Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2026 Salı

ULUS OLMAK YA DA OSMANLICILIK…

 

ULUS OLMAK YA DA OSMANLICILIK…

Son günlerde kabinedeki görev değişimlerini fırsat bilen bir kesim, hafızlık kavramı üzerinden akıllarınca Atatürk'e gönderme yapmaya ve Cumhuriyet'in kurucu değerlerini aşağılamaya yeltenmektedirler. Elbette niyetlerinin üzüm yemek olmadığını, asıl hedefin Atatürk ve Devrimleri olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak mesele sadece bu değil. Kendilerini Türk ulusunun bir parçası saymayan, daha doğrusu "Ben Türk ulusunun değil; ABD'nin, İngiliz'in ya da Batı'nın çıkarını savunuyorum" diyemedikleri için de gerçek kimliklerini gizleyerek kendilerini Osmanlıcı, Osmanlı torunu ya da İslamcı olarak tanımlayarak, hangi emperyalistin kuklası olduklarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Ama bu ne kadar sürer, ne zaman ortaya çıkar bilmiyorum ama sonuçta bir gün mutlaka ortaya çıkacaktır.

İşte bu Türk ulus devletine, Türk kimliğine düşman olan emperyalist kuklaları, buldukları her fırsatta kendilerini Osmanlı torunu gibi sıfatlarla gizleyerek; Atatürk'e, Kurtuluş Savaşı kahramanlarına, Cumhuriyet'e ve ulusal değerlere saldırmaktadırlar.

Bu nedenle onlara yanıt vermek son derece önemli…

İsterseniz buna da Cumhuriyet'e karşı kullandıkları Hilafet ve İslam kardeşliğinden başlayalım…

Bilindiği gibi ulus-devlet ve Atatürk düşmanlığı yaparken sığındıkları ilk liman hilafet veya İslam Birliği oluyor. Oysa tarihte tüm Müslümanların kabul ettiği tek bir halifelik kurumu hiçbir zaman var olmamıştır. Osmanlı'da hilafet varken bile diğer Müslüman coğrafyaların kendi otoriteleri mevcuttu.

Bugün İslam kardeşliği diyenlere sormak gerekir: ABD ve Batı Afganistan'a çöktüğünde biz mazlum Afgan halkının mı yanındaydık yoksa işgalcinin mi? Libya parçalanırken durum farklı mıydı? Irak, kimyasal silah yalanıyla yerle bir edilirken, merkezi hükümetin uyarılarına rağmen bölgedeki gayrimeşru yapılarla petrol anlaşmaları yapıp BM'den ceza yiyen biz değil miydik? Daha yakın tarihte ABD başkanı, "İsrail'in iki bin yıldır başaramadığını Türkiye gerçekleştirdi" demedi mi? Suriye'nin kuzeyinde terör koridoru açılırken sergilenen tavırlar ortadayken, hâlâ hangi İslam kardeşliğinden bahsediliyor?

Gelelim Osmanlıcılık meselesine… Öncelikle şunu belirtelim: Osmanlı bir imparatorluk yapısıydı; çok hukuklu, çok kültürlü ve çok milliyetliydi. Devletin adı Devlet-i Aliyye… Üstelik ekonomik bağımsızlığı da tartışmalıydı; bir merkez bankası olmadığı gibi, para basma yetkisi bile İngiliz-Fransız ortaklığı olan Bank-ı Osmanî-i Şahane'nin elindeydi. Daha da vahimi, Düyun-ı Umumiye aracılığıyla devletin temel gelirlerine el konulmuş, maliye yabancıların denetimine girmişti. Fransız sermayeli Reji İdaresi ise köylümüzün ürettiği tütünden tuzuna kadar her şeye ipotek koymuş, hatta kendi topraklarımızda "kolcu" adı verilen silahlı adamlarıyla halka kan kusturmuştu.

Doğrusunu isterseniz Osmanlı, yatırımı Balkanlar'a yapar; Anadolu'yu ise sadece vergi ve asker deposu olarak görürdü. Madenlerden sanata, bankerlikten sanayiye kadar hemen her şey yabancıların elindeydi. İmparatorluk, Balkan Savaşları ve ardından gelen Birinci Dünya Savaşı ile dağılma sürecine girince Halife sıfatıyla Müslüman ülkelerine "Cihad-ı Ekber" çağrısı da yapmış, ancak ne yazık ki beklediği sonucu alamamış ve Mondros ile ordusunu dağıtıp Sevr ile işgali kabullenmiştir.

Acı olan şudur ki; bugünün Osmanlıcılarının fikir babaları, o gün işgalciye tek kurşun atmadıkları gibi, Samsun'a çıkan Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı'nı engellemek için de ellerinden geleni yaptılar. Bunların bugünkü temsilcileri de "Keşke Yunan galip gelseydi" diyecek kadar gözü dönmüş, fesli bir şahsın müridi olmaktan öteye gidememişlerdir. Milli Mücadele döneminde de zaten İngiliz gemilerine binip kaçanlarla aynı zihniyeti paylaşanların, bugün vatan ve millet sevgisinden bahsetmesi sadece komedidir.

