Mondros ateşkes antlaşması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mondros ateşkes antlaşması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2026 Salı

ULUS OLMAK YA DA OSMANLICILIK…

 

ULUS OLMAK YA DA OSMANLICILIK…

Son günlerde kabinedeki görev değişimlerini fırsat bilen bir kesim, hafızlık kavramı üzerinden akıllarınca Atatürk'e gönderme yapmaya ve Cumhuriyet'in kurucu değerlerini aşağılamaya yeltenmektedirler. Elbette niyetlerinin üzüm yemek olmadığını, asıl hedefin Atatürk ve Devrimleri olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak mesele sadece bu değil. Kendilerini Türk ulusunun bir parçası saymayan, daha doğrusu "Ben Türk ulusunun değil; ABD'nin, İngiliz'in ya da Batı'nın çıkarını savunuyorum" diyemedikleri için de gerçek kimliklerini gizleyerek kendilerini Osmanlıcı, Osmanlı torunu ya da İslamcı olarak tanımlayarak, hangi emperyalistin kuklası olduklarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Ama bu ne kadar sürer, ne zaman ortaya çıkar bilmiyorum ama sonuçta bir gün mutlaka ortaya çıkacaktır.

İşte bu Türk ulus devletine, Türk kimliğine düşman olan emperyalist kuklaları, buldukları her fırsatta kendilerini Osmanlı torunu gibi sıfatlarla gizleyerek; Atatürk'e, Kurtuluş Savaşı kahramanlarına, Cumhuriyet'e ve ulusal değerlere saldırmaktadırlar.

Bu nedenle onlara yanıt vermek son derece önemli…

İsterseniz buna da Cumhuriyet'e karşı kullandıkları Hilafet ve İslam kardeşliğinden başlayalım…

Bilindiği gibi ulus-devlet ve Atatürk düşmanlığı yaparken sığındıkları ilk liman hilafet veya İslam Birliği oluyor. Oysa tarihte tüm Müslümanların kabul ettiği tek bir halifelik kurumu hiçbir zaman var olmamıştır. Osmanlı'da hilafet varken bile diğer Müslüman coğrafyaların kendi otoriteleri mevcuttu.

Bugün İslam kardeşliği diyenlere sormak gerekir: ABD ve Batı Afganistan'a çöktüğünde biz mazlum Afgan halkının mı yanındaydık yoksa işgalcinin mi? Libya parçalanırken durum farklı mıydı? Irak, kimyasal silah yalanıyla yerle bir edilirken, merkezi hükümetin uyarılarına rağmen bölgedeki gayrimeşru yapılarla petrol anlaşmaları yapıp BM'den ceza yiyen biz değil miydik? Daha yakın tarihte ABD başkanı, "İsrail'in iki bin yıldır başaramadığını Türkiye gerçekleştirdi" demedi mi? Suriye'nin kuzeyinde terör koridoru açılırken sergilenen tavırlar ortadayken, hâlâ hangi İslam kardeşliğinden bahsediliyor?

Gelelim Osmanlıcılık meselesine… Öncelikle şunu belirtelim: Osmanlı bir imparatorluk yapısıydı; çok hukuklu, çok kültürlü ve çok milliyetliydi. Devletin adı Devlet-i Aliyye… Üstelik ekonomik bağımsızlığı da tartışmalıydı; bir merkez bankası olmadığı gibi, para basma yetkisi bile İngiliz-Fransız ortaklığı olan Bank-ı Osmanî-i Şahane'nin elindeydi. Daha da vahimi, Düyun-ı Umumiye aracılığıyla devletin temel gelirlerine el konulmuş, maliye yabancıların denetimine girmişti. Fransız sermayeli Reji İdaresi ise köylümüzün ürettiği tütünden tuzuna kadar her şeye ipotek koymuş, hatta kendi topraklarımızda "kolcu" adı verilen silahlı adamlarıyla halka kan kusturmuştu.

Doğrusunu isterseniz Osmanlı, yatırımı Balkanlar'a yapar; Anadolu'yu ise sadece vergi ve asker deposu olarak görürdü. Madenlerden sanata, bankerlikten sanayiye kadar hemen her şey yabancıların elindeydi. İmparatorluk, Balkan Savaşları ve ardından gelen Birinci Dünya Savaşı ile dağılma sürecine girince Halife sıfatıyla Müslüman ülkelerine "Cihad-ı Ekber" çağrısı da yapmış, ancak ne yazık ki beklediği sonucu alamamış ve Mondros ile ordusunu dağıtıp Sevr ile işgali kabullenmiştir.

