ulus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2026 Salı

ULUS OLMAK YA DA OSMANLICILIK…

 

ULUS OLMAK YA DA OSMANLICILIK…

Son günlerde kabinedeki görev değişimlerini fırsat bilen bir kesim, hafızlık kavramı üzerinden akıllarınca Atatürk'e gönderme yapmaya ve Cumhuriyet'in kurucu değerlerini aşağılamaya yeltenmektedirler. Elbette niyetlerinin üzüm yemek olmadığını, asıl hedefin Atatürk ve Devrimleri olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak mesele sadece bu değil. Kendilerini Türk ulusunun bir parçası saymayan, daha doğrusu "Ben Türk ulusunun değil; ABD'nin, İngiliz'in ya da Batı'nın çıkarını savunuyorum" diyemedikleri için de gerçek kimliklerini gizleyerek kendilerini Osmanlıcı, Osmanlı torunu ya da İslamcı olarak tanımlayarak, hangi emperyalistin kuklası olduklarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Ama bu ne kadar sürer, ne zaman ortaya çıkar bilmiyorum ama sonuçta bir gün mutlaka ortaya çıkacaktır.

İşte bu Türk ulus devletine, Türk kimliğine düşman olan emperyalist kuklaları, buldukları her fırsatta kendilerini Osmanlı torunu gibi sıfatlarla gizleyerek; Atatürk'e, Kurtuluş Savaşı kahramanlarına, Cumhuriyet'e ve ulusal değerlere saldırmaktadırlar.

Bu nedenle onlara yanıt vermek son derece önemli…

İsterseniz buna da Cumhuriyet'e karşı kullandıkları Hilafet ve İslam kardeşliğinden başlayalım…

Bilindiği gibi ulus-devlet ve Atatürk düşmanlığı yaparken sığındıkları ilk liman hilafet veya İslam Birliği oluyor. Oysa tarihte tüm Müslümanların kabul ettiği tek bir halifelik kurumu hiçbir zaman var olmamıştır. Osmanlı'da hilafet varken bile diğer Müslüman coğrafyaların kendi otoriteleri mevcuttu.

Bugün İslam kardeşliği diyenlere sormak gerekir: ABD ve Batı Afganistan'a çöktüğünde biz mazlum Afgan halkının mı yanındaydık yoksa işgalcinin mi? Libya parçalanırken durum farklı mıydı? Irak, kimyasal silah yalanıyla yerle bir edilirken, merkezi hükümetin uyarılarına rağmen bölgedeki gayrimeşru yapılarla petrol anlaşmaları yapıp BM'den ceza yiyen biz değil miydik? Daha yakın tarihte ABD başkanı, "İsrail'in iki bin yıldır başaramadığını Türkiye gerçekleştirdi" demedi mi? Suriye'nin kuzeyinde terör koridoru açılırken sergilenen tavırlar ortadayken, hâlâ hangi İslam kardeşliğinden bahsediliyor?

Gelelim Osmanlıcılık meselesine… Öncelikle şunu belirtelim: Osmanlı bir imparatorluk yapısıydı; çok hukuklu, çok kültürlü ve çok milliyetliydi. Devletin adı Devlet-i Aliyye… Üstelik ekonomik bağımsızlığı da tartışmalıydı; bir merkez bankası olmadığı gibi, para basma yetkisi bile İngiliz-Fransız ortaklığı olan Bank-ı Osmanî-i Şahane'nin elindeydi. Daha da vahimi, Düyun-ı Umumiye aracılığıyla devletin temel gelirlerine el konulmuş, maliye yabancıların denetimine girmişti. Fransız sermayeli Reji İdaresi ise köylümüzün ürettiği tütünden tuzuna kadar her şeye ipotek koymuş, hatta kendi topraklarımızda "kolcu" adı verilen silahlı adamlarıyla halka kan kusturmuştu.

Doğrusunu isterseniz Osmanlı, yatırımı Balkanlar'a yapar; Anadolu'yu ise sadece vergi ve asker deposu olarak görürdü. Madenlerden sanata, bankerlikten sanayiye kadar hemen her şey yabancıların elindeydi. İmparatorluk, Balkan Savaşları ve ardından gelen Birinci Dünya Savaşı ile dağılma sürecine girince Halife sıfatıyla Müslüman ülkelerine "Cihad-ı Ekber" çağrısı da yapmış, ancak ne yazık ki beklediği sonucu alamamış ve Mondros ile ordusunu dağıtıp Sevr ile işgali kabullenmiştir.

Acı olan şudur ki; bugünün Osmanlıcılarının fikir babaları, o gün işgalciye tek kurşun atmadıkları gibi, Samsun'a çıkan Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı'nı engellemek için de ellerinden geleni yaptılar. Bunların bugünkü temsilcileri de "Keşke Yunan galip gelseydi" diyecek kadar gözü dönmüş, fesli bir şahsın müridi olmaktan öteye gidememişlerdir. Milli Mücadele döneminde de zaten İngiliz gemilerine binip kaçanlarla aynı zihniyeti paylaşanların, bugün vatan ve millet sevgisinden bahsetmesi sadece komedidir.

Hiç merak ediyor musunuz?

Bugün ABD emperyalizmi ve Batı, hedef aldığı ülkelerde neden laik ulus-devletleri tasfiye edip siyasal İslamcı yapıları öne çıkarmakta? Çünkü ulus-devlet, ekonomik ve siyasi egemenliğin ulusta olduğu, yetkinin parlamentoda toplandığı bir sistemdir. Fabrikasından madenine, bankasından toprağına kadar her değer ulusal çıkar için kullanılır. Siyasal İslam ise egemenliğin tek kişide toplandığı ve ekonomik iradenin emperyalizme teslim edildiği bir modeldir. Nitekim bunların akıl hocaları, "ABD gelsin, hilafeti bize versin; bizi sömürecekse de sömürsün, babasının hayrına yapacak değil ya" diyebilecek kadar bağımsızlık onurundan yoksun bir zihniyete sahiptir.

