10 Nisan 2025 Perşembe

BAYRAM DEĞİL SEYRAN DEĞİL…

 

BAYRAM DEĞİL SEYRAN DEĞİL…

Geçtiğimiz günlerde İBB Başkanı İmamoğlu’yla ilgili olarak ABD'li Senatör Chris Murphy, tutuklanmasının ardından görevden alınan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'na ilişkin yaptığı değerlendirmede, "Muhtemelen tutuklanma kararına Trump onay verdi" ifadelerini kullanınca insan ister istemez yetkililerden:

        “Bu iş siyasi değil…” “Bağımsız Türk mahkemelerinin kararıdır…” “ABD başkanı ya da herhangi bir liderin etkilemesi söz konusu değildir.” türünden açıklamalar beklendi ama her nedense bu türden bir açıklama yapılmadığı gibi…

                Konu daha önce pek çok olayda olduğu gibi bu sefer de sessizlikle geçiştirildi.

        Tam bu olay artık unutuldu, gündemden düştü diye düşünülürken bu kez de ABD Başkanı Donald Trump’un Cumhurbaşkanı Erdoğan ile harika ilişkileri olduğunu belirterek “2000 yıldır kimsenin başaramadığını başardı, Suriye’yi ele geçirdi.” ifadelerini kullanması gündeme oturuverdi. "Basının Erdoğan’ı sevmeme kızdığını biliyorum ama ben onu seviyorum, o da beni seviyor.” sözleri de gündeme oturdu.

Tabii böyle bir açıklama olunca insan ister istemez merak ediyor…

Dünyanın en büyük emperyalisti… Ya da BOP ‘un sahibi… Projenin mimarı bir devlet, bizimki gibi bir ülkeyi, dahası onun liderini neden çok sever?

Normalde tam tersi bir durum olması gerekmez mi?

Aslında gerekir ama bu karşılıklı sevgi gösterisinin altında ülkece üstlendiğimiz BOP ‘un veya Büyük İsrail projesine yaptığımız katkının herhangi bir rolü yok mu?

Kanımca var.

Şöyle bir düşünün… İsterseniz BOP öncesinden başlayalım ki bu karşılıklı sevginin nedenini çok daha iyi anlayabilelim.

Yugoslavya’dan yola çıkarsak, biz Tito’nun saraylarıyla meşgul olurken sahi Yugoslavya’ya ne oldu?

Bir ülkeden pek çok parça, çıkarılmadı mı?

Biz kimin yanındaydık o sıralarda?

Herhalde Yugoslavya’nın değil…

Ya Libya’da durumumuz çok mu farklıydı?

Libya ABD tarafından saldırıya uğrayıp paramparça edilip, lideri linç edilirken… Sahi biz kimin tarafındaydık?

Sanki Irak’ta tutumumuz çok mu farklıydı?

İnanın değil.

Oranın da ABD tarafından işgal edilip paramparça edilerek BOP ‘un 4 ayağından biri olan Irak Kürdistanının kurulması, kendi ayakları üzerinde durabilmesi için elimizden geleni yapmadık mı?

Peki, tüm bunları yaptık da…

Trump’un övgüsüne bile konu olan Suriye’nin ABD ve İsrail tarafından bombalanarak parçalanması ve kuzeyinde Büyük Kürdistan’ın 2. ayağının oluşması sürecinde en önemli katkıyı yine biz yapmadık mı?

Demek istediğim…

Bu bahse konu olan ülkelerin en önemli özelliği… Filistin’e en çok sahip çıkan… İsrail’in karşısında yer alan ülkeler olmaları yanında… Bölgede ulus devlet yapısına sahip olan laik ülkelerdi.

Bu nedenle…

O ülkelerin ulus devlet olmaktan çıkarılıp etnik ve dini kimlik temelinde parçalanması gerekiyordu ki… İsrail dilediğince bölgede at koşturup hiçbir engelle karşılaşmasın…

İşte bu da ancak ABD destekli ulus karşıtı, kimlikçi politikadan yana siyasal İslamcı bir partiyle yapılabilirdi ki…

Öyle de yapıldı.

