4 Mayıs 2025 Pazar

BİR DEVLET NEYİ KORUR?

 

BİR DEVLET NEYİ KORUR?

 

Böyle sorunca içinizden öncelikle ekonomik ve siyasi sınırları korumak düşüncesinin geçtiğini tahmin ediyorum; ama emin olun öyle değil.

Hem zaten sizin de bildiğiniz gibi ülkemize kaçak yoldan yaklaşık 10 milyonun üzerinde Suriyeli ve Afgan’ın girdiği…

İktidarın bile kimin nerede olduğunu bilmediği bu durum göz önünde bulundurulursa ve üstelik yabancıların bu ülkeye girişi, 1 Mayıs’ta işçilerin Taksim’e girmesinden bile çok daha kolay olabiliyorsa, Anlaşılıyor ki iktidar için Taksim’in korunması sınırlarımızdan çok daha önemli.

Tabii, ekonomik sınırlarımızı oluşturan gümrüklerin de yolgeçen hanı olduğu düşünülürse ve limanların bile çok kolay bir şekilde yabancıya emanet edilebildiği akla gelince, işin boyutu daha net anlaşılacaktır.

Belki bu sözler üzerine "Tamam, sınırlarımız korunamamış, hatta limanlar da yabancıya devredilmiş olabilir. Ama her şeye rağmen halkımızın sağlığı emin ellerde" diye bir an düşünebilsek bile…

Yeni doğan servislerinden tutun, röntgen ve hatta ultrasonda bile çetelerin cirit attığı, insanlarımıza hiç gereği yokken anjiyo yapılıp stend takıldığı…

Dahası ameliyat yapıldığı bile düşünülürse, sağlıkta işlerin bu boyutlara varması, doğrusu insanı kaygılandırmaktadır.

Bunları okuyunca "Tamam, sağlıkta da çok ciddi sorunlar var, ama en azından halk olarak doğru beslenebiliyoruz…”

“Pazardan, marketten sağlıklı gıdalar alabiliyoruz." diyebilmeyi gerçekten çok isterdim ama neredeyse her gün yurt dışına ihraç ettiğimiz ürünlerin pestisit ve benzeri zehirli maddeler içermeleri nedeniyle iade edildiği…

Üstelik bu zehirlerin öyle sandığınız gibi yüzde 10-15 değil, uluslararası standartların 50-60 kat üzerinde olduğu göz önüne alınırsa...

İçeride satılanların ne durumda olduğunu düşünmek bile ürkütücü olabilmektedir.

Belki de "Tamam, sınırlarımız kötü durumda, sağlık ve beslenmemiz de ondan çok farklı değil. Ama en azından çocuklarımız güven içindedirler" diye düşünebilirsiniz…

Ama ne yazık ki orada da durum hiç de iç açıcı değil. Hatta o kadar ki hemen her gün pek çok yerde, özellikle de devlete ait bazı kurumlarda çocuklara tecavüz edilmesi, istismara uğramaları neredeyse sıradan hale gelirken…

Bir devlet hastanesinde bile 9 yaşındaki felçli çocuğa tecavüz edilebilmesi işin vahametini açıkça ortaya koymaktadır.

Yani demem o ki; çocuklarını, hastalarını, gıdalarını, hatta sınırlarını bile koruyamayan bir iktidardan…

Ülkenin bölünmez bütünlüğüne…

Ege adalarına…

Kıbrıs’a…

Sanayiye…

Tarıma…

Ulusal kimliğe sahip çıkmasını bekliyorsunuz ya…

Ne desem boş…

    04-05-2025

Nusret KEBAPÇI

 

25 Nisan 2025 Cuma

ULUSAL BAYRAMLAR BİR ULUSUN VAR OLUŞ HİKÂYESİDİR…

 

ULUSAL BAYRAMLAR BİR ULUSUN VAR OLUŞ HİKÂYESİDİR…

 

Ankara’da CHP’nin düzenlediği 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yürüyüşüne iktidar tarafından yapılmak istenilen engellemeleri görünce, insan ister istemez geçmişe dalıyor…

Hatırlar mısınız? Bir zamanlar sözde “analar ağlamasın” türünden başlatılan birinci açılım döneminde de ulusal bayramlar engellenmeye çalışılır, yolda Türk bayrağıyla yürüyenler bile gözaltına alınırdı.

