10 Eylül 2025 Çarşamba

CHP

 

CHP

Türkiye, aslında pek çok açıdan ilkleri yaşıyor dense sanırım yanlış olmaz. Çünkü her ne kadar teröre de bulaşsa, laikliğe aykırı davranışlardan dolayı hakkında dava da açılmış olsa, yolsuzlukları tüm dünyada ayyuka da çıksa, Türkiye siyasi tarihinde hiçbir parti için kayyum ataması gibi bir garabet daha önce yaşanmamıştı.

Şimdi ne yazık ki böyle bir durum yaşanıyor.

Bilindiği gibi daha önce pek çok belediyeye kayyum ataması yapılmıştı ancak bir siyasi partinin ilçe başkanlığına ilk defa yapılmaktadır.  Bu sadece ilçe başkanlığıyla kalır mı, yoksa parti genel merkezi de bu işten nasibini alarak parti tamamen iktidar tarafından dolaylı değil de doğrudan yönetilmeye kalkışılır mı, bunu önümüzdeki süreçte yaşanacak gelişmeler gösterecektir.

Tam da bu noktada, hemen herkesin kafasında pek çok önemli soru işareti bulunmaktadır. Ama bunların içinde sanıyorum en önemlisi, "Neden bu saldırılar birbiri ardına yapılmaya başlandı?" olmalıdır.

Öyle ya, CHP seçimi kazandığında iktidar yanlısı bürokratlar bile tası tarağı toplayıp kendilerince görevden ayrılmayı bile düşündükleri sırada , erken seçimi dayatıp iktidara baskı yapması gereken parti ,tam tersini yaparak , Saray’a gidip yumuşama mesajıyla  iktidarı sıkıştırmayacağı mesajı vermedi mi? Ayrıca, bununla da yetinmeyerek Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran parti olarak, sonuçta  ulus devleti yıkma komisyonu olarak da adlandırılabilecek “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”na katılarak aktif rol bile almadı mı?..

Ve üstelik tüm bu olup bitenlere karşın hala o komisyonda kalmakta ısrarcı olunmuyor mu?

Ancak görülüyor ki bu bile, ana muhalefet partisini iktidarın saldırılarından kurtarmaya yeterli gelmemiştir.

Hatta, iktidar partisi ülkeyi tamamen emperyalist ülkelerin açık pazarı yapıp, ülkenin demografik yapısı bile değiştirilip, tarımdan hayvancılığa hemen her alan bilinerek yok edilip, ormanları yakılıp, madenleri bile yabancı sermayeye peşkeş çekilmişken bile muhalefet kendisine düşeni yapmayıp, görmezden gelerek sadece seyrettiği halde, bu bile siyasal İslamcı iktidarın saldırılarını durdurmaya yetmemiştir...

Çünkü iktidar biliyor ki ana muhalefet partisinin yönetici kadroları her ne kadar neoliberal ekonomi ve siyasetten yana olsalar da, tabanı hâlâ ulus devletinden yana olmakta ve Atatürk'ü olanca gücüyle savunmaktadırlar. Böyle olunca da haliyle, ABD’nin istediği ve ABD Büyükelçisi tarafından pek çok kez de dillendirilen,  BOP ’un Türkiye’de uygulanması anlamına da gelen "İsrail’in bölgede ulus devlet istememesi "  ve iktidar partisinin çeşitli komisyon, uygulama ve anayasa değişikliği taleplerinde de görülen "Osmanlı Millet Sistemi" denilen çok kimlikli, federatif yapının önünde bir engel teşkil etmektedirler…

Ulus kimliğini yok sayarak milli kimliği din üzerinden tanımlayan ve ancak siyasal İslamcı bir parti tarafından gerçekleştirilebilecek bu plan, ana muhalefet partisinin geleneksel yapısı ve tabanının tepkisi nedeniyle tehlikeye girebileceğinden.

Ancak Türksüz anayasa hazırlanmasıyla pek çok kez gündeme gelen TESEV adlı örgütün kurucu üyesi de olan bir başkanla yapılabilecektir…

Hâliyle, böyle birinin kendiliğinden parti iç dinamiklerle bunu yapabilmesi olanaksız olduğuna göre, geriye sadece kayyum yoluyla çözüm kalmaktadır.

İşte kayyum olayının esbabı mucibesi budur.

