22 Haziran 2026 Pazartesi

SAHİ NE OLDU BİZE…

 

SAHİ NE OLDU BİZE…

Farkında mısınız bilmiyorum, uzunca bir süredir toplumda saygının, sevginin, kardeşliğin, dayanışmanın, hatta yardımlaşmanın bile yok olduğu; üstelik toplumda bu duygu ve düşüncelerin tam karşıtı duygu ve düşüncelerin çoğaldığı da çok üzücü ama ne yazık ki gerçek.

Bunu gün içinde yaşadığımız pek çok olayda olduğu gibi trafikte, otobüste birbirimize olan duygu ve düşünce değişikliğinden anlamak da mümkün. Çünkü birileri toplumda birlik, beraberlik, kardeşlik, dayanışma, ortak duygu ve düşüncede birleşilmesini istemiyor.

Şöyle bir düşünün. Toplumda birbirimizle herhangi bir konuda fikir alışverişi, siyasi tartışma bile yapamıyoruz. Hemen saldırıya geçmeler, tehditler gırla gidiyor.

Peki, niçin böyle oluyor biliyor musunuz? Nedeni şu: Hani birileri zaman zaman ortaya çıkıp "eski Türkiye" gibisinden akıllarınca mevcut iktidar öncesini karalamaya çalışıyorlar ya… İşte o dönemde, daha doğrusu 1980 öncesi dönemde, ülkede ulusal politikalar uygulanmaktaydı. Bunun halk içindeki yansıması olarak toplum içinde aynı milletin bir parçası olmanın getirdiği onur, gurur ve vatan, millet, Atatürk sevgisi toplumu yeterince bir arada tutmaya yetiyordu.

O dönemi anımsayanlar bilir. Çocukluğu o dönemlere rastlayanlar hatırlarlar sanıyorum. Ders kitaplarında cumhuriyet düşmanı, gerici, emperyalist destekli ayaklanmalar; yine emperyalist destekli bugün her ne kadar farklı adlarla da olsa aynı amaca hizmet eden dernek ve partiler açıkça amaçlarıyla birlikte yer almaktaydı.

Ama ne zaman ki 1980 darbesi oldu, işte onunla birlikte ulus devlet politikasından dönüş başladı. Öyle ki federasyon tartışmaları bile açıkça yapılabiliyordu. Tabii bu tartışmaların her zaman ulusal ekonomik politikanın terk edilip ekonominin küresel piyasaya teslim edilmekle paralel gittiğini de akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Hem zaten 1980 sonrası iktidara gelen partilerin neredeyse tamamının ekonomiyi küresel sermayeye teslim etmekle, ulusal kimliği yok etmek anlamında neredeyse aynı düşüncede olduklarını; bir dönem Atatürk resimlerinin duvarlardan indirildiğini, dahası bazı üniformalardan Atatürk brövelerinin çıkarıldığını da unutmamak gerekiyor. Her ne kadar bu konuda istedikleri sonuçları alamasalar da epeyce aşama kat ettikleri de bir gerçek.

Artık açıkça da görülüyor ki Atatürk’ün kurduğu ulus devletin, anayasa değişikliğiyle kaderinin ne olup olmayacağına ilişkin bir karar durumuna geldiğimiz de ortada.

Ve görülen odur ki Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti kuran parti de yapılan operasyonla, ABD’nin istediği anayasa değişikliklerini gerçekleştirmek adına siyasal İslamcı iktidarla işbirliği içinde, Osmanlı millet sistemi de denilen, toprak olarak ayıramasalar da kimlik olarak ayrıştırabilecekleri, çok kimlikli ve her an parçalanabilecek Lübnan tarzı bir devlet için ikna edilmiş görünüyor…

Bunun da amacı, Ortadoğu coğrafyasında İsrail’den daha büyük, daha güçlü bir ulus devlet olmamasıdır. Tek neden budur.

Tüm bunların yapılabilmesi için de ulusal birliğin önemsiz hale gelmesi, hemen herkesin ortak bir duygu ve düşünce içinde olmaması, her türden tarikat, cemaat ve etnik kimliklere kapı aralanarak toplumsal birliğin adım adım yok edilmesi gerekiyor. Hem zaten güçlü bir ulus duygusu varken başka türlü bir düşüncenin yaşama şansı da yoktur. İşte bunun için önce ulus kimliğin sönümlenmesi gerekiyor.

İşte gerek Ege’de adaların işgal edilmesine karşın ses çıkarılmayıp göz yumulmasının, gerek Kıbrıs’ta hiçbir somut adım atılmamasının nedeni budur. Biliyorlar ki iktidar bu konularla ilgili en küçük bir hareket demiyorum, açıklama bile yapsa, yıllardır Türk ulusunu yok edip çok kimlikli hale getirmekle ilgili projelerin tamamı çöpe gider ve Türk kimliği ayağa kalkar. Hatta yabancı kaynaklardan öğrendiğimiz Mavi Vatan projesinin şimdilik rafa kaldırılmasının ana nedeni de budur.

Demek istediğim, toplum olarak üzerimize oynanan oyunun ne yazık ki çok farkında değiliz. Ama bilinmelidir ki gelecekte de Osmanlı millet sistemi değil, Türkiye Cumhuriyeti yani üniter bir ulus devlet olarak varlığımızı sürdürebilmemiz için ulusal birliğimizi yeniden kurmak, yabancılara satılan her ne varsa topraktan sanayiye, limandan, madenlere kadar tekrar millileştirmemiz gerekmektedir.

Değilse, dün Libya’da, Irak’ta, Suriye’de olanlar bizde de yaşanacaktır. Üstelik işgalle falan değil, sadece anayasa değişikliğiyle.

Bilmem anlatabildim mi?