Hiç merak ediyor musunuz?

Bugün ABD emperyalizmi ve Batı, hedef aldığı ülkelerde neden laik ulus-devletleri tasfiye edip siyasal İslamcı yapıları öne çıkarmakta? Çünkü ulus-devlet, ekonomik ve siyasi egemenliğin ulusta olduğu, yetkinin parlamentoda toplandığı bir sistemdir. Fabrikasından madenine, bankasından toprağına kadar her değer ulusal çıkar için kullanılır. Siyasal İslam ise egemenliğin tek kişide toplandığı ve ekonomik iradenin emperyalizme teslim edildiği bir modeldir. Nitekim bunların akıl hocaları, "ABD gelsin, hilafeti bize versin; bizi sömürecekse de sömürsün, babasının hayrına yapacak değil ya" diyebilecek kadar bağımsızlık onurundan yoksun bir zihniyete sahiptir.

Şunu iyi anlamalıyız: Bir ülkenin bayrağının dalgalanması, o ülkenin tam bağımsız olduğu anlamına gelmez. Eğer merkez bankanızın anahtarı küresel finans merkezlerinin elindeyse, sanayiniz montajdan ibaretse ve tarımınız dış tohumlara mahkûm edilmişse; siyasi kararlarınız da kaçınılmaz olarak o borç verenlerin ipoteği altına girer. Osmanlı'nın son döneminde Düyun-ı Umumiye ve Reji ile yaşadığımız zillet, bugün modern yöntemlerle ve tek taraflı dayatılan Gümrük Birliği gibi ekonomik prangalarla tekrar önümüze konulmaktadır. Ulus-devlet bu prangaları kırma iradesidir; siyasal İslamcılık ise bu bağımlılığı kader diye yutturma çabasıdır.

Demek istediğim, ulusal çıkarlarınızı koruyan bir devletiniz yoksa fabrikalarınız, madenleriniz ve bankalarınız elden gider. Sonunda, işletmesi ve denetimi yabancılara ait olan yol ve köprülerden geçmek zorunda kalırsınız. Aslında tablo çok net: Kendilerine Osmanlıcı diyenlerin, aynı tarihsel dönemde olduğu gibi bugün de ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi bir dertlerinin olmaması; ulusal birlikteliği korumak gibi bir kaygı taşımamaları da asla tesadüf değil...

Üstelik dün Sevr'e boyun eğen zihniyetle, bugün ulus-devletin kazanımlarını emperyalist odaklara peşkeş çeken zihniyet ne yazık ki aynı kaynaktan beslenmektedir.

16.02.2026
Nusret KEBAPÇI

 

17 Kasım 2024 Pazar

ATATÜRK’Ü DOĞRU ANLAMAK…

 

ATATÜRK’Ü DOĞRU ANLAMAK…

 

 

Bir süre önce Cumhuriyetimizin 101.yılı resmi törenlerle ülkemizin hemen her yerinde kutlanmıştı.

Geçtiğimiz günlerde de Büyük Atatürk’ü ölüm yıldönümünde ülkemizin hemen her yerinde düzenlenen törenlerle andık…

Ancak

Andık anmasına da…

Tüm bu törenlerin sonucunda hemen her zaman aklıma takılan bir soru yine beni buldu…

Ya da ben her zaman bunu mu düşünüyorum?

Yoksa Atatürk’ün ölümünün ardından bugüne kadar yaşanan gelişmeler…

Ülkemizin şuan içinde bulunduğu durumdan dolayı yaşadığım kaygı mı bu duygumu tetikliyor bilmiyorum ama…

Bildiğim bir şey var ki…

Toplumun önemli bir kesimi bu konuda çok okumak gibi bir düşünceleri de olmadığından olsa gerek…

Ne yazık ki Atatürk’ü anlamıyor.

Kim bilir belki de yıllardır doğru dürüst anlatılmıyor o yüzden de demek mümkün ama…

Şu da bir gerçek ki…

Bugün anladığını varsaydıklarımızın önemli bir kısmının da bırakın Cumhuriyet sonrasında ulus devletin kurulmasına yönelik Devrimleri…

Kurtuluş savaşı ile ilgili bilgilerinin bile sadece dış işgallerden ibaret olduğunu görünce…

Ülkemizin geleceğiyle ilgili kaygı duymamak ne yazık ki mümkün olamıyor.

Bu nedenle de Atatürk’ü anlamak…

Ama gerçekten anlamak son derece önemli…

Peki, anlamak derken…

Anlaşılması gereken nedir?

Hiç düşündünüz mü?

Bence düşünülmesi gerekiyor…

Bu konuda ilk akla gelen de bence Türk kimliği üzerine inşa edilen ulus devlet…

Bir diğeri onun alt yapısını oluşturan ekonomik ve siyasi bağımsızlık da denilebilen ulusal bağımsızlık.

Sonuncusu da Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh.” olarak söylediği komşularımızla barış ve dayanışma içinde yaşamak.

Bunları tek tek inceleyecek olursak dünyadaki devletlerin neredeyse yüzde 90’ından fazlasının kurucu kimliğe dayalı olarak oluşan ulus devletler olduğu görülecektir.