Hani diyorum ki bu engellemenin tam da ikinci açılım dönemine rastlaması sadece tesadüf mü? Bu soru aklınızın bir tarafında kalsın ve biz devam edelim…

Ama kendimize şu soruyu da soralım: Ulusal bayramlar bir ülkenin uluslaşma sürecindeki çeşitli aşamaları ifade etmektedir ve bir anlamda da uluslaşma karşısında yer alan yerli ve yabancı düşmanlara karşı mücadeleyi...

Bilindiği üzere tüm dünyada ulusal bayramlar iç ve dış düşmanlara karşı bir gözdağı özelliği de taşır. Ve tüm ülkeler ulusal bayramlarını devlet tarafından stadyumlarda veya çok büyük kent meydanlarında, bizde de bir zamanlar yapılageldiği gibi halkın, askerin, gençliğin katılımıyla ama mutlaka ülkenin bölünmez bütünlüğü açısından çok büyük önem taşıyan ulus devlet ve ulus kimlik vurgusu ile yaparken…

Diğer yandan da yeni teknolojilerini, çok önemli silahlarını, askeri güç ve disiplinlerini sergileyerek her koşulda ve her ortamda mücadeleye hazır olduğu dosta ve düşmana gösterilir ki herhangi bir devlet ya da ülke içindeki uzantıları o ülkeye göz dikme, onu parçalayarak yok etmek gibi bir çaba içine giremesin, cesaret gösteremesin…

Ama bizde ulusal bayramları halkın coşku içinde kutlayacağı görkemli bir bayram olmaktan çıkarıp sadece Anıtkabir’e çelenk koymaktan ibaret bir resmi tören haline getiriyorsanız zaten oradan başka bir anlam çıkmaktadır.

Bilinmelidir ki ulusal bayramlar bir ülkenin nasıl, hangi mücadeleler sonunda kazanıldığını, o toprakların nasıl vatana dönüşüp pek çok etnik ve dini kimlikten oluşan Türkiye halkının nasıl Türk ulusu haline getirildiğinin topluma anlatıldığı, ulus bilincinin pekiştirildiği çok önemli günlerdir.

Ama asla Türkiye’yi etnik ve dini kimliklere ayrıştırıp, ulus kimliği yok sayarak, yeni anayasa adı altında federasyon özlemcileri için değil.

   25-04-2025

Nusret KEBAPÇI

 

10 Nisan 2025 Perşembe

BAYRAM DEĞİL SEYRAN DEĞİL…

 

BAYRAM DEĞİL SEYRAN DEĞİL…

Geçtiğimiz günlerde İBB Başkanı İmamoğlu’yla ilgili olarak ABD'li Senatör Chris Murphy, tutuklanmasının ardından görevden alınan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'na ilişkin yaptığı değerlendirmede, "Muhtemelen tutuklanma kararına Trump onay verdi" ifadelerini kullanınca insan ister istemez yetkililerden:

        “Bu iş siyasi değil…” “Bağımsız Türk mahkemelerinin kararıdır…” “ABD başkanı ya da herhangi bir liderin etkilemesi söz konusu değildir.” türünden açıklamalar beklendi ama her nedense bu türden bir açıklama yapılmadığı gibi…

                Konu daha önce pek çok olayda olduğu gibi bu sefer de sessizlikle geçiştirildi.

        Tam bu olay artık unutuldu, gündemden düştü diye düşünülürken bu kez de ABD Başkanı Donald Trump’un Cumhurbaşkanı Erdoğan ile harika ilişkileri olduğunu belirterek “2000 yıldır kimsenin başaramadığını başardı, Suriye’yi ele geçirdi.” ifadelerini kullanması gündeme oturuverdi. "Basının Erdoğan’ı sevmeme kızdığını biliyorum ama ben onu seviyorum, o da beni seviyor.” sözleri de gündeme oturdu.