Ayrıca unutmadan... CHP için "neoliberal" dendiğinde "Hayır olamaz, o Atatürk’ün partisi" gibi sözler söyleyip olmadığını düşünmeniz mümkün. Ancak üzülerek söylemeliyim ki öyle değil.

Aslında bu neoliberalleşme ne zaman başladı biliyor musunuz? 2002 yılı 19-20 Ağustos'ta Kemal Derviş’le yaklaşık 10 saat süren toplantı ve sonrasında yapılan, "Türkiye’de kutsal devlet anlayışından, insan odaklı devlete geçilecek. İçine kapanık Türkiye küresel Türkiye haline getirilecek, karma ekonomi yerine çağdaş piyasa ekonomisi yerleştirilecektir." şeklindeki açıklamayla...

Doğrusunu isterseniz, şu an CHP internet sayfasında da yer alan parti programı da zaten bu sözler doğrultusunda hazırlanmıştır. 350 sayfalık programda sıklıkla etnik kimlik vurgusu yapılırken, ne yazık ki sadece bir cümle içinde "Türk ulus" kavramı geçerken, Türk ulus devleti hiçbir şekilde yer almamaktadır.

Ayrıca ekonomide de, karma ekonominin esamisi bile okunmazken sosyal piyasa ekonomisi ön plana çıkarılmakta olup…

Devlet sadece ekonominin düzenleme ve denetlenmesinden sorumlu tutulmaktadır.

İçinizden  "Tamam, eleştiri güzel de öneri yok mu?" demeniz mümkün. Aslında var. İçinde vatan, ulus gibi kavramların yanı sıra ekonomide de devletçiliğe önem veren ve karma ekonominin de yer aldığı, Atatürk döneminde hazırlanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935 programı sanıyorum bu konuda yol gösterici olacaktır.

Çünkü ülkeyi emperyalist talana açan siyasal İslamcı neoliberal partinin alternatifi asla sol neoliberalizm değil…

Emperyalizmi ülkeden kovup ekonomik ve siyasi bağımsızlığı sağlayacak Ulus devletçiliktir.

Yani CHP ekonomide ve siyasette fabrika ayarlarına dönerek tüm toplumu birleştiren ulus kimliğe, gelişmek ve kalkınmak için de ulusal ekonomiye dayanmak zorundadır…

Gerisi hikâyedir.

   08-09-2025

Nusret KEBAPÇI

 

1 Eylül 2025 Pazartesi

"ULUSAL EROZYON"

 

"ULUSAL EROZYON"

Bilindiği gibi birkaç gün önce, Büyük Zafer'in yıldönümünde, 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı resmî törenlerle kutladık.

Aslında bu bayramı, stadyumlarda, halkın coşkulu katılımıyla, dosta düşmana gösterecek bir şekilde, pek çok ülkenin yaptığı gibi kutlamayı çok isterdik. Ama ne yazık ki mevcut iktidarla böyle bir şey mümkün olamadı.

Doğrusunu isterseniz, Ulusal Bayramlar toplumdaki ulus bilincini pekiştiren, halka dostu ve düşmanı göstererek bilinçlenmesini sağlayan çok önemli günlerdir. Ancak uluslaşma karşıtı bir tutum sergilenince ister istemez bayramlar da resmî törenlerden ibaret kalmaktadır.

Elbette bu konuda epey bir yol kat ettikleri inkâr edilemez. Zaten Bayram gününde bile şöyle bir etrafa, resmî kurumlara, mahallelerde vatandaşların evlerine bakıldığında, evlerine bayrak asarak bu kutlamalara katılanların oranı, en iyimser tahminle bile belki yüzde 10'dur. Emin olun daha fazla değil.

Peki, neden?

Çünkü ülkemiz 25 yıla yakındır siyasal İslamcı bir iktidar tarafından yönetilmekte olup adım adım ulus kimliği yok edilmeye, tüm kimliklerin sözde eşit bir şekilde kendini ifade edebileceği yeni, federatif bir devlete doğru geçmeye çalışmaktadırlar. Zaten BOP’ ta görev alıp bölge ülkelerinin ABD ve İsrail tarafından parçalanmasının baş aktörlerinden olup da hem stratejik hem de jeopolitik olarak bölgenin en önemli ülkesinde benzer gelişmelerin yaşanmaması düşünülemezdi.

Öyle de olmaktadır. Nasıl mı?

