pkk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pkk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2025 Cumartesi

ULUS DEVLET Mİ, FEDERASYON MU?

 

ULUS DEVLET Mİ, FEDERASYON MU?

 

İmralı'dan PKK'nın silah bırakmasıyla ilgili mektup gelince, ikinci açılım sürecinin başladığı anlaşıldı. Aslında konu birçok yönden ilginç. Düşünebiliyor musunuz, silahlı bir örgüt liderini 25 yıl önce içeri atıyorsunuz. Hatta yalnız bırakıp tek başına bir adaya yerleştiriyorsunuz. Ama 25 yıl sonra bakıyorsunuz ki değişen hiçbir şey yok. Kişi, örgütüyle tüm bağlantılarını sürdürdüğü gibi, ideolojik olarak da liderliğini koruyor. Sizce de bu işte bir gariplik yok mu? Bence var, hem de çok.

Zaten mektubun içeriğinde geçen "kimliklere saygı gösterilmesi", "demokrasi", "özgürlük" laflarının sonrasında iktidar ve çeşitli muhalefet partilerinin yaptıkları açıklamalar, hedefin Türk ulus devleti olduğunu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar ortaya koydu. Ama iş bununla bitmiyor.

Aslında "PKK silah bıraksın, barış olsun" gibi söylemler de olayları doğru ifade etmiyor. Çünkü ABD, bizim de içinde olduğumuz bölgedeki dört ülkeden parçalar kopararak Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında büyük bir Kürdistan kurmayı hedeflemektedir. Bu nedenle de merkez örgütü KCK önderliğinde bu dört ülkede de farklı adlar taşıyan ama aynı amaç için çalışan ABD'nin desteklediği örgütler bulunmaktadır. Ve bizim ülkemizdeki PKK, Suriye'ye geçerek orada Suriye'nin kuzeyinde oluşturulan PYD özerk bölgesine geçip PYD'ye katılmıştır. Ve bugün Suriye'de mevcut iktidara petrol bile satabilen bir devlet yapılanması oluşturulabilmiştir.

Peki, durum böyle olunca bizdeki "barış", "demokrasi", "kimliklerin tanınması", "ana dilde eğitim", "Türk ulusu yerine Türkiyelilik" gibi kavramların sıklıkla gündeme getirilmesinin anlamı nedir? Ne yapılmak amaçlanmaktadır?

Aslında amaç, "silah bırakılması", "terörün bitirilmesi" söylemleriyle mevcut anayasayı değiştirerek ulus kimliğini ve ulus devleti yok ederek, ABD'nin yıllardır talep ettiği çok kimlikliliğin, çok dilliliğin olabildiği, yani küçük küçük parçalardan oluşan federe bir devlettir.

Hem zaten başkanlık sistemine geçilmesinin asıl nedeni de buydu. Çünkü bilinmelidir ki başkanlıkla yönetilen ülkelerin tamamı federasyon, federasyon olan devletlerin de tamamı başkanlıkla yönetilmektedir. Ancak bir farkla: Bugün başkanlıkla yönetilen ve federasyon olan devletlerin neredeyse tamamı kuruluş aşamalarında küçük devletçiklerin bir başkanlık etrafında birleşmeleriyle meydana gelmişlerdir. Ayrıca bu türden federe devletlerin tamamı da ulus devlet özelliği taşımaktadırlar.

Ancak bugüne kadar ulus devlet olarak varlığını sürdürüp sonradan etnik ve dinsel kimliklerden oluşan bir federasyon örneği, Irak'ta, Suriye'de yapılmak istendiği gibi tamamen emperyalizmin müdahalesiyle oluşabilmektedir.

Hani sıklıkla barış, demokrasi, özgürlük lafları ediliyor ya? Bilinmelidir ki bölgeye gerçek barış, ancak ABD emperyalizminin bölgeden kovulmasıyla gerçekleşebilecektir. Ama hiçbir şekilde ulus devletlerin özgürlük adı altında etnik ve dinsel parçalanmalarıyla değil.

08-03-2025

Nusret KEBAPÇI

 

29 Ocak 2018 Pazartesi

SURİYE’DE NELER OLUYOR?

SURİYE’DE NELER OLUYOR?