Tabii böyle bir açıklama olunca insan ister istemez merak ediyor…

Dünyanın en büyük emperyalisti… Ya da BOP ‘un sahibi… Projenin mimarı bir devlet, bizimki gibi bir ülkeyi, dahası onun liderini neden çok sever?

Normalde tam tersi bir durum olması gerekmez mi?

Aslında gerekir ama bu karşılıklı sevgi gösterisinin altında ülkece üstlendiğimiz BOP ‘un veya Büyük İsrail projesine yaptığımız katkının herhangi bir rolü yok mu?

Kanımca var.

Şöyle bir düşünün… İsterseniz BOP öncesinden başlayalım ki bu karşılıklı sevginin nedenini çok daha iyi anlayabilelim.

Yugoslavya’dan yola çıkarsak, biz Tito’nun saraylarıyla meşgul olurken sahi Yugoslavya’ya ne oldu?

Bir ülkeden pek çok parça, çıkarılmadı mı?

Biz kimin yanındaydık o sıralarda?

Herhalde Yugoslavya’nın değil…

Ya Libya’da durumumuz çok mu farklıydı?

Libya ABD tarafından saldırıya uğrayıp paramparça edilip, lideri linç edilirken… Sahi biz kimin tarafındaydık?

Sanki Irak’ta tutumumuz çok mu farklıydı?

İnanın değil.

Oranın da ABD tarafından işgal edilip paramparça edilerek BOP ‘un 4 ayağından biri olan Irak Kürdistanının kurulması, kendi ayakları üzerinde durabilmesi için elimizden geleni yapmadık mı?

Peki, tüm bunları yaptık da…

Trump’un övgüsüne bile konu olan Suriye’nin ABD ve İsrail tarafından bombalanarak parçalanması ve kuzeyinde Büyük Kürdistan’ın 2. ayağının oluşması sürecinde en önemli katkıyı yine biz yapmadık mı?

Demek istediğim…

Bu bahse konu olan ülkelerin en önemli özelliği… Filistin’e en çok sahip çıkan… İsrail’in karşısında yer alan ülkeler olmaları yanında… Bölgede ulus devlet yapısına sahip olan laik ülkelerdi.

Bu nedenle…

O ülkelerin ulus devlet olmaktan çıkarılıp etnik ve dini kimlik temelinde parçalanması gerekiyordu ki… İsrail dilediğince bölgede at koşturup hiçbir engelle karşılaşmasın…

İşte bu da ancak ABD destekli ulus karşıtı, kimlikçi politikadan yana siyasal İslamcı bir partiyle yapılabilirdi ki…

Öyle de yapıldı.

Demek istediğim, siyasal İslamcılık ayakta durabilmek ve yeni Osmanlıcılık oynayabilmek için ABD’yi… ABD de bölgedeki ulus devlet yapılarını parçalamak için siyasi İslamcılığı sevmektedir…

Karşılıklı sevgi dediğimiz de zaten böyle bir şey değil mi?

10-04-2025

Nusret KEBAPÇI

27 Mart 2025 Perşembe

İBB OPERASYONU: BİR KURT VE KUZU HİKAYESİ…

 

İBB OPERASYONU: BİR KURT VE KUZU HİKAYESİ…

 

İBB'ye yapılan operasyonla ilgili olarak, bazılarınız belki de "temiz eller operasyonu" gibi iyimser bir düşünceye kapılmış olabilirsiniz. Bu operasyonun bir başlangıç olduğunu ve yolsuzluk yapan herkesin sırayla hesap vereceğini düşünebilirsiniz. Ancak ne yazık ki durum böyle değil.

Eğer toplumda yolsuzluklarla mücadelede bir başlangıç yapılmak istenseydi, nereden başlanması gerektiği aslında herkesin malumu. Ancak görünen o ki, buradaki amaç üzüm yemek değil.

