2 Eylül 2026 Çarşamba

NEOLİBERALİZM VE ULUS DEVLETİN SONU

 

NEOLİBERALİZM VE ULUS DEVLETİN SONU

Farkında mısınız bilmiyorum, toplum olarak öyle bir noktaya geldik ki, ülkemizin geleceğini ve etnik kimlikler temelinde parçalanma tehlikesi gibi çok büyük bir tehdit ufukta belirmişken bile sergilenen duyarsızlık, akıllara Yugoslavya'da yaşanan o meşhur olayı getirmektedir.

Yugoslavya'da o büyük iç savaş bittiğinde halka sorarlar: "Bu felaketler yaşanırken sizler ne yapıyordunuz?" Verilen yanıt oldukça manidardır: "Biz o sırada dizi izliyorduk."

İşte bizim de ülke olarak bugün içinde bulunduğumuz durum, emin olun bundan çok farklı değil.

Bilindiği gibi, maden işletmelerinde çalışan işçiler aylardır alın terlerinin karşılığı olan maaşlarını ve sosyal haklarını alamamaktadır. Bu yetmezmiş gibi, yalnızca en doğal anayasal haklarını aradıkları için baskı görmekte, şiddetle karşılaşmakta; işçi temsilcileri haksız yere gözaltına alınıp tutuklanabilmektedir.

Böyle olunca insan haliyle merak ediyor: Bu keyfi tutumla binlerce işçiyi mağdur eden, haklarını gasp eden sermayedarlara ne yapılıyor dersiniz?

Ben söyleyeyim: Hiçbir şey!

Üstelik bu yetmezmiş gibi aynı kişilere binlerce yeni maden ruhsatı verilmekte; memleketin dört bir yanı vahşi talan madenciliğiyle delik deşik edilmektedir. Yaşananlar uzaktan bakıldığında bir şirket ile çalışanları arasındaki münferit bir uyuşmazlık gibi görülebilir. Ancak durum hiç de öyle değildir.

Bu tablo; ülkemizde uygulanan ekonomik ve siyasi modelin bütünüyle neoliberal bir karaktere büründüğünü, devletin küresel sermayenin taleplerini yerine getirmek dışında neredeyse hiçbir sorumluluk üstlenmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Kamu yararı, çalışanların hak arama mücadelesi, sendikal örgütlenme, grev, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı gibi küresel sermayeyi zora sokacak girişimlere kesinlikle izin verilmeyeceğini; sermayenin sınırsız sömürü ve talanının ise her ne pahasına olursa olsun devlet eliyle korunacağını göstermektedir.

Kısacası; sendikaların hiçbir yaptırım gücünün kalmayacağı, sosyal devlet ilkesinin rafa kaldırılacağı, "siyasal İslam" maskeli vahşi bir neoliberal talan düzeniyle yönetileceğimiz bu son pratiklerle kesinleşmiştir.

Peki, kendisini halkına değil de yalnızca küresel sermayeye hizmet etmekle yükümlü gören bir anlayış; sizce ülke bütünlüğünü, ulusal çıkarlarımızı ve ulus kimliğimizi korur mu?

Elbette hayır!

Zaten BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) dediğimiz süreç; bölgemizde, özellikle de Müslüman coğrafyada İsrail'in karşısında direnç gösterebilecek güçlü hiçbir ulus devlet bırakmama projesidir. Bölge ülkeleri etnik, mezhepsel ve dini kimliklerle ayrıştırılıp mikro parçalara bölünürken, İsrail'in bölgedeki en etkili ve güçlü devlet haline getirilmesi hedeflenmektedir. Tam da bu nedenle Libya, Irak ve Suriye gibi ulus devlet yapısını korumaya çalışan ülkeler, bizim de lojistik ve siyasi desteğimizle paramparça edilip projeye uygun biçimde yeniden yapılandırılmadı mı? Bugün Suriye'nin kuzeyinde yarı özerk tümenleri ve yüz binleri bulan mevcuduyla konuşlanan SDG adlı yapının temelleri, vaktiyle Irak'tan davulla zurnayla sınırlarımızdan geçişine izin verilen unsurlarla atılmadı mı?

Tüm bunlar yaşanırken kendisini BOP ile görevli kılan ve komşularımızın parçalanma süreçlerinde aktif rol alan bir anlayışın, bu yıkıcı projeyi ülkemizde uygulamayacağını düşünmek saflık olmaz mı?

Kaldı ki bu sürecin başlangıcı olan Irak işgalinden hemen önce ülkemize 70 bin ABD askerinin konuşlandırılmasını, üstelik stratejik Güneydoğu bölgemize yerleşmesini kim istemişti? 1 Mart tezkeresinin meclisten geçmesi için kimlerin olağanüstü çaba harcadığını unuttuk mu? Önce Güneydoğu, ardından Doğu sınırlarımızdaki mayınların temizlenmesinin gerçek amacı neydi? Peki ya korumasız bırakılan sınırlarımızdan içeriye kontrolsüzce sokulan milyonlarca sığınmacı ve kaçak göçmen dalgası ne anlama geliyordu?

Tüm bunların tek bir hedefi vardı: Ülkeyi önce demografik ve sosyolojik olarak çok kimlikli bir yapıya dönüştürmek, ardından yasal ve anayasal zemin hazırlayarak ulus devlete son noktayı koymak. Böylece Türkiye Cumhuriyeti üniter bir ulus devlet olmaktan çıkarılıp; çok kimlikli, federatif ve kolay yönetilebilir bir yapıya dönüştürülecektir.

İşte mecliste onaylanan "çerçeve yasa", yakın gelecekte önümüze getirilecek olan yeni anayasa veya kapsamlı anayasa değişikliği dayatmalarının asıl nedeni budur.

Yasa ve anayasa değişiklikleri için öne sürülen "barış", "demokrasi" veya "kardeşlik" gibi süslü sözler de kimseyi yanıltmamalıdır. Dünyada hiçbir bomba açıktan hedefe konulmaz; ya bir çiçek demetinin içine gizlenir ya hediye paketiyle sunulur ya da fark edilmeyecek biçimde aracın altına yerleştirilir. Ulusal birliğimizi temelinden sarsacak hazırlıklar da tam olarak bu süslü kavramların arkasına gizlenmektedir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, milleti tarif ederken: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" demiştir. Geçmişte Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez ya da hangi kökenden gelirse gelsin bu toprakların evlatları; emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı ateşinde tek bir potada eriyerek "Türk Milleti" kimliğini inşa etmiştir. Modern sosyolojide uluslaşma; farklı alt kimliklerin ortak bir ideal, kader ve mücadele birliği içinde bütünleşerek yeni ve üst bir kimlik meydana getirmesidir.

Konuyu somut bir örnekle açıklayalım: Ulusu, her bir malzemenin katkı sunduğu lezzetli bir "domates çorbasına" benzetebiliriz. Kimimiz bu çorbanın domatesi, kimimiz biberi, kimimiz tuzu, yağı veya rendelenmiş kaşar peyniriyizdir. Ateşte kaynayarak pişen ve birbirine karışan o malzemeler, artık ayrı ayrı varlıklar olmaktan çıkıp tamamen yeni ve homojen bir lezzete dönüşmüştür. Pişmeden önceki malzemeler "halklar" veya "alt kimlikler “dir; piştikten sonra ortaya çıkan bütünlük ise "ulus “tur.