Şöyle:

Bir toplumda ulusal duyguları en çok uyandıran ve pekiştiren şey nedir biliyor musunuz? Ülkenin içinde bulunduğu tehlike, tehdit, emperyalist baskı ve saldırıdır.

Tabii bu tehdit, tehlike ve saldırılar sadece dışarıdan müdahaleyle olmaz. Hatta daha çok, günümüzün Teali İslam, Kürt Teali Cemiyeti, İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi örgütlerin özelliğini taşıyan, emperyalizmin içerideki oyuncuları sayılan "5. Kol" olarak da ifade edilen, uluslaşma karşıtı, toplumu parçalayabilecek her türden örgütle de yapılabilir.

Eğer ki,  ülkemize ait burnumuzun dibindeki adaların Yunanistan tarafından işgaline bile ses çıkartılmayıp, Kıbrıs'ta olup bitene seyirci kalınıp, ulus devleti etnik ve dini parçalara ayırma gibi amaçlarını açık açık ifade edenlere karşı bile tepki gösterilmeyip, önemsizleştirilip en basit deyimle destek bile olunuyorsa…

Bunun en önemli nedeni, yıllardır çabaladıkları ulus bilincini yok etme çalışmalarının kesintiye uğramaması ve bu türden duygu ve düşüncelerin yeniden uyanmasının engellenmesidir. İşte ülkemize yönelik iç ve dış her türden tehdit ve tehlikenin görmezden gelinmesinin ve sessizlikle geçiştirilmesinin en önemli nedeni budur.

Bu arada, bir süredir, birbiri ardına açılımlar falan yapılmaya çalışılarak, yıllardır sürdürülen İslamlaştırma dışında, Arap ve Kürt açılımından sonra Alevi açılımına da başlanıldı ya... İşte tüm bunların amacı, Türkiye’yi ulus olmaktan çıkararak etnik ve dini kimliklere ayrışan federe bir devlet yapmaktır. Hâliyle bunun yolu da ulus devlet içinde belirsizleşen, görünmez hale gelen etnik ve dini kimliklerin tekrar canlandırılması, ulus kimliğin önüne geçirilmesi gerekmektedir.

Bunun için de, bu yapılmakta olan açılımlarla birlikte ulus devlette olamayacak pek çok haklarla birlikte, Arap kökenli vatandaşlarımız Arapçılaştırılıp, Sünni olanlar Sünnicileştirilip, Kürtler Kürtçüleştirilirken, Aleviler de Alevicileştirilecektir.

Yani siz, Ulusal Bayramınıza bile sahip çıkmayıp ülkenizde olup biteni kayıtsızlıkla izlerken, federasyona gidiliyor.

Haberiniz olsun...

   01-09-2025

Nusret KEBAPÇI

31 Ağustos 2025 Pazar

TÜRKİYE SÖMÜRGELEŞTİRİLİYOR…

 

TÜRKİYE SÖMÜRGELEŞTİRİLİYOR…

Önce Türkiye'nin mevcut gidişatıyla ilgili bir soruyla başlayalım:

Sizce, ülke kaynaklarının, sanayi ve tarımın yanı sıra bankacılıktan hayvancılığa, hatta altında maden bulunan ormanların yakılmasından, neredeyse tüm kamu hizmetlerinin ve kamu kurumlarının, yerli ve yabancı özel sektöre devredilmesiyle, iktidarın benimsediği ideoloji arasında bir ilişki var mı?

Elbette var.

Mevcut iktidar, emperyalizmin dayattığı neoliberal bir ekonomi ve siyaset izlemektedir.

Bu nedenle de tüm alınan siyasi ve ekonomik kararlar da, halkın değil…

Yerli ve yabancı sermayenin çıkarlarını korumaya yönelik olup,  haliyle bu durum da ülkemizin adım adım sömürgeleştirilmesine yol açmaktadır.

Peki, sömürge olmakla, ulus olmak arasındaki fark nedir?

İsterseniz bu konuya geçmeden önce siyasal İslam’ın ideolojisine değinelim ki…

Siyasal İslamcıların vatan, ulus, ulusal egemenlik, emperyalizm ve bağımsızlık gibi kavramlardan ne kadar uzak olduğu herkes tarafından bilinebilsin.

Çünkü bu kavramlar, Fransız Devrimi'yle ortaya çıkmış ve laiklik zemininde gelişmiştir.

Bilindiği gibi Osmanlı döneminde de, Namık Kemal'in yazdığı “Vatan Yahut Silistre” oyunu, halkın vatan kavramını sahiplenmesini sağlamış, bu da haliyle sarayın dikkatini çekmiştir.