15 Haziran 2026
Nusret KEBAPÇI

 

8 Haziran 2026 Pazartesi

ANAYASAL MONARŞİ

 

ANAYASAL MONARŞİ

Aslında tüm olay, altyapı ile üstyapı arasındaki o köklü çelişkiden kaynaklanmaktadır. Eğer bir ulus; sanayiden tarıma, madenlerinden liman ve gümrüklerine kadar hemen her alanda tam anlamıyla egemense, elbette siyasette de ulusal çıkarı gözetmek, ulus kimliğini ve bilincini korumak, ekonomik bağımsızlığın yanında siyasi bağımsızlığı da muhafaza etmek zorundadır.

Ama siz ekonomiyi ulusal olmaktan çıkarır, ülkenin pek çok alanındaki tekelini yok edip sanayiden tarıma, madenlerden liman ve gümrüklere kadar her şeyi yabancılara teslim ederseniz, ister istemez böyle bir ülkeyi ulusal birlik içinde tutarak ve ulusal çıkarı koruyarak yönetemezsiniz. Bu durumda zaten ulusal birliktelik kalmayacağı gibi, çok kimliklilik de ülkenin yeni harcı haline gelecektir. Yani bir yandan ekonomiyi küresel sermayeye teslim edip, diğer yandan ulus kalmak ve ulusal politikalar uygulamak mümkün olamamaktadır. İşte böyle olunca da emperyalist ülkelerin baskısına boyun eğmek kaçınılmaz hale gelmektedir.

Zaten siyasal İslam’ın mantığı da emperyalizme boyun eğip ulus devlete karşı olmaktır. Bu sefer de tam olarak böyle olmaktadır. Yine her zamanki gibi talimat ABD’den, uygulamak bizden. Birileri her ne kadar yerli ve milli olduklarını söylüyor olsalar da ne yazık ki gerçek budur.

Üstelik ABD güdümünde olmamız öyle yeni falan da değildir. Nereden baksanız 80 yıllık bir geçmişe dayandığı bile söylenebilir. Ancak ilişkiler, hiçbir dönem son 20 yılda olduğu gibi ABD temsilcisinden talimat alınıp yerine getirilmesi düzeyine düşmemiş, hiç bu kadar açık ve alenen olmamıştır.

Öyle ki, adamlar açıkça bize bir Ortadoğu ülkesi olduğumuzu ya da olmak durumunda kaldığımızı söylemekle kalmadılar. Önümüzdeki dönemde nasıl bir siyasi sistemle yönetilmemiz gerektiğinin yanında, üniter yapımızdan vazgeçmemiz gerektiğini, dahası monarşik ve Osmanlı millet sistemi adı altında ulus kimliğinin bulunmadığı, hemen her türden etnik ve dini kimliğin bir anlamda özerk olabileceği bir devlet sistemini bile önerdiler demiyorum, resmen dayattılar.

İşte "terörsüz Türkiye" komisyonunun kurulması da, "eşit yurttaşlık" tartışmalarının yapılması da, "kurucu önder" gibi kavramların ortaya atılmasının nedeni de budur. Son zamanlarda sıklıkla gündeme getirilerek tekrarlanan anayasa değişikliği söylemlerinin arkasındaki gerçek sebep; ABD tarafından ülkemize dayatılan, İsrail’in bölgede ulus devlet istemediği şeklinde dile getirilen, aynı zamanda monarşik ve Osmanlı tipi, çok kimlikli, çok kültürlü bir toplum yapısına dönüştürülmek istenmemizdir. Yaşananlar, hep o talimatların yerine getirilmeye çalışılmasından kaynaklanmaktadır.

Ülke vahşi bir neoliberal sistemle talan edilip soyulurken, değiştirilmek istenen anayasa ile aslında bu talana karşı mücadele eden işçi sınıfını, köylüleri, hatta her an emperyalizme karşı çıkabilecek durumda olan ulusu topyekûn tasfiye etme tezgâhı kurulmaktadır. Sözde çok kimliklilik adına, sömürüye karşı durabilecek o bütünleşik sınıf kimliği parçalanmakta; toplum da ulus olmaktan çıkarılarak etnik ve dinsel kimliklere bölünmekte ve direniş gücü yok edilmek istenmektedir. Çıkarılmak istenen bu yeni anayasa, aç bırakılan maden işçilerinin karşısına polisi diken, toprağını ve deresini maden şirketlerine karşı korumaya çalışan köylünün karşısına devletin gücünü çıkaran, yani doğrudan soygun ve talandan yana olan neoliberal anlayışın, işçi sınıfını ve ulusu zayıflatma aracıdır.

O halde şöyle bir düşünelim: Mevcut Anayasaya göre seçilmiş bir meclisin anayasa değişikliği yapma Veya yeni bir anayasa yapma yetkisi olmalı mıdır?

Bir futbol takımı düşünün. Maçın tam ortasında bir an oyunu durdurup, futbolla ilgili herhangi bir kuralı öne sürerek bunu hemen değiştirmek ve buna göre maça devam etmek istemesi ne kadar saçma sapan bir olaysa; mevcut anayasaya uymak konusunda yemin etmiş vekillerin dönemin ortasında "Biz bu anayasanın falan maddelerini beğenmiyoruz" diyerek değişiklik talep etmesi de emin olun o kadar saçmadır. Genelde anayasalar darbe veya devrim gibi olağanüstü koşullarda, toplumun çeşitli kesimlerinden belirli kıstaslara göre seçilen "kurucu meclisler" tarafından yapılır veya değiştirilir.

Ancak görünüyor ki birilerinin acelesi var. Çünkü ABD, Türkiye’nin bir an önce BOP kapsamında monarşik ve çok kimlikli bir ülke olmasını istiyor.

Peki neden? Çünkü emperyalizm parlamenter, demokratik ülkeleri sevmez. Bilirler ki o ülkelerde iktidara isteklerini kabul ettirmiş olsalar bile karşılarında bir muhalefet vardır. Bir an 1 Mart Tezkeresi tartışmalarını gözünüzün önüne getirin. Muhalefet sessiz kalsa bile sendikasıyla, meslek odasıyla, demokratik kitle örgütleriyle tepki koyabilecek örgütlü, geniş bir kesim vardır. Ayrıca kuvvetler ayrılığı olduğundan, bağımsız yargı organının karşı durması gibi bir durum da haliyle söz konusudur.