Hani bizde bir anlamda şemsiye görevi de gören ulus kimlik ulu orta tartışmaya açılarak…

Türk demeyelim de…

Türkiyeli…

Veya o millet…

Benim milletim gibisinden sonuçta işi anayasa değiştirmeye vardırarak ortadan kaldırılmak isteniliyor ya…

Üstelik hemen her fırsatta kurucusu da itibarsızlaştırılmaya çalışılırken…

Emin olun başka bir ülkede bu yapılmaya çalışılsa…

Ülke bütünlüğünü yok etmeye çalışmak suçlamasıyla kafasını bile kaldıramaz ama bizde ne yazık ki…

Şimdilik taşları bağlamışlar.

En azından bugün için durum böyle.

Peki, bir ulus devlet ekonomik bağımsızlığı olmadan siyasi bağımsız olabilir mi?

Elbette olamaz.

Çünkü

Devletin kararlarını egemen olarak kendi başına vermesi, emperyalizmin taşeronu olabilecek işlere soyunmaması, ancak ekonomik güçle doğrudan ilişkilidir.

Yani ekonomik bağımsızlık olursa, siyaseten kendi kararlarınızı kendiniz alabilirsiniz…

Değilse emin olun, emperyalizme elinizi verirseniz bacağınız bile kalmaz…

Hem zaten başta da söylediğim…

Komşu ülkelerle barış ve dayanışma içinde yaşamak da ancak ekonomik ve siyasi bağımsız olmanızla mümkündür…

Değilse…

Benzer olaylarda olduğu gibi emperyalizmin dostu…

Komşularınızın pekala düşmanı olabilirsiniz…

Yani uzun sözün kısası…

Atatürk’ü anlamak…

Ulus devlete, Türk kimliğine sahip çıkmak…

Ülkeyi etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırmaya tepki koymak…

Tüm ekonomik varlıklarının yabancılara peşkeş çekilerek Ülkenin yabancı pazarı yapılıp, sömürgeleştirilmesine karşı durmaktır…

Yoksa sadece sosyal medyada Atatürk fotoğrafı paylaşmak asla değil…

 

17-11-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

7 Kasım 2024 Perşembe

NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR?

 

NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR?

 

 

Bu sözleri genelde belli bir yaşın üzerindeki insanların dini bayramlarla ilgili geçmişe özlemleri olarak sıklıkla duyabilirsiniz de…

Benim asıl anlatmak istediğim ulusal bayramlar.

Hani bir zamanlar ulusal bayramlar, devletin düzenlediği etkinliklerle yapılırdı.

Bu etkinliklerde…

Ordu yürüyüş yapar…

Tankları toplarıyla yürür…

Okullar stadyumlarda çeşitli etkinliklerde bulunur…

Halk da bu etkinlikleri izlerken…

Devletin ve gençliğin emin ellerde olduğunu…

Cumhuriyete karşı yapılabilecek çeşitli saldırılara karşı ordunun ve gençliğin hazır, aktif bilinçle beklediğini görür ve bununla gurur duyardı.

Doğrusunu isterseniz…

Tüm dünya ülkelerinde ulusal gün ya da bayramlar bu şekilde kutlanılmaktadır.

Çünkü

Ülkeler ulusal bütünlüklerini sağlamanın farkında olarak bunun hangi bedellerle sağlanabildiğinin bilinciyle…

Bu tür ordu ve gençliğiyle çok büyük gövde gösterileri yaparak dost ve düşman ülkelere ve içeride de kendilerini gizlemiş olan ulusal bütünlük karşıtı örgüt ve kurumlara da gözdağı vermiş olurlar ki...

Bu türden bir girişimde bulunabilecekler, karşılarında ne bulabileceklerini…

Hangi güçlerle karşılaşabileceklerini daha baştan bilerek böyle bir işe kalkışılamasın.

Bu, tüm dünya ülkelerinde böyle olurken…

Ne yazık ki bizde…

Çok uzun yıllardır ulusal bayramlar tamamen resmi tören düzeyine indirgenmiş ve çelenk koyma etkinliğinden daha ötesine geçilmemiştir.

Peki, ulusal gün ve bayramların çok basit olarak sadece resmi tören düzeyine indirgenmesinde…

Mevcut iktidarın ulus devlet karşıtı olması ve bu nedenle de ulus devletin karşı olması gereken tehdit ve tehlikeleri yok saymasının…

Dahası

Ulus karşıtı…

Ve öncesi yapılanmaların iktidara taşınmasının, çok önemli bir payı yok mu?

Pekala var.

Bunu sıklıkla ülke yöneticilerinin pek çoğunun ağzından çeşitli gerekçelerle duymanız da mümkün.

Hani zaman zaman…

Gündeme getirilen Ulus kimliğimizin adı olan Türk sözcüğü yerine Türkiyelilik önerileri işte tam da bunun göstergesidir.

Yine

Pek çok kişinin açıklamasından duyduğunuz anayasanın ilk dört maddesinin ve 66 maddenin değiştirilmesinin gündeme getirilmesi de bu işin bir parçasıdır.

