KURTULUŞ SAVAŞI’NDAN KURTULMAK…
Hani zaman zaman halk arasında "Her şeyin başı
eğitim" ya da hemen her konudaki aksaklık ve bilinmezlikle ilgili olarak
"Eğitim şart" gibi sözler kullanılır ya; aslında bu türden bir
tanımlama doğru değil. Doğru olan, "Nasıl bir eğitim?" sorusunu
sormaktır. Çünkü bir ülkede uygulanmakta olan eğitimi ülke siyasetinden,
özellikle de ekonomisinden ve ekonomi politikasından ayırmak mümkün değildir.
Elbette bu sadece ülkemiz için geçerli değil. Hemen
her ülkede o ülkenin eğitimine bakarak, ilgili ülkenin nasıl bir siyasi ve
ekonomik sistem içinde bulunduğunu çözümlemek, yani anlamak nasıl mümkünse; tam
tersi şekilde ekonomik ve siyasi yapısına bakılarak da ilgili ülkenin
eğitiminin nasıl bir yapıda olduğu pekâlâ anlaşılabilir.
Belki ben bu şekilde anlatınca, özellikle de eğitimle
çok yakından ilgili değilseniz kafanız biraz karışmış olabilir. Bu yüzden
konuyu olabildiğince açıklamaya çalışacağım ki karışıklığı giderebilelim.
Şimdi şöyle bir düşünün: Eğer bir ülke kendisine hedef
olarak ekonomik ve siyasi bağımsızlığı, hemen her alanda ulusal egemenliği
koymuşsa eğitimi de ona göre şekillenir. Yani ülke çocukları laik, bilimsel,
teknolojik, araştırmaya, sorgulamaya ve tartışabilme becerisine dayanan bir
eğitim modeli yanında; emperyalizme karşı, ülkenin tarihinde hangi zaferlerle
millet olduğunu anlatan, tarihsel kahramanlarını ve yaşanmışlıklarını da içeren
bilgilerle dolu bir içerikle eğitilir ki ülke gelecekte de tehdit ve
tehlikelerle karşılaştığında, ülke gençliği ulusu ve ulusal varlıklarını
korumak adına mücadeleye girişebilsin.
Ama ülke kendisine hedef olarak ekonomik ve siyasi
bağımsızlığı değil de tam tersini, yani ülkeyi tamamen küresel emperyalist
şirketlerin pazarı yapmayı ve buna paralel olarak bugün olduğu gibi ulusal
yapısını da etnik ve mezhepsel kimliklere ayrıştırmayı hedeflerse… Evet, ne
olur?
Aslında yapılacak şey bellidir: Aynen bugün ülkemizde
olduğu gibi eğitimle ilgili yasa ve yönetmelikler değiştirilerek; vatanını,
milletini, bayrağını seven öğrenciler yetiştirmekten vazgeçilir. Böylece
Atatürk ve Kurtuluş Savaşı hakkında en küçük bir bilgiye sahip olmayan, tamamen
küresel sermayeye hizmet etmeye odaklı, ulusal bilinçten yoksun, tarihinden
bihaber, emperyalizm ile ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi hiçbir değeri
benimsememiş, vatana bağlılığı zayıflatılmış bir öğrenci modeli yetiştirilir.
Zaten amaç da budur.
Bunu yapabilmek için de ders kitaplarından Atatürk,
Cumhuriyet, Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı, emperyalizm ve bağımsızlık gibi
kavramların çıkarılmasının yanı sıra; Kurtuluş Savaşı'nda ve Cumhuriyet'in ilk
yıllarında baş gösteren yaklaşık otuz civarındaki gerici ve bölücü ayaklanmaya
yer verilmediği gibi Şeyh Sait, Derviş Mehmet ve Seyit Rıza gibi olaylar da
unutturulursa, öğrenciler ülke için gelecekte de çok büyük tehlike
oluşturabilecek etnik bölücülükle birlikte, tarikat ve cemaat örgütlenmesine
dayalı Cumhuriyet düşmanı yapıları hiçbir şekilde tehdit ve tehlike olarak
göremez.
Doğrusunu isterseniz, yaşanan her şey eşyanın
tabiatına uygundur. Hemen her ideolojinin bir hedefi, aynı zamanda da bu hedefi
uygulamasına engel olacağı düşünülen bir düşmanı da vardır.
Örneğin Milliyetçilikte hedef, ulus devleti ve ulusal
birliği savunmak ve korumakla beraber ekonomik ve siyasi bağımsızlığa sahip
olmak olurken; ulusu etnik ve dinsel kimlikçiklere ayırmaya çalışmak ile
ekonomik ve siyasi bağımsızlığını yok ederek ülkeyi sömürge yapmaya kalkışmak
da düşman kategorisindedir.
Bu durum sosyalistler için de arada bazı farklılıklar
olsa bile ulus devletin yanı sıra ulusal birliği korumak, ekonomik ve siyasi
bağımsızlığı savunarak emperyalizme karşı kendi pazarını korumak anlamında çok
önemli bir farklılık göstermemektedir.
Ama siyasal İslamcılıkta durum farklıdır. Onda düşman;
asla ekonomik ve siyasi bağımsızlığın yanı sıra ulusal birliği paramparça
ederek ülkeyi sömürgeleştirmeye çalışan emperyalizm değildir. Siyasal İslam'ın
düşmanı sadece, hemen her ülkede yalnızca ulus devletler ve onun en temel
unsuru olan laikliktir. Bu nedenle de siyasal İslamcılar, bu özelliklerinden
dolayı çok kolay bir şekilde Büyük Ortadoğu Projesi'ni (BOP) gerçekleştirerek bölge
ülkelerini paramparça etmek isteyen ABD ve İsrail'in suç ortağı
olabilmektedirler.
İşte bu yüzden Mondros'la sarayın teslim olmasını
gözlerden kaçırmak ve Sevr'i reddederek 19 Mayıs 1919'da mücadeleye başlayıp 29
Ekim 1923'te Cumhuriyetle taçlandıran o büyük iradeyi yok saymak istiyorlar.
Bunun için de "Milli Mücadele" diyerek sadece yabancı işgallere karşı
mücadeleyi kabul edip, sarayın kurduğu Kuvâ-yı İnzibâtiye'ye ve İngiliz
destekli gerici ayaklanmalara karşı verilen o büyük savaşı da akıllarınca yok
saymaya çalışmaktadırlar.
Çünkü ancak böyle yaptıklarında, "Milli
Mücadele" kavramını sadece yabancı işgallere karşı verilen bir "ümmet
mücadelesi" olarak sunabilir; böylece dinci ve gerici isyanları yok
sayabilirler. Biliyorlar ki ancak böyle yaptıklarında saltanatı, hilafeti ve
ulusal birliğin önündeki en büyük engel olan tarikat ile cemaatleri ortadan
kaldıran laik devrimleri de yok sayarak, "Milli Mücadele" adı altında
geçiştirip hafızalardan silebileceklerdir.
Aslında yapılmak istenilen nedir biliyor musunuz? Ülke
emperyalizme ekonomik olarak teslim edilirken, halk da ulusal bilinçten yoksun
bırakılmaktadır ki gelecekte de kimse emperyalizme karşı çıkıp küresel güçlerin
huzurunu kaçıramasın ve ülke küresel sermaye için dikensiz bir gül bahçesi
olsun.
Yapılan budur.
13 Temmuz
2026
Nusret
KEBAPÇI