Bu durumda ABD açısından, üniter ulus devlet yerine çok kimlikliliği, yani Osmanlı millet sistemi denilen ve sıklıkla Türk, Kürt, Arap, Alevi gibi sözcüklerle zaman zaman ifadesini bulan etnik ve dinsel kimlikli, çok hukuklu bir sistemi yürütmek, ancak ve ancak ABD tarafından desteklenebilecek monarşik bir başkanlıkla mümkün olabilir. İşte tüm bu anayasa tartışmalarının esbabı mucibesi budur.

Yani uzun sözün kısası: Ya Atatürk İlke ve Devrimlerinin ışığında, üniter ulus devletimizle birlikte sendikamız, meslek odamız, demokratik kitle örgütlerimiz, bağımsız yargı ve yasama için mücadele edeceğiz ya da değişmeyen tek kişinin bundan sonra her hakka sahip olacağı bir monarşinin tebaası olacağız.

Ortası yok.

09 Haziran 2026

Nusret KEBAPÇI

 

1 Haziran 2026 Pazartesi

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE KAYYUMUN ARKA PLANI

 

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE KAYYUMUN ARKA PLANI

Aslına bakarsanız, bazıları kayyuma destek vererek iktidara yakın olmayı "milli bir çizgiye yönelmek" olarak görse de ortada büyük bir tuhaflık olduğu aşikârdır. Neden mi?

Bir iktidar düşünün; görünüşte her ne kadar siyasal İslamcı politika uygulandığı izlenimi yaratmaya çalışsalar da dış politika tamamen ABD'ye endeksli olup ekonomide yapılanlar da neoliberalizmdir. Yani "milli sanayi, tarım, hayvancılık, maden" denilmeden, ülkedeki hemen her alandaki üretimin bitirilmesi ve ekonominin hiçbir koşul ve kural olmaksızın küresel sermayeye terk edilmesidir. Böyle olup ülke hemen her alanda acımasız ve vahşi bir kapitalizme teslim edilince, siyaset de ister istemez o küresel sermayenin çıkarına göre şekillenmek durumundadır. Bu sistemde sermaye alabildiğine özgür olup ülkeyi dilediği gibi talan edebilirken, bu yıkıcı ekonomik politikalara karşı durmak, mücadele etmek, direnmek, hatta grev yapmak neredeyse yasaklanabilmektedir. Çünkü uygulanan neoliberalizm bunu gerektirmektedir.

Düşünebiliyor musunuz? Bir kişinin emriyle Meclis'in ruhu bile duymadan, bir anda pek çok ilin neredeyse yüzde sekseni maden alanı ilan edilebilmekte. Öncesinde devlete ait olan sağlık kurumları, yol, köprü, havaalanı fark etmeksizin satışa çıkarılabilmekte; zeytinlikler ve tarım alanları tamamen yok edilebilmektedir.

Ülkenin beslenmesi açısından stratejik önemi olan tarım çökertilip hayvancılık bitirilirken, ülke tamamen dışa bağımlı hale getirilmekte; ithalata dayalı ekonomiyle ülke değil, maalesef bazı yandaşlar istedikleri gibi zenginleştirilebilmektedir.

Tabii bunun sonucunda da başta ülkenin çiftçisi olmak üzere, işçisi, memuru ve emeklisi derin bir yoksulluğa terk edilmektedir.

Madalyonun diğer yüzünde ise toplumu bir arada tutan, ulus devletin temel dayanakları olan ulus bilinci, laiklik ve milliyetçilik tamamen göz ardı edilmekte. Atatürk, Türk, hatta Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı anımsatacak isim ve kavramlar hemen her yerden kaldırılırken; tersine, Cumhuriyet ve Atatürk devrimlerine o dönemde bayrak açmış, isyan etmiş figürlerin isimleri de pek çok yere verilebilmektedir. İşin doğrusu bu tablo, nereye doğru varılmak istendiğini gayet net bir şekilde göstermektedir.

Ama bazıları için tüm bunların hiçbir önemi yoktur. Onlar ne 13 yıldır bilerek kaybedilen seçimlerin nedenini önemsemektedirler, ne de TESEV’in ne olduğunun, kimin adına hareket ettiğinin farkındadırlar.

Elbette bu yazdıklarım, her zaman olduğu gibi yine sadece anlayanlara... Aslına bakarsanız, sadece biraz dikkat etmek bile yapılmak isteneni görmeye yeter. Ancak dediğim gibi, sadece biraz dikkat!

Şimdi şöyle bir Ortadoğu haritasına bakın. Bölge ülkelerinin İran’ın mücadelesi sonucunda, ABD’nin yanında durmaları çok mümkün değil. Avrupa ülkelerinin önemli bir kısmı da ABD’nin hamlelerini onaylamıyor.

Böyle olunca da bölgede ABD’nin çok güvendiği; hatta onun uğruna İstanbul Boğazı’nın yanına başka bir kanal açarak ABD’yi her türlü riske karşın Karadeniz’e sokmaya çalışan bir ülke kalıyor. Ne demişti bir ABD temsilcisi? Hatırlayın: "Meşruiyeti biz veriyoruz."

Yani sonuçta ABD'nin meşruiyet desteğiyle, ABD tarafından dayatılan monarşik bir yönetim altında Osmanlı millet sistemine koşar adım gitmekteyiz. Bazıları henüz anlamasa da olay budur.

Bu nedenle de ABD, şimdiye kadar Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) uygulanması için test edilmiş; Irak, Libya ve Suriye’de kendi adına büyük görevler üstlenmiş mevcut bir iktidar varken, geleceği henüz belirsiz olan, güvenip güvenemeyeceğini henüz kestiremediği başka bir partiye şimdilik bel bağlayamıyor. Bu yüzden de mevcut iktidar partisine, bölge planları ve yapılacak anayasa değişikliğiyle kurulmak istenen federatif yapı için biraz daha zaman kazandırmaya çalışmaktadır.