Nasıl ki kaynamış bir domates çorbasının içindeki malzemeleri eski haline döndürmek ancak ayrıştırıcı özel laboratuvar yöntemleriyle mümkünse; Türk ulusu da bugün BOP patentli etnik ve mezhepsel laboratuvar yöntemleriyle ayrıştırılmak istenmektedir.

İşte bugün çerçeve yasayla başlatılıp yeni anayasa süreçleriyle tamamlanmak istenen projenin özeti budur.

Önümüzde iki yol var: Ya Atatürk sayesinde kolayca kavuştuğumuz, değerini bir türlü kavrayamadığımız o ortak dili, vatanı, duygu ve iktisadi bütünlüğü kaybederek parçalanışımızı sessizce izleyeceğiz; ya da vakit kaybetmeden mücadele ederek ulus devletimize sahip çıkacağız.

Ortası yok.

01.09.2026
Nusret KEBAPÇI

 

25 Ağustos 2026 Salı

ATEŞLE OYNAMAK…

 

ATEŞLE OYNAMAK…

Türkiye'yi yönetenler iç politikada da dış politikada da ateşle oynamaktadırlar ve bu politikalar böyle devam ettiği takdirde yaşanabilecekleri tahmin etmek bile istemiyorum; ama Yugoslavya olmamız hiç de uzak bir ihtimal değil.

İşin en ilginç yanı nedir biliyor musunuz? Atatürk'ün partisinin adını ve unvanını kullanan bazı oluşumların, Türkiye'yi içte ve dışta ateşten bir çembere sokacak bu teslimiyetçi politikalara tüm güçleriyle destek vermeleri.

İnsan haliyle merak ediyor: Bir parti; BOP'a ve ABD'nin bölgede bu amaçlarla uyguladığı, Türkiye dahil bölge ülkelerini etnik ve dinsel parçalara ayırıp İsrail'i güçlendirme politikalarına karşı durmayacaksa neye muhalefet olur? Ve bu partinin tabanı; AB yandaşlığının nelere mal olacağını, Gümrük Birliği'nden çıkmadan Türkiye'nin kalkınmasının neredeyse kâğıt üzerinde kalacağını, PKK'ya fiilen özerklik tanıyan Avrupa Özerklik Şartı'nın Türkiye'nin geçmişte çekince koyduğu maddelerinin uygulanması halinde bunun ülkemizde nelere mal olacağını neden hiç düşünmez, sorgulamaz? Nasıl bir aymazlık içindedirler? Emin olun anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum; ancak asıl mesele sadece bu da değil.

Hani iktidarıyla, ana muhalefetiyle destek verilerek Meclis'ten jet hızıyla geçirilen bu çerçeve yasayla anayasa değişikliği için ilk adım atılmıştı ya... Aslında bu, ABD'nin Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve şimdi İran'da uyguladığı projenin Türkiye ayağıydı. Ama bu kez askeri saldırı yoktu; çünkü Türkiye NATO üyesiydi. Bunun yerine "terörsüz Türkiye" tezgâhı, siyasal İslamcı bir parti ve sözde sol neoliberal ortaklık devreye sokuldu.

Böylece Türkiye de BOP hedefindeki diğer ülkeler gibi ulus devlet olmaktan çıkarılacak; federatif, küçük parçalardan oluşan bir yapıya dönüştürülüp, aynen ABD tarafından da sıklıkla dile getirildiği üzere, bölgede İsrail dışında güçlü, büyük ve egemen hiçbir ulus devlet bırakılmayacaktı.

Ancak ne üzücüdür ki tüm bunlar olup biterken ne halkta ne de toplumsal muhalefette buna karşı ciddi bir tepki gösterilebilmektedir. Gerçi iktidara giden yolun milletin sinesinden değil de ABD ve NATO'dan geçtiğini düşünen hangi teslimiyetçi parti bu tepkiyi koyar ki? Öyle değil mi?

Ama iktidara verilen görev sadece ülkenin BOP dahilinde etnik ve dini federasyonlara ayrıştırılmasıyla sınırlı değil; dışarıda da ABD'nin verdiği çok kritik görevler bulunmaktadır. Bu görevlerden biri, İran'ı bölgede etkisiz hale getirmek ve sanayisi için İran petrolü hayati öneme sahip olan Çin'in damarlarını kesmek anlamını taşıyan Mekke Anlaşması'ydı. Bir diğeri, ABD silahlarının doğrudan Ukrayna'ya gönderilmesini sağlayan o tehlikeli silah anlaşmasıdır. Üçüncüsü de bünyesinde Türkiye, Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya ve Kuzey Makedonya'dan askerlerin bulunduğu NATO Güneydoğu Avrupa Tugayı Karargahı’nın (SEEBRIG) Makedonya’nın Kumanova kentinden İstanbul'a taşınması ve 31 Ağustos'ta fiilen göreve başlatılması adımıdır.

Peki, sizce stratejik olarak böyle bir tugayın alelacele İstanbul'da konuşlanmasının asıl nedeni ne olabilir?

Evet, aynen tahmin ettiğiniz gibi: Karadeniz ve Boğazlar üzerinden Rusya'nın hareket alanını daraltmak ve Türkiye'yi ileri cephe yapmak. Yani iktidar gözünü o kadar karartmış ki, bölgemizde tamamen ABD'nin küresel çıkarları için elinden geleni yapmakta bir an bile tereddüt etmemekte ve bu tehlikeli politikalarla ABD'nin karşısında bulunan İran, Rusya ve Çin'i doğrudan ABD adına etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır. Böyle olunca da yarın bu üç büyük ülkenin çok sert tavrı ve karşı tepkisiyle karşılaşacağımız muhakkaktır.

Demek istediğim: Dışarıda ABD'nin tek kutuplu dünya hâkimiyeti mücadelesine destek verip komşularımız İran, Rusya ve Çin karşıtı kışkırtıcı politikalar uygulamak; içeride de sözde demokrasi, kardeşlik ve "terörsüz Türkiye" masalıyla Türk ulus devletini paramparça etme çabaları, tamamen ABD ve İsrail'in bölgede büyümesine ve güçlenmesine hizmet etmektedir.

Bu arada; Kıbrıs'ta yaşanan olumsuzluklara ses çıkarmayıp, burnumuzun dibinde Ege'de Yunanistan tarafından uluslararası hukuka aykırı şekilde işgal edilip silahlandırılan adalara karşı tamamen tepkisiz kalmamızı, hatta İsrail'in 400 km uzaktan gelerek Türkiye'ye sadece 70 km uzaktaki Suriye'deki Türk üssüne saldırmasına bile neden tek bir resmi yanıt vermediğimizi merak edenler olacaktır.

Neden biliyor musunuz?

Çünkü Türkiye'de üniter ulus devlet ve milli kimlik yok edilmeye, koca ülke çok kimlikli ve federatif bir yapı haline getirilmeye çalışılırken çok iyi biliyorlar ki, aynen ABD ve İsrail saldırısı altındaki İran örneğinde olduğu gibi Yunanistan'la ya da İsrail'le yaşanabilecek en küçük bir sıcak gerginlik, Türk Milleti kimliğinin ve milli direncin tekrar ayağa kalkmasına, tüm halkın tek bayrak altında birleşmesine yol açacaktır.