Ayrıca yıllar öncesinde yapılan…

“Devlet kendi vatandaşına düşman olmaz.” Söylemiyle ulus devleti içten yıkmak…

Parçalamak isteyen ulus öncesi ve karşıtı emperyalizm destekli etnik kimlik temelli  örgütlerle tarikat ve cemaatlere yol verilerek…

Normalde ulus devlette olması gereken dernek, sendika, meslek odası gibi demokratik kitle örgütlerinin zayıflatılarak meydanın tamamen onlara bırakılması da bu işin bir parçası olup, ulus devleti etnik ve dinsel parçalara ayırmak gibi bir amaç taşımıyor mu?

Demek istediğim bugün ülkeyi yöneten anlayışa göre…

Ülkeyi işgal eden düşmana karşı tek kurşun bile atmayıp…

Kurtuluş Savaşı sırasında ve Cumhuriyetin ilk yıllarında emperyalist destekli 30 civarında ayaklanma gerçekleştirip…

Bugün hala çeşitli adlar altında devam ederek… 

O günkü ayaklanmaların lider kadrolarına anma törenleri düzenlenmesinin…

Heykellerinin dikilmesinin de hiç bir anlamı yok.

Çünkü devleti yöneten siyasi anlayışa göre Cumhuriyet diye bir değer olmadığı gibi Cumhuriyete düşman olunabileceği şeklinde bir tehdit algısı da bulunmuyor.

Hani zaman zaman çeşitli törenlerde, gelecekte Cumhuriyeti gençliğin koruyacağı türünden sözler falan duyuyoruz ya…

Sahi; kime karşı korunacak?

Gençlere Şeyh Sait’i…

Seyit Rıza’yı…

Derviş Mehmet’i…

İngiliz muhipleri cemiyetini…

Teali İslam…

Teali Kürt ve benzer örgütlerin amaçlarını, arkalarında hangi emperyalist ülkelerin olduğunu ve bugün hala aynı tehditlerin devam edip etmediğini öğretmeden…

Cumhuriyet korunabilir mi?

Mümkün mü?

 

 

07-11-2024

Nusret KEBAPÇI

 

12 Ağustos 2024 Pazartesi

GÖMLEĞİN İLK DÜĞMESİ...

 

GÖMLEĞİN İLK DÜĞMESİ...

 

 Doğrusunu isterseniz bir ülkenin eğitim sisteminde en önemli şey…

Soran…

Sorgulayan…

Araştıran…

Tartışan insan yetiştirmek ama siz ısrarla bunu yapmayıp “cahil insanın ferasetine güveniyorum” gibisinden bir tavır İçine girerseniz ve eğitimi de buna göre yapılandırırsanız ki…

Şu anda yapılan budur.

Aslında bunu söyleyerek demek istiyorsunuz ki:

“Bizim için ülkenin geleceği…

İçinde bulunulan durum…

Gelişmesi…

Diğer ülkelerle yarış…

Emperyalizmden bağımsızlık…

Sanayileşme…

Tarımı geliştirme, araştırma falan hiç önemli değil…

Bizim için en önemli şey, iktidarımıza bağımlı olunup, tamamen bize inanılıp…

Ve hiçbir siyasetimizin sorgulanmamasıdır.”

Eğitimin mili olmaktan çıkarılıp, dini yapılarak sorgulama ve tartışmanın hatta araştırmanın bile hiç olmadığı hale getirilmesinin nedeni de budur.

Peki, sorgulanırsa ne olur?

İşte burası çok önemli.

Yurttaş olmanın en önemli özelliği sormak, sorgulamak yani ödevleri yanında haklarının da olması değil mi?

Ama öyle değil.

Sorgulanırsa ne ortaya çıkar biliyor musunuz?

Eğitimle başladık madem devam edelim…

2011 yılında MEB Teşkilat Yasası’nda yapılan değişiklikle, Atatürk İlke ve İnkılaplarının yanında öğrencilere vatan, millet sevgisiyle birlikte, bayrak sevgisinin de öğretilmeyeceğini öğrenmeniz mümkün.

Diyebilirsiniz ki; Eğer bunlar öğretilmeyecekse o halde ne öğretilecek?

Kısaca söyleyim…

Sadece “Küreselleşmenin ihtiyacı olan bilgi ve beceri…”

Böyle yazıyor.

Yani buna göre, artık öğrenciler bir ulus kimliğine ve bilincine sahip olmayıp…

Vatan.

Millet.

Bağımsızlık.

Emperyalizm gibi kavramları tanımadan onlardan uzak yetişecek…

Amaçlanan da bu.