İşte tam da bu yüzden, mevcut iktidar partisinin yapılacak herhangi bir seçimde kazanabilecek bir oy alabileceği konusu tehlikede görününce, geriye ana muhalefet partisinin mutlak butlan kararıyla parçalanması kalmaktadır.

Böyle olunca da 12 Eylül döneminde uygulanan, ancak o yıldan beri terörle doğrudan ilişkisi bilinen yapılara bile uygulanmayan kayyum anlayışı, her türlü siyasi risk göze alınarak devreye sokuluyor.

Yani demek istediğim tüm olay; CHP’nin parçalanarak bir kesiminin teslim alınması ve planlanan anayasa değişikliği için gereken o kritik çoğunluğun her ne pahasına olursa olsun sağlanmasıdır.

Asla başka bir şey değil.

01 Haziran 2026
Nusret KEBAPÇI

 

31 Mayıs 2026 Pazar

MUTLAK BUTLAN

 

MUTLAK BUTLAN

Doğrusunu isterseniz, ülkemizde yaşanan siyasi gelişmeleri ABD politikalarından veya BOP sürecinden uzak düşünmek mümkün mü? Bence değil.

Neden mi? Çünkü ABD temsilcilerinin de sıklıkla dile getirdiği üzere, ABD ve İsrail bölgede güçlü, emperyalist planlarına engel olabilecek ulus devlet istemiyor. Onlar esas olarak etnik ve mezhep temelli küçük parçalardan oluşan çok kimlikli, çok kültürlü ülkeler hayal etmektedirler. Öyle olmalı ki bölgede İsrail en büyük ve güçlü bir devlet olabilsin. Böyle olunca da ABD politikaları bölgede çok kolay uygulanabilsin.

İşte ülkemizde uygulanmaya çalışılan "terörsüz Türkiye" komisyonu da, mutlak butlan gerekçesiyle – daha önce terörle ilgili olsa bile hiçbir partiye yapılmayan – partiye polisin gidip bina içinde bile göz yaşartıcı kullanılması, hatta daha önemlisi dışarıdaki birilerinin parti yetkililerine saldırtılmaya çalışılması da tamamen bununla ilgilidir.

Çünkü her iki mutlak butlan kararından da önce ABD başkanıyla yapılan görüşmeler akabinde yaşananlar gösteriyor ki, ülkenin çok kimlikli, çok kültürlü hale gelebilmesi için yapılmak istenilen anayasa değişikliğini sağlayabilmesi amacıyla mevcut iktidarın bir süre daha iktidarda kalması gerekmektedir. Ve yine bilinmektedir ki, iktidarın yaptığı ekonomik ve sosyal yıkım nedeniyle ana muhalefet partisinin herhangi bir adayı bile bu koşullarda seçimi kazanabilecek durumdadır.

Dolayısıyla bu partinin gözden düşürülmesi, parçalanması, gerekirse de fiili olarak engellenmesi gerekir ki bu anayasa değişikliğiyle gerçekleştirilmesi planlanan çok parçalı federatif Türkiye süreci kesintiye uğramasın.

Bir parti düşünün; lideri uyguladığı yanlış politikalarla 13 yıl partisini yönetmiş ama partisini tam 13 yılda girdiği tüm seçimlerde yenilgiye uğratmış. Yetmemiş, iktidar partisinin liste dışı kalmış ne kadar adayı varsa onları aday gösterip iktidara anayasa değişikliği yapabilmesi için çoğunluk oluşturmaya çalışmış. Bu da yetmemiş olsa gerek ki partiye ne kadar tarikat, cemaat, liberal, Atatürk düşmanı varsa doldurmuş. Bu da yeterli gelmemiş, ülkemizin cumhurbaşkanlığı için siyasal İslamcı birini bile aday göstermekten çekinilmemiş.

Ama ne zamanki 2023 parti genel kurulunda yenilerek başka biri parti başkanı olmuş, parti 10 yıllardır alamadığı belediye başkanlıklarını aldığı gibi oldukça çok sayıda vekil bile çıkarmış. Haliyle bu durum partiyi sadece iktidara destek veren konumdan çıkarıp iktidara alternatif yapınca, birileri hemen rahatsız olmuş.

Öyle ya, ya bu parti iktidara gelir de tabanının vatansever özelliği nedeniyle ülke tekrar Atatürk ilkelerine, ulus devlet yörüngesine dönerse endişesiyle hemen dava açmışlar. Parti bunu olağanüstü genel kurulla aşmaya çalışmış ama tekrar mutlak butlan kararı alınarak 2023 öncesi yönetime teslim edilmek durumunda kalınmış.

Normalde 13 yılda yaşanan başarısızlığı bırakın, sadece 2, bilemedin 3 seçim bile yeterli gelip ilgili parti başkanının kendiliğinden istifa etmesi gerekirken, tam tersi bir davranışla kendisi sonrasında yaşanan başarılı durum hazmedilememiş. Ve ana muhalefet partisini tekrar iktidar yapmak konusunda yıllardır alınamayan, son yıllarda alınan belediyeler bile dava konusu yapılabilmiştir.

Şimdi düşünmek gerekir… Bu durum kimin işine gelir?

Belki içinizden, "Bir insan bütün bunları neden yapar, amacı ne olabilir?" diye bir soru geçebilir. Hemen söyleyeyim: Mevcut iktidar, göreve geldiği günden bu yana anayasanın ilk 4 maddesinin yanı sıra, vatandaşlık bağını kuran 66. ve anadil eğitimini ilgilendiren 42. maddelerini değiştirmek için zemin aramaktadır. Zamanında bu dönüşüme çanak tutan ve şimdi de "mutlak butlan" kararıyla tekrar parti yönetiminin odağına yerleşen genel başkan ise, sözde sivil toplumcu anayasa taslaklarıyla gündeme gelen, ulus devlet karşıtı TESEV’in (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) kurucularındandır. Hani bazılarının akıllarınca önemsizleştirmek için "Kanarya Sevenler Derneği" muamelesi yaptığı bu vakıf, asıl düğüm noktasıdır. Zaten ancak TESEV zihniyetine sahip bir liderlik, anayasa değişikliği dayatmalarına açık veya örtülü destek verebilir.