Acı olan şudur ki; bugünün Osmanlıcılarının fikir babaları, o gün işgalciye tek kurşun atmadıkları gibi, Samsun'a çıkan Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı'nı engellemek için de ellerinden geleni yaptılar. Bunların bugünkü temsilcileri de "Keşke Yunan galip gelseydi" diyecek kadar gözü dönmüş, fesli bir şahsın müridi olmaktan öteye gidememişlerdir. Milli Mücadele döneminde de zaten İngiliz gemilerine binip kaçanlarla aynı zihniyeti paylaşanların, bugün vatan ve millet sevgisinden bahsetmesi sadece komedidir.

Hiç merak ediyor musunuz?

Bugün ABD emperyalizmi ve Batı, hedef aldığı ülkelerde neden laik ulus-devletleri tasfiye edip siyasal İslamcı yapıları öne çıkarmakta? Çünkü ulus-devlet, ekonomik ve siyasi egemenliğin ulusta olduğu, yetkinin parlamentoda toplandığı bir sistemdir. Fabrikasından madenine, bankasından toprağına kadar her değer ulusal çıkar için kullanılır. Siyasal İslam ise egemenliğin tek kişide toplandığı ve ekonomik iradenin emperyalizme teslim edildiği bir modeldir. Nitekim bunların akıl hocaları, "ABD gelsin, hilafeti bize versin; bizi sömürecekse de sömürsün, babasının hayrına yapacak değil ya" diyebilecek kadar bağımsızlık onurundan yoksun bir zihniyete sahiptir.

Şunu iyi anlamalıyız: Bir ülkenin bayrağının dalgalanması, o ülkenin tam bağımsız olduğu anlamına gelmez. Eğer merkez bankanızın anahtarı küresel finans merkezlerinin elindeyse, sanayiniz montajdan ibaretse ve tarımınız dış tohumlara mahkûm edilmişse; siyasi kararlarınız da kaçınılmaz olarak o borç verenlerin ipoteği altına girer. Osmanlı'nın son döneminde Düyun-ı Umumiye ve Reji ile yaşadığımız zillet, bugün modern yöntemlerle ve tek taraflı dayatılan Gümrük Birliği gibi ekonomik prangalarla tekrar önümüze konulmaktadır. Ulus-devlet bu prangaları kırma iradesidir; siyasal İslamcılık ise bu bağımlılığı kader diye yutturma çabasıdır.

Demek istediğim, ulusal çıkarlarınızı koruyan bir devletiniz yoksa fabrikalarınız, madenleriniz ve bankalarınız elden gider. Sonunda, işletmesi ve denetimi yabancılara ait olan yol ve köprülerden geçmek zorunda kalırsınız. Aslında tablo çok net: Kendilerine Osmanlıcı diyenlerin, aynı tarihsel dönemde olduğu gibi bugün de ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi bir dertlerinin olmaması; ulusal birlikteliği korumak gibi bir kaygı taşımamaları da asla tesadüf değil...

Üstelik dün Sevr'e boyun eğen zihniyetle, bugün ulus-devletin kazanımlarını emperyalist odaklara peşkeş çeken zihniyet ne yazık ki aynı kaynaktan beslenmektedir.

16.02.2026
Nusret KEBAPÇI

 

3 Aralık 2024 Salı

EĞİTİM LAİK OLMAZSA…

 

EĞİTİM LAİK OLMAZSA…

 

 

Ülkemizde en çok çarpıtılan konulardan biri ne yazık ki laiklik…

Ne zaman gündeme gelse…

Ya da

Ne zaman iktidara laikliğin göz ardı edildiği gibi bir soru sorulsa hemen karşı saldırıya geçilmektedir.

Ve her zaman olduğu gibi…

MEB ile ilgili konuda da öyle oldu.

Hemen “camiler ahır yapıldı.”

“Kuran okumak yasaklandı.”

“Okuyanlar cezalandırıldı.” gibisinden tamamen uydurma bilgiler ortalığa saçılıverdi.

Aslına bakarsanız biz bu türden saldırılara çok uzak değiliz…

Hatırlarsınız…

Gezi olayları sırasında da…

“Camiye ayakkabıyla girdiler.”

“Benim başörtülü bacıma…” gibisinden haberler memleketi yönetenlerce ortaya atılmış…

Ama her nedense…

Bu tür bilgilerle ilgili kanıtlar…

Ellerinde olduğunu söylemelerine rağmen bir türlü getirilememişti.

Tabi bu durum sadece laiklikle ilgili de değildi…

Yıllarca

Lozan konusu da bu tür bir algı operasyonuyla gözden düşürülmeye çalışılmamış mıydı?

Memleketi işgal edenlere karşı bugüne kadar en küçük söz söyleyemeyenler…

Ülkenin madenlerini…

İktidara geldikleri günden itibaren yabancılara pazarlayanlar…

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren ETİBANK ve MTA olmasına karşın…

Yıllardır…

Lozan Barış Antlaşması’nda sözde “gizli maddeler varmış ve bu maddeler Cumhuriyetin 100’üncü yılında kalkacakmış ve biz o tarihten sonra kendi madenlerimizi çıkarabilecekmişiz.” Demiyorlar mı?