Demek istediğim, siyasal İslamcılık ayakta durabilmek ve yeni Osmanlıcılık oynayabilmek için ABD’yi… ABD de bölgedeki ulus devlet yapılarını parçalamak için siyasi İslamcılığı sevmektedir…

Karşılıklı sevgi dediğimiz de zaten böyle bir şey değil mi?

10-04-2025

Nusret KEBAPÇI

27 Mart 2025 Perşembe

İBB OPERASYONU: BİR KURT VE KUZU HİKAYESİ…

 

İBB OPERASYONU: BİR KURT VE KUZU HİKAYESİ…

 

İBB'ye yapılan operasyonla ilgili olarak, bazılarınız belki de "temiz eller operasyonu" gibi iyimser bir düşünceye kapılmış olabilirsiniz. Bu operasyonun bir başlangıç olduğunu ve yolsuzluk yapan herkesin sırayla hesap vereceğini düşünebilirsiniz. Ancak ne yazık ki durum böyle değil.

Eğer toplumda yolsuzluklarla mücadelede bir başlangıç yapılmak istenseydi, nereden başlanması gerektiği aslında herkesin malumu. Ancak görünen o ki, buradaki amaç üzüm yemek değil.

Hani meşhur bir hikâye vardır:

Kurt, derenin yukarısında, kendisinden çok aşağıda bulunan kuzuya seslenmiş:

·  "Kuzu, kuzu Suyumu bulandırıyorsun!"

·  Kuzu da demiş ki: "Ben sizden daha aşağıdayım, sizin suyunuzu bulandırmam mümkün değil."

·  Bunun üzerine kurt: "Aslında fark etmez, seni yemeyi kafama koydum. Bulandırsan da bulandırmasan da seni yiyeceğim," demiş.

Doğrusu, bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yapılan operasyon tam da bu hikayeyi andırıyor.

Aslında olayın birkaç yönü var:

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Türkiye'nin en büyük ve en çok gelire sahip belediyesi olması nedeniyle, geçmişte pek çok tarikat ve cemaatin gelir kaynağıydı. Bu kaynak kesildi. Bu bir etken olabilir.

Ayrıca,  İmamoğlu'nun mevcut iktidara karşı iki kez başkanlığı kazanması, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bazıları için bir tehdit oluşturabilir. Bu nedenle, önce diploma tartışmalarıyla başlayan ve ardından terör ve yolsuzluk iddialarıyla devam eden soruşturmaların, iktidarın gizli tanık kullanma alışkanlığıyla sonuçlanması olasıdır.

Bu nedenle, "Suçu kanıtlanıncaya kadar herkes masumdur" ilkesinin göz ardı edildiği düşünülebilir.

Ancak dikkatinizi çekiyor mu? Daha önce benzer olaylarda kıyameti koparan ABD ve Batı, yani Avrupa, neden ciddi bir tepki vermiyor veya olayı görmezden geliyor? Bu durum üzerinde düşünmek gerekmez mi? Elbette gerekir, hem de fazlasıyla.

Tahmin edeceğiniz gibi, BOP ‘un ikinci aşamasında Suriye, ABD, Batı ve Türkiye'nin desteğiyle parçalanarak federatif bir yapıya dönüştürüldü. Şimdi ise sıranın İran'a geldiği açıkça görülüyor.

Bu durumda, hem sınır komşusu olma durumu, hem de mezhep farklılığı nedeniyle, İran'a karşı Suriye'de olduğu gibi kullanılabilecek en etkili enstrüman olması nedeniyle, mevcut iktidarın BOP sürecinin tamamlanmasına kadar Batı'nın desteğini alacağı aşikardır.

Bu durum devam ederse, Batı'nın Büyük Kürdistan Projesi'nin son ayağı Türkiye olacaktır.

Yani ülkemiz...

Sizce, bunun için de ulus düşüncesine ve egemenliğin millette olmasına karşı çıkarak, ulus kimliğini reddedip çok kimlikli ve çok kültürlü bir ülke oluşturmayı hedefleyen siyasal İslamcı iktidardan daha kullanışlı bir araç bulunabilir mi?

Demek istediğim, bazıları yıllardır her fırsatta "Türk" yerine "Türkiyeli", "Türk Bayrağı" yerine "Türkiye Bayrağı" gibi ifadeler kullanıyor ve federasyon ile anayasadan ulus devlet vurgusunun kaldırılmasını istiyorlar ya. Nedeni bu.