Şimdi belki bazılarınız, bu süreçte CHP’ye yönelik operasyona kendince pek çok kılıf uydurarak destek verebilir; mevcut parti siyasetine haklı eleştiriler yöneltebilir. Bu eleştirilerinizde sonuna kadar haklı da olabilirsiniz. Fakat bence bu tasfiye ve müdahaleye alkış tutmak, bugün bir siyasi anlayış açısından yapılabilecek en büyük hata olacaktır.

Neden mi? Çünkü bugün, sorumluluğu olmayan ama yetkisi sınırsız olan mevcut cumhurbaşkanlığı sisteminde; tek bir imza ile illerin önemli bir kısmı orman vasfı dışına çıkarılabilmekte, devlet eliyle yapılan hastaneler, köprüler, otoyollar ve havaalanları satışa sunulabilmektedir. Dere, orman, sit alanı demeden yine tek bir imza ile on binlerce maden ruhsatı dağıtılmakta, Heybeliada’da ruhban okulu açılması için çalışılmakta ve ülke, komşu ülkeler yerine çok uzun yıllar boyunca ABD’den çok daha pahalı doğal gaz alımına bile mahkûm edilebilmektedir.

Daha da ötesi; muhalefetin bu tür yargısal operasyonlarla felç edilmesiyle birlikte, anayasadaki "Türk ulus kimliği" tasfiye edilerek; çok kültürlü, çok kimlikli bir federatif düzenin kurulmasının önü tamamen açılacaktır.

İşte bu yüzden, CHP’nin sadece "parlamenter sisteme geçiş" ve "yetkisiz, sembolik cumhurbaşkanlığı" hedefi bile Türkiye’nin demokratik geleceği ve bütünlüğü açısından hayati öneme sahip bulunmaktadır.

Sözün özü: Bugün CHP’ye yönelik "mutlak butlan" operasyonuna ve partinin geriye doğru dizayn edilmesine destek verenler; parlamentonun tamamen devre dışı kalmasını, denetimsiz ve tek adam güdümlü bu sistemin kalıcılaşmasını savunanların ta kendileridir.

Gerisi hikâyedir.

25 Mayıs 2026
Nusret KEBAPÇI

 

18 Mayıs 2026 Pazartesi

19 MAYIS: BİR ULUSUN BAĞIMSIZLIK YOLCULUĞU

 

19 MAYIS: BİR ULUSUN BAĞIMSIZLIK YOLCULUĞU

Aslına bakarsanız; Atatürk, Cumhuriyet ve ulus devlet gibi konuları konuşabilmek için az da olsa tarih bilmek gerekir. Ne yazık ki iş öyle yürümüyor. Bugün üniversitelerimiz ve tarih konusunda yetkin olduğunu düşündüğümüz pek çok aydın, her nedense Atatürk ve Cumhuriyet tehdit altındayken susmakta; bu konularda tepkisini veya fikrini ifade etmekten kaçınmaktadır. Meydan böyle boş kalınca da ortalık, çoğunlukla iktidar yanlısı fesli bir zihniyetin müritlerine kalmaktadır.

Neyse, sözü çok fazla uzatmadan konumuza gelelim.

Memlekette Mondros Ateşkes Antlaşması'nın ardından Sevr imzalanınca; önce İzmir’den başlamak üzere ülkenin dört bir yanı İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan askerleri tarafından işgal edilmeye başlandı. İzmir demişken, sanıyorum hiç kimse gazeteci Hasan Tahsin adını unutmamıştır. Ama buraya küçük bir parantez açalım: Bu kahraman gazetecinin gerçek adı Osman Nevres’ti... Neyse, biz parantezi kapatıp devam edelim.

Zamanın emperyalistlerinin ve işgalcilerinin talimatlarını harfiyen uygulayan saray, normal şartlarda saldırıya uğrayan hemen her ülke gibi ordusunun başına geçip vatan savunması yapması gerekirken büyük bir rehavet içindeydi. İşgalcileri ne kadar memnun ve mutlu ederlerse bu felaketten o kadar kolay kurtulabileceklerini zannediyorlardı. Fakat öyle olmadı; Mondros gereği orduyu bile terhis ettiler.

Ne zaman ki bu gidişattan memnun olmayan başta Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, Karadeniz bölgesinde işgale karşı direnen vatanseverleri örgütlemek üzere 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’a vardılar; işte o zaman tarihin akışı değişti.

Atatürk’ün Samsun’a vardığında ülkenin durumuna dair yaptığı tahlil çok önemlidir. Ne diyordu Atatürk özetle? Ülke perişan durumda, memleketi yönetenler düşmanla iş birliği içinde; ülkenin sanayisi, bankası, hatta limanları bile yabancıların elinde... Hani her yıl kutladığımız ama içimizden birilerinin anlamını bile bilmediği Kabotaj Bayramı var ya; işte o, deniz taşımacılığının ve limanların millileştirilmesini ifade eder. Cumhuriyet öncesinde denizlerimiz tamamen yabancıların kontrolündeydi.

Öyle ki, ülkenin bir merkez bankası bile yoktu; adı "Osmanlı" olan ama gerçekte İngiliz-Fransız ortaklığına dayanan Osmanlı Bankası bu görevi yürütüyordu. Bu arada hâlâ Osmanlıcılık oynayanlara da küçük bir hatırlatma yapmak gerekir: Osmanlı ekonomik olarak zaten çoktan bitmişti. Çünkü Reji İdaresi adı altında tütün gibi en önemli gelirleri tahsil etmekle görevli yabancı bir şirket kurulmuştu. Bu şirketin, türkülerde bile geçen "kolcu" denilen 6 bin civarında silahlı gücü vardı. Ülkenin vergileri ise Düyûn-ı Umûmiye denilen, emperyalistlerin kurduğu bir örgüt tarafından doğrudan toplanmaktaydı.

