29 Ekim 2025 Çarşamba

CUMHURİYETTEN 102 YIL SONRA…

 

CUMHURİYETTEN 102 YIL SONRA…

Ülkece zor günlerden geçiyoruz. Gün geçmiyor ki, Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla sonlandırarak ülkemizi işgalden kurtarıp Cumhuriyeti kuran ve yaptığı devrimlerle cumhuriyetin, ulus devletin yerleşmesini sağlayan Büyük Önder Atatürk’e, Cumhuriyete, ulus devletimize ve Türk kimliğimize bir saldırı olmasın.

Peki, neden?

Çünkü emperyalizm; ulusal birlikteliği güçlü, kendi pazarı üzerinde egemen, sanayileşmiş, tarımını, hayvancılığını geliştirmiş ekonomik olarak çok güçlü bir ülke istememektedir.

Böyle özelliklere sahip bir ülke olması demek, emperyalizmin o ülkeyi kendi açık pazarı yapamaması ve etnik ve dinsel kimliklere ayıramaması anlamına da gelmektedir aynı zamanda.

Hem zaten, birazcık dikkat edildiğinde görülecektir ki; ülkeye merkezi olarak egemen olan ulus devlet yapısını hedef alıp kendilerince etnik ve dinsel kimliklere dayalı âdemi merkeziyetçi federasyon isteyen anlayışla, Cumhuriyete karşı çıkıp her fırsatta eleştirerek ekonominin tamamen ulusal olmaktan çıkarılıp emperyalizme açık pazar yapılmasını istemek birbirini tamamlarken; tam tersi olarak, Cumhuriyete sonuna kadar sahip çıkarak merkezi güçlü bir ulus devlet isteyenlerle kendi ulusal pazarında egemen olmak da birbirini tamamlamaktadır.

Demek istediğim; bir anlayışın gerçekten Cumhuriyete sahip çıkıp çıkmadığını araştırmaksa amacınız, sadece söze, propagandaya değil; önce ekonomik programına, Cumhuriyet ekonomisine, yani ülkenin yer altı, üstü tüm zenginliklerine sahip çıkıp çıkmadığına bakılması gerekmektedir.

Bu nedenle de sevdiğim, her zaman geçerli olan ve genelde de doğru çıkan bir söze değinmeden geçmemek gerekiyor. Çünkü halk olarak bilinçlenip doğruyla yanlışı çok doğru bir şekilde ayırt edemediğimiz sürece, bunu hep birlikte yaşayacağız.

Derler ki: “Pirincin içindeki siyah taştan değil, beyaz taştan korkacaksın.”

Yani, yanisi şu: Bize zarar verebilecek olan dışarıdaki başka devlet, ordu falan değil. Onlar zaten karşı cephede olup karşımızdadırlar. Ama ya içimizdeki, tanıyamadığımız; kendilerini "yerli ve milli", "Müslüman", "Türk", hatta "Atatürkçü" olarak tanımlayanlar?

İşte onları tanımak, gereken tavrı göstermek, yaydıkları yanlış düşünceleri ortaya çıkarmak... İşte o, çok çok önemli olup, özellikle Atatürk, cumhuriyet, ulus devlet ve ulusal ekonomi konusunda çok bilinçli olmayı gerektirir.

Eğer olmazsanız, bu konuda yeterli bilginiz, araştırmanız, gerçekten cumhuriyete sahip çıkmak gibi bir düşünceniz yoksa; hayatlarında bir kez bile (bunu iddialı olarak söylüyorum) emperyalizmin 'e'sini bile ağzına alamayıp onun bölgedeki taşeronluğuna soyunan bir anlayışın, "Her fabrikanın bir kale olduğu" düşüncesinden yola çıkarak 10 yılda yaklaşık 1000 fabrika kurup, sıfırdan 4000 km demir yolu ile ülkemizi birbirine bağlayıp, ekonomik ve siyasi bağımsızlığı ilkelerinin başına koyan bir anlayışa saldırmasıyla…

Kendinizi, tamamen uydurma olarak "Türk ulus devletini İngilizlerin kurduğu" yalanlarına; Lozan'la ilgili neredeyse tüm kaynaklar sayısız olarak ortada olduğu ve daha kurulur kurulmaz kendi madenlerimizi, sanayimizi kurmaya başladığımız halde, aradan yüz yıl sonra bile "madenlerimizi, sanayimizi kuramadığımız" şeklinde gizli maddelerle ilgili uydurma masallara…

"Vatan haini oldukları için asıldıkları halde, sadece şapka yüzünden hocaların asıldığı" türünden safsatalara inanmış olarak bulabilirsiniz.