Böyle olunca ne ülkede üretimin bitirilip, Osmanlının son dönemleri gibi memleketin ithal mallar cenneti yapılıp, ülkenin korkunç borca batırılması kimseyi ilgilendirecek…

Ne geçmediğimiz köprüler…

Gitmediğimiz hastaneler…

Ne de

Uçmadığımız havaalanlarıyla korkunç şekilde soyulduğumuz… Siz bu arada…

Devlet ihalelerini alıp pek çok kez vergisi silinen şirketleri…

Devletten yer kiralayıp, kiraları onlarca yıl ertelenenleri…

Hatta adları toplumca bilinen kocaman şirketlerin bile devlete yıllardır en küçük bir vergi dahi ödemediğini…

Bu nedenlerle de…  

Çalışanlara çok komik bir ücret verilip…

Emeklilere neden orta halli bir semtteki kiradan bile düşük bir maaş verildiğini de anlayamamış olacaksınız…

Ayrıca

Ülkeye hangi amaçlarla milyonlarca yabancının sokulduğunu…

Siz Starbucks basmaya giderken, İsrail’in sebze ve meyvesinin

Hatta

Akaryakıtının bile bizden gittiğini…

Silahlarının incirlikten…

İstihbaratının Kürecik ’ten verildiğini de bilmiyor olabilirsiniz ama…

Bilmeniz gereken çok önemli bir ayrıntı var…

Gömleğin ilk düğmesi ulusalcılıktır…

Yani olaylara ulus devlet, ulusal çıkar ve bakış açısıyla bakmak o ülke için yaşamsal önemdedir…

Onu anlayıp, iliklemeye doğru yerden başlamazsanız…

Sonraki tüm düğmeleri yanlış iliklersiniz…

Benden söylemesi

 

12-08-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

21 Haziran 2024 Cuma

EĞİTİM SİSTEMİN AYNASIDIR…

 

EĞİTİM SİSTEMİN AYNASIDIR…

 

 

 

İşin doğrusunu söylemek gerekirse eğitimde yapılan değişikliklerle ülkede gerçekleştirilmek istenilen siyasi ve ekonomik düzen arasında doğrudan bir ilişki vardır…

Yoksa

Neden birileri sürekli küçük küçük değişikler yapmaya çalışsınlar öyle değil mi?

Şöyle bir düşünün…

Emperyalizmden bağımsız, kendi ayakları üzerinde durmak…

Bunun için de…

Sanayileşmek…

Tarımını…

Hayvancılığını geliştirmek isteyen bir ulus neler yapar?

İlk olarak, araştıran…

Sorgulayan…

Tartışan insan yetiştirmeyi hedefler…

Tüm bunları yapabilmek için de çok kaliteli ve tam donanımlı teknik okullar, mühendislik fakülteleri…

Hayvancılık konusunda uzman yetiştirmek için veterinerlik ve benzeri…

Ve bir zamanlar pek çok yerde olan ziraat okulları türünden okullar gerekli olan hemen her yerde açılır.

Bütün bunlar bir ülkenin bağımsız, ekonomik açıdan güçlü olabilmesi için işin olmazsa olmazıdır.

Peki,

Bir de işe tersinden bakalım…

Diyelim ki o ülke sanayileşmekten vazgeçip, başka ulusların küresel pazarı olmayı amaçlayıp…

Sanayileşmeyle beraber…

Tarımda ve hayvancılıkta da tam bir küresel pazar olmayı hedeflerse ne olur?

Eğitim sistemi de buna göre değişir mi?

Elbette değişir…

Zaten başka türlüsü mümkün değil.

Ülkedeki siyasi ve ekonomik sistem böyle olduğunda da eğitim de öğrenim de buna göre ister istemez şekillenecektir…

Yani sorgulamayan…

Araştırmayan…

Tartışmayan…

Yukarıdan gelen hemen her şeye tamamen biat eden bir insan…

Diyebilirsiniz ki bu nasıl yapılabilir?

Ancak şöyle…

Eğitimin içeriğinden ulusal olan…

Bu ülkenin nasıl vatan haline getirildiğine ait mücadele çıkarılıp…

Ulus kimliğin eğitimin hemen her kademesinde esamisi bile okunmayıp…

Lise son öğrencisi bile vatan…

Bağımsızlık…

Ulus kavramlarına yabancılaştırılıp…

Üstüne üstlük bir de eğitimi tamamen dini hale getirip

Ümmetçileştirdiniz mi?

Ülke artık emperyalizm için dikensiz gül bahçesi olmuş demektir…

Demek istediğim her kim ki

Eğitimden ulusal kimliği oluşturan…

Atatürk…

Bağımsızlık…

Vatan…

Emperyalizm gibi kavramları çıkarırken…

Ulus kavramını yok sayan siyasal İslamcı bir eğitimi dayatır…

İşte onlar; farkında olsalar da, olmasalar da emperyalizmin hizmetindedirler ama asla Türkiye’nin değil…

 

 

21-06-2024

Nusret KEBAPÇI

 

7 Haziran 2024 Cuma

EĞİTİM DEMİŞKEN…

 

EĞİTİM DEMİŞKEN…

 

 

 

Konu eğitim olunca bu iş genelde işin uzmanları sanılan kişilere bırakılıyor ama gerçekte öyle değil…

Daha doğrusu, eğitim konusuna girmeden, isterseniz anlamı konusuna açıklık getirelim ki sonradan kafalarımız karışmasın…

Genelde eğitimin çoğunlukla öğretimle de karıştırıldığı düşünülürse…

Buna ilk baştan açıklık getirmek bir zorunluluk göstermektedir.