Yani, ya siyasal İslamcı iktidarla Irak ve Suriye gibi parçalanmak için sıramızı bekleyeceğiz ya da Atatürk dönemindeki gibi ulusal politikalara dönüp ulusal birliğimizi sağlayacağız. Ortası yok.

27-03-2025

Nusret KEBAPÇI

 

 

8 Mart 2025 Cumartesi

ULUS DEVLET Mİ, FEDERASYON MU?

 

ULUS DEVLET Mİ, FEDERASYON MU?

 

İmralı'dan PKK'nın silah bırakmasıyla ilgili mektup gelince, ikinci açılım sürecinin başladığı anlaşıldı. Aslında konu birçok yönden ilginç. Düşünebiliyor musunuz, silahlı bir örgüt liderini 25 yıl önce içeri atıyorsunuz. Hatta yalnız bırakıp tek başına bir adaya yerleştiriyorsunuz. Ama 25 yıl sonra bakıyorsunuz ki değişen hiçbir şey yok. Kişi, örgütüyle tüm bağlantılarını sürdürdüğü gibi, ideolojik olarak da liderliğini koruyor. Sizce de bu işte bir gariplik yok mu? Bence var, hem de çok.

Zaten mektubun içeriğinde geçen "kimliklere saygı gösterilmesi", "demokrasi", "özgürlük" laflarının sonrasında iktidar ve çeşitli muhalefet partilerinin yaptıkları açıklamalar, hedefin Türk ulus devleti olduğunu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar ortaya koydu. Ama iş bununla bitmiyor.

Aslında "PKK silah bıraksın, barış olsun" gibi söylemler de olayları doğru ifade etmiyor. Çünkü ABD, bizim de içinde olduğumuz bölgedeki dört ülkeden parçalar kopararak Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında büyük bir Kürdistan kurmayı hedeflemektedir. Bu nedenle de merkez örgütü KCK önderliğinde bu dört ülkede de farklı adlar taşıyan ama aynı amaç için çalışan ABD'nin desteklediği örgütler bulunmaktadır. Ve bizim ülkemizdeki PKK, Suriye'ye geçerek orada Suriye'nin kuzeyinde oluşturulan PYD özerk bölgesine geçip PYD'ye katılmıştır. Ve bugün Suriye'de mevcut iktidara petrol bile satabilen bir devlet yapılanması oluşturulabilmiştir.

Peki, durum böyle olunca bizdeki "barış", "demokrasi", "kimliklerin tanınması", "ana dilde eğitim", "Türk ulusu yerine Türkiyelilik" gibi kavramların sıklıkla gündeme getirilmesinin anlamı nedir? Ne yapılmak amaçlanmaktadır?

Aslında amaç, "silah bırakılması", "terörün bitirilmesi" söylemleriyle mevcut anayasayı değiştirerek ulus kimliğini ve ulus devleti yok ederek, ABD'nin yıllardır talep ettiği çok kimlikliliğin, çok dilliliğin olabildiği, yani küçük küçük parçalardan oluşan federe bir devlettir.

Hem zaten başkanlık sistemine geçilmesinin asıl nedeni de buydu. Çünkü bilinmelidir ki başkanlıkla yönetilen ülkelerin tamamı federasyon, federasyon olan devletlerin de tamamı başkanlıkla yönetilmektedir. Ancak bir farkla: Bugün başkanlıkla yönetilen ve federasyon olan devletlerin neredeyse tamamı kuruluş aşamalarında küçük devletçiklerin bir başkanlık etrafında birleşmeleriyle meydana gelmişlerdir. Ayrıca bu türden federe devletlerin tamamı da ulus devlet özelliği taşımaktadırlar.

Ancak bugüne kadar ulus devlet olarak varlığını sürdürüp sonradan etnik ve dinsel kimliklerden oluşan bir federasyon örneği, Irak'ta, Suriye'de yapılmak istendiği gibi tamamen emperyalizmin müdahalesiyle oluşabilmektedir.