Doğrusunu isterseniz…

Bir toplumu ulus bilincinden uzaklaştırıp tamamen ümmetçi yapmanın sonucudur bu.

Zaten yıllardır merak etmekteyim…

Mondros

Lozan

Sevr

Montrö, hepsini toplasan toplam 300-400 sayfalık kitap etmez ama her nedense öğrencilere dağıtılmaz.

Derslerde ayrıntılı öğretilmez…

Bir toplum hangi nedenlerle; etkileri bugün ve yakın gelecekte de devam edebilen bu anlaşmaları öğrenmekten mahrum bırakılır…

Kimse öğrenmesin ve algıyla çok daha kolay yönetilebilsin diye olabilir mi?

Neyse

Söz hazır buraya kadar gelmişken eğitimin neden günden güne milli olmaktan çıkarılarak dinselleştirildiğinden de bahsetmesek olmaz…

Öncelikle bilinmeli ki

Laiklik olmadan bir toplum millet olamaz ve millet bilinci gelişemez…

Ancak laiklik olursa…

Eğitim milli olabilir ve ekonomik ve siyasi bağımsızlık yanında…

Ulusal egemenlik…

Ortak dil…

Kültür…

Vatan…

Ve millet bilinci topluma öğretilebilir…

Ama laiklik rafa kaldırılıp

Eğitim Ümmetçi hale getirilirse bilinmeli ki…

Ne ekonomik ve siyasi bağımsızlık kalıyor ortada…

Ne ulusal egemenlik ve vatan…

Ne de tüm toplumu ortak kimlikte birleştiren millet bilinci.

Zaten eğitimin tarikat ve cemaatlere teslim edilmesinin esbabı mucibesi de budur…

Bilmem anlatabildim mi?

 

 

03-12-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

14 Ekim 2017 Cumartesi

SAHİ BİZ ATATÜRK’Ü ÖĞRETİYOR MUYUZ?

SAHİ BİZ ATATÜRK’Ü ÖĞRETİYOR MUYUZ?


Müfredattan Atatürk’ün çıkarıldığı eleştirilerine karşı “Biz Atatürk’ü 1.sınıftan itibaren öğretiyoruz” diyorlar ya…
Peki, gerçekten Atatürk öğretiliyor mu? İşte orası çok önemli…
Şöyle bir düşünün, yıllardan beri yani neredeyse son 30 yıldır ders kitaplarında Atatürk’e ait ne öğrendik…
Tamam…
Pembe panjurlu iki katlı bir evde doğduğunu hepimiz biliyoruz diyelim…
Hatta kız kardeşiyle birlikte dayısının bahçesinde karga kovaladığını da…
Ama ya sonrası, isterseniz 1. dünya Savaşı’ndan başlayalım, Çanakkale Savaşı’nda Alman komutanlara rağmen üstün basarı göstererek savaşı kazanmamızı sağladığını kaçımız biliyoruz?
Biliyor olsaydık…
Atatürksüz Çanakkale Zaferi kutlamalarına kim itibar edebilirdi ki…
Gelelim Kurtuluş Savaşı’na…
Ders kitaplarının hangisinde; Kurtuluş Savaşı için millet örgütlenmeye çalışılırken, Sarayın; “Yunanlıların Millicilerden daha iyi olduğunu” anlatıp halkı Kuvayi Milliye’ ye karşı ayaklanmaya çağıran fetvaları bulunuyor…
Ya da Derviş Mehmet’in Kubilay’ı nasıl kestiğini anlatan herhangi bir metin…
Sahi…
Şeyh Sait ve Seyit Rıza olaylarının amacının ne olduğu…
Sevr’den bu yana emperyalistlerin büyük Kürdistan kurma çalışmaları nerede yazmaktadır?
Bundan vazgeçtim…
Hani üzerine sıkça laf ediyoruz ya, neden öğrencilere bugüne kadar Sevr…
Mondros…
Lozan Anlaşmaları ek kitap olarak verilip okunması sağlanmaz, üzerinde tartışılmaz da…
Hemen her gün bir sürü uydurma bilgilerle kafa karıştırılmasına seyirci kalınır…
Sahi neden?
Topraklarımızın bir bölümünün Ermenistan, bir bölümünün Kürdistan olması için, ta o zamandan beri birilerinin emperyalistlerin desteğiyle neler yapmaya çalıştıkları hiç öğretilmez?
Ya
Cumhuriyetle birlikte yapılmasına başlanılan Devrimlerin tümünün; Osmanlıdan kalan çeşitli etnik ve dini kimliklerden tek bir ulus yaratmak için gerçekleştirilip…
Aynı dile…
Aynı tarihe sahip bireyler olmamız için çabalandığını…
Öğrencilerimize ortak milli duygu kazandırmak için eğitimin dini vakıf ve kuruluşlardan alındığını kim biliyor?
O halde söyleyin…
Kılık ve Kıyafet Devrimi’nin de amacı; toplumda farklı dini kıyafetlerin toplumu tarikat ve cemaatlere böleceği düşüncesinden hareketle sokakta yasaklayarak toplumu ulus kimliğinde bir araya getirmek değil midir?
Bugün de…
Tarikat ve cemaat kimliğini öne çıkartıp bunun kılık ve kıyafetleriyle kamuya ve okullara sokulması için çaba harcayanların Türk kimliğine düşman olmaları sadece tesadüfle açıklanabilir mi?
Ya Şapka Devrimi’nin sadece meclis ve kamuda o da sadece kamunun halk nezdinde tarafsızlığını ifade etmek amacıyla zorunlu tutulduğunu kaç kişi bilmektedir?
Yani uzun sözün kısası; çok uzun zaman var ki biz Atatürk’ü gerçek anlamıyla hiç öğretmedik…
Hem öğretmiş olsaydık…
Bu gün FETÖ…
Yarın hangisinin yabancı devletlere hizmet edeceğini bilmediğimiz bir sürü milli bilinç ve duygudan yoksun tarikat ve cemaatlere eğitim teslim edilebilir miydi?
Tabi o işin ayrı bir yanı ama bilinmesi gereken bir şey var, o da ulus kimliği yok etmeden…
Toplumu etnik ve dini kimliklere ayıracak federatif bir başkanlığın başka bir yolu yok…