Halkın, toprağı Padişah’ın mülkü olarak değil, herkesin ortak vatanı olarak görmesi, Saray'ı endişelendirmiş ve Namık Kemal’in sürgün edilmesine neden olmuştur.

Şimdi gelelim sömürge bir ülke ile ekonomik ve siyasi bağımsızlığı olan ulus devlet arasındaki farka.

Sizce biz hangisine daha çok benziyoruz?

Sömürge Ülke: Yabancı ülkelerden sanayi ürünlerini alan, kendi ulusal pazarını koruyamayıp, yabancıların açık pazarı haline gelen ve hammaddelerini yağmalatan ülkedir. Kendi pazarı ve hammaddesi üzerinde egemenliği yoktur.

Ulus Devlet ise: Kendi tarımını ve sanayisini geliştirip emperyalist ülkelerle rekabet edebilen…

Kendi pazarını gümrük duvarlarıyla koruyan ve hammaddesini işlemeden satmayıp, katma değeri yüksek ürünler haline getirerek yabancılarla eşit koşullarda ticaret yapabilen ülkedir.

Ancak emperyalizm her zaman…

Ulus devletlerle eşit ticaret yapmak yerine, onları yağmalamayı hedeflemektedir...

Bu yüzden de ulus devletleri olabildiğince bölmek…

Atomize yapmak ister ki...

O ülke en küçük parçalarına varıncaya kadar ayrışsın ve bir daha toparlanıp ulus olamasın…

Bunu da haliyle her zamanki yöntemleriyle yani etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıkları kullanarak yapar.

Ama emperyalizm hiçbir zaman bu amacını açıkça dile getirmez…

Bazen buna Osmanlı Millet Sistemi denir…

Bazen de Eşit Vatandaşlık.”

Olay budur.

25-08-2025

Nusret Kebapçı

 

EŞİT VATANDAŞLIK…

 

EŞİT VATANDAŞLIK…

Bildiğiniz gibi eşit vatandaşlık uzunca bir süredir ülke gündemimizi işgal etmektedir. Özellikle de, açılım söylemi gündeme geldiğinde.

Tabii bu kavram yani eşit vatandaşlık söz konusu olduğunda bir kısım yazar hemen: “Eşit değil miyiz? Çeşitli makamlara gelirken kimsenin Kürt, Türk, Alevi, Sünni, Hristiyan, Rum, Yahudi olduğuna bakılmamaktadır. Daha başka ne istiyorsunuz?” gibisinden yakınmakta, kendilerince bu türden talepte bulunanlara karşı normalde ulus devlette olması gereken ilkeleri açıklamaya çalışmakta ve “Bak, hepimiz aynı haklardan yararlanıyoruz.” türünden savunmalarla etnik farklılıklarını öne çıkarmak isteyenleri iknaya çabalamaktadırlar.

Ancak iş o kadar basit değil.

Bu yazarlarımız, henüz konuyu anlamamış olsalar da ulus devleti savunma anlamında söyledikleri doğru. Neden mi? Şunun için: Herhangi bir ülkede pek çok etnik, dini, mezhepsel kimlikler bulunabilir. Bunda yadsınacak herhangi bir şey yok. Ama ulus devlet mutlaka bir bağımsızlık savaşı ya da işgale karşı direnişle ortaya çıkan ülkede bu mücadeleye önderlik eden, kurucu önderlik etrafında toplanılarak kurulur. Bu kurulma aşamasında da ulus olma çabasını zora düşürebilecek, ayrımcılığa neden olabilecek etnik ve dini, mezhepsel kimliklerin öne çıkmasına izin verilmez.

Bu nedenle ulus olma sürecinde aynı topraklar üzerinde yaşayan insanların bir araya gelmesi için iki konu çok önemli olup işin olmazsa olmazıdır bile denilebilir. Bunlardan biri, ulus devletin tüm din ve tarikatlardan bağımsız olabildiği laiklik; bir diğeri de üzerinde yaşadığı toprakta bir arada olmayı, birlikte üretmeyi, yaşanılan yeri geliştirmeyi, yabancı müdahale, düşmanlık ve işgale karşı koyabilmek adına aynı dille anlaşan, birlikte mücadele edebilmeyi de sağlayan ulus bilincidir.