Hani sıklıkla barış, demokrasi, özgürlük lafları ediliyor ya? Bilinmelidir ki bölgeye gerçek barış, ancak ABD emperyalizminin bölgeden kovulmasıyla gerçekleşebilecektir. Ama hiçbir şekilde ulus devletlerin özgürlük adı altında etnik ve dinsel parçalanmalarıyla değil.

08-03-2025

Nusret KEBAPÇI

 

28 Şubat 2025 Cuma

Çalıştaydan Yeni Anayasa Arayışlarına Kritik Bakış.

 

Çalıştaydan Yeni Anayasa Arayışlarına Kritik Bakış.

 

            Geçtiğimiz günlerde mevcut iktidarın küçük ortağı, "Kürt sorunu" adı altında bir çalıştay düzenledi. Bu çalıştayın sonuç bildirgesi okunduğunda en dikkat çekici maddeler şunlardı:

  • Özellikle eşit vatandaşlık
  • Her kimliğin kendini ifade etmesi adı altında çok dillilik ve çok kimliklilik
  • Laiklik karşıtlığı
  • Ulus devlet düşmanlığı

            Doğrusunu isterseniz, bu çalıştayın zamanlaması da en az sonuç maddeleri kadar ilginç. Neden biliyor musunuz? Suriye: ABD, İsrail ve şeriatçı örgütler tarafından ele geçiriliyor ve 2011 yılından beri hedeflenen çok parçalı bir sisteme geçirilmeye çalışılıyor. Bu parçalı sistemde, enerjinin olduğu bölgeye YPG yerleştirilip o bölgenin petrolü üzerinde hakimiyet kurması ve ticaretini yapması sağlanıyor. Ve ne ilginçtir ki tam Suriye'de bunlar yaşanırken, iktidarın küçük ortağı tarafından Türk ulus devleti karşıtı, çok kimlikli, çok dilli federatif bir devleti çağrıştıran söylemler içeren bir çalıştay düzenleniveriyor.

            Normalde, Anayasaya, özellikle ilk dört maddesine karşıtlığı içeren bu metinle ilgili, ülke bütünlüğünü sarsıcı olması nedeniyle yasal işlem yapılmalı. Ama görülmektedir ki bu sadece birilerinin yeni anayasa hazırlanması sürecinde bir nabız yoklama faaliyetidir. Biliniyor ki bu açıklama tepki toplarsa iş küçük ortağa mal edilip sessizlikle geçiştirilecek, tepki olmazsa da buradan alınan cesaretle yeni anayasa çalışmalarına hız verilecektir.

            Ama isterseniz bu anayasa çalışmalarına geçmeden, sonuç bildirgesindeki maddelerden, daha da önemlisi ulus devletin yadsınarak İslam'ın birleştirici olduğu vurgusuna bir giriş yapalım ki konu açıklığa kavuşabilsin.

            O halde sorumuzu daha açık olarak soralım: İslam bir toplumda tüm toplumu birleştiren harç görevi görebilir mi? Ya da soruyu biraz değiştirelim: Afganistan Müslüman bir ülke değil mi? Peki biz ABD'nin Afganistan'ı işgali sırasında kimin yanındaydık? Müslüman olan Afganistan'ın mı, yoksa ABD'nin mi? Ya Libya'da? Sanki çok mu farklıydı? Biz yine ABD'nin yanında değil miydik? Irak? Yine... En yakın Suriye konusunda bile bu durum değişti mi? Değişmedi. Biz her zamanki gibi İsrail ve ABD'nin yanında olmaya devam ettik. Nerede İslam kardeşliği? Yani anlayacağınız, bu durumda hikaye olmaktadır.

            İsterseniz bu konuya biraz farklı bakılmasında yarar bulunmaktadır. Nasıl mı? Şöyle: Siz hiç siyasal İslamcı örgütlerin (buna günümüz milliyetçilerini de katabilirsiniz) ülkenin ekonomik ve siyasi bağımsızlığıyla ilgili herhangi bir düşünce veya bir program öne sürdüklerini gördünüz mü?

            Biraz örneklendirmek gerekirse: ülke kaynaklarının yabancılara peşkeş çekilmesine, tarımın bitirilip tamamen yabancılara bağımlı hale getirilmesine, limanların yabancılara devredilmesine, toprakların vatan değil arsa görülerek alabildiğine yabancılara satılabilmesine karşı çıkan İslamcı veya milliyetçi herhangi bir parti gördünüz mü?