Hani meşhur bir hikâye vardır:

Kurt, derenin yukarısında, kendisinden çok aşağıda bulunan kuzuya seslenmiş:

·  "Kuzu, kuzu Suyumu bulandırıyorsun!"

·  Kuzu da demiş ki: "Ben sizden daha aşağıdayım, sizin suyunuzu bulandırmam mümkün değil."

·  Bunun üzerine kurt: "Aslında fark etmez, seni yemeyi kafama koydum. Bulandırsan da bulandırmasan da seni yiyeceğim," demiş.

Doğrusu, bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yapılan operasyon tam da bu hikayeyi andırıyor.

Aslında olayın birkaç yönü var:

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Türkiye'nin en büyük ve en çok gelire sahip belediyesi olması nedeniyle, geçmişte pek çok tarikat ve cemaatin gelir kaynağıydı. Bu kaynak kesildi. Bu bir etken olabilir.

Ayrıca,  İmamoğlu'nun mevcut iktidara karşı iki kez başkanlığı kazanması, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bazıları için bir tehdit oluşturabilir. Bu nedenle, önce diploma tartışmalarıyla başlayan ve ardından terör ve yolsuzluk iddialarıyla devam eden soruşturmaların, iktidarın gizli tanık kullanma alışkanlığıyla sonuçlanması olasıdır.

Bu nedenle, "Suçu kanıtlanıncaya kadar herkes masumdur" ilkesinin göz ardı edildiği düşünülebilir.

Ancak dikkatinizi çekiyor mu? Daha önce benzer olaylarda kıyameti koparan ABD ve Batı, yani Avrupa, neden ciddi bir tepki vermiyor veya olayı görmezden geliyor? Bu durum üzerinde düşünmek gerekmez mi? Elbette gerekir, hem de fazlasıyla.

Tahmin edeceğiniz gibi, BOP ‘un ikinci aşamasında Suriye, ABD, Batı ve Türkiye'nin desteğiyle parçalanarak federatif bir yapıya dönüştürüldü. Şimdi ise sıranın İran'a geldiği açıkça görülüyor.

Bu durumda, hem sınır komşusu olma durumu, hem de mezhep farklılığı nedeniyle, İran'a karşı Suriye'de olduğu gibi kullanılabilecek en etkili enstrüman olması nedeniyle, mevcut iktidarın BOP sürecinin tamamlanmasına kadar Batı'nın desteğini alacağı aşikardır.

Bu durum devam ederse, Batı'nın Büyük Kürdistan Projesi'nin son ayağı Türkiye olacaktır.

Yani ülkemiz...

Sizce, bunun için de ulus düşüncesine ve egemenliğin millette olmasına karşı çıkarak, ulus kimliğini reddedip çok kimlikli ve çok kültürlü bir ülke oluşturmayı hedefleyen siyasal İslamcı iktidardan daha kullanışlı bir araç bulunabilir mi?

Demek istediğim, bazıları yıllardır her fırsatta "Türk" yerine "Türkiyeli", "Türk Bayrağı" yerine "Türkiye Bayrağı" gibi ifadeler kullanıyor ve federasyon ile anayasadan ulus devlet vurgusunun kaldırılmasını istiyorlar ya. Nedeni bu.

Yani, ya siyasal İslamcı iktidarla Irak ve Suriye gibi parçalanmak için sıramızı bekleyeceğiz ya da Atatürk dönemindeki gibi ulusal politikalara dönüp ulusal birliğimizi sağlayacağız. Ortası yok.

27-03-2025

Nusret KEBAPÇI

 

 

8 Mart 2025 Cumartesi

ULUS DEVLET Mİ, FEDERASYON MU?

 

ULUS DEVLET Mİ, FEDERASYON MU?

 

İmralı'dan PKK'nın silah bırakmasıyla ilgili mektup gelince, ikinci açılım sürecinin başladığı anlaşıldı. Aslında konu birçok yönden ilginç. Düşünebiliyor musunuz, silahlı bir örgüt liderini 25 yıl önce içeri atıyorsunuz. Hatta yalnız bırakıp tek başına bir adaya yerleştiriyorsunuz. Ama 25 yıl sonra bakıyorsunuz ki değişen hiçbir şey yok. Kişi, örgütüyle tüm bağlantılarını sürdürdüğü gibi, ideolojik olarak da liderliğini koruyor. Sizce de bu işte bir gariplik yok mu? Bence var, hem de çok.