Hem zaten ulus devlet,  toplumda bu birlikteliği bozabilecek, etnik, dini, mezhepsel farklılıkların ön plana çıkmasına yol açabilecek girişimlere izin vermediği gibi, devlet içinde farklı bir kimlik ve otorite de oluşturabilecek, paralel yapılanma özelliği olabilecek hiçbir etnik ve dini örgütlenmeye de izin veremez.

Neyse sadede gelelim. İşte birilerince sıklıkla gündeme getirilen eşit vatandaşlık kavramı, ulus devlet içindeki bireysel olan yurttaşların eşitliği değildir. Önce bunu net olarak belirtmemiz gerekiyor.

Burada kastedilen eşit vatandaşlık, kimliklerin eşitliğidir. Hani birilerinin “Osmanlı Millet Sistemi” dediği şey de aslında tam olarak budur. Gerek Eşit Vatandaşlık kavramı, gerekse Osmanlı Millet Sistemi, emin olun aynı kapıya çıkmakta olup ekonomik, siyasi, neoliberal politikalarla birlikte yürütülmektedir.

Çünkü emperyalizm ekonomik ve siyasi olarak bağımsız ulus devlet istemiyor. Bu sadece BOP içinde İsrail’in karşısında olması anlamında değil, dünyanın hiçbir yerinde ekonomik ve siyaseten bağımsız ulus devlet istenilmemektedir. Çünkü ulus devlet olmak, güçlü bir birliktelik anlamına geldiği gibi, kendi pazarına hâkim güçlü bir ekonomi anlamına da gelmektedir.

Yani birilerinin Türk kimliğini yok ederek tüm kimlikleri eşit olarak gördüğü, “ Türk, Kürt, Arap” söylemiyle açıklamaya çalıştıkları “çok kimlikli, çok dilli, çok hukuklu Osmanlı Milleti” ile birilerinin Türk ulus kimliğini yine yok sayarak tüm etnik ve dini kimlikleri eşit kabul ettikleri “çok kimlikli, çok dilli, Eşit vatandaşlık” da aynı kapıya çıkmaktadır.

Her ikisinin de ortak amacı Türk ulus kimliğini ortadan kaldırarak ülkeyi emperyalizmin talepleri doğrultusunda parçalayıp ulus olmaktan çıkararak etnik ve dinsel kimlikler federasyonuna dönüştürüp ulusal pazarı yok ederek ülkeyi sömürge yapmayı amaçlamaktadır.

Demek istediğim,

Ya emperyalizmin dayatmalarına boyun eğerek Osmanlı Millet Sistemi ya da Eşit Vatandaşlık adı altında çok parçalı, federatif, küçük, zayıf devletçikler haline geleceğiz ya da ulusal kimliğimizi ekonomimizle birlikte koruyup ulus olmaya devam edeceğiz.

Ortası yok.

    21-08-2025

 Nusret KEBAPÇI

 

19 Ağustos 2025 Salı

ŞIŞTTT, HALA UYANMAYACAK MISINIZ?

 

ŞIŞTTT, HALA UYANMAYACAK MISINIZ?

Bir ülke düşünün; her yanından pislik fışkırıyor, aklınıza gelen her alanda çeteler ve yolsuzluklar kol geziyor.

Tahmin ediyorum ki bizde yaşananların binde biri bile herhangi bir ülkede yaşanmış olsaydı, o ülkenin yöneticileri toplum içine çıkamaz, istifa etmek zorunda kalırdı. Halkın devlete olan güvenini yeniden inşa etmek adına adil bir şekilde yargılanmaları da kaçınılmaz olurdu. Ancak bizde, her zamanki gibi, bu tür olayların hiçbirinde memleketi yönetenler yargılanmak şöyle dursun, ilgili kişilerin istifasına bile tanık olmuyoruz. Hatta suçu üstlenen bile çıkmıyor.

Peki, şöyle bir soru sormuş olsak: Eskiden çeşitli devlet kurumlarının güvenilirlik endeksi araştırılır, sonuçları da basın ve medya aracılığıyla halkla paylaşılırdı. Bugün de kesinlikle dürüst ve adaletli çalışan herhangi bir devlet kurumu var mı diye halka sorsak sizce nasıl bir sonuç çıkar?