            Zaten göremezsiniz. Çünkü emperyalizm bizim gibi ülkelerde birleşik, güçlü bir ulusal yapı, ekonomisini merkezi bir şekilde yöneten, kendi pazarı üzerinde söz sahibi olan, gümrükleriyle ekonomik sınırlarını koruyup kendi sanayisini emperyalist talana açmayan güçlü bir ulus devlet istemez.

             Ya ne ister? Emperyalizm, ekonomik ve siyasi bağımsızlık, vatan ulus gibi kavramlardan çok uzak, etnik ve dinsel pek çok küçük parçaya ayrılmış bir ülke.

            Zaten bizim gibi ülkelerde de bunu gerçekleştirebilmenin yegâne yolu da iktidara, devleti alabildiğine küçülterek güçlü birleşikliği pek çok kimlikçiğe ayrıştıran, ulus, vatan, bağımsızlık, emperyalizm gibi kavramlardan bihaber siyasal İslamcılığı getirmektir.

            Ya da şöyle düşünelim: Uluslaşma mücadelesi içindeki Arap devletlerinin siyasal İslam aracılığıyla parçalanıp küresel emperyalist talana açılması sadece tesadüf mü?

28-02-2025

Nusret KEBAPÇI

 

18 Şubat 2025 Salı

EKONOMİ DEMİŞKEN…

 

EKONOMİ DEMİŞKEN…

 

 

        Şimdi siz ekonomi düzelecek, enflasyon inecek falan gibi sözlere umutlanıyorsunuz ya… Kesinlikle sizi üzmek, moralinizi bozmak istemem ama inanın böyle bir şey olmayacak.

        Elbette bunu söylerken içinizden "Nereden biliyorsun? Ya düzelirse? Kâhin misin?" gibi sorular düşünebilirsiniz.

        Ancak ekonomisini planlı olmaktan, özellikle de karma olmaktan çıkarıp tamamen küresel sermayeye teslim etmiş, ortada sosyal devlet ve hiçbir sosyal kurum bırakmayıp devleti olabildiğince ekonomiden uzaklaştırıp neredeyse gece bekçisi durumuna düşüren bir ekonomi anlayışıyla emin olun ülkemizin ekonomik çöküntüden kurtulma şansı yok.

       Ama derseniz ki, "Hiç mi yolu yok?" Elbette var. Şu an alternatif bir ekonomi ve siyaset ne yazık ki ortalıkta görünmüyor ama yaşananlardan ders çıkarmak gerekirse, bu politikayla hiçbir ülkenin uzun süre yönetilemeyeceğidir.

       Çünkü bu gidişin sonu ekonomik olarak sömürgeleşme, siyasi olarak da ulus öncesi siyasi modellere yani tarikat ve cemaatliğe dönülmesidir ki… Ümit ediyorum tamamen o duruma düşmeden alternatif politika üreten bir siyaset çıkar ve ülke olarak düzlüğe çıkarız.

               Doğrusunu isterseniz, bu konuda çok fazla araştırmaya da gerek yok. Çünkü Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşadığımız ve pek çok ülkenin emperyalizmin pençesinden kurtulmasında kilit rol oynayan ve ülkemizde özellikle 1923'ten başlayıp 1938'e kadar süren ekonomik ve siyasi süreç…

              Yani devletin önderliğinde uygulanan karma ekonomi modeli bence ülkemizi bu çok kötü koşullardan bile kısa sürede gelişmiş ülkeler arasına katılmasını sağlayacak bir ekonomi modelidir ki, zaten bu konuda düşünüp çok fazla araştırılmasına da gerek bulunmamaktadır.

              Denenmiş ve sonucunda çok büyük bir savaştan çıkmış olsak bile kısa sürede ülkemizi çağdaş ülkeler düzeyine çıkarmış…

              Kendi madenleri üzerinde söz sahibi olup şekerden kumaşa, demir çelikten uçağa kadar üretmiş, ülkemizin dört bir yanını demir ağlarla örmüş ve tarımda da ülkemizi dünyada kendi kendine yeterli olabilen yedi ülkenin arasına sokabilmiştir.

