ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİN EKONOMİK
TEMELİ…
Herkesin bildiği gibi çok uzun zamandır anayasa
değişikliği toplumun, daha doğrusu Meclis'in önüne getirilmekte ve çeşitli
etkenlere dayanılarak bu konuda istenilen değişikliğin gerçekleşmesi için baskı
yapılmaktadır. Böyle olunca gerçekleştirilmek istenen süreci yakından takip
etmek ve şu soruyu sormak önem kazanıyor: Küresel sermayenin ülkeler üzerinde
gerçekleştirmeyi istediği hedeflerle anayasa değişikliği arasında bir bağlantı
var mıdır, yoksa bu süreç ekonomik gelişmelerden kopuk, kendi başına sadece
siyasal bir tercih midir? Kanımca bunu açıklığa kavuşturmak son derece
önemlidir.
Belki siz, ülkemizin siyasal İslamcı bir parti
tarafından yönetilmesi nedeniyle olayları çok farklı boyutlarıyla algılayabilirsiniz.
Ancak ne yazık ki iş öyle değil. Hem zaten son zamanlarda medyadaki görüntülere
de yansıdığı üzere, ülkemizde tam anlamıyla ekonomide de siyasette de
neoliberal bir sistem uygulanmaktadır.
Belki böyle yazınca içinizden "Bu yabancı sözcük
acaba ne anlama geliyor?" diye sorular geçebilir. Bu nedenle, sonradan
yapılanların kolayca anlaşılabilmesi için konuyu son derece açık anlatmaya
çalışacağım.
Aslına bakarsanız, anlamı "yeni liberalizm"
olarak okunan bu kavramın en belirgin özelliği nedir, biliyor musunuz? Bugün
ülkemizde yapılageldiği üzere devleti ekonomiden çekip, daha doğrusu devlete
şimdilik sadece adalet ve güvenliği bırakarak, geri kalan hemen her türden
hizmeti yerli ve yabancı sermayeye neredeyse yok bedellerle bile olsa
devretmektir. Buna yol, köprü, havaalanı, hatta hastaneler bile dahildir.
Bununla beraber kamu hizmeti ve kamusal hak olan emeklilik, parasız okul, kreş
gibi sosyal hakların da, belki çok hızlı değilse de adım adım yok edilmesidir.
Kısacası, daha önce yani normal liberal kapitalist
ekonomi uygulanırken genellikle büyük mücadeleler sonucunda sağlanan her türlü
hak ve kurumlar, işte neoliberalizme geçilmesiyle birlikte artık yok
edilmektedir. Bunların yok edilmesine karşı oluşabilecek tepki ve direnişler
ise baskı ve şiddetle engellenmektedir. Son günlerde mülakat mağduru
öğretmenlerin ve özel sektör öğretmenlerinin yaşadığı sorunları dile getirmek
amaçlı, hiçbir şekilde şiddet içermeyen eylemlerine yapılan müdahale buna
örnektir. Aylarca maaşlarını alamayan maden işçilerinin başka çareleri
kalmadığı için başkente kadar yürümek zorunda kalarak eylem yapmaları da bu
durumun bir diğer yüzüdür.
Ne üzücüdür ki bu hak arayışları baskıyla
engellenirken; çalışanları mağdur edip maaş ödemeyen, baskı kuran maden ve okul
sahipleri ise hiçbir şekilde sorgulanmamaktadır. Uygulanan neoliberal siyaset
ve ekonomi nedeniyle işçiler ve çalışanlar baskı altına alınıp, tepki
göstermeleri bile engellenerek neredeyse açlığa mahkûm edilmektedir. İşçileri
ve özel sektör öğretmenlerini mağdur eden patronlar ise diledikleri gibi
baskıya devam edebilmekte, hatta öyle ki işçi eylemlerine silahlı adamlarıyla
bile saldırabilmektedirler.
Hani "neoliberalizm" denince ne olduğu
anlaşılamıyor falan deniyor ya; çok
basit söylemek gerekirse sermayenin alabildiğine kuralsız ve denetimsiz olduğu,
çalışanların ise açlığa mahkûm edilip hakkını arayamadığı sistemdir desek
sanıyorum yanlış olmaz.
Neyse, biz devam edelim. Tabii ki hepsi bu kadarla
sınırlı değil. Küresel sermaye ülke pazarını tamamen ele geçirirken, halkın bir
ulus olarak tekrar kendi millî pazarını oluşturmasını istemez. Hem zaten
küresel sermaye veya emperyalizm, pazarını ele geçirmek istediği ülkelerde iki
şeyi asla istemez: Bunlardan biri ulusun birliği, diğeri ise sınıf bilincidir.
Bu ikisi, neoliberal sistemin en çok korktuğu şeylerdir.
Sizce ABD liderleri neden mevcut siyasal İslamcı
iktidara övgüler düzmektedir, biliyor musunuz? Çünkü siyasal İslam,
emperyalizmin planlarını her zaman bozabilecek potansiyel taşıyan sınıf
bilincini ve ulusal birliği yok etmektedir. Toplumu etnik ve dinsel kimliklere
bölerek çok kimlikli, çok dilli, çok hukuklu bir sistem haline getirmeye
çalışmakta; "tekçi devlet" dedikleri merkezi devlet yapısını, yani
ulus-devleti ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Böyle olunca da Sendika,
dernek ve meslek odası gibi ulusal sınıf örgütleri yerine de emperyalizme
hiçbir şekilde ekonomik ve siyasi bağımsızlık anlamında tepkisi olmayan
tarikatları, cemaatleri ve etnik mikro milliyetçiliği konulmaktadır.
Diyarbakırspor'un adının Amedspor olarak
değiştirilmesi de aynı amaca hizmet etmektedir. Şöyle bir düşünün:
"Amed", Diyarbakır'ın eski adı değildir ve üstelik kamuda başka bir
dilin kullanılması da yasaktır. Ama bu değişime izin verilerek, kamuya etnik
dil kullanma izni tanınarak bundan sonra başka etnik ve dinsel kimlik
isimlerine de kapı aralanmakta ve olaya meşruiyet kazandırılmaya
çalışılmaktadır. Bu arada Amedspor’un maç yapacağı Türk takımlarıyla yapılan
hemen her karşılaşmanın iki kimlik maçına dönüşmesi ve kışkırtmalara kapı aralanması
olasılığı da çok yüksektir. Bazı ülkelerdeki iç savaşların ve parçalanmaların
sadece bir futbol maçıyla başladığını da burada hiç unutmamak gerekir.
Aslında bu şaşmaz bir kuraldır: Ekonomide ve siyasette
ulusal politikaların uygulanması toplumu ulus-devlet etrafında birleştirir.
Neoliberal ekonomik ve siyasi politikalar ise toplumu en küçük hücresine kadar
parçalayarak emperyalizmi büyütür. İşte yıllardır ekonomi küresel sermayeye
peşkeş çekilirken, bir yandan da anayasa değişikliğiyle ulus olmaktan çıkarılıp
çok kimlikli, federatif bir devlet yapısına doğru sürüklenmek istenmemizin asıl
nedeni budur.
Yani olay şudur: Ülke ekonomisi her şeyiyle bir yandan
yerli ve yabancı sermayeye terk edilirken, diğer yandan buna karşı oluşabilecek
ulusal ve sınıf kökenli direnç engellenmekte; ülke, emperyalizm için dikensiz
gül bahçesi haline getirilmektedir.
Üstelik anayasa değişikliğiyle...
29 Haziran
2026
Nusret
KEBAPÇI