Bence iyi bir sonuç çıkmayacağı kesin. Sanırım güvenilir devlet kurumu kalmamış. Düşünebiliyor musunuz? Biz henüz LGS sınavındaki usulsüzlükleri tartışmaya başlarken, bakıyoruz ki LGS devede kulak kalmış. Çürümemiş devlet kurumu yok gibi. Sahte diplomalar mı ararsınız, ÖSYM sayfasında not yükseltmeler mi? Bu arada, diploma demişken, sadece lise veya üniversite diplomaları değil; doçentlik ve profesörlük unvanları da bu sahtecilikten nasibini almış. Bu diplomalar sayesinde milletvekili, rektör olanlar bile var.

Tüm bunlar yaşanırken, devletin siber güvenliği, istihbaratı ve emniyetin ilgili birimleri ne yapıyor? Bu da ilginç bir soru.

Sahi, bu işlerin öncesinde özellikle özel hastanelerde "yeni doğan", "röntgen", "MR" gibi adlarla ortaya çıkan çeteler ne oldu? Sonucunda ne mi oldu? Birkaç hemşire ve alt düzey görevli günah keçisi ilan edildi ve mesele kapatıldı. Ya Bolu'daki otel yangınının sorumluları? İnanın, onlar da görevlerini paşa paşa yapmaya devam ediyorlar.

Bakın, orman yangınlarına henüz değinmedik bile. Üçte biri ormanlarla kaplı olan bir ülke düşünün; normal şartlarda her bölgede yangın söndürme uçak filoları olması gerekirken, görevlilerine özel giysi almaktan bile aciz. Üstelik bu ülke, Paris İklim Anlaşması'nın uygulanmasında denek olmayı kabul etmiş olsun... Sadece 350 milyar dolar karşılığında.

Sonucunda ormanlarımız tamamen yakılmakta, hayvancılığımız yok edilmekte, köylerimiz ortadan kaldırılmaktadır. Ve ne yazık ki bu yüzden olsa gerek, memleketi yönetenler olan biteni sadece izlemekle yetinmektedir.

Tüm bunlarla birlikte, ülkemizin sanayi, tarım, hayvancılık ve yeraltı madenlerinin yabancı ülkelere çok küçük paralarla satılmak değil, düpedüz peşkeş çekildiğini de unutmamak gerekiyor.

O halde şimdi burada duralım ve düşünelim: Tüm bunları üst üste koyduğumuzda, yaşadıklarımızın basit bir dalgınlık ya da bir anlık gafletle yapıldığını düşünmek akılcı geliyor mu?

Doğrusunu isterseniz, tüm bu ülkece yaşadıklarımız, tamamen ülkemizi yöneten siyasal İslamcı iktidarın ideolojisinden kaynaklanmaktadır. Çünkü iktidar, İslamcı olmasına rağmen tamamen neoliberal ekonomik ve siyasi bir politika izlemektedir. Bu politikanın en önemli özelliği de devleti sermaye karşısında alabildiğine küçültüp sermayeyi başıboş bırakmaktır. Zaten bu neoliberalizmin en ünlü sloganı da "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" değil miydi?

Peki, siyasal İslamcılığın bu neoliberal ekonomi ve siyaseti çok kolay uygulayabilmesinde, siyasal İslamcılıkta vatan, ulus, ulusal egemenlik gibi kavramların olmaması yanında, ülkenin tıpkı Osmanlı mantığıyla toprak, sanayi, hayvancılık ve madenleri dahil her şeyiyle padişahın mülkü kabul edilip halkın tebaa olarak görülmesinin payı yok mudur?

Ülke ekonomik ve siyasi olarak yok edilmeye çalışılırken kimseye hesap verilmemesi de bu düşünceyi doğrulamıyor mu?

Yani anlayacağınız: Topraklarımızın tekrar geri alındığı, madenlerimizi kendimizin işlettiği, tarım, sanayi ve hayvancılıkta yabancı ülkelerin sömürgesi değil, onlarla her alanda yarışabilen gelişmiş, kalkınmış bir ülke istiyorsanız...

Bunun yolu, devletin tekrar ekonomide etkin hale getirilip halkın ulus bilinciyle donatılması, ülke kaynaklarının yabancılardan geri alınması, eğitimden sanayileşmeye kadar ulusal ve planlı bir ekonominin uygulamaya konulmasından geçmektedir.

Ama asla siyasal İslamcılıkla değil.

18-08-2025

Nusret KEBAPÇI

 

11 Ağustos 2025 Pazartesi

ULUS DEVLETE KİM DÜŞMAN OLUR?