İsterseniz asıl konuya geçmeden önce, genelde bilinen bir sözle başlayalım…
Denir ki;
“Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır.”
Nedir anlamı
Anlamı şu; siyasette neyin mücadelesini veriyorsanız, savaşta da aynısını yapıyorsunuz demektir…
Tek fark: Birinde fikir…
Düşünce, propaganda ön plana çıkar, diğerinde de…
Asker ve silah…
Ama amaç aynıdır.
Devam edelim…
Biz şimdi Afrin’e terör örgütü ülkemizin güneyinde devlet kuramasın diye girdik öyle değil mi?
Peki
Bu terör örgütü biz hangi politikaları yanlış yaptık da tamı tamına 900 km.lik sınırımıza yerleşti…
Yanlışımız şu…
Bizim ülkemizi yönetenler, özellikle söylüyorum ne ABD’nin emperyalist bir ülke olduğunun farkındadırlar…
Ne de onun bölgeye ilişkin projelerinden…
Örneğin siz hiç bugüne kadar, adamlar harita bile gösterdiği halde, bizim ülkemizi yönetenlerden bir gün bile olsun ABD’nin BOP ‘undan bahsedildiğini…
Hatta bizden de koparılacak parçayla beraber dört ülkeden koparılacak parçalarla büyük bir Kürdistan kurmaya çalışıldığını…
Bunu yaptığında da bölgede petrol ve doğalgaz açısından çok önemli toprakları ABD’nin kendi denetimi altına alacağını, hiç duydunuz mu?
Elbette duymadınız.
Çünkü bizde kimsenin böyle bir derdi yok.
Bugün hala “ABD silah vermeyeceğine söz verdi…”
Yada “Sen binlerce kilometreden gelip nasıl dizayn yaparsın?”
Veya “işleri ABD ile birlikte yürütmek istiyoruz.” türünden ABD ile ilgili serzenişler duyuyorsunuz ya…
Sizce tüm bunları söyleyenler ABD’nin gerçekten bölgede ne yapmak istediğini anlamış olabilirler mi?
Elbette böyle bir şey mümkün görünmüyor…
Hatta tersine bu tür söylemlerin, verdiği sözü tutamamış bir müttefike duyulan bir tepki olduğunu söylemek bile mümkün…
Zaten 14 Kasım’da ABD Dış İşleri Bakanı’nın açıkladığı yeni Suriye siyaset belgesi değişikliğinin ardından başlayan “Esad teröristtir…”
“Mutlaka çekilmeli…”
Bunun yanında uçuşa yasak güvenli bölge oluşturmak adına dün tam tersi düşünülürken birden bire “3 milyon Suriyelinin geri gönderilmesi” benzeri söylemlerin de kaynağının bu açıklanan belgeden çok da kopuk olduğunu düşünmek söz konusu değil…
Çünkü
Bu açıklanan yeni belgede de ABD Suriye’den çekilmek için IŞİD hedefine bağlılığı reddedip tamamen olayı Esad’ın gönderilmesine bağlamış…
Hatta 3 milyon Suriyeliyi Suriye’ye göndermekten bile söz etmişti…
Bu nedenle bizdeki açıklamalarla da olay tamamen örtüşmektedir dersek asla yanlış olmaz.
Sahi biz Afrin’e neden girmiştik? ABD 30 bin kişilik bir ordu kuramasın ve orada ABD destekli PKK devleti kurulmasın diye değil mi?
O zaman adama sormazlar mı?
Bu 30 bin kişilik orduyu kuran, üstelik 5000 tır silahı oraya sokan ABD değil mi?
Peki, o zaman biz neden ABD’nin üslerinin de olduğu Fırat’ın doğusunda değil de Rusya’nın denetimindeki batısına girdik…
Üstelik adamlar bizdeki üslerinden PYD’ye desteğe de devam ettiği halde…
Yani demek istediğim hani siz ÖSO ile işbirliği yapıyorsunuz ya…
Bunda; ABD nasıl olsa Suriye’yi parçalayacak bu arada biz de Suriyeli cihatçı örgütlere fırsat varken hamilik yapıp bir bölge oluşturalım gibi bir düşünceniz de varsa ki, uzak bir ihtimal değil…
Siz hiç olup biteni, yani ABD’nin hala yürüttüğü BOP’u, Suriye’den sonra büyük Kürdistan’ın diğer kalan iki parçasının koparılması için sıranın Türkiye’ye ve İran’a geleceğini hiç mi hiç anlamamışsınız demektir…
Ancak bilmelisiniz ki bugün ülkemizi parçalanmaktan kurtarmanın tek yolu…
Ülke olarak Ulusal birliğimize ve ulus kimliğimize sonuna kadar sahip çıkmaktan ve Suriye’ de ABD planlarına karşı durmaktan geçmektedir…
Ama asla alet olmaktan değil…