13–10–2017

Nusret KEBAPÇI

4 Şubat 2017 Cumartesi

BAŞKANLIK…

BAŞKANLIK…


Aslına bakarsanız bu başkanlık işi bizimkilerden önce batılı devletler tarafından dayatılmaktadır…
Neden?
Çünkü adamlar biliyorlar ki…
Hemen her zaman bir kişiyi etkilemek…
Örgütlü…
Tepki gösterebilen bir toplumu etkilemekten çok daha kolaydır…
Yani anlayacağınız…
Osmanlının son dönemlerinde kapitülasyonlar ve dış borçlarla teslim alıp direnmeden, hemen her dediklerini yaptırdıkları…
Hatta
Mondros ve Sevr’i bile hiç zorluk çıkarmadan imzalattıkları…
Toplumu dini otorite olarak da etkileyip baskılayan halife bir padişahlığın özlemi içindedirler.
İşte bize Cumhurbaşkanlığı adı altında getirilmek istenen başkanlığın esası bu…
Tabi başkanlık deyince hemen herkesin aklına ilk gelen devlet ABD olunca insan ister istemez merak ediyor…
Bizim Cumhurbaşkanlığı sistemiyle ABD Başkanlığı arasında herhangi bir benzerlik falan var mı?
Hani ikisi de başkanlık ya o yüzden soruyorum…
Şunu kesin bir dille söylemek de yarar var…
Yok
En küçük bir benzerlik bile söz konusu değil…
Aslında ABD başkanının 7 Müslüman ülkeyle ilgili kararnamesinin sonucunda yaşananlar bile bu durumun en açık kanıtıdır…
Düşünebiliyor musunuz?
Koskoca ABD ‘de bir federal yargıç, başkanın çıkardığı kararnameyi bile askıya alıyor…
Sizce bizim için normal mi?
Bırakın başkanlığı
Şu anda bile bizde böyle bir şey söz konusu olabilir mi?
İstenilen karar çıkmadı diye üstelik davanın tam ortasında, hakimlerin görevlerinden alınıverdiğini ne çabuk unuttuk…
Ama orada öyle değil…
Çünkü adamlarda başkanın değil…
Hukukun sözü geçiyor ve ABD’de güçler ayrımı oldukça katı.
Peki, tüm bunları göz önünde bulundurursak…
Referandumla istenilen değişiklikler gerçekleşirse Türkiye’yi nasıl bir başkanlık bekliyor sanıyorsunuz…
Öncelikle şu kadarını söyleyim…
Meclisin hükümet üzerinde hiç bir denetimi söz konusu değil…
Hatta
O kadar ki…
Meclis her hangi bir bilgi almak istediğinde bile öyle şimdi olduğu gibi soru sorup başbakanın…
Ya da bakanların yanıtlaması diye bir olay yok…
Siz yazılı olarak soracaksınız…
İlgili bakan veya Cumhurbaşkanı yardımcısı dilerse 15 gün içinde yazılı olarak yanıtlayacak…
Tabi cumhurbaşkanına soru falan da sorulamıyor…
Hepsi bu kadarla sınırlı değil…
İlgili anayasa değişikliğinde Cumhurbaşkanına merkezi devlet yapısında değişiklik yapma hakkı bile veriliyor
Bir çeşit federasyon yetkisi…
Bu arada
Başkanlıkla yönetilen ülkelerin tamamının kuruluşlarından itibaren federatif devlet olduklarını da bilmeniz gerekiyor…
Yani uzun sözün kısası batılı emperyalistler Kurtuluş Savaşı öncesinde alışkın oldukları…
Tek adamla koskoca ülkeyi teslim alma olayını çok sevmişler…
Şanslarını ikinci bir kez daha denemek istiyorlar…