Öyleyse öğretimden başlayalım…

Öğretim denince genelde okul akla gelir ama kişi hemen her yerden, her şeyden öğrenebilir…

Dolayısıyla da…

Öğretim kısaca: “bilginin uygun ortam ve koşullarda kişiye sistematik bir şekilde aktarılmasıdır.” diye tanımlanabilir.

Peki ya eğitim denilince…

Bu konuda da pek çok tanım olmasına karşın kanımca en güzel ifade edileni…

“Kişide istendik davranışlar meydana getirme sürecidir.” denilebilir…

Daha da açarsak…

Öğrenilenlerin davranışa dönüştürülmesi, kanımca yeterli kabul edilebilir.

İşte bu tanımlarla konuya biraz giriş yaptıktan sonra sadede gelelim yani asıl konumuza…

Burada kesin olarak bilinmesi gereken bir şey var.

Her yeni rejim…

Kendi tarihini yarattığı gibi…

Kendi eğitimini de yaratır.

Çünkü amaç değişen sistemin ihtiyaçlarına uygun vatandaş yetiştirmektir…

Mevcut sistem nedir?

Ülkemin tüm ekonomisinin tamamen yabancılara devredildiği…

Etten, yumurtaya kadar…

Hatta samana kadar, hiçbir şey üretmeyip ekonomisini tamamen ithalata bağladığı…

Vergi toplayıp…

Ülke kaynakları yabancılara satıldığı halde ülkeyi korkunç bir borç içine sokarak halkın yoksullaştırıldığı…

Yap işlet devret mantığıyla maliyetinin en az 10 katına mal olacak ve işleyişi tamamen dışarıya kaynak aktarımından ibaret olan bir sistem…

Sizce böyle bir sistem…

Nasıl bir eğitim ister?

İşte bunu anlamak, son derece önemli.

Çünkü eğitim; yönetici iradenin nasıl bir vatandaş istemiyle doğrudan orantılıdır.

Hem zaten MEB Teşkilat Yasası’nın ve Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği değişiklikleriyle…

Eğitim tamamen küresel sermayenin istemlerine bırakılmış durumdadır…

Peki, ne isteniyor?

Ulusal kimlikten uzak…

Vatan bilinci olmayan…

Bağımsızlık…

Cumhuriyet gibi kavramların öneminden habersiz olan bir nesil…

Bunun nasıl olabileceği gibi aklınıza bir soru gelirse ki kesinlikle gelmeli…

Onu da kısaca söyleyim…

Müfredattan Atatürk’ü, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı, Cumhuriyete karşı yapılan saldırıları…

Emperyalist destekli isyanları çıkartıp ümmetçi hale getirirken…

Devleti de eğitimden adım adım çekerek…

Oluşan boşluğu…

Yabancı devlet…

Tarikat ve cemaat okulları ile doldurursanız…

Zaten çok fazla bir şey yapılmasına gerek kalmaz…

Bilmem anlatabildim mi?

 

07-06-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

27 Mayıs 2024 Pazartesi

SÖZ MÜFREDATTAN AÇILMIŞKEN…

 

SÖZ MÜFREDATTAN AÇILMIŞKEN…

 

 

 

Bir ülke düşünün: Tüm ekonomik dayanaklarını yani sanayisini…

Tarımını…

Haberleşmesini…

Enerji kaynaklarını…

Madenlerini…

Hatta topraklarını bile yabancı küresel sermayeye terk ederken

Eğitimi terk etmez mi?

Ya da şöyle soralım…

Küresel sermaye, ekonomisini teslim aldığı ülkede nasıl bir eğitim ister?

Kimliksiz…

Kişiliksiz…

Vatansız…

Milletsiz bir toplum yetiştirilmesini değil mi?

Bu yüzden de eğitimden…

Atatürk…

Kurtuluş Savaşı…

Padişahın ihaneti…

Emperyalist destekli isyanlar…

Bağımsızlık…

Vatan gibi kavramlar günden güne azaltılarak yetiştirilecek nesillerde bu kavramlara dayalı ulusal bir bilinç oluşturmayıp...

 Ülke ekonomisine, siyasetine egemen olan küresel sermayeye karşı çıkamayan bir toplum istenmiyor mu?

Elbette isteniyor.

İşte bu nedenle de eğitim, küresel sermayenin isteği doğrultusunda adım adım ulusal olmaktan çıkarılarak, onların istediği hale getirilmektedir.

Gerek 2011 yılında MEB Teşkilat Kanunu’nda yapılan değişiklik, gerekse 2017’de Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nden bir maddenin çıkarılması, yapılacak müfredat değişiklikleri için de aynı zamanda bir temel teşkil etmektedir.