29–01–2018
Nusret KEBAPÇI




24 Mayıs 2017 Çarşamba

SURİYE’DE KÜRT DEVLETİ KURULURKEN…

SURİYE’DE KÜRT DEVLETİ KURULURKEN…


İsterseniz önce Cumhurbaşkanı’nın ABD gezisinden başlayalım…
Aylar…
Evet, aylardır sadece ABD’nin yeni seçilen başkanından randevu almak için uğraşıldı.
Hatta öyle ki bu konuda milyonlarca dolar verilerek lobi şirketleri bile devreye sokuldu.
Sonunda ziyaret gerçekleşti gerçekleşmesine ama daha o ülkeye ayak basar basmaz cumhurbaşkanını kim karşıladı dersiniz…
ABD başkanı mı?
Elbette değil…
Kim karşıladı biliyor musunuz?
Bizim büyükelçimiz…
Tabi görüşmenin topu topu 20 dakikaya sığdırıldığını söylemeye gerek bile yok ancak…
Üzerinde biraz düşünelim…
Bu gezinin bize yansıyan ana amacı neydi?
PYD’nin terör örgütü olduğunu, destek verilmemesi gerektiğini ABD başkanına anlatmak, değil mi?
Sakın!
“Ya öyle mi?”
“Olur mu?”
“O örgütü ABD kurmadı mı?” Falan demeyin, aynen böyle.
En azından biz öyle biliyoruz…
Doğrusunu isterseniz hani hep söylüyoruz ya…
Biz toplum olarak uygulamalara…
Yazılı olana değil de genelde söylemlere inanmayı tercih ettiğimizden…
Çok kolay yanlışa düşüyoruz diye
İnanın bu kez de öyle…
Şimdi şöyle bir düşünelim…
PKK’yı, onun Suriye kolu PYD’yi, PJAK’ı falan, daha ilk baştan kim kurdu dersiniz…
ABD değil mi?
Neredeyse yaklaşık 40 yıldır bu örgütler ABD ve bilümum batılı emperyalistler tarafından da desteklenmiyorlar mı?
Bu örgütleri oluşturmakla amaçları, bölgede bulunan ve tamamı da komşumuz olan ülkelerden topraklar koparılarak, bölgede büyük bir Kürdistan kurmak değil mi?
Yıllardır çeşitli yerlerde yayınlanan ve bize de gösterilen haritalarla da bunu açık açık söylemiyorlar mı?
Demek istediğim ABD ve diğer batılı emperyalistlerin bu örgütleri desteklemesi ne bugünün işi ne de biz bunu yeni öğreniyoruz.
Sahi ta 1993 yılında Jandarma Genel Komutanı Eşref BİTLİS neden öldürülmüştü?
ABD’nin daha o yıllarda bile PKK ‘ya yardım ettiğini açıkladığı için değil mi?
Ya Uğur MUMCU…
Yani bu silah yardımı konusu sadece bu günün değil en az 30 yılın konusu.
Peki ya yakın zaman önce ABD askerleri İncirlik’e geldiklerinde nasıl bir açıklama yaptılar biliyor musunuz?
Sakın kimse biz PYD’ye destek olmayacağız tarafsızız türünden bir açıklama yapıldığını düşünmesin…
Açıklama aynen şöyleydi…
“Biz şimdi PYD’ye daha yakından destek olabileceğiz…”
Böyle bir açıklamadan sonra normalde İncirlik mutabakatının iptal edilmesi lazım, öyle değil mi?
Ama yapılmıyor…
Hatta PYD’nin ağır silahlarla donatılıp, ordulaşmasına bile ciddi bir tepki konulmuyor…
Bu arada ciddi tepki derken kınamayı, ricayı falan saymıyorum…
İncirlikten ABD’yi diğer batılı emperyalistleri kovabiliyor musunuz?
Gerisi hikâyedir…
Üstelik bu yapılamadığı gibi…
ABD’nin “Geçmişte Irak’tan çekilmekle hata yaptık, Suriye’de bu hatayı yapmayıp kalıcılığımızı meşrulaştırmak için Suriye’nin kuzeyinde kalıcı bir üs kuracağız…” Demesi bile sessizlikle geçiştiriliyor…
Demek istediğim lafa değil işe bakmak gerekir, bu nedenle…
“Biz ABD ile görüştük, görüşüyoruz…”
“Şunu söyledik…”
“Bunu söyleyeceğiz…”
Lafazanlığıyla oyalanırken Suriye’de Kürdistan kuruluyor…
Haberiniz olsun…

23–05–2017
Nusret KEBAPÇI








7 Nisan 2017 Cuma

HAYIR DENMESEYDİ…

HAYIR DENMESEYDİ…


Şimdi biz egemenliğimizdeki yetkiyi tek bir kişiye verilmesi anlamına gelen referanduma yaklaşırken…
İsterseniz geçmişte yaşadığımız olayların biraz muhasebesini yapalım ki…
Söz…
Yetki…
Karar tek kişiye verdiğinde neler olur birlikte düşünelim…
Yıl 2003…
Birinci tezkere gündemde…
Biliyorsunuz o tezkereyle askerlerimizin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı askerlerin de Türkiye’de bulunması amaçlanıyordu…
Üstelik o günlerin başbakanı da tezkerenin geçmesi için büyük çaba harcamıştı ama…
Meclis sağduyuyla davranarak bu tezkereye hayır dedi ve reddetti…
Yani o gün hayır denmemiş olsaydı işgal edilmiş olacaktık.
Gelelim açılıma…
Hükümet…
Oslo’da görüşüp sözler verirken…
Valilere “PKK’ya müdahale edilmemesi” yönünde emirler verilip, askere, polise operasyon yaptırılmazken…
Buna karşı çıkıp hayır diyenler suçlanarak “Terör örgütüyle görüştüğümüzü söyleyenler şerefsizdir…” denilip…
Sonrasında görüşme iznini başbakanın verdiği açıklanınca…
Sahi kim haklı çıktı hatırlıyor musunuz?
Ya
Mavi Marmara olayına ne demeli…
Bunun yanlış olduğu ısrarla vurgulandığı halde gemiyi gönderip…
Yaşanan İsrail katliamı karşısında sessiz kalıp…
Üstelik tazminattan bile vazgeçip…
Sonrasında da “Bana mı sordular oraya giderken…” Denilmedi mi?
Buradan da anlaşıldı ki yine hayır diyenler haklı çıktı…
Gelelim FETÖ olayına…
Bakın ta 1990’lardan itibaren Türkiye’nin aydınları, vatanseverleri “Bunların ABD’nin kuklası” olduğunu hemen her yerde söylerlerken…
Dönemin iktidarı…
Bu çetenin Türkçe olimpiyatlarını açmak…
Oralarda boy göstermek için yarışmıyorlar mıydı?
Çok değil…
Daha dün…
Bugünün iktidar sahipleri bile “Bu hasretlik bitsin” diye Fethullah Gülen’i ülkeye çağırmıyorlar mıydı?
Sonuçta…
Yine bu konuda da hayır diyenler haklı çıkmadı mı?
Suriye konusuna gelince…
ABD ile işbirliği yaparak Suriye yönetimini yıkıp Emevi camiinde namaz kılmayı hedefleyenler…
2011 den bu yana uğraşmalarına karşın başarısız oldular ama…
Sonuçta sayelerinde…
Suriye ve Irak’ın Kuzeyinde nur topu gibi iki Kürdistan kuruluverdi…
Ve her zamanki gibi yine bu mezhepçi politikaya hayır diyenler haklı çıktı.
Şimdi geçtiğimiz günlerde ülkemize gelen ABD Dışişleri Bakanı’yla yapılan görüşmelerden de anlıyoruz ki bu kez hedef İran…
Tabi elbette hayır diyerek tepki göstereceğiz de…
Sizce…
Tüm dış politikası düşman üretmek ve ABD emirlerini yerine getirmek olan bir anlayışa…
Neredeyse…
Sınırsız bir başkanlık yetkisi vermenin…
İntihardan herhangi bir farkı var mı?