Anlayacağınız; Cumhuriyete, Atatürk’e sahip çıkmak; her şeye rağmen O'nun Devrimlerini, ülkemizin ekonomik ve siyasi bağımsızlığını, ulusal birliğimizi savunarak karşı devrimcilerle mücadele etmekten geçmektedir.

Ama asla, sadece belirli günlerde rozet takmaktan değil.

   27-10-2025

 Nusret KEBAPÇI

 

22 Ekim 2025 Çarşamba

YÜZ YILLIK SENARYO

 

YÜZ YILLIK SENARYO

Son zamanlarda gerek Meclis içinde gerekse de dışında yaşananlara sanıyorum ki pek çoğunuz şaşırmaktadır.

Çünkü bazıları şimdiye kadar oldukça yavaştan yürüttükleri hamleleri, doğru zamanın geldiğini düşünerek çok açık bir şekilde Cumhuriyet'e, laikliğe, Atatürk'e ve ulus devlete meydan okumaya kadar vardırmışlardır. Elbette bu söylediklerimle, komisyon kurularak ulus devletin tartışma konusu yapılması yanında,

Meclis'te "Apo" sloganlarının atılmasını ve Atatürk'e hakaret edilmesini kastediyorum.

Tabii bu konular tartışılırken, sıklıkla Kürtlerin dışlandığı ve devlette önemli görevlere gelemedikleri gibi açıklamalar yapıldığında, karşılık olarak çeşitli yazarların ve siyasi parti yöneticilerinin, devletteki Kürt kökenli devlet adamlarını, ordu komutanlarını ve hatta milletvekillerini tek tek açıklamaları var ki; bana göre bu türden bir etnik kimlikçilik, yani kimlerin hangi etnik kimlikten olduğunun uluorta açıklanıyor olması, açıkçası farkında olarak veya olmayarak ulus devlete ve ulus kimliğine karşı yapılmış bir saldırı anlamına gelmektedir.

Buna Türkçede, “kaş yaparken göz çıkarmak” denir.

Neden? Çünkü ulus devlet, sadece ulus kimliğini tanır. Etnik ve dinsel kimlikler onun gözünde çok anlamlı olmayıp sadece bireysel birer tanım olarak kalır. Zaten Cumhuriyet'in herkesi etnik veya dinsel bir grup, tarikat ya da cemaat üyesi olarak değil de "birey" olarak tanımlaması bu yüzdendir. Bilinmelidir ki ulus devletlerde aslolan ulus kimliğidir. Birey, bunun dışındaki kimliklerini açıklamak zorunda olmadığı gibi, bu konuda kendisine baskı yapılması da düşünülemez.

İşte konu tam da buraya gelmişken, sanıyorum şöyle bir soru sormak gayet yerinde olacaktır:

Ülkede, kimilerince sayısı 36'ya kadar çıkarılan Türk, Kürt, Laz, Çerkez gibi etnik kimlik çeşitliliğini ve en az bir o kadar da tarikat ve cemaatin varlığını göz önünde bulundurursak, bu kadar çeşitliliği barındıran bir toplum nasıl bir araya gelir, nasıl kaynaşır, nasıl "iri olur, diri olur", yani "ulus" olur? Hiç düşündünüz mü?

Doğrusunu isterseniz, tüm dünyada bunun evrensel ve tek bir yolu vardır: Dinin toplum yaşamına müdahale edemediği bir laiklik anlayışı ve ulus bilinciyle etnik/dini kimlikleri birer alt kimlik olarak kabul edip kurucu kimliği bir üst kimlik olarak tanımlayıp tüm halkı onun etrafında toplamak.

Zaten bunun başka bir yolu da bulunmamaktadır. Belki bunu duyunca, "'Peki, bu konunun anayasa değişikliği tartışmalarıyla ne ilgisi var?' şeklinde bir soru da aklınıza gelebilir."