Şunu iyi anlamalıyız: Bir ülkenin bayrağının dalgalanması, o ülkenin tam bağımsız olduğu anlamına gelmez. Eğer merkez bankanızın anahtarı küresel finans merkezlerinin elindeyse, sanayiniz montajdan ibaretse ve tarımınız dış tohumlara mahkûm edilmişse; siyasi kararlarınız da kaçınılmaz olarak o borç verenlerin ipoteği altına girer. Osmanlı'nın son döneminde Düyun-ı Umumiye ve Reji ile yaşadığımız zillet, bugün modern yöntemlerle ve tek taraflı dayatılan Gümrük Birliği gibi ekonomik prangalarla tekrar önümüze konulmaktadır. Ulus-devlet bu prangaları kırma iradesidir; siyasal İslamcılık ise bu bağımlılığı kader diye yutturma çabasıdır.

Demek istediğim, ulusal çıkarlarınızı koruyan bir devletiniz yoksa fabrikalarınız, madenleriniz ve bankalarınız elden gider. Sonunda, işletmesi ve denetimi yabancılara ait olan yol ve köprülerden geçmek zorunda kalırsınız. Aslında tablo çok net: Kendilerine Osmanlıcı diyenlerin, aynı tarihsel dönemde olduğu gibi bugün de ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi bir dertlerinin olmaması; ulusal birlikteliği korumak gibi bir kaygı taşımamaları da asla tesadüf değil...

Üstelik dün Sevr'e boyun eğen zihniyetle, bugün ulus-devletin kazanımlarını emperyalist odaklara peşkeş çeken zihniyet ne yazık ki aynı kaynaktan beslenmektedir.

16.02.2026
Nusret KEBAPÇI

 

4 Kasım 2025 Salı

ULUS BİLİNCİ: EMPERYALİZME KARŞI DİRENİŞİN ANAHTARI

 

ULUS BİLİNCİ: EMPERYALİZME KARŞI DİRENİŞİN ANAHTARI

Zaman zaman yazılarıma, kendilerine “Osmanlıcı” veya “Osmanlı torunu” gibi unvanlar takan ya da kendilerini “Siyasal İslamcı” sayanlardan eleştiri değil, özellikle Atatürk ve Cumhuriyet’le ilgili doğrudan suçlamalar gelince, konuya açıklık getirmek zorunlu hale geldi.

İsterseniz Osmanlı’dan başlayalım: Bir yönetim düşünün ki, babadan oğula geçen bir aile tarafından yönetilmektedir. Böyle olunca, o aile fertlerinden olmadığınızda “torun” nasıl olunur? İşte orası son derece ilginç!

Diyelim ki, “Biz Osmanlı yönetimi altındaki milletlerdeniz; ya da Türk’üz diyemediniz diyelim ama Rum’uz, Ermeni’yiz, Arap’ız, Yahudi’yiz…” deseniz de bunu anlarım, hatta itiraz bile etmem. Ancak “torun olmak” işi başka bir boyuta taşıyor ki, bu iddianın tarihsel ve genetik bir karşılığının olması mümkün değil.

Ama Osmanlı’nın, özellikle de son zamanlarını biraz anımsamakta yarar var. Bir yönetim düşünün: Ülkede var olan sanayi, tarım, banka, her ne varsa tamamı yabancıların elinde. Ülkede hiçbir şey üretilmediği gibi, kapitülasyonlar ve Balta Limanı gibi anlaşmalarla yerli üretim tamamen çökertilip ülke, Batılı ülkelerin açık pazarı haline getirilmiş durumda. O kadar ki, ülkede Merkez Bankası olmadığı gibi, onun yerine geçen Osmanlı Bankası bile yabancıların elinde.

Bu arada, Osmanlı yönetici sınıfının yetiştirildiği Enderun Mektebi’nde devşirmelerin eğitim gördüğü ve Osmanlı’da Türklerin değil, onların hemen her türlü makama geldiği artık sır değil.

Tabii tüm bunları söylerken, Osmanlı’nın çok kimlikli, çok kültürlü bir imparatorluk olduğunu da belirtmek gerek. Her ne kadar son zamanlarında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çabalarıyla “Osmanlı milleti” yaratma girişimleri olsa da, azınlıklar birer birer ayrılmaya başladığı için bu çabalar sonuçsuz kaldı.

Ancak özellikle bir konunun altını çizmekte fayda var: Kendilerini “günümüz Osmanlıcısı” olarak tanımlayan anlayış, bugün de kendilerini Türk kabul etmeyip çok kimlikli, çok kültürlü, federatif bir devlet yapısından yanadır. Bunun yanında, ekonomik olarak ülkenin Türk ulusu adına üretim yapmasına karşı çıkıp, ülkeyi tamamen yabancı pazarı haline getirme konusunda aynı düşünceleri taşımaktadırlar. Yani, ekonomide ve siyasette ulus devlet ve kimlik karşıtı olup, ABD emperyalizminin dayattığı “Osmanlı tipi millet tarzı” denilen çok kimlikli, çok kültürlülüğe heveslidirler; ulus devlet karşısında ABD emperyalizminin yanında saf tutmaktadırlar.

Gelelim Siyasal İslamcılara. Çünkü onlar da ulus devlet karşıtı olup, her fırsatta Atatürk, Cumhuriyet ve ulus devlete saldırmaktadırlar. Peki neden? Ya da şöyle soralım: Siyasal İslamcılık, neden Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi bugün de emperyalizmin hizmetinde?