              Üstelik tüm bunlar yapılırken kapitülasyonlar kaldırılmış, Osmanlı'dan kalan borçlar bile ödenmiştir.

              Demek istediğim, ekonomide de siyasette de ülkemizin tekrar bağımsız ve güçlü olabilmesinin tek yolu, neoliberal ekonomiden vazgeçip yeniden Atatürk çizgisine geri dönmektir,

              Ama asla başka bir çizgiye değil.

 

18-02-2025

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

7 Şubat 2025 Cuma

MUSTAFA KEMAL’İN TEĞMENLERİ

 

MUSTAFA KEMAL’İN TEĞMENLERİ

 

 

Bilindiği gibi mezun olduklarında ettikleri yemin dışında Mustafa Kemal’in askerleriyiz diyen teğmenler ihraç edildi.

Doğrusunu isterseniz konu son derece ilginç…

Neden mi?

Şöyle bir düşünün, bu olay başka bir ülkede olsa…

Örneğin ABD’de…

Almanya’da…

İngiltere’ de…

Ya da Yunanistan’da çok bir şey fark etmiyor.

Mezun olan teğmenler…

Ettikleri yemin dışında o ülkenin kurtarıcısı ve kurucu liderine bağlılık yemini etmiş olsalar emin olun ilgili ülke yöneticileri onlarla gurur duyar ve tüm toplumda çok büyük takdirle karşılanırlardı.

Ama bizde öyle olmadı…

Hatta olmadığı gibi o teğmenlerin cezalandırılmaları ile ilgili kampanya bile başlatıldı.

Ve sonuçta…

O pırıl pırıl bölüm birincisi de olan genç, yetenekli teğmenler ordudan atıldı.

Bunu bazıları sureti haktan görünerek ettikleri yeminin dışına çıkmaları nedeniyle disiplinsizlik olarak da adlandırdı ama…

Bugüne kadar ordu içine sızan tarikat ve cemaatlerle, geçmişte de yaşandığı gibi onların merkezi ordu emir sistemini bozabilecekleriyle ilgili tek söz bile söylemeyip…

Üstelik ülkenin kurucu liderine bağlılıklarını göstermelerini disiplinsizlik olarak görmeleri de kanımca…

Ayrı bir şekilde değerlendirilmelidir diye düşünüyorum.

Peki sizce…

Bir ülkenin askerlerinin Ülkenin kurucu liderine bağlılık yanında laikliğe ve Cumhuriyete sahip çıkmaları anlamına gelen bu söz vermelerinden kim rahatsız olur?

Elbette laiklik ve cumhuriyete…

Yani ulus devlete karşı olup ülkeyi çok kimlikli tarikat ve cemaatlerle etnik kimliklere ayrıştırmak isteyenler değil mi?

Hem zaten askerlere karşı linç kampanyasını yöneten ve cezalandırılmalarını isteyenlerin yıllardır Türk ulus kimliği karşıtı olmaları tesadüfle açıklanabilir mi?

Elbette açıklanamaz ama asıl olay nedir biliyor musunuz?

Ya da Yıllar öncesinde yapılan…

Ergenekon...

Balyoz ve benzeri adlarla askere yapılan operasyonların gerçek amacını…

Bilindiği gibi ABD 2000’li yılların başlarında ülkemize Çekiç Güç adı altında çok sayıda askerini yerleştirmek istemekteydi...

Hükümet bu konuda çok istekliydi ama meclis ve asker ulusal duruştan taviz vermiyor, bunu kabul etmeyip tepki gösteriyorlardı…

Bu nedenle de…

Askerin ulusal olmaktan çıkarılıp,  tamamen iktidarın emri altına sokulması…

Ve bunun yanında da meclisin sesinin kısılması ve kararların bir kişi tarafından verilmesi isteniyordu…

İşte az önce saydığım Ergenekon ve benzeri operasyonların amacı; o tarihlerdeki AB ilerleme raporları ve müzakere belgelerinde de yer alan…

Ordunun bağımsız ulusal bir duruş sergileyemeyip tamamen siyasi iradenin emri altına sokulmasıydı ki…

Sonuçta onunla ilgili tüm adımlar atıldı ama...