Yapılan değişikliklere bakıldığında da ulus bilincine yani Millet, Bayrak, Vatan sevgisine sahip öğrenci değil, bu değerleri yadsıyarak kendini hiç bir çekince duymadan küresel sermayenin emrine verebilecek insan istendiği herkes tarafından da görülecektir…

Ne deniyor 2011 değişikliğinden önceki MEB Teşkilat Kanunu’ndaki Bakanlığın Görevleri başlıklı 2.maddede:

“Madde 2 – Milli Eğitim Bakanlığının görevleri şunlardır:  a) Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş vatandaş olarak yetiştirmek üzere, Bakanlığa bağlı her kademedeki öğretim kurumlarının öğretmen ve öğrencilerine ait bütün eğitim ve öğretim hizmetlerini planlamak, programlamak, yürütmek, takip ve denetim altında bulundurmak,” 

Peki ya 2011 değişikliği sonrası:

MADDE 2 – (1) Millî Eğitim Bakanlığının görevleri şunlardır:Okul öncesi, ilk ve orta öğretim çağındaki öğrencileri bedenî, zihnî, ahlakî, manevî, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştiren ve insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin eğitim ve öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek.”

Yani böylece Atatürk İlke ve İnkılaplarına bağlı, vatanını, milletini seven öğrenci yerine küreselleşmenin ihtiyacı olan öğrenci yetiştirmek anlam kazanıyor…

Tabi değişiklik sadece Teşkilat Yasası’yla sınırlı kalmıyor…

Benzer bir değişiklik 2017 yılında Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nde de yapılıyor…

Evet, orada da değişiklik gerekçesiyle aşağıda belirttiğim madde olduğu gibi yönetmelikten çıkarılıveriyor…

Madde 5- Sosyal etkinliklerin amacı, Türk Millî Eğitiminin genel amaç ve temel ilkelerine uygun olarak; öğrencilerin Atatürk İlke ve İnkılâplarına, Anayasanın başlangıcında ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı yurttaşlar olarak yetişmelerine, yeteneklerini geliştirerek gerekli donanımı kazanmalarına katkıda bulunmaktır.

Hani birileri

Şu ana kadar yapılan temel değişiklikleri görmeyip hala müfredat değişikliğiyle ilgili olarak paragraf paragraf incelenmesi gerekmez mi? gibisinden şeyler söylüyorlar ya…

İşte bu yapılan müfredat değişikliği…

Müfredatın Teşkilat Yasasına uydurulmasından başka bir şey değildir.

Demek istediğim…

Ekonominizi küresel sermayeye teslim ederseniz…

Eğitiminizi de teslim etmek durumundasınız…

 

27-05-2024

Nusret KEBAPÇI

 

25 Nisan 2024 Perşembe

23 NİSAN

23 NİSAN

 

 

23 Nisan, ülkemizin geçmişi daha doğrusu geleceği açısından da çok önemli bir tarih.

Ve zaten bu nedenle bayram.

Ancak; çok uzunca bir süredir bilinçli olarak ulus egemenliği kavramı önemsiz hale getirilirken…

Israrla Bayram çocuk şenliğine dönüştürülmüş ve ne yazık ki başarılı da olunmuştur.

Bu nedenle…

Günün önemi açısından birazcık tarihe giriş yapalım ki konu yeterince anlaşılabilsin.

Bilindiği gibi 23 Nisan’dan…

Yani TBMM Ankara’da açılmadan önce, ülkemizin pek çok yeri işgal altındayken

Memleketi yönetenler bu konuda bırakın mücadeleyi, halkın işgalleri anlamaması için konuyu geçiştirmeye çalışıp…

İşgalcilere karşı neredeyse hiç bir ferman veya fetva falan bile yayınlamamışlarken…

İşgallere karşı mücadele edenler için, onları hedef alan pek çok fetva yayınlanması sizce de çok ilginç değil mi?

Düşünebiliyor musunuz?

Ülke işgal altına girmiş, Dolmabahçe sarayının karşısına bile düşman donanmaları yerleşmiş ama ülkeyi yönetenler oralı değil…

İşte bu durumdan rahatsız olan Büyük Önder Mustafa Kemal; işgale karşı mücadele etmek adına Anadolu’ya geçmek…

Halkı örgütleyerek ve bu mücadeleyi sonuçta düzenli ordu ve merkezi bir yönetimle bütünleştirerek işgalcileri ülkeden kovmanın planlarını yapıyordu.

Bu nedenle…

Önce Samsun’a geçildi ardından Erzurum ve Sivas kongreleri...

Sonrasında da

Oralardan seçilmiş delegelerle Ankara’ da Büyük Millet Meclisini toplamayı başararak zaten fiiliyatta yok olan İstanbul hükümeti yerine Anadolu’da fiilen bir hükümet kurdu…

Kurdu ve…

Bu hükümet kendi kurallarını koyup…

Yöneticisini seçip…

Yasalarını çıkarıp ki buna vergi koymak da dahil, Anadolu’da etkili olmayı başardı…

Ama tüm bunlar burada yazıldığı gibi çok kolay olmadı.

Çünkü bu mücadele sadece yabancı emperyalistlerle değil…

İçeride de emperyalist destekli…

İstanbul hükümetince de yönlendirilen isyancılarla da yapılmasını gerektiriyordu.