04–02–2017

Nusret KEBAPÇI

23 Ocak 2017 Pazartesi

YENİ MÜFREDAT…

YENİ MÜFREDAT…


Bilindiği gibi MEB uzun süredir beklenildiği gibi eğitimde müfredat değişikliğine gitmek istemektedir.
Peki neden?
Ya da şöyle soralım…
Eğer siz bu değişikliğin altında yıllardır PİSA türünden sınavlardaki başarısızlığımızın yattığını düşünenlerdenseniz…
Şu kadarını söyleyim…
Hiçbir ilgisi yok.
O halde neden ısrarla bir değişiklik dayatılmasında bulunularak eğitim dincileştirilmeye çalışılmaktadır…
Bence orası önemli…
Öncelikle bilinmesi gereken bir şey var…
Emperyalizm
Siz buna küreselleşme falan da diyebilirsiniz…
Dünyanın geri kalan ülkelerinin kendilerinin açık pazarları olmalarını ister…
Ne yapar bunun için…
İlgili ülkenin…
Tarım…
Sanayi…
Madencilik…
Ticaret…
Bankacılık dahil ne kadar şirketi varsa…
Hepsinin yabancılara satılması yönünde baskı yapar…
Tabi satılmasıyla falan da iş bitmiyor…
Çünkü onlar da…
Kurtuluş Savaşı’ndan biliyorlar ki…
Bir ülkeye…
Mondros Antlaşması’nı imzalatabilirsin…
Hatta Sevr’e de razı edebilirsin…
Ama
O ülke insanlarının kafasından…
Yüreğinden…
Ulus bilincini…
Vatanseverliği
Bağımsızlığı yok etmediğin sürece o ülkeyi tam olarak teslim almak asla mümkün değildir…
Ama anlaşılıyor ki bu kez derslerini iyi çalışmışlar…
Öyle görünüyor.
Çünkü onlar hasta adam denilen Osmanlı’nın küllerinden bile bir Cumhuriyetin çıktığını…
Tam bitti denilen yerde 3,5 yıl süren bir mücadeleyle yedi düvelin denize döküldüğünü hiç mi hiç unutmadılar…
İşte bu nedenle, geçmişten ders çıkararak…
Halkın…
Çocukların kafasından Atatürk’ü…
Bağımsızlığı…
Kurtuluş Savaşı’nı…
Emperyalizme karşı mücadeleyi…
Vatan…
Bayrak…
Türk milleti gibi kavramları silerek tüm toplumu…
Bir daha hiç doğrulmamak üzere…
Emperyalizmin kölesi yapmak istemektedirler…
Değilse daha 2011’ de MEB Teşkilat Yasası’nı değiştirerek vatanını, milletini sevmeyi kaldırıp da küresel sermayeye işgücü yetiştirmeyi koysunlar ki…
Öyle değil mi?

22–01–2017
Nusret KEBAPÇI




1 Temmuz 2016 Cuma

OSMANLI’DAN SONRASI ZULÜM DE, KİME?

OSMANLI’DAN SONRASI ZULÜM DE, KİME?