Zaten mektubun içeriğinde geçen "kimliklere saygı gösterilmesi", "demokrasi", "özgürlük" laflarının sonrasında iktidar ve çeşitli muhalefet partilerinin yaptıkları açıklamalar, hedefin Türk ulus devleti olduğunu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar ortaya koydu. Ama iş bununla bitmiyor.

Aslında "PKK silah bıraksın, barış olsun" gibi söylemler de olayları doğru ifade etmiyor. Çünkü ABD, bizim de içinde olduğumuz bölgedeki dört ülkeden parçalar kopararak Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında büyük bir Kürdistan kurmayı hedeflemektedir. Bu nedenle de merkez örgütü KCK önderliğinde bu dört ülkede de farklı adlar taşıyan ama aynı amaç için çalışan ABD'nin desteklediği örgütler bulunmaktadır. Ve bizim ülkemizdeki PKK, Suriye'ye geçerek orada Suriye'nin kuzeyinde oluşturulan PYD özerk bölgesine geçip PYD'ye katılmıştır. Ve bugün Suriye'de mevcut iktidara petrol bile satabilen bir devlet yapılanması oluşturulabilmiştir.

Peki, durum böyle olunca bizdeki "barış", "demokrasi", "kimliklerin tanınması", "ana dilde eğitim", "Türk ulusu yerine Türkiyelilik" gibi kavramların sıklıkla gündeme getirilmesinin anlamı nedir? Ne yapılmak amaçlanmaktadır?

Aslında amaç, "silah bırakılması", "terörün bitirilmesi" söylemleriyle mevcut anayasayı değiştirerek ulus kimliğini ve ulus devleti yok ederek, ABD'nin yıllardır talep ettiği çok kimlikliliğin, çok dilliliğin olabildiği, yani küçük küçük parçalardan oluşan federe bir devlettir.

Hem zaten başkanlık sistemine geçilmesinin asıl nedeni de buydu. Çünkü bilinmelidir ki başkanlıkla yönetilen ülkelerin tamamı federasyon, federasyon olan devletlerin de tamamı başkanlıkla yönetilmektedir. Ancak bir farkla: Bugün başkanlıkla yönetilen ve federasyon olan devletlerin neredeyse tamamı kuruluş aşamalarında küçük devletçiklerin bir başkanlık etrafında birleşmeleriyle meydana gelmişlerdir. Ayrıca bu türden federe devletlerin tamamı da ulus devlet özelliği taşımaktadırlar.

Ancak bugüne kadar ulus devlet olarak varlığını sürdürüp sonradan etnik ve dinsel kimliklerden oluşan bir federasyon örneği, Irak'ta, Suriye'de yapılmak istendiği gibi tamamen emperyalizmin müdahalesiyle oluşabilmektedir.

Hani sıklıkla barış, demokrasi, özgürlük lafları ediliyor ya? Bilinmelidir ki bölgeye gerçek barış, ancak ABD emperyalizminin bölgeden kovulmasıyla gerçekleşebilecektir. Ama hiçbir şekilde ulus devletlerin özgürlük adı altında etnik ve dinsel parçalanmalarıyla değil.

08-03-2025

Nusret KEBAPÇI

 

28 Şubat 2025 Cuma

Çalıştaydan Yeni Anayasa Arayışlarına Kritik Bakış.

 

Çalıştaydan Yeni Anayasa Arayışlarına Kritik Bakış.