İşte bunu önlemek ve BOP doğrultusunda Türkiye'nin federalleşme sürecini kesintisiz tamamlayabilmek için, ülkemize yönelik her türlü taciz ve tehdit sahte bir sessizlikle geçiştirilmektedir.

Zaten ülke bir kez parçalanıp çok kimlikli hale geldikten sonra da milli bir refleks göstermek için yapılacak hiçbir şey kalmamış olacaktır.

O halde soralım: BOP ‘un nihai amacı neydi? 22 Müslüman ülkenin parçalanıp o ülkelerden koparılan parçalarla İsrail'in bölgenin en büyük ulus ve egemen devleti olması değil miydi?

İşte tam da bu yüzden; üniter ulus devleti ve milli kimliği bozmaya çalışan sağdan ya da soldan her türlü çaba, doğrudan Türkiye'yi ateşe atmak ve Büyük İsrail projesine açıkça hizmet etmek anlamına gelir.

Bilmem anlatabildim mi?

25-08-2026

Nusret KEBAPÇI

 

18 Ağustos 2026 Salı

STRATEJİ Mİ YOKSA TESLİMİYET Mİ?

 

STRATEJİ Mİ YOKSA TESLİMİYET Mİ?

Aylardır haklarını alamayıp defalarca Ankara'ya gelmek zorunda kalıp, sorumlu bakanlıkların önünde eylem yapan maden işçileri; uzun süredir ödenmeyen maaşlarını alabilmek, evlerini geçindirmek ve kiralarını ödeyebilmek için mücadele etmektedirler.

Peki, karşılığında ne alınmaktadır? Dayak, baskı, gözaltı ve şiddetle yürütülen sendikasızlaştırma politikaları... Başka bir şey yok.

Peki, aylardır işçinin hakkını gasp eden, onları mağdur eden o maden şirketlerine ne yapılıyor dersiniz? Ya da herhangi bir yaptırım yapılıyor mu? Ben söyleyeyim: Aynı şirketlere yüzlerce yeni maden ruhsatı verilmekte. Türkiye'nin pek çok ilinin yüzde ellisinden fazlası bu şirketler için maden sahası ilan edilmekte. Sorumluluklarını yerine getirmeyen bu maden sahiplerine devlet tarafından en küçük bir yaptırım bile uygulanmamaktadır. Bırakın gözaltıyı veya sorguyu, hesap bile sorulmamaktadır.

İşte, zaman zaman yazdığım ve pek çok kaynaktan duyduğunuz neoliberalizm aslında tam olarak budur.

Neoliberalizm ‘de devlet, tamamen sermayenin hizmetindedir. Sermayenin rahatı bozulmasın, huzuru kaçmasın diye sınıf mücadelesi veren örgütler devlet eliyle adım adım işlevsizleştirilir. Fakat bu da yetmez; devletin yeniden ekonomik ve siyasi bağımsızlık yönünde karar alıp emperyalizmi ülkeden kovamaması için, o ülke halkının emperyalizm karşısında etnik ve hatta dini kimlikçilikle ayrışması gerekir ki sömürü ve yağma kesintisiz sürebilsin.

İşte ülkenin her santimetresi yağmalanıp talan edilirken sendikaların tasfiye edilmesi, meydanın ulus devlet karşıtı, ekonomik ve siyasi bağımsızlık anlayışından uzak tarikat ve cemaatlere bırakılması bundandır. Eğitimin dinselleştirilerek emperyalizm, vatan, Atatürk ve bağımsızlık gibi kurucu kavramların unutturulmak istenmesinin nedeni de budur. Dikkat ederseniz; mevcut düzeni savunup Atatürk, Cumhuriyet ve laiklik karşıtlığı yapanların sözlüğünde emperyalizm, ekonomik ve siyasi bağımsızlık, ulus ve ulus devlet gibi kavramlar asla yer almaz.

Son dönemde hız kazanan, Büyük Ortadoğu Projesi'nin ülkemizde uygulanması anlamına gelen "çerçeve yasası" ve devamında gündeme getirilen anayasa değişikliğiyle çok kimlikliliğe, çok kültürlülüğe yönelinmesinin asıl sebebi de budur.

Parti programlarına biraz göz attığınızda; devletin ekonomiden çekilmesini savunan, milli sanayi, tarım, enerji ve haberleşme gibi bir kaygısı olmayan, sendika ve sınıf örgütlerinden yana durmayıp emperyalizmin derinleştireceği etnik ve dini kimliklerin savunuculuğunu yapan yapıları açıkça görürsünüz.

Bu arada söz emperyalizmden açılmışken Çerçeve Yasa'ya değinmeden geçmek olmaz...

Çerçevesi emperyalist odaklarca çizilen bu yasayla, ulus devletin tasfiyesini hedefleyen yeni anayasa sürecinin taşları döşenmektedir. Bu sürece "evet" veya "hayır" demek, doğrudan BOP ‘un Türkiye'de uygulanmasına onay verip vermemekle eşdeğerdir.

Bazıları genel başkanlarının verdiği "evet" oyunu, kendilerince "iktidarın elinden koz alma hamlesi" veya "büyük bir strateji" gibi pazarlamaya çalışıyorlar ya... Öyle değil.

Ama isterseniz önce bu "evet" oyunun nelere yol açacağını net olarak ortaya koyalım ki konu açıklığa kavuşsun…

Öncelikle, BOP Projesi'ne destek anlamına gelen bu oy, emperyalist projeye doğrudan meşruiyet alanı açmaktadır. Ayrıca ABD ve Avrupa ülkelerinin terör örgütü listelerinde yer alan PKK, bu tür yasal zeminlerle süreç içinde aklanıp uluslararası alanda meşru bir siyasi aktör statüsüne kavuşturulacaktır. Bunun yanı sıra, genel başkanın bizzat onayladığı bir yasayı partisinin AYM'ye taşıması mümkün müdür? Bence hayır.

Dolayısıyla verilen "evet" oyu; bilinçli, planlı bir tercihtir. Bu oyla bölücü hareketin önü açılmış ve ulus devletin tasfiyesine zemin hazırlanmıştır. Bu tercih bir "taktik zekâ" ya da "iktidarı köşeye sıkıştırma adımı" falan değildir; bizzat parti programının gereğidir.

Bu nedenle kendi parti programını dahi okumadan ahkâm kesenlere hatırlatmak gerekir: Bölücü terör örgütünün dayattığı temel talepler neydi? Eşit yurttaşlık adı altında etnik kimliğin anayasal olarak tanınması ve çok kimlikli, çok dilli bir yapı oluşturmak adına anadilde eğitim ve anadilde kamu hizmetiyle birlikte Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'ndaki çekincelerin kaldırılarak yerel yönetimlere idari ve mali özerklik verilmesi. Değil miydi?

Tüm bu talepler, o savunulan parti programında üstelik hiçbir yoruma yer bırakmayacak şekilde yer almıyor mu?

Peki, bu durumda kendi programlarının dahi farkında olmayanların teslimiyetçi imzaları bir "strateji dehası" gibi görmesi ne kadar mümkün?

Ama iş o değil. Ne demişler...

"Şeyh uçmaz, mürit uçurur."

Olay budur.