Aslında sadece bizde de değil. ABD’nin bölgede İsrail karşıtı ülkeleri parçalama stratejisinin baş aktörü neden hep İslamcılar olmaktadır? Hiç düşündünüz mü?

Veya şöyle diyelim: Neden siyasal İslamcılık, sadece İslam peygamberinin resim ve karikatürü gündeme gelince tepki gösterir de, emperyalizmin ekonomik ve siyasi baskı ve sömürüsüne kayıtsız kalıp, ülkeleri parçalama planlarına destek olur?

İşte bunu tam olarak anlayabilmek için kavramları yerli yerine oturtmak gerekiyor. Aksi halde, bu tür akımların neden her zaman emperyalizmin hizmetinde olduğunu kavrayamayız.

Aslına bakılırsa, işin dönüm noktası laiklik ve ulus bilincidir. Zira biraz dikkat edildiğinde, laik olmayan ve ulus bilincinden uzak hiçbir siyasi düşüncenin emperyalizme, ekonomik ve siyasi sömürüye karşı çıkamadığı görülecektir.

Kavramları temelden ele alırsak, mesele daha net anlaşılır. Şu bilinmelidir: Bir toplum laik olursa, egemenlik millete geçer ve millet -yani ulus- olursunuz. Ancak ulus olduğunuz zaman, üzerinde yaşadığınız toprak “vatan” olur. Vatan olunca, emperyalizme karşı ekonomik ve siyasi bağımsızlık anlam kazanır. Böylece sanayileşme, yer altı ve yer üstü zenginlikleri koruma, onları milletin çıkarı için kullanma ve tarımı geliştirme anlamlı hale gelir.

Tersten başlarsak; laiklik olmazsa siz ümmetsiniz. Ümmet olunca, üzerinde bulunduğunuz toprak sizin için sadece bir “arsa”dır.

Böyle olunca da emperyalizme karşı mücadele, ekonomik ve siyasi bağımsızlık elbette hikâye olur. Bu durumda ülke toprakları kolaylıkla alınıp satılabilen bir meta haline gelir; yer altı ve yer üstü zenginlikleri de emperyalizme peşkeş çekilebilir.

Demek istediğim şudur: Laiklik ve ulus bilinciniz varsa, emperyalizme karşı ekonomik ve siyasi bağımsızlığınızı savunabilir, ülkenizi sanayileştirip tarımı geliştirerek kalkındırabilirsiniz.

Eğer değilseniz, sadece emperyalizmin sömürgesi olursunuz; asla başka bir şey değil.

    03-11-2025

Nusret KEBAPÇI

8 Mart 2025 Cumartesi

ULUS DEVLET Mİ, FEDERASYON MU?

 

ULUS DEVLET Mİ, FEDERASYON MU?

 

İmralı'dan PKK'nın silah bırakmasıyla ilgili mektup gelince, ikinci açılım sürecinin başladığı anlaşıldı. Aslında konu birçok yönden ilginç. Düşünebiliyor musunuz, silahlı bir örgüt liderini 25 yıl önce içeri atıyorsunuz. Hatta yalnız bırakıp tek başına bir adaya yerleştiriyorsunuz. Ama 25 yıl sonra bakıyorsunuz ki değişen hiçbir şey yok. Kişi, örgütüyle tüm bağlantılarını sürdürdüğü gibi, ideolojik olarak da liderliğini koruyor. Sizce de bu işte bir gariplik yok mu? Bence var, hem de çok.

Zaten mektubun içeriğinde geçen "kimliklere saygı gösterilmesi", "demokrasi", "özgürlük" laflarının sonrasında iktidar ve çeşitli muhalefet partilerinin yaptıkları açıklamalar, hedefin Türk ulus devleti olduğunu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar ortaya koydu. Ama iş bununla bitmiyor.

Aslında "PKK silah bıraksın, barış olsun" gibi söylemler de olayları doğru ifade etmiyor. Çünkü ABD, bizim de içinde olduğumuz bölgedeki dört ülkeden parçalar kopararak Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında büyük bir Kürdistan kurmayı hedeflemektedir. Bu nedenle de merkez örgütü KCK önderliğinde bu dört ülkede de farklı adlar taşıyan ama aynı amaç için çalışan ABD'nin desteklediği örgütler bulunmaktadır. Ve bizim ülkemizdeki PKK, Suriye'ye geçerek orada Suriye'nin kuzeyinde oluşturulan PYD özerk bölgesine geçip PYD'ye katılmıştır. Ve bugün Suriye'de mevcut iktidara petrol bile satabilen bir devlet yapılanması oluşturulabilmiştir.

Peki, durum böyle olunca bizdeki "barış", "demokrasi", "kimliklerin tanınması", "ana dilde eğitim", "Türk ulusu yerine Türkiyelilik" gibi kavramların sıklıkla gündeme getirilmesinin anlamı nedir? Ne yapılmak amaçlanmaktadır?

Aslında amaç, "silah bırakılması", "terörün bitirilmesi" söylemleriyle mevcut anayasayı değiştirerek ulus kimliğini ve ulus devleti yok ederek, ABD'nin yıllardır talep ettiği çok kimlikliliğin, çok dilliliğin olabildiği, yani küçük küçük parçalardan oluşan federe bir devlettir.

Hem zaten başkanlık sistemine geçilmesinin asıl nedeni de buydu. Çünkü bilinmelidir ki başkanlıkla yönetilen ülkelerin tamamı federasyon, federasyon olan devletlerin de tamamı başkanlıkla yönetilmektedir. Ancak bir farkla: Bugün başkanlıkla yönetilen ve federasyon olan devletlerin neredeyse tamamı kuruluş aşamalarında küçük devletçiklerin bir başkanlık etrafında birleşmeleriyle meydana gelmişlerdir. Ayrıca bu türden federe devletlerin tamamı da ulus devlet özelliği taşımaktadırlar.