 

            Geçtiğimiz günlerde mevcut iktidarın küçük ortağı, "Kürt sorunu" adı altında bir çalıştay düzenledi. Bu çalıştayın sonuç bildirgesi okunduğunda en dikkat çekici maddeler şunlardı:

  • Özellikle eşit vatandaşlık
  • Her kimliğin kendini ifade etmesi adı altında çok dillilik ve çok kimliklilik
  • Laiklik karşıtlığı
  • Ulus devlet düşmanlığı

            Doğrusunu isterseniz, bu çalıştayın zamanlaması da en az sonuç maddeleri kadar ilginç. Neden biliyor musunuz? Suriye: ABD, İsrail ve şeriatçı örgütler tarafından ele geçiriliyor ve 2011 yılından beri hedeflenen çok parçalı bir sisteme geçirilmeye çalışılıyor. Bu parçalı sistemde, enerjinin olduğu bölgeye YPG yerleştirilip o bölgenin petrolü üzerinde hakimiyet kurması ve ticaretini yapması sağlanıyor. Ve ne ilginçtir ki tam Suriye'de bunlar yaşanırken, iktidarın küçük ortağı tarafından Türk ulus devleti karşıtı, çok kimlikli, çok dilli federatif bir devleti çağrıştıran söylemler içeren bir çalıştay düzenleniveriyor.

            Normalde, Anayasaya, özellikle ilk dört maddesine karşıtlığı içeren bu metinle ilgili, ülke bütünlüğünü sarsıcı olması nedeniyle yasal işlem yapılmalı. Ama görülmektedir ki bu sadece birilerinin yeni anayasa hazırlanması sürecinde bir nabız yoklama faaliyetidir. Biliniyor ki bu açıklama tepki toplarsa iş küçük ortağa mal edilip sessizlikle geçiştirilecek, tepki olmazsa da buradan alınan cesaretle yeni anayasa çalışmalarına hız verilecektir.

            Ama isterseniz bu anayasa çalışmalarına geçmeden, sonuç bildirgesindeki maddelerden, daha da önemlisi ulus devletin yadsınarak İslam'ın birleştirici olduğu vurgusuna bir giriş yapalım ki konu açıklığa kavuşabilsin.

            O halde sorumuzu daha açık olarak soralım: İslam bir toplumda tüm toplumu birleştiren harç görevi görebilir mi? Ya da soruyu biraz değiştirelim: Afganistan Müslüman bir ülke değil mi? Peki biz ABD'nin Afganistan'ı işgali sırasında kimin yanındaydık? Müslüman olan Afganistan'ın mı, yoksa ABD'nin mi? Ya Libya'da? Sanki çok mu farklıydı? Biz yine ABD'nin yanında değil miydik? Irak? Yine... En yakın Suriye konusunda bile bu durum değişti mi? Değişmedi. Biz her zamanki gibi İsrail ve ABD'nin yanında olmaya devam ettik. Nerede İslam kardeşliği? Yani anlayacağınız, bu durumda hikaye olmaktadır.

            İsterseniz bu konuya biraz farklı bakılmasında yarar bulunmaktadır. Nasıl mı? Şöyle: Siz hiç siyasal İslamcı örgütlerin (buna günümüz milliyetçilerini de katabilirsiniz) ülkenin ekonomik ve siyasi bağımsızlığıyla ilgili herhangi bir düşünce veya bir program öne sürdüklerini gördünüz mü?

            Biraz örneklendirmek gerekirse: ülke kaynaklarının yabancılara peşkeş çekilmesine, tarımın bitirilip tamamen yabancılara bağımlı hale getirilmesine, limanların yabancılara devredilmesine, toprakların vatan değil arsa görülerek alabildiğine yabancılara satılabilmesine karşı çıkan İslamcı veya milliyetçi herhangi bir parti gördünüz mü?

            Zaten göremezsiniz. Çünkü emperyalizm bizim gibi ülkelerde birleşik, güçlü bir ulusal yapı, ekonomisini merkezi bir şekilde yöneten, kendi pazarı üzerinde söz sahibi olan, gümrükleriyle ekonomik sınırlarını koruyup kendi sanayisini emperyalist talana açmayan güçlü bir ulus devlet istemez.

             Ya ne ister? Emperyalizm, ekonomik ve siyasi bağımsızlık, vatan ulus gibi kavramlardan çok uzak, etnik ve dinsel pek çok küçük parçaya ayrılmış bir ülke.