Sadece şu kadarını söyleyeyim: Hani, "Ders alınsaydı tarih tekerrür eder miydi?" denir ya, yaşadığımız aynen budur.

Birileri kendilerince, ulus devleti ve Atatürk'ü itibarsızlaştırarak sözde demokrasi adına mevcut anayasada değişiklik yaparak ülkemizi, emperyalizmin 100 yıldır istediği çok kimlikli, çok kültürlü ve çok dilli bir hale getirmeye çalışmaktadırlar;

Zaten biraz tarihe bakıldığında, bugün yaşadığımız ülkeyi etnik ve dini kimliklere göre parçalama taleplerinin, geçmişte çok farklı adlarla bulunan benzer yapıların talepleriyle paralellik gösterdikleri de görülmektedir.

Nasıl ki o günlerin Teali-i İslâm Cemiyeti, Kürt Teali Cemiyeti ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi yapılar, ülkeyi işgal eden düşmana tek kurşun bile atmayıp, tam aksine Atatürk önderliğindeki Kurtuluş Savaşı sırasında ve Cumhuriyet kurulduktan sonra onlarca isyan çıkararak etnik ve dini parçalanmayı amaçlamışlarsa…

Bugün de aynı amacı güden, sadece adları farklı olan ve sözlüklerinde ulus, ulusal egemenlik, ekonomik ve siyasi bağımsızlık, emperyalizm gibi sözcüklerin olmadığı bazı yapılar, anayasa değişikliğiyle amaçlarına ulaşmak istemektedirler.

Tek fark; o gün bunu isteyen emperyalist efendileri ile bugünkünün aynı olmamasıdır.

Olay budur.

   20.10.2025

 Nusret KEBAPÇI

 

VEKALET Mİ, AYRICALIK MI?

 

VEKALET Mİ, AYRICALIK MI?

Toplumsal vicdanı uzunca bir süredir rahatsız eden bir konu var: Milletvekilliği ayrıcalıkları. Özellikle göreve başladıktan sadece iki yıl sonra elde edilen emeklilik hakkı ve milletin kendisinin dahi yararlanamadığı sosyal olanaklar, Meclis'in vekil-millet arasındaki temsiliyet bağını sorgulatıyor.

Aslında bu konuya girmeden önce, siyasi partilerin aday belirlemede ya da seçilen vekillerin halkın sorunlarını anlama ve çözmedeki başarısı da ayrı bir tartışma konusudur. Şöyle bir soruyla başlamak, konuyu açıklamaya pekâlâ yardımcı olabilir diye düşünüyorum:

Sizce toplumun tüm kesimleri Meclis'te yeterince temsil edilip çıkarları savunuluyor mu? Yoksa bazı meslek sahipleri ülke nüfusuyla orantısız bir şekilde Meclis'te çoğunluğu mu oluşturmaktadır?

İşte bunu anladığımız zaman, neden yerli üretimin desteklenmesi gerekirken ithalata dayalı bir ekonomi tercih edilir, yerli tohumlar yerine hibrit tohumlar yaygınlaştırılır gibi soruların cevabı da ortaya çıkabilir. Aynı durum; küçük sanatkârların, işçilerin ve sendikaların önündeki kısıtlamalar söz konusu olduğunda da karşımıza çıkmaktadır.

Konuyu somutlaştırmak adına, Meclis'teki mesleki dağılıma bir göz atalım: Avukat (119), Mühendis (62), İş İnsanı (50), Üst Düzey Yönetici (32), Akademisyen (30), Tıp Doktoru (31).

Toplumsal dağılımda yüzde 5'i bile bulmayan bu meslek gruplarının, Meclis'te yaklaşık yüzde 50 oranında yer alması tesadüf müdür? Ülke nüfusunun yüzde 50'den fazlasını oluşturan işçi, köylü, küçük esnaf ve sanatkârın Meclis'teki oranı ise en fazla yüzde 5 bile değil. Peki, bu devasa kitleyi kim temsil edecek? Nasıl mantıksal bir oranlama, değil mi?

Peki, bu seçkin mesleklerden seçilen milletvekilleri gerçekten Meclis'te halkın çıkarını savunuyorlar mı? Bence bu konu çok daha önemli.