18 Ağustos 2026
Nusret KEBAPÇI

 

11 Ağustos 2026 Salı

KİMİN ÇERÇEVESİ?

 

KİMİN ÇERÇEVESİ?

İsterseniz hemen her koşulda geçerli olan bir tespit yaparak yazıya başlayalım.

Emperyalizm; pazarına hâkim, birlikteliği güçlü ulus devlet istemediği gibi etnik ve dinsel değil sınıf bazında mücadele eden sınıf örgütlerini de istemez. İster ki toplumda ulus bilinci yok olsun. Hatta sınıf mücadelesi veren yapılar ortadan kalksın ki meydan; sözde ekonomik değil, sadece kültürel mücadele verdiğini varsayan etnik ve dinsel örgütlere kalsın. Zaten şöyle bir baktığınızda; ulusal birliğe, ulusal kimliğe ve hemen her konudaki ulusal çıkara uzak durup etnik ve dinsel özgürlük gibi kavramları dillerinden düşürmeyenlerin hemen hepsinin, emperyalizmin ülkemizdeki aparatları oldukları görülecektir.

Aslında PKK konusu da böyledir, bir düşünün. Emperyalizm ya da doğrudan ABD emperyalizmi diyelim; dört ülkeden koparılacak parçalarla Büyük Kürdistan’ı oluşturmak istiyor. Ve ne ilginçtir ki bu dört ülkede de aynı amaçla, tek merkezden yönetilen örgütler kuruyor. Bu örgütler, ülkesine göre ABD desteğini fiilen arkalarına aldıklarında, onların saldırı ve bombalamalarıyla birlikte o savaş koşullarında bir bölgeye el koyup ABD ve İsrail desteğiyle devletleşebiliyorlar. Bazen de bizim gibi ABD ve İsrail’in doğrudan askeri müdahalesinin olamadığı ülkelerde ise; adı ve görünürdeki ideolojisi ne olursa olsun neoliberal siyaseti savunan, ulusal ve sınıfsal çıkarların değil etnik ve dinsel çıkarların peşinde koşan yapılar üzerinden, yasalar yapılıp anayasa değiştirilerek bu süreç tamamlanmaya çalışılmaktadır.

İşte son günlerin en önemli konusu da iktidar tarafından hazırlanan bu çerçeve yasasıdır. Terör örgütü PKK mensuplarının belirli bir süre herhangi bir suça karışmadıkları takdirde affedileceklerine ilişkin, sözde barış ve kardeşlik gibi kavramlar içeren yasa tasarısı, bazı partilerin imza tartışmalarının ardından Meclisten geçerek onaylandı. Toplum olarak açık bir şekilde tartıştırılmayan bu çerçeve yasa tasarısıyla ilgili ilk kimler kutlama yapmıştı biliyor musunuz? Biri ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, diğeri ise İsrail Dışişleri Bakanlığı...

Sizce de çok anlamlı değil mi? Fakat birileri ne yazık ki bu yasa tasarısını onaylarken ABD ve İsrail’le aynı tarafta durduğunun farkında bile değil.

Doğrusunu isterseniz; hem ülkemizde hazırlanan bu Çerçeve Yasa tasarısı, hem Mekke’de Pakistan ve Suudi Arabistan ile imzalanan Mekke Antlaşması (ki NATO’nun 5. maddesinde olduğu gibi ülkelerden birine saldırı yapıldığında diğerlerinin müdahil olacağını belirtir), hem de bir kısım ülkelerce imzalanan ve imza süreci hâlen devam eden İbrahim Antlaşması süreçleri tamamen birbirine bağımlıdır. Hepsi doğrudan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile bağlantılıdır. İsterseniz bunun nasıl olduğunu açıklamaya çalışalım ki konu tam anlamıyla aydınlığa kavuşsun.

ABD temsilcileri pek çok kez konuyla ilgili ne diyorlardı? “İsrail bölgede ulus devlet istemiyor.” Hatta daha da ileri gidip bölge ülkelerine demokrasinin fazla geldiğini, bu ülkelere en uygun rejimin monarşi olduğunu bile söylemediler mi?

Ya bizde başkanlık referandumu sonrasında bizzat en yetkili ağızlardan "Federasyon olmadan başkanlık altı kaval üstü şişhanedir" türünden sözler söylenmedi mi? Kaldı ki bugün başkanlıkla yönetilen ülkelerin neredeyse tamamının federasyon olması da bir anlamda bu söylemi doğrulamış olmuyor mu?

Yani birilerinin kafasındaki federasyon düşüncesi sadece son zamanların değil, oldukça eskiye dayanmaktadır. Çünkü bugün ülkemizi yöneten anlayış; ortak dil, kültür ve eğitimi içeren "tekçi" dedikleri ulus devlet düşüncesinden rahatsız olup kendilerince her etnik ve dini kimliğin kendini ifade edebileceği Osmanlı türü bir başkanlık ve federasyon hayali içindedir. Böyle olunca da ABD tarafından bölgede 2. İsrail anlamına gelecek, dört ülkeden koparılacak parçalarla oluşturulacak Büyük Kürdistan projesine dört elle sarılmaktadırlar. Bu parçaların, o ülkelerin en önemli yeraltı gaz ve madenlerinin bulunduğu bölgeler olması da elbette tesadüf değildir. Hatta öyle ki, BOP ’ta aktif görev üstlenerek bölge ülkelerinin parçalanmasına bile zemin hazırlamışlardır. Zaten projenin özü; İsrail karşısındaki ülkelerin ulus devlet olmaktan çıkarılıp paramparça edilmesi ve onlardan kopan parçalarla İsrail’in bölgedeki en büyük ve güçlü devlet haline getirilmesidir.

Gerek İbrahim Antlaşması gerekse Mekke Antlaşması da aynı amaca hizmet etmektedir. Nasıl mı?

İbrahim Antlaşması, esas olarak bölge ülkelerinin İsrail’i lider kabul edip ona biat etmesi ve etrafında birleşmesi üzerine kurulu değil midir? Peki, bu durumda Mekke Antlaşması ne anlam ifade etmektedir?

Önce şu noktayı belirtmek gerekiyor: ABD, yıllardır sürdürmeye çalıştığı dünya hâkimiyeti için yürüttüğü savaşları gerek iç kamuoyundaki tepkiler gerekse ekonomik maliyetler nedeniyle doğrudan sürdürmek istemiyor. Bunun için bölge ülkelerine görevler vererek, bir anlamda bölgesel NATO’lar oluşturup vekiller aracılığıyla hâkimiyetini sürdürmeyi ve yükü onlara bölüştürmeyi amaçlamaktadır. Nitekim bir taraftan NATO üzerinden Türkiye'de Boğazlara konuşlanıp Romanya ve Bulgaristan’a görev verilip Ukrayna’ya destek olunarak Rusya kuzeye sıkıştırılmaya çalışılmakta; diğer taraftan da ABD ve İsrail’in bölgedeki egemenliğini zorlayan İran’a karşı Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte bir pakt oluşturulmaktadır. Burada da amaç; İran’ın bölgedeki ABD üslerinden vurulduğunda tepki göstermesini engellemektir. Yakın gelecekte bu pakta Mısır’ın da katılması muhtemeldir.