Ancak bugüne kadar ulus devlet olarak varlığını sürdürüp sonradan etnik ve dinsel kimliklerden oluşan bir federasyon örneği, Irak'ta, Suriye'de yapılmak istendiği gibi tamamen emperyalizmin müdahalesiyle oluşabilmektedir.

Hani sıklıkla barış, demokrasi, özgürlük lafları ediliyor ya? Bilinmelidir ki bölgeye gerçek barış, ancak ABD emperyalizminin bölgeden kovulmasıyla gerçekleşebilecektir. Ama hiçbir şekilde ulus devletlerin özgürlük adı altında etnik ve dinsel parçalanmalarıyla değil.

08-03-2025

Nusret KEBAPÇI

 

17 Kasım 2024 Pazar

ATATÜRK’Ü DOĞRU ANLAMAK…

 

ATATÜRK’Ü DOĞRU ANLAMAK…

 

 

Bir süre önce Cumhuriyetimizin 101.yılı resmi törenlerle ülkemizin hemen her yerinde kutlanmıştı.

Geçtiğimiz günlerde de Büyük Atatürk’ü ölüm yıldönümünde ülkemizin hemen her yerinde düzenlenen törenlerle andık…

Ancak

Andık anmasına da…

Tüm bu törenlerin sonucunda hemen her zaman aklıma takılan bir soru yine beni buldu…

Ya da ben her zaman bunu mu düşünüyorum?

Yoksa Atatürk’ün ölümünün ardından bugüne kadar yaşanan gelişmeler…

Ülkemizin şuan içinde bulunduğu durumdan dolayı yaşadığım kaygı mı bu duygumu tetikliyor bilmiyorum ama…

Bildiğim bir şey var ki…

Toplumun önemli bir kesimi bu konuda çok okumak gibi bir düşünceleri de olmadığından olsa gerek…

Ne yazık ki Atatürk’ü anlamıyor.

Kim bilir belki de yıllardır doğru dürüst anlatılmıyor o yüzden de demek mümkün ama…

Şu da bir gerçek ki…

Bugün anladığını varsaydıklarımızın önemli bir kısmının da bırakın Cumhuriyet sonrasında ulus devletin kurulmasına yönelik Devrimleri…

Kurtuluş savaşı ile ilgili bilgilerinin bile sadece dış işgallerden ibaret olduğunu görünce…

Ülkemizin geleceğiyle ilgili kaygı duymamak ne yazık ki mümkün olamıyor.

Bu nedenle de Atatürk’ü anlamak…

Ama gerçekten anlamak son derece önemli…

Peki, anlamak derken…

Anlaşılması gereken nedir?

Hiç düşündünüz mü?

Bence düşünülmesi gerekiyor…

Bu konuda ilk akla gelen de bence Türk kimliği üzerine inşa edilen ulus devlet…

Bir diğeri onun alt yapısını oluşturan ekonomik ve siyasi bağımsızlık da denilebilen ulusal bağımsızlık.

Sonuncusu da Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh.” olarak söylediği komşularımızla barış ve dayanışma içinde yaşamak.

Bunları tek tek inceleyecek olursak dünyadaki devletlerin neredeyse yüzde 90’ından fazlasının kurucu kimliğe dayalı olarak oluşan ulus devletler olduğu görülecektir.

Hani bizde bir anlamda şemsiye görevi de gören ulus kimlik ulu orta tartışmaya açılarak…

Türk demeyelim de…

Türkiyeli…

Veya o millet…

Benim milletim gibisinden sonuçta işi anayasa değiştirmeye vardırarak ortadan kaldırılmak isteniliyor ya…

Üstelik hemen her fırsatta kurucusu da itibarsızlaştırılmaya çalışılırken…

Emin olun başka bir ülkede bu yapılmaya çalışılsa…

Ülke bütünlüğünü yok etmeye çalışmak suçlamasıyla kafasını bile kaldıramaz ama bizde ne yazık ki…

Şimdilik taşları bağlamışlar.

En azından bugün için durum böyle.

Peki, bir ulus devlet ekonomik bağımsızlığı olmadan siyasi bağımsız olabilir mi?

Elbette olamaz.

Çünkü

Devletin kararlarını egemen olarak kendi başına vermesi, emperyalizmin taşeronu olabilecek işlere soyunmaması, ancak ekonomik güçle doğrudan ilişkilidir.

Yani ekonomik bağımsızlık olursa, siyaseten kendi kararlarınızı kendiniz alabilirsiniz…

Değilse emin olun, emperyalizme elinizi verirseniz bacağınız bile kalmaz…

Hem zaten başta da söylediğim…

Komşu ülkelerle barış ve dayanışma içinde yaşamak da ancak ekonomik ve siyasi bağımsız olmanızla mümkündür…

Değilse…

Benzer olaylarda olduğu gibi emperyalizmin dostu…

Komşularınızın pekala düşmanı olabilirsiniz…

Yani uzun sözün kısası…

Atatürk’ü anlamak…

Ulus devlete, Türk kimliğine sahip çıkmak…

Ülkeyi etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırmaya tepki koymak…

Tüm ekonomik varlıklarının yabancılara peşkeş çekilerek Ülkenin yabancı pazarı yapılıp, sömürgeleştirilmesine karşı durmaktır…

Yoksa sadece sosyal medyada Atatürk fotoğrafı paylaşmak asla değil…

 

17-11-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

15 Temmuz 2024 Pazartesi

MİLLET OLMAKTAN ÇIKARILMAK…

 

MİLLET OLMAKTAN ÇIKARILMAK…

 

 

