Türkiye,
aslında pek çok açıdan ilkleri yaşıyor dense sanırım yanlış olmaz. Çünkü her ne
kadar teröre de bulaşsa, laikliğe aykırı davranışlardan dolayı hakkında dava da
açılmış olsa, yolsuzlukları tüm dünyada ayyuka da çıksa, Türkiye siyasi
tarihinde hiçbir parti için kayyum ataması gibi bir garabet daha önce
yaşanmamıştı.
Şimdi ne yazık
ki böyle bir durum yaşanıyor.
Bilindiği gibi
daha önce pek çok belediyeye kayyum ataması yapılmıştı ancak bir siyasi
partinin ilçe başkanlığına ilk defa yapılmaktadır. Bu sadece ilçe başkanlığıyla kalır mı, yoksa parti
genel merkezi de bu işten nasibini alarak parti tamamen iktidar tarafından
dolaylı değil de doğrudan yönetilmeye kalkışılır mı, bunu önümüzdeki süreçte
yaşanacak gelişmeler gösterecektir.
Tam da bu
noktada, hemen herkesin kafasında pek çok önemli soru işareti bulunmaktadır.
Ama bunların içinde sanıyorum en önemlisi, "Neden bu saldırılar birbiri
ardına yapılmaya başlandı?" olmalıdır.
Öyle ya, CHP
seçimi kazandığında iktidar yanlısı bürokratlar bile tası tarağı toplayıp
kendilerince görevden ayrılmayı bile düşündükleri sırada , erken seçimi dayatıp
iktidara baskı yapması gereken parti ,tam tersini yaparak , Saray’a gidip
yumuşama mesajıyla iktidarı
sıkıştırmayacağı mesajı vermedi mi? Ayrıca, bununla da yetinmeyerek Türkiye
Cumhuriyeti'ni kuran parti olarak, sonuçta ulus devleti yıkma komisyonu olarak da adlandırılabilecek
“Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”na katılarak aktif
rol bile almadı mı?..
Ve üstelik tüm
bu olup bitenlere karşın hala o komisyonda kalmakta ısrarcı olunmuyor mu?
Ancak görülüyor
ki bu bile, ana muhalefet partisini iktidarın saldırılarından kurtarmaya
yeterli gelmemiştir.
Hatta, iktidar
partisi ülkeyi tamamen emperyalist ülkelerin açık pazarı yapıp, ülkenin
demografik yapısı bile değiştirilip, tarımdan hayvancılığa hemen her alan
bilinerek yok edilip, ormanları yakılıp, madenleri bile yabancı sermayeye
peşkeş çekilmişken bile muhalefet kendisine düşeni yapmayıp, görmezden gelerek sadece
seyrettiği halde, bu bile siyasal İslamcı iktidarın saldırılarını durdurmaya
yetmemiştir...
Çünkü iktidar
biliyor ki ana muhalefet partisinin yönetici kadroları her ne kadar neoliberal
ekonomi ve siyasetten yana olsalar da, tabanı hâlâ ulus devletinden yana
olmakta ve Atatürk'ü olanca gücüyle savunmaktadırlar. Böyle olunca da haliyle,
ABD’nin istediği ve ABD Büyükelçisi tarafından pek çok kez de dillendirilen, BOP ’un Türkiye’de uygulanması anlamına da
gelen "İsrail’in bölgede ulus devlet istememesi " ve iktidar partisinin çeşitli komisyon,
uygulama ve anayasa değişikliği taleplerinde de görülen "Osmanlı Millet
Sistemi" denilen çok kimlikli, federatif yapının önünde bir engel
teşkil etmektedirler…
Ulus kimliğini
yok sayarak milli kimliği din üzerinden tanımlayan ve ancak siyasal İslamcı bir
parti tarafından gerçekleştirilebilecek bu plan, ana muhalefet partisinin
geleneksel yapısı ve tabanının tepkisi nedeniyle tehlikeye girebileceğinden.
Ancak Türksüz
anayasa hazırlanmasıyla pek çok kez gündeme gelen TESEV adlı örgütün kurucu
üyesi de olan bir başkanla yapılabilecektir…
Hâliyle, böyle
birinin kendiliğinden parti iç dinamiklerle bunu yapabilmesi olanaksız olduğuna
göre, geriye sadece kayyum yoluyla çözüm kalmaktadır.
İşte kayyum
olayının esbabı mucibesi budur.
Ayrıca
unutmadan... CHP için "neoliberal" dendiğinde "Hayır olamaz, o
Atatürk’ün partisi" gibi sözler söyleyip olmadığını düşünmeniz mümkün.
Ancak üzülerek söylemeliyim ki öyle değil.
Aslında bu
neoliberalleşme ne zaman başladı biliyor musunuz? 2002 yılı 19-20 Ağustos'ta
Kemal Derviş’le yaklaşık 10 saat süren toplantı ve sonrasında yapılan, "Türkiye’de
kutsal devlet anlayışından, insan odaklı devlete geçilecek. İçine kapanık
Türkiye küresel Türkiye haline getirilecek, karma ekonomi yerine çağdaş piyasa
ekonomisi yerleştirilecektir." şeklindeki açıklamayla...
Doğrusunu
isterseniz, şu an CHP internet sayfasında da yer alan parti programı da zaten
bu sözler doğrultusunda hazırlanmıştır. 350 sayfalık programda sıklıkla etnik
kimlik vurgusu yapılırken, ne yazık ki sadece bir cümle içinde "Türk
ulus" kavramı geçerken, Türk ulus devleti hiçbir şekilde yer
almamaktadır.
Ayrıca
ekonomide de, karma ekonominin esamisi bile okunmazken sosyal piyasa ekonomisi
ön plana çıkarılmakta olup…
Devlet sadece
ekonominin düzenleme ve denetlenmesinden sorumlu tutulmaktadır.
İçinizden "Tamam, eleştiri güzel de öneri yok
mu?" demeniz mümkün. Aslında var. İçinde vatan, ulus gibi kavramların yanı
sıra ekonomide de devletçiliğe önem veren ve karma ekonominin de yer aldığı,
Atatürk döneminde hazırlanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935 programı
sanıyorum bu konuda yol gösterici olacaktır.
Çünkü ülkeyi
emperyalist talana açan siyasal İslamcı neoliberal partinin alternatifi asla
sol neoliberalizm değil…
Emperyalizmi
ülkeden kovup ekonomik ve siyasi bağımsızlığı sağlayacak Ulus devletçiliktir.
Yani CHP ekonomide ve siyasette fabrika ayarlarına dönerek tüm toplumu birleştiren
ulus kimliğe, gelişmek ve kalkınmak için de ulusal ekonomiye dayanmak
zorundadır…
Gerisi hikâyedir.
08-09-2025