Neyse, ayrıntıya fazla dalmadan devam edelim. Samsun’dan Amasya’ya geçildi ve tam bağımsızlık hedefleyen tarihi bir genelge hazırlandı. Ardından Erzurum ve Sivas kongreleriyle halkın birleşmesi sağlandı. O dönemde İstanbul'daki bazı teslimiyetçi aydınlar ve çevreler tarafından tek kurtuluş çaresi olarak hararetle savunulan İngiliz ve Amerikan mandacılığı fikri, bu kongrelerde "Manda ve himaye kabul olunamaz!" denilerek kesin ve net bir dille tarihin çöp sepetine atıldı.

Mücadele eden tüm güçler, sonradan Ankara’da kurulacak olan Büyük Millet Meclisi çatısı altında birleştirildi. Dağınık olarak savaşan vatansever milis güçler düzenli ordu şeklinde örgütlendi. Sonuçta, büyük zaferin ardından düşman denize döküldü ve ardından Cumhuriyet ilan edildi.

Bunun arkasında ise Osmanlı döneminde yaşanan acı tecrübelerden alınan dersler vardı: yabancı devletlere ekonomik ve siyasi olarak bağımlı olmayacak, tamamen bağımsız bir ulus devlet kurulmak isteniyordu. İşte 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet, tamı tamına bu iradeyi ifade ediyordu.

Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte, yabancıların elinde olan her ne varsa millileştirilmeye başlandı. Kaldı ki o dönemde İstanbul’da su bile, bugün şehir şebekesi anlamına gelen "Terkos" adlı yabancı şirketin elindeydi. Su, limanlar, demiryolları, bankalar, sanayi, madenler... Yani hemen her stratejik alanda millileştirmeler yapıldı. TCDD (1924-1927), THK (1925), Sümerbank (1933), Etibank (1935) ve MTA (1935) gibi devasa kuruluşlar işte o dönemin eseridir. Bunların tamamı ne kadar zaman içinde yapıldı biliyor musunuz? Tümü sadece 15 yılda! Üstelik bu sürenin önemli bir kısmı emperyalist işbirlikçisi gerici isyanları bastırmakla geçerken, bir yandan da ulus devletin köşe taşları olacak devrimler hayata geçiriliyordu.

Biliyorsunuz ki bunun da en temeli laiklikti. Çünkü laiklik, gerçek anlamda tüm inanç ve dini düşüncelerin eşit kabul edilmesinin yanında, aynı zamanda kamusal alanın (kişisel olanın dışında hemen her alan) ulusal egemenliğe tabi olması; etnik ve dinsel örgütlenmelerin kamusal alanda söz sahibi olamamaları, devlet içinde örgütlenememeleri demekti.

Böyle bakınca, Atatürk Devrimleri içinde Kılık Kıyafet Devrimi'ne değinmeden de geçmek olmaz.

Çünkü Atatürk, millî bir eğitim sistemi de olmayan Osmanlı’da eğitimin önemli ölçüde tarikat ve cemaatlere bırakılmış olduğunu görüyordu. Bunlardan her biri de kılık kıyafetleriyle diğerlerinden farklılıklarını göstermek çabasındaydı. Tüm bu tarikat ve cemaatlere ayrışmış bir kitleyi tek bir ulus, yani Türk kimliğinde birleştirmek istediği için, görünürdeki bu tarikat-cemaat farklılıklarının bunu engelleyeceğini düşünmekteydi.

İşte bu nedenle, esas olarak kamudaki memurların kılık kıyafetini etnik ve dinsel kimliklerden kurtarıp tarafsız hale getirmek gerekiyordu ki, halk yan yana ayrımsız gelerek birleşsin, dayanışsın ve millet olabilsin. Aslında eğitim de aynı şekilde çok parçalı olmaktan çıkarılıp tamamen ulusal olmalıydı ki, toplum aynı düşünce, duygu ve ilkelerde birleşsin. Tevhidi Tedrisat'ın esas önemi buradaydı.

Demek istediğim, tüm devrimlerin amacı bir ulus meydana getirmekti.

Ama 19 Mayıs 1919'un üzerinden geçen 107 yıldan sonra, görüyoruz ki başta bu ulusu ayakta tutan ulusal ekonomi yok edilerek ülke küresel sermayeye açık pazar yapılmakta. Bu nedenle de toplumdaki Atatürk sevgisi ve ulus bilinci yok edilmeye çalışıldığından, Atatürk ve Cumhuriyet devrimleri tartışma konusu olmakta. ABD tarafından yapılan dayatmalarla da ülke, sözde "terörsüz Türkiye" gerekçesiyle Osmanlı Millet Sistemi de denilen tekrar ulus öncesi etnik ve dini kimlikçiklere dönüştürülmeye çalışılmaktadır…

Bunun için de Tevhid-i Tedrisat Yasası'na aykırı bir şekilde her tarikata, cemaate, emperyalist ülkelere ve her türden şirkete okul açma izni verilerek, ulusal duygudan uzak öğrenci yetiştirilmekte ve çok kimlikliliğe zemin hazırlanmaktadır.

Ve artık anlaşılmalıdır ki bu gidişi durdurmanın tek bir çözümü bulunmaktadır. O da tekrar Atatürk İlke ve Devrimleri rotasına girerek ekonomik ve siyasi bağımsızlığı hedeflerimizin başına koymak; bunun yolu da başta madenler, enerji, iletişim, ağır sanayi ve dış ticareti devletleştirmek; eğitimi de tekrar devlet eline alarak toplumda ulusal duyguları güçlendirmekten geçmektedir.

Eğer bu iradeyi bugün gösteremezsek, yarın savunacak vatanımız bile olmayabilir.