Aslına bakarsanız ülkece yaşadığımız hemen her şeyi önceden belirlenen bir plana göre yaşadığımızı söylesem, belki bazılarına çok farklı gelebilir…

Ama inanın söyleyeceklerim abartı değil…

Emperyalizm…

Sömürgeleştirmek istediği…

Yani sanayisine…

Tarımına…

Maliyesine…

Enerjisine…

Haberleşmesine el koymak istediği ülkede, bunu olabildiği kadar sürdürebilmek adına o toplumu ulus olmaktan çıkartıp…

Alt kimlik dediğimiz etnik ve dinsel kimlikciklere ayırmak…

Bunu yaparken de toplumda emperyalizme karşı ekonomik ve sosyal mücadeleyi yapabilecek…

Onun sömürüsüne tepki koyabilecek…

Gerekirse…

Ülkede ekonomik yaşamı durdurabilecek…

Sınıf kökenli örgütleri etkisizleştirirken…

Emperyalizmi ekonomik ve sosyal olarak hedef almayan, tamamen kültürel ve sosyal olarak ülkede etkili olmaya çalışan etnik ve dinsel örgütlerin yanında…

Çeşitli sosyal amaçları gerçekleştirmeyi amaçlayan ama asla ülkenin nasıl sömürüldüğünden bihaber örgütlenmeler desteklenmektedir.

Durum böyle olup ve özellikle bu tür örgütlenmeler ön plana çıkarılınca halkın ülkede yaşanan değişikliklerden de haliyle haberi olamıyor…

İsterseniz bunu açıklamak adına, önce millet yani ulus ve onu oluşturan ögelerden bahsedelim ki…

Sonrasında ne ya da neler yapıldığında milletin varlığı tehlikeye düşer anlayabilelim.

Millet: Aynı toprak üzerinde yaşayan, aynı dili konuşan, aynı tarihsel geçmişe sahip, ortak duygu ve düşünceleri taşıyan, aynı ortak ekonomi içinde yer alan insan topluluğu anlamına gelir.

Yani

Toprağı ayırdığınızda milleti de ayırmış oluyorsunuz ama…

Daha tehlikelisi…

Aynı dili konuşmayıp…

Aynı savaşlardan geçip pişmemiş, aynı tehlikeyi yaşayıp kaynaşmamış insan topluluklarını ki mevcut nüfusun neredeyse altıda biri kadar oluyor.

Avrupa’nın ulus kimlik yapısını korumak uğruna hiçbir sınır tanımadan almaktır ki…

Bu bile zaten tek başına, emperyalizmin istediği Türk ulus kimlik yapısını bozmayı amaçlamaktadır ve…

Telafisi yoktur.

Bunun dışında ortak duygu ve düşünce yaratmayı amaçlayan ulusal eğitiminin, adım adım yok edilerek, ulus öncesi ve düşmanı çeşitli dinsel tarikat ve cemaatlerle her türden yabancı devlet ve kuruma eğitim izni verilip, ortak duygu ve düşünceyi ortadan kaldırarak; çok kimlikli, çok kültürlü bir yapıyı hedeflemek, sahi neyin nesi?

Gelelim ulusal ekonomiye…

Ne demişti Atatürk:

“Ekonomik bağımsızlık olmadan, siyasi bağımsızlık olmaz.”

Yani ekonominiz güçlü, bağımsız ve gelişkinse birleşik güçlü bir ulus olarak varlığınızı sürdürebilir…

Ekonominizi küresel şirketlere teslim etmişseniz de ulus öncesi alt kimliklere ayrışarak parçalanarak yok olabilirsiniz…

Bu arada hazır milletten bahsedip, herkes Milliyetçilik konuşur olmuşken konuya kısa bir not düşmekte de yarar var…

Cumhuriyeti kuran milliyetçiler…

Ekonomiyi Türkleştirip Ulus olmayı hedefliyorlardı…

Şimdikiler ise…

Küresel sermayeye teslim edip. etnik ve dinsel kimliklere ayrışmayı…

 

 

 

15-07-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

8 Temmuz 2024 Pazartesi

ÖĞRENİM BİRLİĞİNDEN, ÖĞRENİM ÇOKLUĞUNA…

 

ÖĞRENİM BİRLİĞİNDEN, ÖĞRENİM ÇOKLUĞUNA…

 

 

Aslında daha en baştan söylemek gerekirse genel, herkes için doğru bir eğitim ve öğretim anlayışı yok.

Daha doğrusu…

Hemen her şeyde olduğu gibi eğitimde ve öğretimde de her zaman iki seçenek bulunmaktadır…

Daha da açık söylemek gerekirse…

Eğitiminiz öğrencilere ya…

Ulus.

Bağımsızlık.

Vatan.

Kavramlarının öğretildiği ve bunun davranışa dönüştürülerek herhangi bir tehdit oluştuğunda, bunun farkına vararak tepki konulmasını sağlayacak ulusal bir eğitim…

Ya da

Tüm bunlardan dolayısıyla…

Ulus devlet.

Ulus kimlik.

Emperyalizm.

Bağımsızlık.

Vatan, Cumhuriyet gibi kavramlardan bihaber…

Bununla beraber yaşamdan daha çok ölümü öne alan ümmetçi bir eğitim olmak durumundadır…

Tüm bunlar ülke için belirtilen hedefle doğrudan ilintilidir.

Yani

Ekonomik ve siyasi bağımsızlıksa hedefiniz…

Ulusal.

Yabancı sermayeye talan ettirmekse “ümmetçi” olmak durumundadır.

Bunun ortası bulunmuyor.