28.       Dönem için kesin veri toplamak mümkün değil ama 27. dönem için bazı bilgiler vermek mümkün: Bu dönemde tam 298 milletvekili dört yıl boyunca hiç yazılı soru önergesi vermemiş. Bu da Meclis'in yaklaşık yarısı demek.

Genel görüşme önergesi dahi vermeyen, bir anlamda "hiç konuşmayan" vekil sayısı ise 412. Yani, Meclis'in yüzde 68,7'si memleketin sorunlarından bihaber durumdadır.

Neyse, biz yine asıl konumuza gelelim: Milletvekilleri 2 yılda emekli olup, 4 yıldan sonra da ölünceye kadar ömür boyu ayrıcalıklı sosyal haklardan yararlanmalı mı?

Bence yararlanmamalı. Neden mi?

Diyelim ki bir davanız var ve bir avukatla anlaşıyorsunuz. Ona sınırları çizilmiş bir vekâletname veriyorsunuz. Dava bitiminde ödemenizi yapıyor ve avukatlık hizmeti bitiyor. Bana kalırsa milletvekilliği de aynı olmalı.

Temsili demokrasi sistemi nedeniyle, biz belirli sayıdaki kişiye aslında 4 yıl için seçimle vekâlet vermekteyiz. Bu süre içinde vekil sosyal haklardan yararlanmalı. Ancak nasıl ki avukat için ömür boyu destek olmak zorunda değilseniz, millet de, vekile 4 yıldan sonra ömür boyu maddi olanak sağlamak zorunda olmamalıdır.

Vekil, öncesinde yapageldiği mesleğini bu vekâlet süresince yerine getiremediği için elbette en üst düzeyde sosyal haklardan yararlanmalı. Ancak, sonraki ilk genel seçimle bu sosyal yardım konusu kesinlikle sonlanmalıdır.

Yani demek istediğim, milletvekilliği aslında halkın seçim sonucu verdiği 4 yıllık bir vekâlettir. Ama bu süre dolduğunda, avukatlık hizmetinde olduğu gibi vekâlet ilişkisi de sona ermeli, ömür boyu süren bir ayrıcalık ve çıkar kapısı haline gelmemelidir.

29-09-2025

Nusret KEBAPÇI

 

5 Ekim 2025 Pazar

OLAYLARA ULUS BİLİNCİYLE BAKMAK

 

OLAYLARA ULUS BİLİNCİYLE BAKMAK

Aslına bakarsanız, neredeyse yüz yılı aşkın bir zamandır cumhuriyetle yönetilmekteyiz. Ancak, padişahın tebaası olmaktan çıkıp ne kadar zamandır cumhuriyetin yurttaşı olduk? İşte orası oldukça tartışma götürür.

Neden mi?

Belki de bu soruyu sorunca aklınıza, "Tamam, cumhuriyetle birlikte tüm ülke halkı olarak yurttaş olduk, bu yeterli olmaz mı?" gibisinden çeşitli sorular gelebilir.

Ama ne yazık ki iş o kadar basit değil. Yani, cumhuriyet ilan edilince, ilgili anayasa ve yasalar çıkarılınca dünün tebaası ne yazık ki bir anda yurttaş olamıyor.

Çünkü tebaa olmak hiçbir çaba, düşünce, bilinç, davranış gerektirmiyor. Aklınızı ve düşüncenizi padişaha emanet edip, onun sizin için en iyisini yaptığını düşünerek sıklıkla "Padişahım çok yaşa!" gibisinden sevgi ve destek gösterisi yapmanız yeterli.

Ancak yurttaşlık öyle mi?

Önce bilinçli olmak gerekiyor, sonra düşünmek... Ülkede neyin, niçin, ne amaçla yapıldığı konusunda kafa yormak, tartışmak, yetmezse itiraz etmek, hatta yapılanların çok yanlış olduğunu düşünüyorsanız örgütlenmek... Sesinizi daha çok duyurabilmek için toplanmak, yürümek, yasal haklardan doğan imkânları kullanarak toplumu etkilemek için yazılı ve görsel basın yayın organlarını kullanmak gerekebilir.