Zaman zaman belli kesimlerce Osmanlı’dan sonra zulüm uygulandığı
Ya da…
1923’den sonra baskı dönemi olduğu…
Veya 90 yıllık zulüm türünden sözler söylendiğini hep duyarız…
Tabi genel eğilim hemen Cumhuriyet döneminde bu tür bir zulmün olmadığını söylemeye itiyor bizi ama…
Hani bilinen bir kavram var ya…
Empati…
Türkçesi yerine koymak…
İşte olayları empati yaparak değerlendirmediğimiz sürece inanın bu karşı çıkanların durumunu anlamak güç…
Neden mi?
Şöyle söyleyim…
Diyelim ki aldığınız eğitim ve saraya yakın olmanız nedeniyle olaylara batılılar gibi bakıyorsunuz ve memleket için kurtuluş yolunun ancak batılı emperyalist devletlere sığınmakla…
Onların himayesine girmekle gerçekleşeceğini düşünüyorsunuz…
Hatta onlarla…
Mondros ve Sevr anlaşmasını bile imzalamış, kendinizi küçük ama bizim olsun diyen bir sarayın sahibi olarak da görüyor olabilirsiniz…
Bir anlamda saraydan başka hiç bir düşünceniz yok…
Ama birden mavi gözlü bir dev ortaya çıkıp, halkı da arkasına alarak, ne yaptığınız anlaşmayı tanıyor…
Ne de sarayınızı…
Hatta kendinizi tanrının yeryüzündeki gölgesi kabul edip memleketi yönettiğinizi düşündüğünüz anda bile, bir bakıyorsunuz ki egemenliğiniz elinizden gidivermiş…
Bu durumda siz olsanız, Cumhuriyeti sever misiniz?
Tabi benimki de soru, elbette sevmezsiniz.
Diyelim ki…
Memlekette ne var ne yok sizin…
Sizin derken yabancıları kastediyorum.
Yani demiryolları…
Tersaneler…
Limanlar…
Bankalar…
Kısacası memlekette her ne varsa onların…
Öyle olduğu gibi hani eşit vatandaşlık falan deniyor ya…
O devirde böyle bir şey de yok…
Yabancılar hemen her şeyde olduğu gibi ayrıcalıklı...
Yani uzun sözün kısası hani barış içinde yaşandı falan deniyor ya…
Hikâye…
Adamlar kapitülasyonlarla kavuştukları birçok ayrıcalığın yanında
Ne askere alınıyorlar…
Ne de vergi veriyorlar…
Hatta o kadar ki, güpegündüz cinayet bile işlemiş olsalar…
Sadece kendi mahkemelerinde yargılanabiliyorlar.
İşte bu düzen de sadece Atatürk ve Cumhuriyet sayesinde bozuluyor…
Şimdi siz olsanız elinizden bu kadar ayrıcalığı alan Cumhuriyeti ve Atatürk’ü yine de sever misiniz?
Tabi nedenlerin hepsi bu kadar değil, yabancı işgalcileri de unutmamak gerekiyor…
Hani kendinizi hazırlamışsınız…
Osmanlı’ da hasta adam konumunda, üstelik yataktan kalkacak bile mecali yok.
İşte tam fırsat bu fırsat diye kışkırttığınız gerici çetelerle birlikte memleketin basına çöreklenecek oluyorsunuz…
Atatürk önderliğindeki Türk milleti memlekete uzanan eli kırdığı gibi geriye kalanları da İzmir’den denize süpürüyor…
Uzun sözün kısası…
Atatürk’ü sevmeyebilirsiniz, Cumhuriyeti de…
Ancak bunun için ya saray artığı olmanız gerekiyor…
Ya çıkarları bozulmuş yabancıların temsilcisi…
Veya işgalcilerin torunu…
Evet, söyleyin siz hangisisiniz?

30–06–2016
Nusret KEBAPÇI




10 Haziran 2016 Cuma

“ERMENİ SOYKIRIMI” KONUSU…

“ERMENİ SOYKIRIMI” KONUSU…


Son olarak Almanya’nın da bizi Ermeni soykırımı ile suçlayan kararının ardından…
İnsan merak ediyor…
Sahi bu kararları almayan kaç ülke kaldı?
Tabi önemli olan çeşitli ülke parlamentolarının kendilerini uluslararası yargı gibi görüp bu kararları alması değil…
Asıl önemli olan, ülkemizi yönetenlerin ne olup bittiği hakkında zerrece bir fikirlerinin olmaması.
Doğrusunu isterseniz bu konu yani Ermenilere ayrı bir statü verilmesi konusu Osmanlının gündemine ta 1878’de Ruslarla yapılan Aya Stefenos…
Ardından da…
Berlin Anlaşması’yla giriyor…
Talepler hep aynı…
Hepsinde de Vilayeti Sitte denilen Ermenilerin yaşadığı 6 ille ilgili düzenleme bir anlamda özerklik benzeri haklar isteniyor…
Demek istediğim Ermenilerin toprak taleplerinin başlangıcı öyle 1915 olayları değil, çok daha öncesine dayanıyor.
Neyse, devam edelim…
Örneğin Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 24.maddesi yine bu konuyla doğrudan bağlantılı…
Ne deniyor ilgili maddede : ”Altı Ermeni ilinde kargaşa çıkarsa, bağıtlı devletler bu illerin herhangi bir yerini işgal etme hakkına sahiptir.”
Gelelim Sevr’e…
Sizce bu talepler 1878’den bu yana hemen her fırsatta gündeme getirilir de Sevr ‘de olmaz mı?
İnanın orada da 88.maddeden 93. maddeye kadar bu konuya ayrılmış…
Bu arada, bir kısa bilgi daha vereyim…
Bugün de Ermenistan’ın devlet armasında yine bildiğiniz gibi onların Ararat dedikleri bizim Ağrı dağımız bulunuyor ama her nedense memleketi yönetenlerden tık çıkmıyor…
Aynısını biz yapmış olsak…
Söz gelimi Osmanlı’nın eski bir vilayeti olması nedeniyle Selanik’i…
Sofya’yı…
Veya Kıbrıs’ın tamamını…
Bırakın anayasada yer verip devlet arması yapmayı, sadece hava durumunda Türkiye sınırları içinde göstersek, ne olur dersiniz?
Savaş çıkar demiyorum ama en azından skandal falan çıkmaz mı?
Bunları şunun için söylüyorum…
Soykırımla suçlanma veya…
Geçmişimizle yüzleşme talepleri sadece ilgili ülkeyi kınamakla geçiştirilecek kadar basit değil.
Çünkü işin içinde iş var…
Bunu bir bakıma 3 T olarak da tanımlamak mümkün.
Anlamı da…
Tanıma…
Tazminat…
Toprak…
Hani yıllardır bu konuda hiç bir uluslararası mahkeme kararı olmamasına…
Dönemin İngiltere Kraliyet Mahkemelerinde bile aklanılmasına…
Hatta
O yılların Ermenistan yöneticilerinin bile kendilerini suçlu görmelerine karşın…
Birileri neden Israrla özür dileme kampanyaları açıp…
Hemen her fırsatta Türkiye’yi suçlamaya çalışıyorlar dersiniz.
İşte hepsi…
Bizim soykırım yaptığımızı kabul etmemiz için yapılmaktadır…
Biliyorlar ki gerisi kendiliğinden gelecektir
Önce ardı arkası gelmeyen ve altından kalkılamayacak tazminat talepleri önümüze konacak…
Ardından da toprak istekleri…
Yani olay sadece alışılagelmiş basit bir suçlama değil…
Emperyalizmin Türkiye’nin parçalanması için kurguladığı 100 yıllık bir projenin ilk adımıdır…