06–04–2017

Nusret KEBAPÇI

16 Şubat 2017 Perşembe

OTOBANDAN ÖNCE SON ÇIKIŞ…

OTOBANDAN ÖNCE SON ÇIKIŞ…


Doğrusunu isterseniz durum son derece ilginç…
Neden mi?
Şunun için, bu anayasa oylamasında değişiklikten yana olanlara bir bakın…
İçlerinde bu güne kadar…
Şu maddeler halka özgürlük…
Demokrasi ve huzur getirecek türünden tek bir cümle duyan oldu mu?
Ama
Hayır, verecek olanların…
Terörist…
15 Temmuz darbecisi…
Ve PKK’lı olduğuna ilişkin pek çok söz duyuldu.
Tabi bu suçlamalar ve hakaretler yeterli gelmediğinde de…
Referanduma katılacak kitleler…
İç savaşla…
Kaosa neden olmakla tehdit edildi…
Peki, tüm bu hakaretlerin…
Asılsız suçlamaların nedeni nedir biliyor musunuz?
Padişahta bile olmayan yetkileri kullanacak olan tek kişi yönetimine dayanacak olan bir sistemi halka onaylatmak…
Çünkü…
Biliyorlar ki…
Eğer tartışmalar değişiklik üzerinden yürütülürse…
İçeriği madde madde tartışılmaya başlanırsa, bu değişikliği halka onaylatmak mümkün olmayacak…
O zaman da…
BOP ‘la sınırlarının değişmesini sağlayacak olan Türkiye’nin federatif bir başkanlığa dönüşmesi de yarım kalacak…
Bu yüzden…
İlgili değişikliğin maddeler üzerinde tartışılmasını asla ve asla istemeyip…
Karşı tarafı…
Suçlayarak…
Tehdit ederek…
Referandumda sonuç almaya çalışmaktadırlar.
Tabi burada…
Toplum olarak okuma alışkanlığımızın olmadığından olsa gerek…
Hala liderlerin sözlerine inanmak demiyorum, itaat etmek daha geçerli akça olduğundan, çok kimse…
Gerçekte…
Neyin değiştiğini…
Bundan sonra neler olacağını…
Ülkemizin nasıl bir sistemle karşı karşıya kalacağını…
Bu başkanlık denilen şeyin ne menem bir şey olduğunu
Bilmiyor…
Kendisini öğrenmek zorunda hissetmiyor…
Dolayısıyla içine düşülen durumu da fark etmiyor…
Bu nedenle
Okuduğunuz yazıyı otoban öncesi son çıkış uyarısı olarak düşünüp…
İleride…
Pişman olmamak…
Kafamızı duvardan duvara vurmamak için…
Tümü 18 maddeden oluşan taslağı okuyun…
Okutun…
Aksi halde öğrenmenizin bedelini özgürlüğünüzle ödemek zorunda kalabilirsiniz…

15–02–2017
Nusret KEBAPÇI



19 Aralık 2016 Pazartesi

BOMBALARI KİM PATLATIYOR?

BOMBALARI KİM PATLATIYOR?


Böyle sorunca haklı olarak…
Nereden bilelim…
Devletin bilmesi…
Hatta bilmesi de gereken önlemleri alması gerekir diyeceksiniz ama hiç de öyle olmuyor.
Farkında mısınız?
Sanki bir Lübnan…
Suriye…
Irak…
Afganistan gibi neredeyse her 15 günde bir bomba patlar hale geldik.
Peki, bu işle sorumlu olup, devleti yönetenler ne yapıyor dersiniz?
Onlar her zaman olduğu gibi; ” Keşke sizde şehit olsanız…”
Ya da “Bu işlerden neden siyasi irade sorumlu tutulmaya çalışılıyor …” türünden abuk sabuk yanıtlar vermeye çalışıyorlar ki…
İnanın ne gerekli önlemi almayan bir yetkili var ortalıkta.
Ne de devlette güvenliği sağlayan yetkililer.
Deyim yerindeyse “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete.”
Durum aynen budur.
Yani ortalıkta devlet aklını kullanan bir kişi bile yok.
Peki, eğer bu kadar bomba patlıyorsa ve siz hiç bir önlem alabilme becerisinden yoksunsanız neden hala memleketi yönetiyor görünüyorsunuz bence anlamak mümkün değil.
Ya beyler…
Siz değil miydiniz açılım adı altında PKK’nın dağlardan şehirlere inmesine neden olan…
Özgürce her tarafa bomba yerleştirmesine göz yuman…
Suriye’ de PYD kantonlarının oluşması bile…
Suriye devlet güçlerinin sizin desteklediğiniz teröristlerden korunmak için gücünü merkeze toplayıp sınırları boşaltmasıyla oluşmadı mı?
Yani sizin Emevi camisinde namaz kılmak gibi yeni Osmanlı hayaliniz olmasaydı…
Ne PYD olacaktı o topraklarda…
Ne IŞİD…
Ne de ÖSO…
Biz daha önce olduğu gibi “kardeşim Esat’la” barış içinde yaşayacaktık…
PKK’da yanı başımızda devlet kurmuş bir güç gibi güçlenemeyecekti…
Peki, bu bombaların patlamasının başkanlıkla bir ilgisi var mı?
Yok mu dediniz…
Sizce batı…
Aynen Osmanlının son döneminde hem halife hem de padişah olan her şeye muktedir tek kişi yönetimi mi ister?
Yoksa…
Muhalefeti…
Sivil toplum örgütleri olan, ülke çıkarına karşı olan her şeye tepki gösterilebilen demokratik bir sistemi mi?
Son dönemde…
Ekonomik olarak neredeyse iflas etmemize rağmen batı medyası tarafından çok güçlü olduğumuza yönelik yapılan açıklamalar bile bunun göstergesi değil mi?
Hafızaları birazcık yoklayalım…
Daha ortalıkta bir bomba bile patlamamışken…
Zamanın Anayasa Komisyonu Başkanının 2014 Aralık ayında “Başkanlık olmazsa kaos olur “ demesi neyin nesiydi dersiniz…
Ya dönemin Sağlık Bakanının 2015 Ağustos’unda “Başkan seçseydik kaos olmayacaktı…” sözünü nasıl değerlendirmek gerekir…
Bence tüm bu söylemlerin bir tane açıklaması vardır
Batılı emperyalistler; parlamentosu, muhalefeti olan, hemen her şeyin tartışılabildiği ulusal çıkarları savunan bir meclisle işlerin 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi yürümeyeceğini bilmektedirler…
Bu nedenle işi Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi tek adamla götürmek istemektedirler…
Çünkü her zaman için bir kişiyi ikna etmek, meclisi, sivil toplumu olan bir halkı ikna etmekten çok daha kolaydır…
Bunun için de toplumun bombalarla korkutularak başkanlığa razı edilmesi gerekmektedir…
Yapılan budur…