Görüyorsunuz ya; tebaa olmak hiçbir düşünce, araştırma, sorgulama, mücadele gerektirmeyip tamamen itaat etmekle mümkün olurken; yurttaş olduğunuzda, ülke yönetiminizin (yani devletin) sizden beklediği ödevler yanında, sormak, sorgulamak, araştırmak, tepki göstermek de dâhil olmak üzere pek çok hakkı kullanmak için çaba harcamak da gerekmektedir.

Şimdi bunları yazınca içinizden, "Artık padişahlık yok, hepimiz yurttaş değil miyiz? Tebaa olmak mümkün mü?" gibisinden bir düşünce geçirilebilir.

Ancak, her ne kadar adları padişah falan olmasa da, neredeyse benzer yetkileri kullanabilen ülke yöneticilerine, siyasi parti liderlerine sormadan, sorgulamadan, tartışmadan sadece itaat ederek onların her türden yalan ve yanlışını savunanlar; sizce de tebaa olmuyorlar mı?    Örneğin yine, ülke menfaatlerine açıkça aykırı bir ekonomik kararı, bir yabancı güce verilen tavizi veya bir kamu zararını dahi sorgulamayan bir tutum, yurttaş sorumluluğunun terk edilmesi değil midir?

İşte tam da bu noktada, yurttaş olmanın getirdiği aktif sorumluluğu layıkıyla yerine getirebilmek, yani ülkemizin menfaatini en üst düzeyde koruyabilmek için, iyi bir yurttaş olmamızı da ilgilendiren ulus bilinci konusu son derece önem taşımaktadır.

O hâlde bu konuyu, dilimiz döndüğünce, kalemimizin yazdığınca açıklayalım ki ulus olmanın ne kadar önemli olduğu anlaşılabilsin. Buna göre

Ulus: Bir toprak üzerinde yaşayan, aynı dili, aynı duygu, düşünce ve kültürü paylaşan, ortak bir ekonomi ile birbirine bağlanan, aynı kimlikte birleşen insan topluluğu iken

Ulus Bilinci: Kısaca açıklamak gerekirse, ulusu oluşturan halkı duygu, düşünce ve kültürle birbirine bağlayan; üzerinde yaşanılan toprakları ve ulusal ekonomiyi koruma, ulusal kimliği her şeyden üstün tutma bilinci olarak kabul edilebilir

Ayrıca bilinmelidir ki bir toplumun emperyalizme karşı direnmesini sağlayan en önemli güç…

Silah değil, öncelikle ulus bilincinin olmasıdır. Çünkü ulus bilinciyle donanmış bir ulus, emperyalizm karşısındaki en büyük güçtür.

06.10.2025

Nusret KEBAPÇI

 

29 Eylül 2025 Pazartesi

MEŞRUİYET ARAYIŞI

 

MEŞRUİYET ARAYIŞI

Medyaya sızan son bilgilere göre, ABD başkanının oğluyla İstanbul'da yapılan görüşme ve bunun ardından tek taraflı bir ticaret anlaşması önerisi karşılığında randevu alınması, Türkiye'nin dış politikasında bir dönüm noktasıdır. Bu adımlar, ülkemiz açısından pek çok ilki beraberinde getirirken, uluslararası alanda çok ciddi bir itibar kaybına yol açmaktadır.

İsterseniz önce işin mantığını biraz tartışalım ki, sonrasında yapılanları çok daha kolay anlayabilelim.

Şöyle bir düşünün:

Bir ülkenin devlet başkanı, Büyük Orta Doğu Projesi'nin (BOP) asıl başkanı olup, bölgedeki tamamı Müslüman olan 22 ülkenin sınırlarını değiştirmek isteyen, bunu yaparken milyonlarca Müslümanın öldürülmesinden sorumlu olan ve bu ülkeleri parçalayarak bölgede İsrail'in genişlemesini sağlayan ABD'den randevu almak için neden bu kadar çaba harcar?

Üstelik onlar en küçük bir adım bile atmazken, Türkiye neden:

·                    Komşu ülkelerden neredeyse yarısı fiyatına alınabilecek sıvılaştırılmış doğalgazı iki katı fiyata alır?

·                    Tek taraflı olarak ABD mallarına gümrük vergisi indiriminde bulunup, Osmanlı dönemindeki Balta Limanı Anlaşması'ndaki gibi ülkenin yerli sanayisini yok etmeye çalışırken ABD sanayisine ülkeyi açık pazar yapar?

