, meydanın
ulus devlet karşıtı, ekonomik ve siyasi bağımsızlık anlayışından uzak tarikat
ve cemaatlere bırakılması bundandır. Eğitimin dinselleştirilerek emperyalizm,
vatan, Atatürk ve bağımsızlık gibi kurucu kavramların unutturulmak istenmesinin
nedeni de budur. Dikkat ederseniz; mevcut düzeni savunup Atatürk, Cumhuriyet ve
laiklik karşıtlığı yapanların sözlüğünde emperyalizm, ekonomik ve siyasi
bağımsızlık, ulus ve ulus devlet gibi kavramlar asla yer almaz.
Son dönemde hız
kazanan, Büyük Ortadoğu Projesi'nin ülkemizde uygulanması anlamına gelen
"çerçeve yasası" ve devamında gündeme getirilen anayasa
değişikliğiyle çok kimlikliliğe, çok kültürlülüğe yönelinmesinin asıl sebebi de
budur.
Parti programlarına
biraz göz attığınızda; devletin ekonomiden çekilmesini savunan, milli sanayi,
tarım, enerji ve haberleşme gibi bir kaygısı olmayan, sendika ve sınıf
örgütlerinden yana durmayıp emperyalizmin derinleştireceği etnik ve dini
kimliklerin savunuculuğunu yapan yapıları açıkça görürsünüz.
Bu arada söz emperyalizmden
açılmışken Çerçeve Yasa'ya değinmeden geçmek olmaz...
Çerçevesi emperyalist
odaklarca çizilen bu yasayla, ulus devletin tasfiyesini hedefleyen yeni anayasa
sürecinin taşları döşenmektedir. Bu sürece "evet" veya
"hayır" demek, doğrudan BOP ‘un Türkiye'de uygulanmasına onay verip
vermemekle eşdeğerdir.
Bazıları genel
başkanlarının verdiği "evet" oyunu, kendilerince "iktidarın
elinden koz alma hamlesi" veya "büyük bir strateji" gibi
pazarlamaya çalışıyorlar ya... Öyle değil.
Ama isterseniz önce bu
"evet" oyunun nelere yol açacağını net olarak ortaya koyalım ki konu
açıklığa kavuşsun…
Öncelikle, BOP
Projesi'ne destek anlamına gelen bu oy, emperyalist projeye doğrudan meşruiyet
alanı açmaktadır. Ayrıca ABD ve Avrupa ülkelerinin terör örgütü listelerinde
yer alan PKK, bu tür yasal zeminlerle süreç içinde aklanıp uluslararası alanda
meşru bir siyasi aktör statüsüne kavuşturulacaktır. Bunun yanı sıra, genel
başkanın bizzat onayladığı bir yasayı partisinin AYM'ye taşıması mümkün müdür?
Bence hayır.
Dolayısıyla verilen
"evet" oyu; bilinçli, planlı bir tercihtir. Bu oyla bölücü hareketin
önü açılmış ve ulus devletin tasfiyesine zemin hazırlanmıştır. Bu tercih bir
"taktik zekâ" ya da "iktidarı köşeye sıkıştırma adımı"
falan değildir; bizzat parti programının gereğidir.
Bu nedenle kendi parti
programını dahi okumadan ahkâm kesenlere hatırlatmak gerekir: Bölücü terör
örgütünün dayattığı temel talepler neydi? Eşit yurttaşlık adı altında etnik
kimliğin anayasal olarak tanınması ve çok kimlikli, çok dilli bir yapı
oluşturmak adına anadilde eğitim ve anadilde kamu hizmetiyle birlikte Avrupa
Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'ndaki çekincelerin kaldırılarak yerel
yönetimlere idari ve mali özerklik verilmesi. Değil miydi?
Tüm bu talepler, o
savunulan parti programında üstelik hiçbir yoruma yer bırakmayacak şekilde yer
almıyor mu?
Peki, bu durumda kendi
programlarının dahi farkında olmayanların teslimiyetçi imzaları bir
"strateji dehası" gibi görmesi ne kadar mümkün?
Ama iş o değil. Ne
demişler...
"Şeyh uçmaz,
mürit uçurur."
Olay budur.
18 Ağustos 2026
Nusret KEBAPÇI