10–06–2016
Nusret KEBAPÇI


8 Mayıs 2016 Pazar

ANAYASA’DA LAİKLİK OLMAZSA…

ANAYASA’DA LAİKLİK OLMAZSA…


Doğrusunu isterseniz bir süredir nabız yoklama çalışmaları devam etmektedir…
Hem zaten adetleridir…
Önce bir sert çıkış…
Baktılar ki meydan boş devamını getiriyorlar.
Son günlerde anayasa’dan laikliliğin çıkarılması veya dindar bir anayasa konusu sık sık gündeme getiriliyor ya…
Sizce amaçlanan şey ne olabilir?
Türkiye’de dindar olmanın ya da olmamanın önünde herhangi bir engel mi bulunuyor?
Elbette hayır.
Asıl amaç farklı…
Daha doğrusu bu iş…
Emperyalizmin yüz yıl önce yapamadığı Mustafa Kemal ATATÜRK sayesinde yarım bırakmak zorunda kaldığı Türkiye’nin sömürgeleştirilmesi projesinin devamıdır…
Biliyorum kafanız karıştı ama biraz sabrederseniz size konuyu dilimin döndüğü, kalemimin yettiğince açıklamaya çalışalım…
Hanı birileri bir süredir Osmanlı sözü eder oldular ya…
Biz de o yüzden Osmanlı’nın son döneminden başlayalım…
Hatta biraz daha öncesinden
Birinci Dünya Savası yılları…
Batılı büyük devletler çoktan karar vermiş…
Demişler ki…
Osmanlının topraklarında zengin madenler ve petrol var bu yüzden Osmanlıyı aramızda paylaşalım…
Tabi Osmanlı o dönemde sanayi devriminde uzak kalıp seferlere çıkamayıp…
Memleketi borçla idare etmeye de çalıştığı için ekonomi kötü durumda…
Doğru dürüst sanayi, işletme falan da yok. Olanlar da zaten yabancıların…
O dönemle ilgili şunu söylemek bile mümkün…
Hani yerli ve mili olmak deniyor ya işte o yıllarda yerli ve milli banka olmadığı gibi…
Devletin merkez bankası bile bulunmuyor.
Neyse lafı uzatmayalım
Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ile birlikte yenilmemizin ardından…
Önce Mondros…
Ardından da Sevr anlaşmasıyla Osmanlı hakkında idam kararı veriliyor…
Sonrasında da memleketin her köşesi bil fiil işgal ediliyor…
Tam her şey bitti, “Türk Milleti diye bir milleti tarihten sildik” dedikleri anda bir adam…
Mustafa Kemal ATATÜRK, Samsun’dan başlayan bir uzun yürüyüşün ardından memleketi düşmanlardan kurtardığı gibi…
Çeşitli etnik ve dini kimliklerden oluşan halkı da birleştirerek bir ulus meydana getiriyor…
Tabi ardından da yerli ve milli bir sanayi kurmayı da ihmal etmiyor
İşte bu durum emperyalistlerin hiç hoşuna gitmiyor ve yaklaşık 100 yıldır da fırsat kollamaktadırlar
Ve mevcut iktidar sayesinde de amaçlarına yaklaşmış konumdalar…
Neden mi?
Bir kere mevcut iktidar, ulus devlet ve kimlik değil ümmet ideolojisi taşımaktadır…
Dolayısıyla milli değil.
Bu nedenle ulus, vatan…
Bağımsızlık…
Ekonomik kalkınma, sanayileşme gibi herhangi bir dertleri de yok…
Hem olsa memleketin taşı toprağı en stratejik olanı da dahil olmak üzere “babalar gibi” satılır mıydı?
Diyeceksiniz ki tamam da laikliğe hiç değinmedin, Anayasa’da olsun mu olmasın mı?
İşte vatan, bağımsızlık, ekonomik kalkınma, yani sanayileşme ancak ulus olmakla mümkün olabiliyor…
Ve ulus olabilmenin de ilk şartı laiklik…
İsterseniz bir de tersten söyleyelim…
Laik olabilirseniz, ulus olabiliyorsunuz
Ulus olunca toprak, vatan oluyor…
Vatan olunca bağımsızlık…
Emperyalizme karşı mücadele anlam kazanıyor…
Demek istediğim işin nirengi noktası laiklik…
O olmazsa bırakın kalkınmayı, gelişmeyi, demokrasiyi falan, yurttaş bile olamıyorsunuz…