Biz bu tür bir anlaşmada aldıklarımızı yazılı ve görsel medyadan görüyoruz ama ne verdiğimizi ya da vereceğimizi doğrudan görme şansımız olmayabilir. Bunun sonuçları ancak yaşanarak öğrenilebilir ki, umarım ülkemiz için iş işten geçmez.

Ancak tüm bu gizemli görüşme ve varılan anlaşma ile ilgili olarak Türkiye'nin geleceği açısından tahminde bulunmak mümkündür. Zaten tahmin dışında şimdilik başka bir seçenek de görünmüyor.

Böyle olunca da insanın aklına sadece bir seçenek geliyor: O da Trump’ la görüşmede de gündeme gelen meşruiyet konusu.

Sahi, görüşmede de gündeme gelen meşruiyet neyin nesi ki, bu kadar üzerinde duruluyor ve bana göre de görüşmenin ana eksenini oluşturuyor?

O halde öncelikle bu sözcüğü açıklamakta yarar görüyorum ki, neden bu kadar üzerinde durulabildiği biraz da olsa anlaşılabilsin:

Arapça "meşru" sözcüğünden türeyen meşruiyet, genelde kabul edilebilir ve haklı bulunmak anlamında kullanılmaktadır.

Özellikle sözün geçtiği yer olarak ABD'den meşruiyet kazanmanın söz konusu olduğu düşünüldüğünde, akla sadece şu gelmektedir…

ABD'nin, ülkemize Osmanlı Millet Sistemi adı altında dayattığı çok kültürlü, çok kimlikli yapıyı iktidar partisinin başarabileceğinden ümidini kesmemesi, görevin muhalefete verilmemesini sağlamak amacıyla, tüm bu yaptıklarının (muhalefete baskı da dâhil) tamamen BOP'u gerçekleştirmek amacıyla yapıldığı ve anayasa değişikliğiyle bu süreci en kısa sürede sonlandırabileceği konusunda ABD'yi ikna etmek...

Yoksa yapılanların ABD tarafından "kabul edilebilir ve haklı" olarak görülmesinin sağlanması dışında başka bir anlamı olamaz.

Sonuç olarak, tüm bu ticari tavizler ve dış politika manevraları, yalnızca tek bir anlama gelmektedir: Büyük Orta Doğu Projesi'ni hayata geçirme adına atılan adımların ABD nezdinde 'kabul edilebilir' ve 'haklı' görülmesi için onay arayışı.

Bir lider, iktidarını ülke çıkarlarından üstün tutarak, meşruiyetini neden yabancı bir başkentten temin etmeye çalışır?  

Sanıyorum bunun yanıtı, bu gizemli görüşmelerin ve anlaşmaların ardındaki gerçekte saklıdır.

   29-09-2025

 Nusret KEBAPÇI

 

22 Eylül 2025 Pazartesi

MİLLİYETÇİLİK DERKEN…

 

MİLLİYETÇİLİK DERKEN…

Yaşamını terör ve teröristle mücadele içinde geçiren Emekli Albay Orkun Özeller, bir siyasi partinin genel başkanını açılım nedeniyle eleştirdiği için, kendilerini milliyetçi olarak ifade eden birileri tarafından hem hakarete uğratılıp hem de tutuklanıvermişti.

Bu olay, düşünce özgürlüğüne yönelik çifte standartları gözler önüne sermektedir.

Normalde silahlı, bombalı veya sözel de olsa şiddet içermeyen her türden eylemin düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekirken, ne yazık ki tam tersi yaşanmakta…

İnsanlara saldıranlar, öldüresiye dövenler, işyerlerini tarayanlar, uyuşturucu baronları ve mafya tetikçileri serbestçe dolaşabilirken...

Sadece düşüncelerini ifade eden pek çok kişi hakkında doğru düzgün bir delil bile olmadan tutuklama kararları verilebilmekte.

İddianame sürecinin uzunca bir süre ertelenmesi nedeniyle de, bu insanlar daha yargılanmaya bile geçilmeden, yani henüz suçlu oldukları kanıtlanmadan hapsedilerek cezalandırılabilmektedir.