Fakat tüm bunların ötesinde en önemlisi nedir biliyor musunuz? Bu üç ülkenin de İran, ABD veya İsrail saldırısına uğradığında ABD ve İsrail’e hiçbir tepki göstermemesi, Gazze’ye sahip çıkmamasıdır.

Demek istediğim şudur: Mekke Antlaşması ile kurulan ittifakla, ABD karşısında İran'ın elini bağlamak, böylece de İran Kürdistanı'nı oluşturmak hedeflenmektedir. Türkiye için bu konuda zaten çok fazla söze gerek yok. Çerçeve yasa onaylandıktan sonra sıra anayasa değişikliğine gelecektir. O da tamamlandığında Büyük Kürdistan'ın, yani ikinci İsrail'in dördüncü ayağı da oluşturulmuş olacaktır.

Aslına bakarsanız tüm bu gelişmeler, birbirinden bağımsız gibi görünse de bölgenin yeniden şekillendirilmesine yönelik üç boyutlu bir satranç tahtasının parçalarıdır. Türkiye, tarih boyunca bu oyunların odağında olmuş ve milli birlik bilinciyle bu tuzakları bozmuştur. Ancak bugün, yerli ve milli söylemlerin gölgesinde dış odaklı bir yapılanmaya sessiz kalınması, geçmişten ders alınmadığını gösterir. Toplumsal muhakeme bu çerçeveyi ivedilikle tartışmaz ve gerekli tepkiyi vermezse, hazırlanan bu zemin telafisi imkânsız sonuçlar doğurabilir. Ulus devlet bilincinin zayıfladığı her coğrafya dış müdahalelere açık hale gelir. Türkiye, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında bu oyunları bozma iradesini göstermek zorundadır. Aksi halde, toprak bütünlüğü kadar milli iradenin de parçalandığı bir tablo ile karşı karşıya kalabiliriz.

Bu yüzden bilinmeli ki tüm bu zincirleme planın hedefi budur. O halde ya birlikte direneceğiz, ya da hep birlikte yok olacağız.

Başka yolu yok.

11 Ağustos 2026

Nusret KEBAPÇI

4 Ağustos 2026 Salı

TÜRKİYE’NİN ASIL İHTİYACI: ATATÜRK SÖYLEMİ DEĞİL, ATATÜRK ÇİZGİSİ

 

TÜRKİYE’NİN ASIL İHTİYACI: ATATÜRK SÖYLEMİ DEĞİL, ATATÜRK ÇİZGİSİ

Uğur Mumcu’nun o bilinen meşhur sözü sanıyorum bugün her zamankinden çok daha anlamlı: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.” Ne var ki Türk toplumu, çok uzun zamandır sorgulamayı pek sevmiyor. Bu nedenle de bilgi edinmek, araştırmak ve sorgulamak yerine; kullanılan sloganlara hayran kalıp içeriğini irdelemeden savunmayı tercih etmektedir.

Yakın geçmişte yaşadığımız yardım dernekleri örneğinde olduğu gibi, içeriği ne kadar zayıf olursa olsun, lider konumundaki bir kişinin “Atatürk” ve “Cumhuriyet” gibi kavramları kullanması geniş kitleleri ikna etmeye yetebilmektedir. Çünkü sorgulama, araştırma ve eleştirel düşünme alışkanlığı, Türk toplumuna eğitim sistemiyle dahi tam olarak kazandırılamamıştır. Bu eksiklik yalnızca siyasette değil, hayatın neredeyse her alanında açıkça görülmektedir.

CHP, bilindiği gibi, Müdafaa-i Hukuk’un devamı olarak Atatürk tarafından kurulduğu için “Atatürk’ün partisi” olarak anılmaktadır. Ancak aynı tanımlama, CHP’den ayrılanların kurduğu Yeni Parti için de kullanılmaktadır. Her iki partinin programına da bakıldığında, 1935’teki CHP programında yer alan vatanın emperyalizme karşı bağımsızlığını, ulus devleti ve ulus kimliğini esas alan maddelerden eser bulunmamaktadır. Peki, sizce Atatürk’le özdeşleştirilen bir partiden beklenen ne olmalıdır?

Her şeyden önce Atatürk’ün Türk ulus kimliğine, üniter devlet yapısına ve “Her fabrika bir kaledir” anlayışına verdiği önem göz önüne alındığında; böyle bir partinin ekonomik ve siyasi bağımsızlığa sahip çıkması, sanayiyi, tarımı, madenleri ve toprak bütünlüğünü koruması beklenir. Türkiye’nin ihtiyacı da tam olarak budur. Oysa yaşananlar bunun tam tersidir. Üstelik bu tutum, Atatürk’ün ilkeleriyle bağdaşmaktan çok uzaktır.

Bir parti düşünün; BOP'un eş başkanı konumundaki bir anlayışla, bu proje kapsamında parçalanan diğer ülkeler gibi Türkiye’nin de ulus devlet yapısını çözmek, Türk kimliğini yok edip ülkeyi federatif bir yapıya dönüştürmek amacıyla ittifak kursun. Üstelik kendisi ve belediyeleri üzerinde ne kadar baskı kurulursa kurulsun bu ittifaktan ayrılmasın. Atatürk’ün partisi olduğu iddia edilen bir siyasi oluşumun böylesi bir sürece karşı çıkması, toplumu bilinçlendirmesi ve ne pahasına olursa olsun direnmesi gerekmez mi?

Ya NATO yandaşlığına ne demeli? ABD, NATO içinde Türkiye’yi İran’a karşı konumlandırmaya çalışırken, Karadeniz’de Ukrayna’ya destek vermeye, Romanya ve Bulgaristan ile birlikte Rusya’ya karşı mücadele etmeye zorlarken; sözde "Yurtta sulh, cihanda sulh" deyip NATO’dan görev almaya talip olmak nasıl savunulabilir? Üstelik tüm dünyada varlığı ve işlevi tartışılırken…

İşte bu noktada Atatürk’ün emperyalizm karşısındaki duruşuna bakmak gerekir. Atatürk, bölge ülkeleriyle ittifaklar kurarak emperyalizme karşı mücadele etmişti. Bugün ise Atatürkçü geçinenler, emperyalizmle iş birliği yaparak bölge ülkelerine karşı konumlanmaktadır.

Aslında aynı tutum Avrupa Birliği süreci için de geçerlidir. Ergenekon ve devamındaki ulus devlet ile ulusal orduyu tasfiye etmeye yönelik operasyonlar, "Ordu sivil otoritenin emri altına girsin, bağımsız bir tutum almasın" anlayışıyla AB tarafından savunulmadı mı? Tüm bu operasyonların sonuna kadar desteklenmesi de yine AB'nin dayatmaları arasında değil miydi?

Kıbrıs’ta Türk askeri “işgalci” olarak nitelendirilerken, yalnızca Rum kesiminin Kıbrıs’ın tamamını temsil ettiği kabul edilmedi mi?

Aslında AB’nin Türkiye karşıtı tutumu sadece siyasette değil, ekonomide de görülmektedir. AB ülkelerinde kamu iktisadi teşebbüsleri ve devlet şirketlerinin üretim, katma değer ve yatırımlardaki payı en az %40 civarındayken, Türkiye’de özelleştirmelerle birlikte bu oran %10’un bile altına düşmüştür. Buna rağmen AB, devlet kurumlarının, bankaların ve şirketlerin özelleştirilmesi için baskı yapmakta; kendi tarımını sübvanse ederken, Türkiye’ye tarımsal desteklerin kaldırılmasını dayatabilmektedir. Bu tutum bile Türkiye’yi tamamıyla pazar olarak gördüklerinin açık bir kanıtı değil midir?