İşte bağımsız…

Ulus devlet kurmak isteyen Cumhuriyetin kurucuları 3 Mart 1924 tarihli bir kararla…

Tevhidi Tedrisat Kanunu’nu meclisten geçirdiler…

Bugünün Türkçesiyle “Öğrenim Birliği” de denilen yasa, toplamda 7 maddeden oluşmaktadır ancak biz bu maddelerden öğrenim birliğine vurgu yapan 1,2 ve 4. Maddelere vurgu yapmakla yetineceğiz

Madde 1: Türkiye dâhilindeki bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekâletine merbuttur.

Madde 2:Şeriye ve Evkaf Vekâleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekâletine devir ve raptedilmiştir.

Madde 4: Maarif Vekâleti, yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir İlahiyat fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşat edecektir.

Yani yasanın çıktığı 3 Mart 1924’den sonra hiçbir vakfın özel okul kuramaması gerekiyor çünkü…

O tarihten öncekilerin MEB’e devredilmesi yasa emridir.

Peki

Ya din adamı yetiştirmenin MEB’in yetkisinde olduğu bir durumda…

Bugün çeşitli cemaat ve tarikat vakıflarının binlerce okulunun olup, Türkiye’nin en ücra köşelerinde bile yurtlarının bulunması sahi neyin nesi?

Dahası; hemen her yabancı devletin ülkemizde okullarıyla birlikte pek çok eğitim kurumlarının olması ne anlama gelmektedir?

Demek istediğim; Cumhuriyetin kurucuları tüm eğitim kurumlarını tek çatı altına toplayıp, öğrenimi birleştirerek Cumhuriyet yurttaşı yetiştirmeyi hedeflemişlerdi.

Şimdiyse

Vakıf adı altında tüm tarikat ve cemaatler kendi müritlerini yetiştirmektedirler…

Uzun sözün kısası…

Öğrenim Birliği, tüm halkı tek ulus kimlikte birleştirmenin…

Bugün uygulanmakta olan öğrenim çokluğu da halkı çok kimliklilikle ayrıştırmanın ifadesidir…

 

05-07-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

21 Haziran 2024 Cuma

EĞİTİM SİSTEMİN AYNASIDIR…

 

EĞİTİM SİSTEMİN AYNASIDIR…

 

 

 

İşin doğrusunu söylemek gerekirse eğitimde yapılan değişikliklerle ülkede gerçekleştirilmek istenilen siyasi ve ekonomik düzen arasında doğrudan bir ilişki vardır…

Yoksa

Neden birileri sürekli küçük küçük değişikler yapmaya çalışsınlar öyle değil mi?

Şöyle bir düşünün…

Emperyalizmden bağımsız, kendi ayakları üzerinde durmak…

Bunun için de…

Sanayileşmek…

Tarımını…

Hayvancılığını geliştirmek isteyen bir ulus neler yapar?

İlk olarak, araştıran…

Sorgulayan…

Tartışan insan yetiştirmeyi hedefler…

Tüm bunları yapabilmek için de çok kaliteli ve tam donanımlı teknik okullar, mühendislik fakülteleri…

Hayvancılık konusunda uzman yetiştirmek için veterinerlik ve benzeri…

Ve bir zamanlar pek çok yerde olan ziraat okulları türünden okullar gerekli olan hemen her yerde açılır.

Bütün bunlar bir ülkenin bağımsız, ekonomik açıdan güçlü olabilmesi için işin olmazsa olmazıdır.

Peki,

Bir de işe tersinden bakalım…

Diyelim ki o ülke sanayileşmekten vazgeçip, başka ulusların küresel pazarı olmayı amaçlayıp…

Sanayileşmeyle beraber…

Tarımda ve hayvancılıkta da tam bir küresel pazar olmayı hedeflerse ne olur?

Eğitim sistemi de buna göre değişir mi?

Elbette değişir…

Zaten başka türlüsü mümkün değil.

Ülkedeki siyasi ve ekonomik sistem böyle olduğunda da eğitim de öğrenim de buna göre ister istemez şekillenecektir…

Yani sorgulamayan…

Araştırmayan…

Tartışmayan…

Yukarıdan gelen hemen her şeye tamamen biat eden bir insan…

Diyebilirsiniz ki bu nasıl yapılabilir?

Ancak şöyle…

Eğitimin içeriğinden ulusal olan…

Bu ülkenin nasıl vatan haline getirildiğine ait mücadele çıkarılıp…

Ulus kimliğin eğitimin hemen her kademesinde esamisi bile okunmayıp…

Lise son öğrencisi bile vatan…

Bağımsızlık…

Ulus kavramlarına yabancılaştırılıp…

Üstüne üstlük bir de eğitimi tamamen dini hale getirip

Ümmetçileştirdiniz mi?

Ülke artık emperyalizm için dikensiz gül bahçesi olmuş demektir…

Demek istediğim her kim ki

Eğitimden ulusal kimliği oluşturan…

Atatürk…

Bağımsızlık…

Vatan…

Emperyalizm gibi kavramları çıkarırken…

Ulus kavramını yok sayan siyasal İslamcı bir eğitimi dayatır…

İşte onlar; farkında olsalar da, olmasalar da emperyalizmin hizmetindedirler ama asla Türkiye’nin değil…

 

 

21-06-2024

Nusret KEBAPÇI

 

4 Şubat 2024 Pazar

ULUS KİMLİK

 

ULUS KİMLİK

 

 

Bir süredir bilindiği gibi laiklik adım adım yok edilmeye çalışılırken, şeriat söylemleri de tahmin edildiği gibi sıklıkla gündeme gelmeye başladı.

Tabi biz burada şeriat…

Yani İslam’ın günlük yaşama ilişkin kuralları üzerinde durmayacağız ama özellikle şeriat savunucularının…

Söylediği bir konu gerçekten üzerinde düşünülmeye, tartışılmaya değer.

Ne deniyor bu konuda:

“Müslüman Türk’ten…”

“Türk Müslümandan ayrılamaz.”