Bilindiği gibi bu durumun arkasında, adına "demokrasi" ve "kardeşlik" gibi hamasi adlar takılan Meclis komisyonunun alacağı kararların sekteye uğramaması hedefi yatmaktadır.

Bu konu, özellikle en büyük müttefikimiz olan ve uğruna bölgede taşeronluğa bile soyunduğumuz ABD için büyük önem taşımaktadır.

Çünkü...

ABD Büyükelçisi tarafından da açıkça dile getirildiği gibi, İsrail'in bölgede ulus devlet istemiyor olması, tüm bu sürecin temelini oluşturmaktadır.

İşte komisyon çalışmalarının ve "Türk-Kürt-Alevi" söylemlerinin asıl amacı tam olarak budur.

Böyle olunca da Açılım ve çok kimlikliliği eleştirenler üzerinde baskı kurulması, yukarıdan alınan talimatların yerine getirilmesi amaçlanmaktadır.

Özellikle de kendilerini  "milliyetçi" olarak ifade eden bir takım kişilerin, bu sürece karşı çıkan bir Albaya hakaret ettiklerini de görünce, insan ister istemez kendini milliyetçilik üzerine düşünmek zorunda hissediyor.

Böylece konu netleşmeli ki, hiç kimse milleti yıkıcı projeleri, dışarıdan aldıkları talimatlarla milliyetçilik olarak sunmaya cesaret edemesin.

Öyleyse gelin, önce millet kavramından başlayalım.

Sahi, millet nedir?

Millet, aynı toprak üzerinde yaşayan, aynı ekonomik pazarı paylaşan aynı dili konuşan, ortak bir tarihi sahiplenen, aynı duygu ve düşünceleri paylaşan ve ortak bir kimlik üzerinde anlaşan insan topluluğu değil midir?

Bu bağlamda düşündüğümüzde, kendilerini milliyetçi olarak ifade eden anlayışın, siyasal İslamcı iktidarın ulus kimliği(Türk Kimliğini) yok etmeye yönelik çalışmaları yanında…

Anayasadan Millet olmakla ilgili ilk 4 madde ile 42 ve 66. maddelerin değiştirilmesi çabalarına, ABD emperyalizminin BOP ’da içinde olmak üzere ülkemiz üzerindeki baskı ve senaryolarına ilişkin en ufak bir tepkisini ya da hafif sesle bile olsa serzenişini duydunuz mu?

Elbette hayır, çünkü böyle bir duruşları ne yazık ki yok.

Doğrusunu isterseniz...

Milliyetçilik nedir biliyor musunuz?

Milletin birliğine sahip çıkmak, onu hangi ad veya amaçla olursa olsun parçalamak isteyenlere karşı durmakla birlikte...

Üzerinde yaşanılan toprağa yani ortak vatana...

Tarımına, sanayisine, ormanlarına, madenlerine sahip çıkmak ve böylece ülkenin ekonomik ve siyasi bağımsızlığını sonsuza kadar korumaktır.

Ama asla, en büyük emperyalist devletin talimatlarını yerine getirmek değil.

22.09.2025

Nusret KEBAPÇI

 

15 Eylül 2025 Pazartesi

BİR 12 EYLÜL HİKÂYESİ…

 

BİR 12 EYLÜL HİKÂYESİ…

Yaşı 65’in altında olanlar pek hatırlamaz ama 12 Eylül 1980’de ülkemizde bir darbe olmuştu.

Görünürdeki gerekçeler, toplumun parçalanması, mahallelerin ve okulların siyasi gruplar tarafından ele geçirilip ayrıştırılması ve her gün sokaklarda özellikle gençlerin öldürülmesiydi. Doğrusu, toplum bu olaylarla çaresiz bırakılıp beklentiye sokulduktan sonra 12 Eylül darbesi yapıldı.

Darbe yapılır yapılmaz da, öncesinde yaşanan her türlü olay bıçakla kesilmişçesine duruverdi. Tabii ardından da toplumun kutuplaşmasından sorumlu tutulan siyasetçiler ve sendikacılar tutuklandı. Siyasi partiler, sendikalar ve dernekler de kapatıldı.

Sonrasında normalleşmeye geçilmesiyle birlikte yeni siyasi partilere, sendikalara ve demokratik kitle örgütlerine izin verilmeye başlandı. Ancak önceden mevcut olan bu türden örgütlerin yöneticileri, çok uzun bir süre 12 Eylül askeri mahkemeleri tarafından yargılandı.