Sonuçta, yaklaşık 4 yıla yakın bir savaş sonunda başarılı olundu ve ulus temelli bir Cumhuriyet kuruldu ama…

Bugün gelinen noktada Türkiye’nin ulus temelli bir devlet olabilmesinde en büyük payı olan TBMM’nin kurtuluşa ve kuruluşa öncülük etmesinin ilk adımı olan günün yıl dönümünde, bu Bayramın hak ettiği şekilde kutlandığını söylemek çok zor…

Çünkü yıllardır…

Ulus bilinci yerine ümmet bilinci aşılanarak toplum, ekonomik ve sosyal işgallere karşı duyarsız hale getirilmeye çalışıldığından…

Toplumun emperyalizme karşı duyarlılığını pekiştiren bu bayramların da önemsizleştirilmesi…

Resmi tören ve çelenk koymaktan ibaret hale getirilmesi gerekiyordu…

Böyle olunca da halktaki ulus bilincinin giderek zayıflayacağı toplumun Türk Ulus kimliğine, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e karşı yapılacak saldırı ve itibarsızlaştırma çabalarına da kayıtsız kalacağı varsayılıyordu.

Ve ne yazık ki bu Bayramda da görüldüğü üzere Başkent’in en önemli caddelerinde bile 100 evden en fazla 10 evde Bırakın Atatürk’ü, bayrak bile asılmadığı göz önünde bulundurulursa…

İnsan kaygılanmadan edemiyor.

Ne dersiniz, yoksa başardılar mı?

 

 

25-04-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

28 Şubat 2024 Çarşamba

SOYSUZ

 

SOYSUZ

 

 

Geçtiğimiz günlerde ülkede daha önce belediye başkanlığı…

Hatta

Milletvekilliği yapmış birisi, hanedan ailesini ülkeden süren Atatürk için soysuz ifadesini kullandı.

Doğrusunu isterseniz zamanlama harika.

Neden mi?

Şöyle bir düşünün ekonomi neredeyse bitik olup, ülke tamamen borçla yürür durumda…

Enflasyon derseniz korkutucu boyutlarda…

Yetmezmiş gibi…

Bir de İliç’te ortaya çıkan Siyanürle altın aranması…

Dahası toprak kayması ve siyanürün Fırat nehrine karışması tehlikesi de ortaya çıkınca…

 Elbette toplumun dikkatini buralardan uzaklaştırmak gerekiyordu…

Hemen her zaman olduğu gibi malzeme de hazır…

Şeriat, Cumhuriyet ve Atatürk’e ilişkin sözler söylenmesi toplumun her zaman asıl konudan uzaklaşılmasını sağlamaktadır.

Yani anlayacağınız olay tamamen gündemi değiştirmek…

Tabi biz de bu arada öğreniyoruz ki memleketin dört bir bucağı neredeyse maden sahası ilan edilmiş…

Ve üstelik tamamı yabancı şirketlere teslim edilerek…

Hani deseniz ki…

Bu zenginliklerden ülkemiz yararlanacak, Türkiye zenginleşecek asla öyle bir şey yok.

Çıkarılan madenlerden ülkemize kalan neredeyse yüzde 10…

Yani ülkemize bir zamanların Afrika’sında olduğu gibi tamamen sömürge muamelesi yapılmaktadır.

Bu arada konu maden olur da, Lozan’a değinmemek olur mu?

Ne diyorlardı…

Sözde “Lozan’ın gizli maddeleri varmış, bu hiçbir yerde yayınlanmamış” ama bunlar biliyorlarmış…

“Bu nedenle biz madenlerimizi çıkaramıyormuşuz.”

Ama öğreniyoruz ki evet gerçekten biz çıkaramıyor muşuz…

Çünkü hepsini zaten yabancılara çoktan peşkeş çekmişiz.

Neyse, isterseniz Osmanlı’dan devam edelim özellikle de son döneminden…

Biraz da gözümüzün önüne getirerek

Mondros ve Sevr anlaşmasının ardından ülkenin dört bir bucağı işgal ediliyor

İnsan bekliyor ki o yıllarda memleketi yönetenler, Mondros’u kabul etmeyip Sevr’e boyun eğmeyip ordunun başına geçip mücadele etsin…

Dirensin…

Ama öyle olmuyor…

Zamanın padişahı hilafeti ve saltanatı sembolik olarak yaşatabilmek uğruna işgale göz yumarak orduyu terhis ediyor…

Yetmiyor…

Halkı, direniş yapan Müdafaa-i Hukuk taraftarlarına karşı kışkırtmak için çıkarılan fetvalar da birbirini izliyor…

Tabi bunların sonucunda bir kısmı uzun süren İngiliz emperyalizmi destekli pek çok ayaklanma da çıkıyor ama…

Sonuçta Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşıp Cumhuriyet kurularak egemenlik bir aileden millete geçiyor ancak…

İşte tam bu noktada benim asıl sormak istediğim…

Ülkenin işgaline göz yumarak, sadece kendi saltanatını korumak isteyeni savunmak mı soysuzluk yoksa millete egemenliği vereni savunmak mı?

Sahi hangisi?

Karar sizin.

 

28-02-2024

Nusret KEBAPÇI