18–12–2016
Nusret KEBAPÇI






5 Eylül 2016 Pazartesi

BU POLİTİKALARDAN KİM SORUMLU?

BU POLİTİKALARDAN KİM SORUMLU?


Sadece son yirmi dört saatte bile 24 şehit…
Farkında mısınız zaten bir süredir hemen her gün şehit haberleri gelmiyor mu?
Askeri birliklere saldırılıyor…
Karakollar bombalanıyor…
Hatta bırakın silahla saldırılmasını…
Bomba yüklü kamyonlar, traktörler Cizre’de olduğu gibi Çevik Kuvvet binasının önünde bile patlatılmıyor mu?
Biliyorum, zor, olağanüstü koşullarda mücadele ediliyor ama insan yine de sormadan edemiyor…
Bizim devlette istihbarat denilen bir şey var mı?
Bakın yaklaşık bir yıldan fazladır terörle mücadele ediliyor ve bombalı eylemlerle karşı karşıya bulunuluyor…
Ve üstelik bunun önemli bir kısmı da kamyon ya da traktörle saldırı şeklinde oluyor…
Tamam, istihbarat yok.
Anladık o il ya da ilçelerde kamera sistemi de bulunmuyor…
Ama gelip geçen kamyon veya traktörleri kontrol etmekte mi olanaksız…
Yani hep böyle elimiz kolumuz bağlı teröre teslim olup, nerede ne zaman bombalı kamyon veya traktör gelecek diye beklemek mi zorundayız…
Hep böyle savunmada mı olunacak…
Tabi sorun sadece Cizre değil, benzer durum ülkemizin hemen her yeri için geçerli.
Biz son zamanlarda PKK terör örgütüyle, FETÖ ve IŞİD’le mücadele ediyoruz ya …
Peki, PKK’yı yıllarca görmezden gelen “Açılım… “
“Çözüm süreci” adı altında, dağlardan, şehir merkezlerine yerleşme fırsatı tanıyan politikaların sorumlusu kim?
Benimki de soru, hiç kimse.
Ya FETÖ’yü 1974’lerden beri devletin içine yerleştiren…
Kök saldıran…
Hemen her yerde etkili olmalarını sağlayan…
“Ne istedilerse verdik diyen” kim?
Gelelim IŞİD’e…
Hani biz Celebrus’a bu nedenle müdahalede bulunduk ya onun için söylüyorum…
Sahi; IŞİD’e, gerek Türkiye…
Gerekse çeşitli Avrupa ülkelerinden katılan kişiler, nereden ve hangi ülkenin sınırlarından geçtiler dersiniz?
Ya oradan gelen Petrolu pazarlayan kimdi?
Hangi ülkeye ait tankerlerin görüntüleri çeşitli yabancı televizyon ve internet sayfalarında yayınlandı…
Hadi diyelim ki…
Bunun da sahibi yok.
Biz Celebrus’a Suriye’nin kuzeyine Kürt koridoru kurulmasın diye girdik…
Peki
Irak’ın kuzeyinde kukla bir devlet kurulmasına rıza gösteren, tüm tepkilere karşın Barzani’den petrol alarak onun bağımsızlığa giden yolunu açmaya destek olan kim…
Hangi ülke?
Suriye’nin Kuzeyiyle Irak’ın kuzeyi arasında herhangi bir fark var mı?
Madem güneyimizde bir Kürt Devleti’ne karşıydınız daha başından yani Irak’ın kuzeyinde kurulmadan önce engellenmesi gerekmez miydi?
Hadi diyelim ki Irak’ta geç kaldık ve bu gün Suriye’de Kürt devleti kurulmasını engellemek için müdahale etmemiz gerekiyor…
Peki…
Suriye’de o kantonların nasıl oluştuğunu biliyor musunuz?
Batının ve bizim desteklediğimiz sözde ılımlı muhalefet denilen ÖSO gibi örgütlerin Suriye’nin kent merkezlerinde bombalar patlatması üzerine, Suriye’nin gücünü merkeze toplayıp…
Sınır bölgelerinin kontrolsüz kalmasıyla değil mi?
Yani demek istediğim…
Bugün mücadele etmek durumunda olduğumuz Türk Milletine düşman bu üç örgütün de güçlenmesinin asıl nedeni…
Son on yılda izlediğiniz…
Ulus kimliği yadsıyan, yeni Osmanlıcı…
Ulusal değil, dini ve mezhepsel çıkarları gözeten politikalarınızdır…
Ama ne yazık ki bedelini Türkiye ödemektedir...