Bu dönemdeki baskı, şiddet ve işkenceler, hatta bazı cezaevlerindeki uygulamalar o boyuta vardı ki, yaşananlar bir yana, anlatıldığında dinlemek bile kişiyi insan olmaktan utandırmaya yetiyordu.

Biliniyor ki tüm bu yaşananların sonuçları çok acı, hatta korkunç ve izleri toplum yaşamımızda ve yaşayan insanlarda hâlen devam etmektedir. Ancak tüm bunlar yine de 12 Eylül darbesinin nedenlerini açıklamaya yetmemektedir.

Çünkü her ne kadar görünürdeki gerekçeleri terörü önlemek, barış, demokrasi, toplumsal huzur da olsa, bu tür darbelerin gerçekte yapılma nedeni; ekonomik ve siyasi bağımsızlığı içeren ulusal politikaları durdurmak, Ülkeyi yabancı çok uluslu şirketlerin açık pazarı yapmaktır…

Aslında sadece 12 Eylül darbesi değil, dünyada yapılan hemen hemen tüm darbelerin amacı da aynıdır…

Diğer gerekçeler, sadece darbe için gerekçe oluşturmaktan ibarettir…

İşte bu türden darbelerle ilgili ülkede ulusal ekonomik politikalar engellenip o ülke pazarı uluslararası sermayeye açılırken eğitim de dinselleştirilir ki, ulusal pazar yok edilip, ülke pazarı çok uluslu şirketlere alabildiğine açılırken, yetişecek nesillerde ulus bilinci, emperyalizm, bağımsızlık ve sorgulamak gibi özellikler gelişemesin.

Toplum yapılanlara itaat etsin, kabullensin ve gelecekte de emperyalizmi ülkeden kovmak gibi bir çaba içine giremesin.

Aslında ekonominin yabancı sermayeye açık pazar yapılmasının başlangıcını siz 1980 olarak düşünüyorsunuz ya…

İş ne yazık ki öyle değil.

Yıl 1963

O zamanların AET üyesi, Bugünün AB üyesi ülkeleriyle bir antlaşma imzalanıyor, adı da Ankara Antlaşması. Anlaşmaya göre Türkiye, 20 yıllık süre içinde belirlenen kalemlerdeki ürünlerle ilgili olarak sanayisini geliştirecek, süre bittiğinde de korumacılığı tamamen kaldırarak ülkeyi yabancı sermayeye koşulsuzca açacaktı. Başlangıcı 1963 olan bu antlaşmanın bittiği tarih ne zaman dersiniz? 1983. Rastlantı mı? Hayır.

İşte bu nedenle 1980 darbesinden 1983’e kadar emperyalizme ve yabancı sermayeye karşı olabilecek ne kadar parti, sendika, meslek odası ve dernek varsa kapatılarak, baskı altına alınmış ve ülke yabancı sermaye açısından tam anlamıyla dikensiz gül bahçesine çevrilmiştir.

Demek istediğim, sadece Türkiye’de değil, dünyadaki darbelerin de asıl amacı; ulusal ekonomileri parçalayıp, ülkelerdeki antiemperyalist ulusal örgütleri sindirip baskı altına alarak, ulus öncesi örgütlenmeleri destekleyip emperyalist yağmaya açık hâle getirmektir.

Yani anlayacağınız, nasıl ki ulus birliğini savunmakla ulusal ekonomi arasında bir ilişki varsa, ulusal ekonomilerin paramparça edilip yabancı sermayeye açık pazar yapılmasıyla etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırılması arasında da bir ilişki vardır.

12 Eylül’de nasıl ki ülke ekonomisi yabancı sermayeye açık pazar yapılırken, etnik ve dini federasyon tartışmaları başlamışsa…

Bugün de ülkemiz her türden kaynaklarıyla yabancı sermayeye talan ettirilirken federatif devlet ve kimlik tartışmalarının gündeme gelmesi asla tesadüf değildir…

Çünkü emperyalizm; ulusal birliğini pekiştirmiş, ekonomisi güçlü ulus devlet istemez…

15-09-2025

Nusret KEBAPÇI