Peki, doğru mu?

Elbette değil.

Şöyle bir hafızanızı tazeleyin, kendilerine İslamcı diyenlerin hiç biri ki bunu çok açık ve net olarak söylüyorum…

Türk ulus devletinin kurucusu Atatürk’ü kabul edip saygı duyuyorlar mı?

Mümkün mü?

Ya Türk olduklarını kabul eden var mı?

Bir günden bir güne onlardan birinin Türk ulus kimliğini savunanına rastladınız mı?

Elbette rastlamadınız.

Ya yıllardır Anayasa’yı değiştirmeye çalışarak veya yeni anayasa önererek Türk kimliğini silmeye çalışanlar yine aynı anlayış değil mi?

Peki neden?

Ya da soruyu şöyle soralım…

Yunan din adamları Yunan milliyetçisiyken…

Alman din adamları Alman milliyetçisiyken…

İngiltere’de aynı durum söz konusuyken…

Hatta Amerika‘da bile bunun tersi bir durum söz konusu olamazken bizde neden…

Din adamları Türk ulus kimliğinden ve onun kurucusu Atatürk’ten nefret edip hemen her fırsatta saldırıyorlar?

Aslında nedeni belli

Çünkü emperyalizm bizimki gibi ülkelerde bağımsız, kapitalist bir gelişmeye izin vermiyor.

İsteniyor ki bizim gibi ülkeler…

Sadece ham madde satıcısı…

Yabancı emperyalist ülkelerin açık pazarı olsun.

İşte bunu yapabilmek için toplumun en büyük sosyal örgütlülüğü olan ulus bir şekilde bertaraf edilerek…

Toplum ulus öncesi kimliklere ayrıştırılıyor ki…

Emperyalizm için hem bugün…

Hem de gelecekte açık bir tehdit oluşturmasın.

Bunun içinde emperyalizme karşı ekonomik mücadele edebilecek…

Onun çıkarlarını derinden sarsacak, ulusal kimlik ve sınıf temelinde örgütlenen sendika, parti…

Dernek falan gibi örgütler baskı sonucu adım adım ortadan kaldırılırken…

Emperyalizme, onun ekonomik politikalarına hiç bir tehdit oluşturmayıp tersine, toplumun tarikat, cemaat ve etnik kimlik temelinde parçalanmasına hizmet edecek ulus öncesi örgütlenmeler ortalığa çıkarılmaktadır.

Zaten dikkat ettiğinizde; bu türden ulus öncesi örgütlenmelerin emperyalizm, sanayileşme…

Tarımı geliştirme…

Ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi bir düşüncelerinin olmadığı da görülecektir.

Yani uzun sözün kısası…

Ulus devlet, Türk kimliği, Atatürk, emperyalizme karşı mücadele etmenin, ekonomik ve siyasi bağımsızlığın mihenk taşıdır.

Her kim ki ulus kimliğe, ulus devlete, Atatürk’e sahip çıkar, onlar emperyalizmin düşmanı…

Ama her kim ki…

Ulus kimliği yok sayarak ulus devlet, Atatürk düşmanlığı yapar, bilmelisiniz ki onlar kendilerine hangi ad ve unvan takarlarsa taksınlar emperyalizmin uzantılarıdır.

Bilmem anlatabildim mi?

 

04-02-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

5 Eylül 2023 Salı

ULUS KİMLİK OLMAZSA…

 

ULUS KİMLİK OLMAZSA…

 

                     Bugün ülkemize baktığımızda özelikle insan ilişkilerini esas aldığımızda, birbirimize sevgi, saygı, gibi kavramların genelde yok olduğunu ya da edildiğini.

Zaten görünürde bizi birbirimize bağlayan hani şu millet dediğimiz toplumda birliğe, dayanışmaya yarayan kavramın bir süredir çok uzaklarda kaldığını…

Yerini tarikat ve cemaat kimliklerinin aldığını pek çok olayda hepimiz yaşamaktayız.

Aslına bakarsanız; bunu sadece bir kaç gün önce Sırbistan’la maç yapan Voleybol Milli Takımımıza yaklaşımlarda bile görebilmek mümkün…

Halkımızın çoğunluğu Milli takımımızı, içinde kim, hangi cinsel tercihi var gibisinden bel altına inmeden büyük bir coşkuyla desteklerken…

Millî bilinç yoksunu birileri olaylara siyasal İslamcı pencereden bakarak daha önce “keşke Yunan kazansaydı”nın benzeri bir şekilde işi Sırbistan kazansına kadar götürebildiler.

Aslına bu, toplumda ulus bilinci yok edilirken yerine adım adım ümmet bilincinin konulmasıyla doğrudan alakalıdır.

Çünkü milli bilinç olmazsa…

Ülkenizin ekonomik durumunu…

Nasıl yönetildiğini…

Ülkeye milyonlarca yabancının doldurtularak demografik yapının neden değiştirilmeye çalışıldığını…

Toprakların…

Fabrikaların yabancılara satılmasının anlamını…

Neden tarımda dışa bağımlı hale getirildiğimizi asla anlayamazsınız.

Hem zaten siyasal İslamcı bir anlayışın sözlüğünde emperyalizm…

Bağımsızlık…

Sanayileşme…

Tarımı geliştirip ülkeyi kalkındırmak gibi kavramlar da bulunmamaktadır.

Aslında bu millet olmak veya ortak kimlik konusu o kadar önemlidir ki millet bilinci olmadığında toplumda ortak duygu ve düşünce olamayacağı gibi, ülkeniz için nelerin tehdit ve tehlike oluşturduğunu asla bilemiyorsunuz…

Durum böyle olunca biraz geçmişe gitmekte yarar var…

Osmanlı’nın son dönemlerine diyelim.