Görülüyor ki ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın…

Askerdeki ulus, laiklik ve Atatürk düşüncesi hala çok güçlü…

Böyle olduğu zaman da çok iyi biliyorlar ki…

Başından beri düşündükleri federatif, çok kimlikli, çok kültürlü bir düzen hayal…

Tepkiler ondan…

 

07-02-2025

Nusret KEBAPÇI

 

28 Ocak 2025 Salı

VAHŞİ KAPİTALİZM

 

VAHŞİ KAPİTALİZM

 

 

Bolu’da 78 kişinin ölümüyle sonuçlanan otel yangınında gereken önlemlerin alınmamasından, yasalar önünde Turizm Bakanlığı sorumlu olmasına karşın…

Görülüyor ki Şimdi başta belediye olmak üzere…

Sorumlu demiyorum…

İktidarı bu durumdan çıkaracak bir günah keçisi aranıyor.

Çünkü

Otel yapılalı çok uzun bir zaman olmuş ve her nedense hiç denetlenmemiş görmezden gelinmiş…

Tabi bu sadece otelin güvenlik önlemleriyle de ilgili değil, otel yıllardır çok büyük paralar kazanmasına karşın vergi de vermemiş…

Peki, bu tutum…

Yani denetleme, kontrol etme sorumluluğu demiyorum, sorumsuzluğu nedeniyle görevin ihmal edilmesi sadece bu otel yangınıyla mı ilgili?

Aslında değil.

Hemen tüm yaşadığımız adına felaket diyebileceğimiz deprem…

Orman yangını…

Sel…

Maden kazaları…

Yeni doğan çeteleri…

Zehirli gıda maddeleri…

Benzeri olayların hiçbirinde yetkili iktidar partisinin sorumluluğunu kabul ettiği görülemedi.

Aynı zamanda olayın yaşanmasından dolayı sorumluluk hissederek istifa eden de yok.

Bunun yanında gereken önlemlerin alınmasını sağlayan da…

Böyle olunca diyebilirsiniz ki neden böyle oluyor?

Binalar denetlenmiyor?

Depreme karşı dayanıklılıkları kontrol edilmiyor…

Ormanlar korunmuyor…

Yediğimiz içtiğimiz her şeyde zehir var…

Aslında bu olayların hiç biri tesadüf değil. Siz sanıyor musunuz ki iktidar bu olaylardan ders çıkartır ve bundan sonra benzeri felaketlerin yaşanmaması için gerekli önlemleri alır…

Emin olun bundan sonra yaşanacak felaketlerde de aynı sonuçla karşılaşacağımızı çok rahatlıkla söylemek mümkün…

Peki neden?

Çünkü tüm bu yaşadığımız felaketler iktidarın uyguladığı neoliberal ekonomik politikadan kaynaklanmaktadır.

Belki neoliberal deyince kafanız karışabilir bu nedenle biraz da olsa açıklayalım istiyorum…

Bu ekonomik sistemde devletin alabildiğine küçültülmesi hedeflenmektedir.

O kadar ki devlet ekonomiden, eğitime…

Sağlıktan sosyal güvenliğe hemen her alanda küçültülmektedir.

O kadar küçültülmektedir ki devlet hemen her alanda neredeyse seyirci durumuna düşebilmekte…

Ve

Meydan; başıboş bırakılan, kural ve ilke tanımayan

Tamamen tek amacı en yüksek karı amaçlayan önemli bir kısmı açgözlü şirket ve kurumlara bırakılmaktadır…

İşte tüm bu aslında önlenebilir olan şimdi adına felaket denilen olayların yaşanmasının tek nedeni…

Tamamen insan yaşamını hiçe sayan denetimsiz başıboş her şeyin alınıp satılabileceğini düşünen tamamen en yüksek kar odaklı denetimsiz piyasa ekonomidir.

Elbette çözüm de bunun tersini uygulamaktan…

Tekrar devleti ekonomide ve insan ve toplum yaşamında etkili hale getirmekten…

Ulusal sanayi…

Tarım…

Hayvancılık…

Bankacılık…

Sosyal güvenlik gibi ulusal kurum ve kuruluşların güçlendirilmesinden ve devletin etkili olup piyasayı denetleyebilmesinden geçmektedir…

Ama asla Neoliberalizm’den değil.

 

 

 

 

28-01-2025

Nusret KEBAPÇI