 

ULUS DEVLETE KİM DÜŞMAN OLUR?

Böyle bir soru sorduğumda, eminim aklınıza ilk gelen kelime "emperyalizm" olmuştur. En azından siyasal İslamcılar ve neoliberaller dışındaki tüm kesimler için…

Neden?

Çünkü emperyalizm (genel olarak Batı olarak anlayın) tüm halkı tek bir çatı altında birleştiren güçlü bir ulus devleti istemediği gibi, ekonomik çıkarlarına engel olabilecek örgütlü sınıf yapılarını da istemez…

Peki, ne ister?

Genellikle ekonomik ve siyasi çıkarlarına dokunmayan, sadece kültürel kimlikler olarak kabul edilen etnik ve dinsel örgütlenmeleri destekler. Çünkü bu türden örgütlenmeler ne kadar yaygınlaşırsa, toplum o kadar çok parçaya ayrılır ve emperyalizm karşısında birleşik bir direnç gösterme yeteneğini kaybeder.

Bu nedenle, emperyalizm karşısında birleşik bir güç olarak ulus olmak hayati önem taşır. Ulus olabilmenin en temel özelliği ise, hiçbir dini kimliğin öncelenmediği laiklik ve aynı toprak üzerinde yaşayan, ortak bir dil konuşan, aynı duygu ve düşünceleri paylaşan, ortak bir tarih bilincine sahip ve aynı ekonomik sistem içinde var olan insanların oluşturduğu ulus bilincidir. Unutmamak gerekir ki, laiklik ve ulus bilinci, ulus devletin olmazsa olmazıdır. Laiklik, farklı inançlara sahip bireylerin dinlerini özgürce yaşamalarını güvence altına alırken, ulus bilinci ise tüm bu farklılıkları ortak bir kimlik potasında eriterek toplumsal birlikteliği sağlar.

İsterseniz, ulus kavramını daha iyi anlamak için Amerikalı yazar Samuel Huntington'ın meşhur benzetmesini hatırlayalım: domates çorbası.

Çorbanın içine katılan domates, tuz, şeker, kaşar gibi malzemeler, ülkedeki farklı etnik kimlikler olarak da düşünülebilir. Ateşin etkisiyle hepsi öyle birbiriyle karışır ki, çorba piştiğinde ne tek başına domates kalır, ne kaşar, ne de tuz. Ortaya tamamen yeni bir şey çıkar. İşte ulus da aynen böyledir; tüm farklılıkların ortak bir potada kaynaşmasıyla oluşur. Tarihteki tüm ulusların varoluş hikayesinin altında da mutlaka bir bağımsızlık ya da kurtuluş savaşı yatar.

Günümüzde ise komisyonlar kurup sözde yeni anayasa taslakları hazırlayan bazı çevreler, bu "eritme" sürecine karşı çıkarak, "Öyle olmaz, eriyip ulus olamayız" diyorlar. Peki, ne olunabilirmiş biliyor musunuz? Salata! Evet, birileri  aynen böyle söylüyorlar. Sözde herkes kendi farklılığını ortaya koyabilecekmiş. Oysa bu, emperyalistlerin istediklerini kolaylıkla alıp, istemediklerini bir kenara ayırabileceği, hatta çöpe atabileceği bir toplumsal yapının inşası anlamına gelir.

Ulus kavramına bu kadar açıklık getirdikten sonra, siyasal İslamcıların neden her fırsatta emperyalizmin hedefiyle örtüşen bir söylem geliştirdiğine bakalım.

Geçtiğimiz günlerde Amerikalı bir yetkilinin "Osmanlı tarzı millet sistemi" önerisi, aslında tam olarak siyasal İslam'ın savunduğu modeli yansıtmaktadır. Yani her dini cemaat ve etnik kimlik, millet olarak kabul edilmeli diyorlar. Sizce siyasal İslamcılar bundan farklı mı düşünüyor? Asla.

Çünkü siyasal İslam'a göre ulus devlet: tek iktidar, tek hukuk, tek kimlik ve tek kültür yaratarak etnik ve dini kimlikleri yok etmektedir. Bu yüzden ulus devleti "tekçi devlet" olarak nitelendirirler. Bunun yerine, devletin inanç ve cemaatler arasında tamamen tarafsız kalacağı, her cemaatin kendi eğitimini, kültürünü ve hukukunu uygulayabileceği bir sistem oluşturulması gerektiğini savunurlar. Bu model, doğrudan Amerikan yetkilinin dile getirdiği "Osmanlı tipi millet sistemi" dir ve isteyenler buna Lübnanlaşma da diyebilir.