Tabii tüm bunların yanında Kürtçe televizyon kurulmasının dahi ilerleme raporlarıyla bize dayatıldığını da göz ardı etmemek gerekiyor.

Sizce siyasi sınırlar kadar önemli olan ekonomik sınırlarımız, yani gümrük politikalarımız üzerinde hiçbir yetkisi bulunmayan bir devlet; sanayisini, tarımını, ticaretini, kısacası ekonomik bağımsızlığını koruyabilir mi?

İşte Gümrük Birliği konusu, üzerinde en çok durulması gereken başlıklardan biridir. Siyasi sınırlarıyla birlikte ekonomik sınırlarını korumayan ve AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmalara kendi pazarını açan bir ülke; sanayisini, tarımını ve madenlerini koruyamaz. Bu durum, ulus devlet olma iddiasını geçersiz kılar. Böyle bir ülke, hemen her alanda AB’nin açık pazarı olarak ekonomik sömürgesi hâline gelecektir.

Ya programda yer alan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın, Türkiye’nin şerh koyduğu maddelerinin bile uygulanması talebine ne diyeceksiniz? Çünkü bu o kadar açıktır ki hiçbir yoruma gerek kalmaksızın yerel yönetimlere ekonomik ve siyasi bağımsızlık tanımaktan başka bir şey değildir. Uygulandığı takdirde her yerel yönetim dışarıdan borç alabilecek, kendi kararlarını alabilecek hâle gelecektir. Bu da merkezî devletin yetkilerini zayıflatıp yerel yönetimlere mali ve idari özerklik sağlamaktır ki bu, adı konulmasa bile açıkça federasyondan başka bir şey değildir.

Buna bir de anayasa değişikliğiyle “eşit vatandaşlık” adı altında Türk ulus kimliğinin kaldırılması ve etnik kimliklerin anayasal olarak tanınması eklensin; üstelik anadilde eğitim ve kamu hizmeti de bunlara ilave edilsin. O takdirde ister istemez ortak ulusal dili öğrenme zorunluluğu ortadan kalkacaktır. Bir kuşak sonra da toplumdaki farklı dilleri konuşan insanlar birbirini anlayamaz hâle gelecektir. Bu durumda, bugün olmasa bile yakın gelecekte toplum ayrışacak ve süreç ülkenin parçalanmasıyla sonuçlanacaktır.

Bu parçalanmanın ekonomik ve siyasal zeminini ise neoliberal politikalar oluşturmaktadır. Mevcut iktidarın programı sağ neoliberal bir anlayışa dayanmaktadır. Yeni Parti’nin programı ise "sol neoliberal" olarak nitelendirilebilecek bir çizgiyi temsil etmektedir. Her ikisinin de Atatürk’ün kurduğu ulus devlet, millî egemenlik, kamucu ekonomi ve tam bağımsızlık ilkeleriyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Türkiye’nin asıl ihtiyacı ise popüler lider söylemleriyle geçiştirilen neoliberal programlar değil; ekonomik ve siyasi bağımsızlığı esas alan, Atatürk’ün kurduğu ulus devleti ve kamucu ekonomiyi yeniden inşa edecek millî bir duruştur.

Gerisi hikâyedir.

03.08.2026

Nusret KEBAPÇI

 

31 Temmuz 2026 Cuma

CHP VE YENİ PARTİ’NİN ASIL SORUNU…

 CHP VE YENİ PARTİ’NİN ASIL SORUNU…

Toplum olarak öyle hale geldik ki, çeşitli yardım derneklerinde olduğu gibi lider odaklı hale geldik. Böyle olunca da ona olan hayranlık çoğu zaman gözümüzü kör edebilmektedir. Haliyle bu durumda ne partinin programı önemli olmaktadır, ne de tüzüğü.

Sanıyorum okumayı çok sevmediğimizden olsa gerek, bizde liderin ağzından çıkan söz hemen her şeyden üstün tutulmaktadır. İşte bu nedenle ülkede olanı biteni anlamak son derece dikkat ve algılamayı gerektirmektedir.

Bilindiği gibi iktidarın, ABD desteğiyle bölgedeki planların gerçekleşmesini sağlamak amacıyla iş başında tutulduğu açık bir gerçek. Küresel merkezler için bu planı riske atmayacak bir muhalefet blokunun varlığı ise hayati önem taşıyor. Bugün siyaset gündemini meşgul eden iç çekişmelerin, tüzük kavgalarının ve ana muhalefetten kopup "Yeni Parti" kuranların yarattığı illüzyonun arkasındaki asıl tablo tam olarak burasıdır.

Peki, muhalefetin sorunu gerçekten koltuk veya tüzük tartışmalarından mı ibaret? Bence esas olarak eski partide kalanların da, oradan ayrılıp Yeni Parti kuranların da söylemlerine baktığınızda; sadece isimlerin değiştiğini ama küresel sisteme uyum sağlayarak itaatin ön planda olduğunu bizzat kendiniz göreceksiniz. Ama bu yapılar gerçekten Atatürk’ün çizgisini mi temsil ediyor, yoksa neoliberalizmin farklı renklerine mi dönüştüler? Asıl önemli olan orası.

Doğrusunu isterseniz muhalefet etmek; iktidara taban tabana zıt bir hat çizmek anlamına gelmektedir. Oysa bugün gerek CHP gerekse ondan türeyen Yeni Parti'ye baktığınızda, iktidara ne kadar benzediğinizi fark edeceksiniz. İktidar koltuğunu ABD ve NATO’ya bağlamışken; sözde muhalefet olan ne CHP’den ne de Yeni Parti'den bir NATO eleştirisi duymak mümkün olamadığı gibi, tam tersi olarak ABD'nin saldırı örgütü NATO'ya bağlı kalınacağı programa bile alınabiliyor.

Ya ABD ve İsrail açıkça İran’a saldırdığında, bölge barışı adına İran’dan yana net bir duruş sergileyen bir açıklama görebildiniz mi? İnanın o da yok. Peki, ABD Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygularken parçaladığı Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya ve Suriye’ye, yani komşularımıza sahip çıkan herhangi bir kurumsal duruşa şahit oldunuz mu? Ne yazık ki "evet" demek pek olası değil.

Aslına bakarsanız sadece dış politikada değil, iç politikada da durum farklı değil. İklim anlaşmalarına gözü kapalı verilen oylardan, maden sahası adı altında toprakların yabancı sermayeye peşkeş çekilmesine gösterilen cılız tepkilere kadar sistemle tam bir uyum var.

Hatta o kadar ki iktidarın "terörsüz Türkiye" ambalajıyla sunduğu yeni anayasa projesinin, ulus-devleti parçalama tuzağı olduğunu görüp masadan kalkmak düşünülmediği gibi; bugün Kürt sorunu, anadilde eğitim denilerek ulus-devlet karşıtı projelerde rol almaya çalışmak, bu partilerin Atatürk’ün değil karşıtlarının temsilcisi olduğu anlamına gelmez mi?