Tercih sizin…

18 Mayıs 2026
Nusret KEBAPÇI

 

16 Mayıs 2026 Cumartesi

ÇAKAR LAMBA AYRICALIĞI VE NEOLİBERALİZM

 

ÇAKAR LAMBA AYRICALIĞI VE NEOLİBERALİZM

Geçtiğimiz günlerde bir gazetecinin kızının, çakar lambalı aracıyla trafikte yakalanması ve ardından ilgili yazarın, durumu gündeme getiren medyaya yönelik saldırgan, hakaret içeren üslubu gündeme oturdu. Ancak mesele, göründüğünden çok daha derin ve vahimdir. Bu olay, aslında topluma "kuralsızlığın" yeni bir normal olarak dayatılmasının somut bir dışavurumudur.

Bugün öyle bir noktaya geldik ki; sadece iktidara yakın gazetecilerin değil, çocuklarının dahi altındaki araçlarda çakar lambalar yanabiliyor. Tarikat şeyhlerinden ailelerine, iktidar partisinin il ve ilçe yöneticilerinden bazı sanayici ve sporculara kadar geniş bir kesim, bu hukuk dışı imtiyazı normalleştirmiş durumda. Öyle ki, geçtiğimiz aylarda Meclis’teki yaklaşık 1100 eski ve yeni milletvekiline trafikte her türlü kısıtlamadan muaf olma hakkı tanındığında, toplumdan yükselen ses sadece cılız bir mırıltıdan ibaret kaldı. Caydırıcı, örgütlü bir tepki ne yazık ki ortaya konulamadı.

Trafik: Bir Ülkenin Hukuk Aynası

Aslına bakarsanız, bir ülkenin trafiğine kısa bir süre göz atmak bile; o ülkede yasaların herkese eşit uygulandığı bir "ulus devlet" mi, yoksa yukarıdan aşağıya kuralsızlığın egemen olduğu "neoliberal" bir kaos düzeninin mi hüküm sürdüğünü anlamak için yeterlidir. Yol üzerindeki manzara; herkesin eşit haklara sahip birer "yurttaş" olup olmadığını ya da yasaların ayrım gözetmeksizin uygulanıp uygulanmadığını bize açıkça söyler.

Bir hukuk devletinde yasalar önünde eşitlik esastır. Eğer bir ülkede trafik, kamu hizmeti alanı olmaktan çıkıp bir güç gösterisi sahasına dönüşmüşse; orada ulusal politikalardan ziyade, sermaye ve güç odaklı neoliberal politikaların kamusal alanı yağmaladığı görülür.

İmtiyaz mı, Görev mi?

Yurttaşlık bilincinin yüksek olduğu toplumlarda geçiş üstünlüğü kişiye değil, görevin aciliyetine verilir. Ambulans, itfaiye veya organ nakil araçları, doğrudan kamu yararı gereği kuralların dışında tutulur. Ancak kime verildiği belirsiz "tahsisli plakalar" ve "çakar lambalar", anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu gibi toplumdaki adalet duygusunu da kökten zedeler. Halkın bilinçli olduğu bir ülkede "görevi kötüye kullanma" sayılacak bu durumun bizde kanıksanması, hukuk devletinin ağır bir yarasıdır.

Gelişmiş demokrasilerde bu tür ayrıcalıklar sadece en üst düzey devlet temsiliyle sınırlıdır. Avrupa’da sivil bir araca usulsüz çakar takmak sadece trafik cezasıyla geçiştirilmez; bu eylem "kamu görevini usulsüz üstlenmek" ve "sahtecilik" gibi ağır suçlar kapsamında değerlendirilir. İtalya veya İsviçre gibi ülkelerde bu durum binlerce Euro cezayı ve ehliyete süresiz el konulmasını beraberinde getirir. Batı kültüründe bir politikacının trafikte ayrıcalık beklemesi, doğrudan bir istifa sebebidir (resignation material).

Neoliberalizm ve Kamusal Alanın Yağmalanması

Bu tür ayrıcalıkların ülkemizde adeta "yasallaşması", uygulanan neoliberal politikalarla doğrudan ilişkilidir. Neoliberalizm, "kamu yararı" kavramını zayıflatıp yerine "bireysel fayda" ve "güçlünün üstünlüğünü" koyar. Trafik, en saf haliyle kamusal bir alandır. Bu alanda siyasi veya ekonomik güç sahiplerinin kendilerine "hızlı şeritler" yaratması, aslında kamusal alanın özelleştirilmesidir. Yol, toplumun ortak varlığı olmaktan çıkıp, güçlünün hüküm sürdüğü bir mülkiyet alanına dönüşmektedir.

Bu düzende ayrıcalık tanınan kişiler devletin gücünü kendi konforu için bir kalkan olarak kullanmaya başlar. Çakar lamba kullananın alt metni şudur: "Benim zamanım senin zamanından, benim işim senin hayatından daha değerli." Bu, insan onuru ve yurttaşlık bağı açısından tam bir kırılma noktasıdır.

Sonuç

Sonuç olarak; ülkemiz trafiğinde yaşanan bu kuralsızlık, aslında bugün devlet anlayışında geçerli olan neoliberal bir yönetim anlayışının trafiğe yansımasıdır. Düzeltmek kolay mı? Aslında zor değil; ama çok da kolay olduğu düşünülmemeli. Çünkü olay sadece trafikle sınırlı olmayıp; ülkenin ekonomisinden siyasetine kadar kuralsızlığın egemen olduğu sistemin yararlananlarını da karşısına alabilecek, kural ve kanunların tüm vatandaşlar için eşit ve ayrımsız uygulanabildiği bir ulus devlet ideolojisiyle bu gidişat değiştirilebilir.