04–09–2016

Nusret KEBAPÇI

4 Ağustos 2016 Perşembe

ZAFİYET…

ZAFİYET…


15 Temmuz başarısız darbe girişimin ardından yaşananlar, ülkede sanıyorum hemen herkesi kaygılandırıyordur diye düşünüyorum.
Neden mi?
Bakın şimdi bu darbeyi kim yaptı?
FETÖ ve ona destek çıkan ABD değil mi?
Söylenenlere bakılırsa öyle görünüyor.
Diyelim ki ABD destekledi tamam da bu güne kadar yapılan tüm darbelerin arkasında da zaten ABD yok mu?
Var ama şöyle bir şey de var…
Bu güne kadar ABD tarafından darbeyle iş başından uzaklaştırılan hükümetlerin tamamı ABD çıkarları aleyhine faaliyette bulundukları için darbeyle uzaklaştırılmışlardır…
Peki…
Bizde durum öyle mi?
Hiç de değil.
Son zamanlarda bir kısım değişiklikler yapılıyor görünse de…
Biz sonuçta Suriye’ de…
İran’da…
Irak konusunda…
Hatta PYD konusunda bile ABD ile birlikte adım atmıyor muyuz?
Değil mi dediniz…
Suriye’de Esat yönetimine hala barış eli uzatılmayıp DEAŞ militanlarının sınırın ötesine geçiren bu konuda hala daha destek olmaya çalışan…
Onların petrollerini pazarlayan kim?
Gelelim Irak’a…
Sahi…
Daha geçtiğimiz günlerde Barzani Türkiye’ de bir temsilcilik açacağını konuyla ilgili görüşmelerin sürdüğünü söylemedi mi? buna izin verilmesinin Irak’ın bölünmesini desteklemek anlamına geldiğini yoksa bilmiyor musunuz?
Tamam
Rusya ve Suriye ile bir takım görüşmeler yapılmış olabilir ama icraata bakılırsa ortada siyaset gereği yapılan küçük manevralardan başka somut hiçbir şey yok…
Anlayacağınız ABD’den uzaklaşma falan söz konusu değil…
Hem öyle olmuş olsa, darbeye yakıt ihmalinin sağlandığı…
Bırakın onu…
PYD ‘ye…
Hatta PKK’ya en önemli desteğin sağlandığı yerler ABD üsleri…
Ve başta İncirlik değil mi?
Ne yapıldı bu güne kadar?
Sadece bir gün kapatıldı, daha ötesi yok…
Üstelik daha birkaç gün önce ABD Genelkurmay Başkanı’nı
Darbecilerin bombaladığı mecliste gezdirmedik mi?
Üstelik onların desteğiyle bombalandığını düşündüğümüz haldemecliste…
Peki, bu memlekette güvenlik zafiyeti var mıydı?
Ki öyle deniliyordu…
Ya istihbarat zafiyeti…
Onun da enişteden alındığı göz ününde bulundurulursa insan haklı olarak düşünmeden edemiyor…
Bu zafiyeti gösterenlerin hemen hepsi hala iş başında durabiliyorlarsa…
Ellerindeki her türden istihbarata rağmen…
FETÖ’cülere yıllardır kol kanat geren…
Onları devletin en derinlerine yerleştiren…
Koruyan, kollayan…
Başta devleti yönetenler olmak üzere…
Parti yöneticileri…
Milletvekilleri…
Hesap vermeyip işi aldatılmayla, ahmaklıkla geçiştirebiliyorlarsa…
İşe önce Milli bir anlayışla güvenlik ve istihbarat zafiyetini gidermekle başlamak gerekiyor…
TSK’yı tasfiyeyle değil!