08–05–2016
Nusret KEBAPÇI


17 Eylül 2015 Perşembe

ULUS DEVLET DÜŞMANLIĞINDA BULUŞULAMAZ…


Aslına bakarsanız konu yeni değil oldukça da eskilere dayanmaktadır…
Yani 100 yıl öncesine falan.
Mondros’tu…
Sevr’di
Bunların tamamı emperyalistlerin Türkiye’yi parçalamak için kurduğu tuzaklardı…
Başaramadılar.
Ama ilginçti
Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türkiye halkı o günkü koşullar içinde…
Kendisinden kat be kat güçlü emperyalistlere karşı bir bağımsızlık savaşı verirken…
Onlar
Yani hemen her türden gerici ve bölücü örgütler, emperyalistlerin yedeğinde milli mücadele veren güçlerin üzerine saldırıyorlardı…
Sonuçta emperyalistlerle birlikte onlar da yenildiler
Ama vazgeçmediler…
“Durmak yok, yola devam”dı…
Tam Cumhuriyet kuruldu kalkınma başlayacak derken…
Bu kez de hedeflerinde Cumhuriyet vardı…
Bunda da daha öncekiler gibi yenileceklerdi yenilmesine ama
Durmayacaklardı…
Hem zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet yapısını parçalama isteklerinden hiç mi hiç vazgeçmediler…
Kimi zaman bunu düşmanca, baskıyla yapmaya çalıştılar…
Kimi zaman da…
Tekçi ilan ettikleri ulus devleti asılsız suçlamalarla yıpratıp…
Sözde demokratikleşme adı altında çok kimliklilik ve çok kültürlülüğü dayatarak…
Dedim ya amaçları 100 yıldır hiç değişmemişti…
İstiyorlardı ki Türkiye etnik ve dini kimliklere göre ayrışsın federatif bir devlete dönüşsün…
Kafanız mı karıştı
Bakın şimdi iktidar partisi ülkenin yaşadığı sorunların kaynağı olarak neyi görmektedir?
Ulus devleti…
Peki ya ana muhalefet…
İnanın onlar da çok farklı değil… 
Hem onlar da son seçim bildirgelerine yazdıkları anayasa değişikliğiyle ilgili maddede…
Anayasada etnik kimliğe yer verilmeyeceğini…
Öyle gizli saklı falan da değil…
Ayan beyan…
Açıklamadılar mı?
Bunun anlamı şuydu…
Bundan sonra Anayasa’da Türk Milleti diye herhangi bir kavram olmayacak…
Peki, ne olacaktı…
İşte sonrası oldukça karanlıktı…
Kimileri bunu anayasal vatandaşlık olarak tanımlıyordu…
Kimisi Türkiyelilik…
Kimisi de Türkiye milleti olarak yepyeni bir kavram ortaya koymaya çalışıyordu…
Doğrusunu isterseniz…
Sonuçta bunların tamamı aynı kapıya çıkıyor ve bir tane anlamı bulunuyordu…
Emperyalistler…
Ortak dili, tarihi, kültürü bulunan, ekonomisi güçlü bir Türkiye istemiyordu…
Ne mi istiyordu?
Türklerin de Sevr’ de sınırları çizildiği gibi küçük özerk bir bölgede yaşadığı, mini mini devletçikler…
İşte; emperyalizmin bu oyununu bozmak için önümüzde sadece iki seçenek bulunmaktadır…
Ya Atatürk’e, ulus devlete, Türkiye’ye sahip çıkarak millet olarak yaşamaya devam edeceksiniz…
Ya da emperyalizmin sözde yeni Osmanlıcılık adına sergilediği çok kimliklilik, çok kültürlülük oyunlarına sessiz kalıp, seyrederek parçalanacaksınız…
Ortası yok!


16–09–2015
Nusret KEBAPÇI