Yani demek istediğim; nasıl ki ekonomi ve siyasette kuralsızlığı getiren neoliberalizmle, trafikteki kuralsızlık ya da güçlülerin hukuku birbirini tamamlıyorsa; ekonomide ve siyasette ulus bilincinin hâkim kılınması ile herkesin ayrımsız eşit yurttaş olması da birbirini öyle tamamlamaktadır. Ne zaman ki bu ülkede kişisel çıkarlar değil, ulus çıkarları korunur hale gelir; makamı ve mevkisi ne olursa olsun herkes yasa önünde eşit olur. Trafikte gerçek eşitlik de ancak o zaman sağlanır. Gerisi hikâyedir; başka bir şey değil.

11 Mayıs 2026
Nusret KEBAPÇI

 

5 Mayıs 2026 Salı

TALAN…

 

TALAN…

Ne zaman Atatürk’ten, Cumhuriyet’ten, özellikle de laiklikten bahsedilse; siyasal İslamcı çevrelerin ve onların zihniyetini taşıyanların hemen saldırıya geçerek vatan ve millet gibi kavramlar üzerine ahkâm kestiklerine tanık olmuşsunuzdur.

 Ama aslında iş o kadar basit değil. Neden biliyor musunuz? Çünkü bu kavramlar üzerinden saldıranlardan Atatürk’e saygı duymalarını zaten beklemiyorum; ancak bu kişilerin sözlüğünde zaten gerçek anlamıyla vatan, millet veya cumhuriyet gibi kavramlar yer almıyor.

Sıklıkla kullandıkları "yerli ve millî " söyleminin de; genel kabul görmüş ortak dil, tarih, ekonomi, duygu ve düşünce birliğiyle oluşan "millet" kavramıyla hiçbir ilgisi yoktur. Onların kastettiği, günümüzün "ulus" anlamına gelen milleti değil; Arapça kökeniyle, kutsal olduğu varsayılan bir kitap etrafında toplananları tanımlayan bir kavramdır. Yani onların "millet" tanımı aslında din veya ümmet anlamında kullanılmaktadır.

Bu yüzden Türk sözcüğünü kullanmayıp her yerden kaldırmaya çalışmaktadırlar. Hem ABD temsilcilerinin hem de günümüz siyasal İslamcılarının sıkça kullandıkları "Osmanlı millet sistemi" dedikleri yapı da budur.

Çünkü her iki anlayış da kendi çıkarlarına engel olacak güçlü bütünleşmiş bir ulus istememekte; hemen her tarikatın, cemaatin, mezhep ve etnik kimliğin kendi kural ve kimlikleriyle varlık gösterebileceği parçalanmış bir Türkiye özlemi içindedirler.

Bu özellikleri nedeniyle de bölge ülkeleri de dahil olmak üzere ulus devletleri parçalamak adına ABD emperyalizminin en büyük yardımcılarıdırlar desek sanırım abartmış olmayız. Bugün bölgedeki ulus devletlerin parçalanmasında nasıl aktif görev alıyorlarsa, Türkiye için de kendilerine biçilen rol hemen hemen aynıdır: Ulus devleti ümmet kimliğine dönüştürerek etnik ve dinî kimliklere ayrıştırmak. Bunun başka hiç bir anlamı yoktur.

Doğrusunu isterseniz; millet ve milliyetçilik söz konusu olduğunda anlam kazanan, sınırları belli toprak parçası olan vatan, ümmetçilikte olmadığı gibi; laiklik olmadan da bir topluluğun ümmetten millete geçmesi, oradan da vatan sahibi olabilmesi söz konusu değildir.

Çünkü ümmetçilikte, inananların olduğu hemen her yer "sınır" kabul edildiğinden ne emperyalizmin ekonomik işgali onları ilgilendirmektedir, ne de gümrüklerin korunmayıp Gümrük Birliği gibi ülkemizin elini kolunu bağlayan anlaşmalar…

O kadar ki; tarımın, hayvancılığın bitirilmesi yanında limanların yabancılara terk edilmesi, ülke kaynaklarının özel yerli ve yabancı şirketlere devredilmesi; yolların, köprülerin, havalimanlarının, hatta hastanelerin bile kamu malı olmaktan çıkarılıp yerli yabancı şirketlere aktarılması da siyasal İslamcı anlayışı hiçbir şekilde rahatsız etmez.

Onlar için ülke kaynaklarının tek önemi, o varlığın piyasa değeri olup olmadığıdır. Asla başka bir şey değil…

Bu nedenle Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana inşa edilen fabrikalar, madenler ve bankalar yani ülkenin tüm kazanımları ulus karşıtı, ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi bir değeri olmayan anlayış tarafından sorumsuzca satılabilmekte…

Vatan gibi bir kavramdan habersiz oldukları için de ülkemiz açısından çok önemli olan göl kıyısı, deniz kenarı, orman içi, dağ veya tarım arazisi denilmeden ülkenin hemen her yeri üstelik pek çok ilimizin %50'sinden fazlası maden alanı ilan edilip ruhsatlandırılabilmekte…

Buna rağmen devletin kazancı %1-2 gibi komik oranlarda tutularak ülke tam anlamıyla bir talana teslim edilmektedir.

Aslında yapılmak istenen nedir biliyor musunuz?

24 yılda ülkeye herhangi bir ekonomik değer kazandırmayıp olanı da satan; var olana bir metre yeni demiryolu, bir il bile eklemeyen; Tank-Palet fabrikasını bile elden çıkaran bir anlayışın…

Ülkede her türden üretimi bitirip yönetimi küresel merkezlere, ülke güvenliğini de NATO gibi çok uluslu ordulara ve stratejik yapılara teslim ederek, ülkemizi bağımsız bir ulus devlet olmaktan çıkarıp yabancı şirketlerin ucuz işgücü üssü haline getirilme çalışmasıdır.

Hani zaman zaman yazılarımın sonunda “iki seçenek var” diyordum ya… Bugün de değişen bir şey yok yine iki seçeneğimiz vardır

Ya ekonomisiyle ve siyasetiyle tam bağımsızlığı öngören bir iradeyi hâkim kılacağız, ya da hep birlikte yok olacağız.

Başka yol yok.

4 Mayıs 2026
Nusret KEBAPÇI