03–08–2016
Nusret KEBAPÇI






29 Nisan 2016 Cuma

ERGENEKON


Yargıtay’ın Ergenekon davasıyla ilgili verdiği karar hepimizi mutlu etti de insan gerçekten merak ediyor…
Böyle bir örgütün gerçekten ortaya çıkacağına inanan var mıydı elbette bunu şu an için çok fazla anlama şansı bulunmuyor ama…
Bu tür olayları…
Operasyonları değerlendirmek için sadece iddianamelere…
Yargılamalara…
Suçlamalara ve sonucuna bakmak kanımca son derece yanıltıcı olacaktır.
Neden mi?
Çünkü bu tür operasyonlar genelde toplumsal yapının değiştirilmesi yani yapısal değişiklik yaratmak amacıyla gerçekleştirilmektedir.
Bu nedenle operasyonlarda yakalanan, yargılanan kişiler
Suçsuz oldukları daha baştan bilinmesine karşın genelde istenilen değişiklik gerçekleşinceye veya değişiklikle ilgili olarak etkisiz bir konuma gelinceye kadar içeride tutulurlar…
Bu durum sadece bizim için değil…
Dünyanın pek çok yerinde yapılan benzer operasyonlar için de geçerlidir…
Çok fazla ayrıntıya takılmadan isterseniz olup biteni biraz sıraya koymaya çalışalım ne dersiniz?
Aslına bakarsanız bu işin başlangıcı olarak zamanın başbakanının oval ofiste ABD başkanıyla görüşmesini alabiliriz…
Peşinden sıraya
Bugün pensilvanya’daki şahsın ulusalcı dalganın durdurulması talimatını vermesini almak mümkün…
Sonrasında zaten
Emniyet genel müdürlüğünce ulusalcılığın terör örgütü olarak kabul edilmesi gelir ki…
Ümraniye’de bir gecekonduda çok sayıda el bombası yakalanması zaten işaret fişeğinin çakılması anlamına gelmektedir.
Sonrasını biliyorsunuz çok sayıda dalga…
Sabaha karşı baskınları…
Topraktan çıkarılan silahlar…
Kemik aramalar…
Bunların tamamı, toplumda ulus devlet ve darbecilik korkusu yaratarak ulus devletin yok edilip “Yeni Türkiye’nin” tohumlarını atabilmek adına gerçekleştiriliyordu…
Nitekim atıldı da…
Tüm Türkiye sözde darbecilikle mücadele adı altında ulus devleti savunan TSK’nin tasfiyesini izlerken…
ABD yetkililerinin açıklamalarını kimse duymuyordu…
Ne diyorlardı ABD yetkilileri…
“İktidar partisiyle Türk ordusunu kafesledik…”
Çünkü Türkiye’nin BOP’a model ülke olabilmesi için ulus devletten ve kimlikten vazgeçip İslami bir devlet olması hedefleniyordu…
Tabi iktidar sözcülerinin “Bu operasyonlar olmasaydı açılımları yapamazdık.” sözlerini de unutmadan…
Anlayacağınız tüm bunların yapılabilmesi için de öncelikle ordunun sivil otoritenin emri altına girmesi ulus devleti savunur konumdan iktidarın ordusu haline gelmesi gerekiyordu.
İşte bunun için TSK darbecilik yapmakla korkutulacak AB’nin de çok önemli desteğiyle sivil otoritenin emri altına girmesi sağlanıverecekti
O hale gelinecekti ki TSK değil Cumhuriyeti korumak memleket yansa bile bir vali ya da kaymakamın izni olmaksızın parmağını bile kımıldatamayacaktı…
Şimdi geldiğimiz yere baktığınızda ne görüyorsunuz?
Irak ve Suriye’nin kuzeyinde kurulan Kürdistan’ları…
Ülkemizin Güneydoğu’sunun PKK’ya teslim edilip tekrar vatan yapılmaya çalışıldığını…
Başkanlık adı altında ulus devletin yok edilmesi çalışmalarının tüm hızıyla sürdüğünü…
Türk Ulus kimliğin yerine Türkiyelilik adı altında çok kimliliğin konulmaya çalışıldığını…
Türk adının başta devlet olmak üzere pek çok kurumdan kaldırıldığını…
Eğitimin bile çeşitli tarikat ve cemaatlere bırakıldığını değil mi?
Demek istediğim bu tür olayları değerlendirirken…
Suçlamalara, iddianamelere ve yargılama sonucuna değil…
Operasyon öncesinde ve sonrasındaki memleketin haline bakılması daha doğru olacaktır…

29–04–2016

Nusret KEBAPÇI

15 Mart 2016 Salı

ULUS BİLİNCİ OLMAZSA…


Hepimizin bildiği gibi Ankara’da patlayan son bomba olayını da sayarsanız bu bir yıl içinde ülkede patlayan 6. bomba oluyor…
Ve her bomba olayından sonra yaşananlar da giderek alışıldık hale gelmeye başlıyor…
Önce çok sert tepkiler, haykırmalar yaşanıyor…
Sonra da terörün yaşandığı yere çiçek koyma, saygı duruşu veya zaman zaman atıldığı gibi kahrolsun terör sloganı her zamanki yerini alıyor
Peki sizce sosyal medyada olup bitenlerde dahil olmak üzere toplum olarak terörün amacını…
Hedefin ne olduğunu gerçekten sorguluyor muyuz?
Bence hayır
Genel bir teröre hayır kampanyasından daha ötesine ne yazık ki geçilemiyor…
Durum böyle olunca ne buna yol açan politikalar tartışma konusu yapılıyor…
Ne de gereken önlemleri almayıp istihbarat zaafı yaratan yetkililer…
Aslına bakarsanız bizde böyle bir anlayış var, herhangi bir kurumda hatta bir okulda öğrencinin burnu kanasa bile sorumlular aranırken…
Yaşanan 6 bomba olayıyla ilgili olarak ne sorumlu kişi bulunuyor…
Ne de güvenlik zafiyeti.
Hafızamızın zayıflığını çok iyi bildiklerinden olsa gerek hiç kimse yapılanlardan çıkarılması gereken dersle falan ilgilenmiyor…
Genelde de olay çoğu zaman olduğu gibi unutulmaya terk ediliveriyor…
Aslında şunu baştan söylemek gerekiyor, öyle kendiliğinden birileri akıllarına estiği için falan terör yapmaz…
Yapamaz…
Çünkü bilinir ki tüm terör örgütlerinin büyük devletlerin gizli servisleriyle doğrudan olmasa bile dolaylı ilişkileri vardır.
İşte terör…
Bu büyük devletlerin politikalarına karşı durmaya çalışan…
Veya onun istediği gibi davranmayan…
Sözünü dinlemeyen devletlere mesaj vermek amacıyla yapılır…
Hem bu tür olaylarda teröristin kimliğinin çok fazla bir önemi de yoktur…
Çünkü…
İlgili istihbarat örgütleri, eylem yapılması düşünülen ülkeye ya da yöneticilerinin siyasi görüşüne göre değişik birçok örgütü görevlendirebilir…
Bu nedenle teröristin kimliği de toplumu yanıltmak veya farklı bir algı yaratmak için pekala kullanılabilir…
İşte sözün tam burasında tamam da bizde neden patladı diye sorabilirsiniz?
Belki pek çok neden de sayılabilir ama bence asıl neden…
Mevcut hükümetin uyguladığı yanlış ve mezhepçi politikalardır denilebilir…
İsterseniz konuya şöyle yaklaşalım…
2002 yılında neredeyse sıfıra inmiş bir terör ve eylem yapamaz hale gelen örgütünü…
Tekrar
“Birlik, barış, kardeşlik…”
“Açılım…”
“Çözüm süreci “adı altında kim palazlandırdı?
Güç toplamasına hizmet etti…
Askerin, polisin elini kolunu bağladı…
Peki, biz şimdi uzaklardan PYD’yi top ateşine tutuyoruz ya…
Sahi; liderleriyle yakın zaman kadar görüşen…
Ağırlayan…
Fikir alıverişinde bulunan kimdi?
Herhalde aksakallı dede değil.
Peki;
Ya üslere doldurduğumuz ABD askerlerine ne demeli…
Daha gelir gelmez üstelik çok net olarak…
“PYD’ ye daha yakından yardım etmek için geldiklerini” en yetkililerinin ağzından bile söylemediler mi?
Doğrusunu isterseniz bu kadar yanlışlığın içinde olunmasının ancak bir nedeni bulunmaktadır…
O da bizi yönetenlerin Türkiye’nin genel çıkarlarını savunabilecek ulus bilincini taşımadıkları…
Demek istediğim…
Eğer kafanızda…
Ulus diye bir kavram…
Ulusal bir bakış açısı bulunmazsa…
Her ne yaparsanız yapın…
Farkında olmadan varacağınız yer emperyalizmin piyonu olmaktan daha ötede bir yer olmayacaktır…