Kaldı ki bundan bir süre önce iktidar ve MHP çekimser kalırken, "anadilde kamu hizmeti" denilen kamuda ulusal dilin yok olması anlamına gelen meclisteki oylamaya bile tam kadro destek olunmadı mı?

Sizce muhalefet ve Yeni Parti, Atatürk’ün "Ekonomik bağımsızlık olmadıkça siyasi bağımsızlık olmaz" ilkesine ne kadar bağlı dersiniz?

Siz hiç bugüne kadar bu muhalif partilerden iktidara gelindiğinde; yabancılara satılan sanayi, liman, enerji, haberleşme, toprak dahil bunların tekrar millîleştirileceğine ilişkin herhangi bir söz ya da millî sanayi, millî tarım, millî enerji, millî madencilik, millî haberleşme politikası gibi ekonomik bağımsızlığa ilişkin projelerin uygulanacağını sahi duyan oldu mu?

Ne yazık ki bugün programlarında yer alan "kamuculuk" veya "kalkınma" lafları, liberal sistemin krizlerini sosyal yardımlarla yamama çabasından ibaret. Gerçek bir anti-emperyalist program; IMF, Dünya Bankası ve Londra merkezli tefecilere meydan okumayı gerektirir. Oysa hem CHP’nin hem de Yeni Parti’nin ekonomi kurmayları küresel finans kapitale "Sermayeniz bizde daha güvende olacak" vaadinde bulunmaktadır.

Ancak CHP’nin 1935 Programı’na baktığımızda; kapitülasyonları temizleyen, demiryollarını, limanları ve madenleri millîleştiren radikal bir anti-emperyalist öz görmekteyiz. Ama bugün muhalefet stratejik varlıkları kamulaştırmak yerine, küresel Batı’nın dayattığı "yeşil ve dijital dönüşüm ve gelişmiş sanayileşmiş ülkelerin bile vazgeçtiği sıfır karbon emisyonu tuzağını" rehber edinebilmektedir.

O kadar ki Türkiye’nin karar süreçlerine katılamadığı, üçüncü ülkelerle yapılan Serbest Ticaret Anlaşmalarında pazarını tamamen Batı’nın insafına terk ettiği ve yerli sanayi ile üreticiyi vuran Gümrük Birliği’nin yarattığı bu tek taraflı iktisadi bağımlılığa bile esastan tek bir itiraz getiremiyorlar. Ulusal pazarı koruyacak millî bir gümrük ve dış ticaret politikası savunulmuyor.

Üstelik Batı'nın ulus-devletleri çözme stratejisi olan "çok kimliklilik" ve özellikle AB Özerklik Şartı’nın tam olarak uygulanması gibi taleplere de programlarında yer verilmektedir. Oysa AB Özerklik Şartı’nın çekincesiz uygulanması; merkezin idari ve mali denetimini kaldırarak yerel yönetimleri birer feodal yapıya dönüştürmek yanında, üniter devlet yapısını zaafa uğratacağı gibi egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ulus-devlet omurgasını da fiilen tasfiye edecektir. Yani hem ekonomiyi küresel fonlara ve Gümrük Birliği kıskacına emanet edip hem de idari yapıyı özerklik söylemleriyle esneterek anti-emperyalist olunamaz. Bu çizgiden bağımsızlık değil, ancak küresel sisteme uyumlu bir "restorasyon" projesi çıkacaktır.

Aslına bakarsanız bu teslimiyet zincirinin ilk halkası 2002’de döşenmişti. Dünya Bankası’ndan gelen Kemal Derviş’in "15 günde 15 kanun" dayatmasıyla tarım çöktü, özelleştirmeler hızlandı. Deniz Baykal’ın Derviş’i partiye katması, küresel finans merkezlerine "Biz de serbest piyasanın garantörüz" mesajıydı. O gün "pazar istilası" olan küreselleşme, birden "kaçınılmaz dünya gerçeği" ilan edildi. Kamucu akıl terk edildi. Bugün Yeni Parti kuranların da aynı neoliberal okuldan yetişmiş olması tesadüf değildir.

2002’de iktisadi kaleler terk edildi, ardından gelen programlarla piyasacılık muhalefetin gen haritasına kazındı. Bugün ister eski partide kalsınlar, ister Yeni Parti kursunlar; aynı ekonomik teslimiyet sürmektedir.

Demek istediğim:

Gerek CHP'nin gerekse oradan kopan Yeni Parti’nin asıl sorunu, kimin başkan olacağı değil; kurucu hafızadan ve ulusal bağımsızlık ideolojisinden koparak neoliberalizme teslim olmasıdır.

Başka bir şey değil.

28.07.2026

Nusret KEBAPÇI


21 Temmuz 2026 Salı

AHBAP, HALUK LEVENT YA DA SOSYAL DEVLETİN PLANLI BİTİRİLİŞİ

 

AHBAP, HALUK LEVENT YA DA SOSYAL DEVLETİN PLANLI BİTİRİLİŞİ

Bilindiği gibi son günlerin en hararetli tartışma konusu, kısa adı AHBAP olan derneğe yapılan operasyonlar ve onun popüler lideri sanatçı Haluk Levent ile ilgili iddialar. Kamuoyunda hemen herkes kendince bir şeyler söylüyor. Kimi yıllardır bu derneğin neden denetlenmediğini sorguluyor, kimi ise toplumun popüler figürlere duyduğu hayranlığı, yaratılan lider kültünü ve kitlelerin bu isimlere nasıl bağımlı hale geldiğini analiz ediyor.

Ama işe daha geniş bir pencereden bakarsak; toplum olarak yaşadığımız bu ilk hayal kırıklığı mı? Elbette değil. Bunun en önemli nedeni, hemen her konuda soran, sorgulayan değil de kolay ikna olan, sadece "söze" inanan bir toplumsal yapıya sahip olmamızdır. Bu saflık sadece sosyal yardım konularında değil; kaynağı belirsiz kolay kazanç vaatlerinde veya saadet zincirlerinde de hep karşımıza çıkabilmektedir.

Ancak yine de söylemek gerekir ki belki çok farkında olmasak da, ünlü ya da popüler insanlara duyulan bu bağımlılık ve hayranlık duygusu, siyasete bakış açımızda da aynen geçerli…

Neyse, asıl konumuza dönersek, elbette AHBAP bu alanda bir ilk değil. Biz bu topraklarda "Kimse Yok Mu" derneğinden tutun, Bosna paralarına, hatta Deniz Feneri’ne kadar pek çok yardım skandalına tanık olmadık mı?

Ancak bugün kamuoyu, konuyu son derece yanlış bir zeminde tartışmaktadır. Çünkü tartışa geldiğimiz tüm bu sosyal yardım skandallarının asıl ve en temel nedeni popüler figürler değil; 1980’lerden itibaren sistematik olarak uygulanan neoliberal politikalardır.

Neoliberalizmin en belirgin karakteri de, devletin eğitim, sağlık, barınma ve afet yönetimi gibi sosyal alanlardaki doğrudan hizmet sağlayıcı rolünü kasten terk etmesidir. Yine 1980’lerden bu yana sosyal devletin tasfiyesi ile federasyon ve eyalet tartışmalarının aynı tarihsel süreçte karşımıza çıkması da asla tesadüf değildir. Çünkü neoliberal sistem; kamusal alanı yok edip üniter sosyal devleti küçültmeye çalışırken diğer yandan da yerelleşmeyi yani etnik ve dinsel cemaat ve tarikatları da teşvik etmekte olup ulusal piyasayı da küresel sermayeye alabildiğine açmayı hedeflemektedir.