Hani bunlar kendilerine Osmanlı falan diyorlar ya, oralarda bu durum nasıl olmuş biraz göz atmakta yarar bulunuyor…

Bilindiği gibi Osmanlı zaten çok kültürlü, çok kimlikli, hatta çok milletli bir imparatorluk…

Bu nedenle ortak bir millet kavramı bulunmuyor.

 

O dönemi biraz araştırırsak Osmanlı’nın son zamanlarında çeşitli emperyalist devletlerin kışkırtmasıyla ülke içinde çeşitli etnik ve dini pek çok ayaklanma çıktığını öğrenmek mümkün.

Zaten daha öncesinde de bu çeşitli dini ve etnik kimlikler ülke içinde bir anlamda bağımsız bile sayılabiliyordular.

Bunlar doğru dürüst vergi vermez…

Askerlik yapmazdı ama…

Zamanın ticareti…

Sanayisi…

El sanatları tamamen onlardaydı.

Neden bizimkiler bu işle ilgilenmediler? Gibisinden aklınıza soru gelirse diye söylüyorum…

Bizimkiler o yıllarda çok uzun sürelerle hem de o zamanki topraklar çok büyük olduğu için dünyanın öbür ucunda, diğer milletleri korumak adına askerlik yapıyorlardı.

Durum o kadar acıydı ki…

Oralarda şehit düşüp kalanlar olduğu gibi…

Esir düşenlerden de kimsenin haberi olmadı.

İşte o Osmanlı’nın son günlerinde…

Ayaklanmaların ortasında dönemin aydınları, ülkeyi bir arada tutabilmenin çarelerini araştırıyor…

Kendilerince bir çözüm bulmaya çalışıyorlardı.

Bunların içinde her bölgeye bir anlamda özerklik anlamına da gelebilecek ademi merkeziyetçilik yanında…

Kendisini Osmanlı kabul eden herkesi kucaklayacak din, dil, ırk farkı gözetmeden bir araya getirmeyi amaçlayan Osmanlıcılık da öneriler arasındaydı.

Bunun yanında…

Tüm dünyada Türkleri bir araya getirmeyi hedefleyen Turancılık ve...

Özellikle Abdülhamit döneminde de öne çıkan İslamcılık da bulunuyordu.

Bu birbirinden değişik, ülkeyi dağılmadan bir arada tutma önerileri pek çok kez tartışıldı, sonuçta bu önerilerin hepsinin çeşitli sakıncaları olması nedeniyle hiç biri başarı sağlayamadı…

Bu arada zaten emperyalist devletlerin desteğiyle diğer milletler başlarının çaresine bakarak bir biri ardına bağımsızlıklarını ilan etmeye başladılar ve hemen hepsi kendi devletlerini kurarlarken, sadece bir milletin devleti bulunmuyordu…

Zaten bu nedenle Büyük Önder Atatürk çok büyük bir öngörüyle elindeki, önemli kısmı tasfiye edilmiş askerle, diğer milletlerin kurtulmalarının sağlanamayacağını biliyordu…

Bu nedenle Türklerin çoğunlukta olduğu yerler dışında başka bir seçenek de görünmüyordu…

Hem işgalden kurtulmak adına kurdukları Kuvayı milliye türünden örgütlerle kurtuluş mücadelesi de zaten öncesinde de oralardan başlamamış mıydı?

Sonuçta mücadele merkezi hale gelip, o satıh tüm vatan olunca3,5 yıl süren bir mücadeleyle ülke tekrar düşmandan kurtarılıp bağımsız hale gelince sıra geldi…

Ülkede nasıl bir rejimin kurulması gerektiğine.

Geceler boyu tartışmalar yaşandı…

Hatta o kadar ki, birlikte mücadeleye girdiği silah arkadaşlarından ayrı düşüp tek başına kaldığı bile oldu.

Ama kararlıydı.

Bu ülkede Cumhuriyet kurularak, yaşayan tüm halk, yabancılarla aynı haklara sahip olacak…

Daha düne kadar nüfus sayımında bile yeri olmayan kadınlar da erkeklerle eşit hale gelecekti.

Ve ardından ekonomide bağımsız için de yabancıların elinde olan her ne varsa ki buna, liman, tren işletmeleri ve elektrik idaresinden tutun, bankalara kadar hepsi Türklerin eline geçecekti…

Sonuçta geçti de…

Ama bunun için öncelikle halkı ortak bir kimlik etrafında toplamak, bir ulus kimliği kazandırmak, ülkede yaşayan halkın ortak dil, kültür ve tarih etrafında birleştirilerek laik bir ulus devlet oluşturulması gerekiyordu.

Çünkü dünyada ülke halklarını ortak ideallerde birleştirebilen tek devlet sistemi ulus devlet modeliydi…

Bunun için ne gerekiyorsa o yapılarak ülkede herkesin sadece kadın, erkek değil, hemen her türden etnik ve dini kimlikteki insanların daha düne kadar hiçbir hakkı olmayan tebaa konumundan herkesin birbiriyle eşit olan yurttaş olması da sağlandı…

Yani bugün  

Hani birileri bu kadar emek ve mücadeleden sonra akıllarınca Ulus kimliği yok sayıp…

Yerine dini ve etnik kimlikçikleri koymaya çalışıp…

Memleketi milyonlarca yabancıyla doldurmaya çalışıyorlar ya…

Bilinmeli ki; ulus kimlik bir ülkenin tutkalıdır…

Çimentosudur…

Eğer onu yok sayıp toplumu etnik ve dinsel alt kimliklere ayırmaya kalkarsanız…

Sadece BOP’a hizmet edersiniz, başka hiç bir şeye değil…

 

05-09-2023

Nusret KEBAPÇI