15–03–2016
Nusret KEBAPÇI


11 Eylül 2015 Cuma

ŞU 400 MİLLETVEKİLİ KONUSU…


Doğrusunu isterseniz durum vahim…
Neden mi?
Bakın söyleyim…
Olayların başlamasından bu güne kadar yani yaklaşık 53 gün içinde verdiğimiz şehitlerin sayısının 100 civarında olduğu ve bunun neredeyse yarısına yakının PKK tarafından yollara döşenen mayınların patlatılması sonucunda…
Yani mermi atmadan…
Savaşılmadan gerçekleştiği göz önünde bulundurulursa…
Ve bu canlarımızın sadece mayına ve bombalı tuzaklara dayanıklı araç verilerek hayatta kalabileceklerini de düşünülünce  
Üzüntü duymamak elde olmuyor
Üstelik milyon dolarlık lüks arabalar ve Saray’a ayrılan korkunç bütçe bu kadar göz önündeyken…
Aslına bakarsanız…
Daha çözüm süreci başlar başlamaz…
Kimsenin silah bırakıp…
Ülkenin dışına çıkmadığı…
Çıkılmadığı gibi…
Tam tersine dışarıdan çok sayıda silahlı militanın gelip bomba ve mayın depoladığı pek çok yerde yazıldı…
Oslo görüşmelerinde bile gündeme getirildi ama her nedense hiç kimse oralı olmadı…
Olunmadığı gibi, Hükümet üyelerinden bazılarınca “Tüm bu olup bitenlerin bilgileri dahilinde olduğu” şeklinde konuyu önemsizleştiren, kayıtsızlıkla geçiştiren açıklamalar bile yapıldı…
Aslında bunun anlamı şuydu
“Biz; PKK güçlenip her tarafı bombalarla, mayınlarla doldurup özerklik elde edecek konuma sahip oluncaya kadar görmemezlikten geldik. “
Hem zaten bunun başka bir anlamı olmayıp durum bile bile lades olma durumudur.
Gelelim şu 400 milletvekili konusuna…
Dağlıca’nın ardından Cumhurbaşkanı “400 milletvekili olsa ve gerekli anayasa değişikliği yapılmış olsaydı bu gün yaşanan süreç yaşanmazdı…”demedi mi?
Şimdi soralım…
Bu 400 milletvekili olsaydı polis daha mı güçlenmiş olacaktı?
Elbette hayır!
Ya asker çok mu büyük boyutlara ulaşacak sayı ve teçhizatla daha mı mücadeleci olacaktı…
Onun da olabileceğini kimse söylemiyor.
Peki…
Çok özel alınacak silahlarla…
TSK’nin
Savaşma gücü olağanüstü bir konuma mı gelecekti…
Böyle bir şeyin olduğu ufukta falan gözükmüyor…
O halde
Sık sık gündeme getirilen bu 400 milletvekili konusu ne anlama geliyor?
Öncelikle belirtmeliyim ki eğer mevcut iktidar partisi 400 milletvekili almış olsaydı ilk yapılacak şey anayasada gereken değişikliklerin yapılıp…
Kürtlere özerklik tanınması olacaktı ki…
Böyle olunca da istediklerini gerçekleştirmiş olan PKK’nın terör yaratmak için herhangi bir gerekçesi de olamayacaktı…
İşte 400 milletvekili olunca olayların sona ereceğinin esbab ı mücibesi budur…
Ama bununla kalınmayacağı da açıktır…
İlk olarak yıllardır kaldırma için uğraştıkları ortak kimliğimiz olan Türk milleti kavramı tamamen ortadan kaldırılacak…
Ardından da ortak dilimiz olan Türkçenin egemenliğine son verilecek, hem şimdiden Osmanlıcayı ön plana çıkaran, Türkçe kaldırılmasını isteyen kampanya bile başlatmadılar mı?
Böyle olunca insan devamında olacakları tahmin edebiliyor…
Aralarında Türklerin de özerk devletinin olduğu küçük devletçiklerden oluşan federal bir devlet…
Yargıyı, yasamayı ve yürütmeyi elinde tutan…
İktidarda belirsiz bir süre kalınabilecek İslami kimlikli Osmanlı benzeri bir başkanlık…
Olay budur…

11–09–2015
Nusret KEBAPÇI