Böyle olunca da sosyal devlette hizmet almak anayasal bir "hak" iken; bu hizmetlerin yerel yapılara, cemaat, vakıf veya şirketlere devredildiği neoliberal modelde hizmet, bir "lütuf ve hayırseverlik" ilişkisine dönüşmektedir. Bu dönüşüm tesadüfi değildir; zaten amaç bireyleri devlete anayasal haklarla bağlı "yurttaşlar" olmaktan çıkarıp, belirli yapılara göbekten bağlı "müritlere", "muhtaçlara" veya "müşterilere" dönüştürmektir.

Biz bu acı gerçeği sadece depremlerde ve sosyal yardımlarda mı yaşıyoruz? Hayır. Orman yangınlarında da aynısını tecrübe etmedik mi? Dünyada ormanlık alanı çok olan pek çok ülkede devlete ait devasa uçak filoları bulunurken, bizde Türk Hava Kurumu’nun (THK) uçakları hangarlarda çürümeye terk edilmedi mi?

Bununla yetinilmeyip Uçağı dahi olmayan paravan şirketlere yangın söndürme ihaleleri verilmesi, bu "piyasalaştırma" dalgasının en dramatik örneklerinden biri değil mi?

Aslında Neoliberalizm her zaman kamu kurumlarının hantal ve verimsiz olduğunu, özel sektörün ise daha "etkin" çalıştığını iddia eder. Oysa bu örnekte görüldüğü gibi, kamu kapasitesi kasten felç edilerek yandaş sermaye gruplarına yapay bir pazar yaratılır. Devlet, asli görevini yerine getiren kamusal bir organizasyon olmaktan çıkarılıp; kaynakları özel sektöre aktaran bir "ihale dağıtım mekanizmasına" dönüştürülür.

Bu yıkıcı taşeronlaştırma sadece doğal felaketlerle de sınırlı değil. Devletin tüm yurttaşlarına eşit ve ücretsiz olarak vermesi gereken eğitim ve barınma hizmetlerinde de durum aynıdır. Devlet barınma gibi en temel kamusal ihtiyacı bilerek yetersiz bıraktığında, oluşan boşluğu organize olmuş inanç temelli yapılar doldurmaktadır.

Yurtların ve okulların adım adım vakıf ve cemaatlere devredilmesi de bu zincirin en kritik halkasıdır. Bu durum, neoliberal devlet için hem bütçeyi sosyal yardıma değil ranta ayırarak "mali yükten kurtulma" hem de arka planda ideolojik bir hegemonya üretme işlevini aynı anda görür. Yani taşeronlaştırma sadece ekonomik değil, tamamen politiktir.

Tarihsel sürece baktığımızda, sosyal yardımların devletin ödevi olmaktan çıkarılmasının somut yasal başlangıcı Turgut Özal dönemine, yani 29 Mayıs 1986 tarihli ve 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu’na dayanır. Bu yasa ile kurulan vakıflar (SYDV), devletin doğrudan "hak temelli" yardım modelini yıkarak yerine "lütuf temelli" yardımı getirmiştir.

2011 yılındaki 633 sayılı KHK ile de Cumhuriyetin en köklü kurumu SHÇEK’in kapatılması ise bu sürecin ikinci büyük fazı olmuş ; çocuk yurtları ve koruma evleri protokollerle cemaat bağlantılı yapılara açılabilmiştir.

Aynı kurumsal erime havacılıkta ve eğitimde de işletilmiş 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu yüzlerce kez değiştirilerek orman yangını söndürme gibi hayati işler bile özel sektöre açılmıştır. Hatta 2019 yılında Orman Genel Müdürlüğü ihale şartnamesine "en az 5.000 litre kapasite" şartı koyarak, elinde 4.900 litrelik uçaklar bulunan THK’yı sadece 100 litrelik kasıtlı bir farkla devre dışı bırakmış; ihaleleri uçaksız paravan taşeronlara dağıtılabilmiştir.

Eğitimde de 5580 sayılı Kanun ile özel okullara teşvikler zirve yaparken, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın belirli vakıflarla (TÜRGEV, TÜGVA, Ensar) imzaladığı protokoller yurtların kapısını bu yapılara ardına kadar açmıştır.

Şimdi aklınıza dünya bu işi nasıl çözüyor? Gibisinden bir soru gelebilir.

Bu yüzden birkaç örnek vermekte yarar var.

Örneğin İsveç gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde afet yönetimi de sosyal hizmetler de tamamen kamusal ve profesyoneldir; orada "Haydi para toplayalım" diyen sivil figürlere veya cemaat yurtlarına rastlayamazsınız, çünkü barınma ve yardım bir vatandaşlık hakkıdır. Almanya’da ise devlet, THW (Teknik Yardım Kurumu) gibi doğrudan İçişleri Bakanlığına bağlı yapılarla altyapıyı asla özele devretmez, sivil gönüllülüğü bile sıkı bir kamu denetimiyle kendi bünyesinde organize eder.

Çin ve Rusya gibi devletçi modellerde ise sivil toplumun veya bağımsız figürlerin afet bölgesine girip para toplaması kesinlikle yasaktır; her şey ordunun ve bakanlıkların (EMERCOM) merkezi sistemiyle yönetilmektedir

Bizim bugün kopyaladığımız "şirketleşmiş afet ve hayırseverlik kumarı" modelinin mucidi ise ABD’dir. Ancak Türkiye’deki asıl trajedi şudur: Biz ABD gibi bu işi tamamen şirketleştirecek devasa bir kurumsal ve finansal altyapıya da sahip değiliz. Dolayısıyla kamusal kapasite (THK gibi) kasten çökertilince, geriye sadece cemaatlerin insafı ya da popüler sivil figürlerin (AHBAP vb.) iyi niyeti kalmaktadır.

İşin en çarpıcı yanı; devlet bu alanlardan bütçe yetersizliğinden değil, bilinçli bir politik tercih olarak çekilirken Kamu, kaynaklarını planlı bir şekilde pay etmek için alanı bilerek boşaltmaktadır.

Yani Ülke bir yandan adım adım sosyal devletten uzaklaştırılırken, diğer yandan yeni anayasa girişimleriyle federasyon yapısına doğru sürüklenmesini birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Çünkü bu kurgunun sahipleri; kamusal korumadan mahrum bırakılan halkın, devletten uzaklaşarak alternatif olarak sunulan cemaat ve tarikatların yansıra etnik kimlikçi örgütlenmelerin kucağına itilmesini istemektedir. Zira bağımsız, üniter ve güçlü bir ulusal sosyal devlet, emperyalizmin bu coğrafyadaki çıkarlarıyla asla bağdaşmamaktadır.

Aslında olay nedir biliyor musunuz?

Bizler sahnedeki aktörleri (Haluk Levent'i, AFAD'ı veya dernekleri) tartışırken, arkadaki koca dekorun çoktan satıldığını ve ülkenin geleceğinin bu tehlikeli tezgâhla biçimlendirildiğini görmüyoruz.

Olay budur.

20 Temmuz 2026
Nusret KEBAPÇI