Ancak bu model beraberinde ciddi sorunlar getirir. Ortak bir duygu ve düşünce zemini olmadığında, askerliği kim yapacaktır? Ortak hedefler için nasıl mücadele edilecektir? Ve en önemlisi, parçalanmış bir toplum emperyalizme karşı nasıl durabilecektir?

Demek istediğim, ister ABD tarafından önerilsin, ister siyasal İslam'ın doğasında bulunsun, kurulan komisyonlarda tartıştığınız ulus devleti parçalama projesine hangi isim verilirse verilsin, hangi önemli gerekçelere dayandırılmaya çalışılırsa çalışılsın; yapılan iş,

Emperyalizmin hizmetinde ulus devletin parçalanması projesidir. Başka hiçbir şey değil.

11-08-2025

Nusret Kebapçı

 

5 Ağustos 2025 Salı

KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ…

 

KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ…

Hiçbir zaman, herhangi bir insana veya topluluğa karşı bombalı bir eylem hazırlanırken, bomba düzeneğinin kabloları ve teçhizatı herkesin anlayabileceği şekilde açıkta bırakılmaz.

Genelde hazırlanan bomba bir gazeteye sarılarak, çiçeğin arasına konularak veya bir çantaya yerleştirilerek hedef kişi ve topluluğun arasına konulur ki…

Dikkat çekmeden, kimse tarafından fark edilmeden eylem hedefine ulaşabilsin.

İşte son günlerde herkesin tartıştığı, Anayasa'da yapılması düşünülen değişiklikler ve bu konuları tartışacak olan komisyon da aynen bu durumdadır.

Belki halkımızın büyük bir kısmı ne olup bittiğinin tam olarak farkında değil ama bilinmesi gereken, yapılmak istenen şeyin,  ulus devletimize ve üniter yapımıza konulan bir bomba olacağıdır.

Zaten bu yüzden de  "barış, kardeşlik, demokrasi, özgürlük, terörsüz Türkiye" gibi cazip ambalajlarla sunulmaya çalışılmasının nedeni de budur.

Ama umarım çok geç olmadan halkımız uyanır ve partilerini uyararak bu ulus devleti parçalama düşüncesinden vazgeçilir. Aksi takdirde, emin olun, Türkiye'yi yakın gelecekte Irak ve Suriye'nin başına gelenlerden çok daha farklı bir sonuç beklemeyecektir.

Doğrusunu isterseniz…

Dünyanın herhangi bir yerinde, buna Ortadoğu ve ülkemiz de dahil, yapısal değişiklik içeren projeleri, emperyalizmden bağımsız düşünmek mümkün değildir.

Çünkü emperyalizm, bizimki gibi pazarlarını tamamen ele geçirdiği ülkelerin bağımsız sanayileşmesini, tarımını ve maliyesini güçlendirmesini asla istemez.

Bu nedenle, ekonomik ve siyasi bağımsızlıkla özdeşleşen ulus bilinci ile emperyalizmi ekonomik olarak sekteye uğratabilecek sınıf bilinci içeren sendika gibi örgütleri adım adım ortadan kaldırır.

Böylece toplum, ulus olmak yerine, etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırılır ki emperyalizm bu topraklarda çok uzun yıllar boyunca o ülke halkını köleleştirerek sömürebilsin,  en açık deyişle de ilgili ülkeyi sömürgeleştirebilsin.

İşte bugün, "Terörsüz Türkiye" adı altında, ülkemizin üniter ulus devlet yapısının 100 yılı aşkın bir süre sonunda tekrar tartışmaya açılmasının nedeni budur.

Aslına bakarsanız olay gayet açık olup bir anlamda köprüden önceki son çıkış bile denilebilir…

                Bunun için de…

      Ya aklımızı başımıza toplayarak ülkenin ulus devlet ve üniter yapısına sahip çıkarak, sanayileşip, tarımı geliştirerek ekonomik ve siyasi bağımsızlıktan yana olacağız…

                Ya da siyasal İslamcı ve neoliberaller eliyle ülkeyi emperyalizmin hizmetinde bir küresel pazar yaparak etnik ve dinsel kimliklere ayrıştıracağız…

Olay budur!

     04.08.2025

 Nusret KEBAPÇI