            Zaten bizim gibi ülkelerde de bunu gerçekleştirebilmenin yegâne yolu da iktidara, devleti alabildiğine küçülterek güçlü birleşikliği pek çok kimlikçiğe ayrıştıran, ulus, vatan, bağımsızlık, emperyalizm gibi kavramlardan bihaber siyasal İslamcılığı getirmektir.

            Ya da şöyle düşünelim: Uluslaşma mücadelesi içindeki Arap devletlerinin siyasal İslam aracılığıyla parçalanıp küresel emperyalist talana açılması sadece tesadüf mü?

28-02-2025

Nusret KEBAPÇI

 

18 Şubat 2025 Salı

EKONOMİ DEMİŞKEN…

 

EKONOMİ DEMİŞKEN…

 

 

        Şimdi siz ekonomi düzelecek, enflasyon inecek falan gibi sözlere umutlanıyorsunuz ya… Kesinlikle sizi üzmek, moralinizi bozmak istemem ama inanın böyle bir şey olmayacak.

        Elbette bunu söylerken içinizden "Nereden biliyorsun? Ya düzelirse? Kâhin misin?" gibi sorular düşünebilirsiniz.

        Ancak ekonomisini planlı olmaktan, özellikle de karma olmaktan çıkarıp tamamen küresel sermayeye teslim etmiş, ortada sosyal devlet ve hiçbir sosyal kurum bırakmayıp devleti olabildiğince ekonomiden uzaklaştırıp neredeyse gece bekçisi durumuna düşüren bir ekonomi anlayışıyla emin olun ülkemizin ekonomik çöküntüden kurtulma şansı yok.

       Ama derseniz ki, "Hiç mi yolu yok?" Elbette var. Şu an alternatif bir ekonomi ve siyaset ne yazık ki ortalıkta görünmüyor ama yaşananlardan ders çıkarmak gerekirse, bu politikayla hiçbir ülkenin uzun süre yönetilemeyeceğidir.

       Çünkü bu gidişin sonu ekonomik olarak sömürgeleşme, siyasi olarak da ulus öncesi siyasi modellere yani tarikat ve cemaatliğe dönülmesidir ki… Ümit ediyorum tamamen o duruma düşmeden alternatif politika üreten bir siyaset çıkar ve ülke olarak düzlüğe çıkarız.

               Doğrusunu isterseniz, bu konuda çok fazla araştırmaya da gerek yok. Çünkü Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşadığımız ve pek çok ülkenin emperyalizmin pençesinden kurtulmasında kilit rol oynayan ve ülkemizde özellikle 1923'ten başlayıp 1938'e kadar süren ekonomik ve siyasi süreç…

              Yani devletin önderliğinde uygulanan karma ekonomi modeli bence ülkemizi bu çok kötü koşullardan bile kısa sürede gelişmiş ülkeler arasına katılmasını sağlayacak bir ekonomi modelidir ki, zaten bu konuda düşünüp çok fazla araştırılmasına da gerek bulunmamaktadır.

              Denenmiş ve sonucunda çok büyük bir savaştan çıkmış olsak bile kısa sürede ülkemizi çağdaş ülkeler düzeyine çıkarmış…

              Kendi madenleri üzerinde söz sahibi olup şekerden kumaşa, demir çelikten uçağa kadar üretmiş, ülkemizin dört bir yanını demir ağlarla örmüş ve tarımda da ülkemizi dünyada kendi kendine yeterli olabilen yedi ülkenin arasına sokabilmiştir.

              Üstelik tüm bunlar yapılırken kapitülasyonlar kaldırılmış, Osmanlı'dan kalan borçlar bile ödenmiştir.

              Demek istediğim, ekonomide de siyasette de ülkemizin tekrar bağımsız ve güçlü olabilmesinin tek yolu, neoliberal ekonomiden vazgeçip yeniden Atatürk çizgisine geri dönmektir,

              Ama asla başka bir çizgiye değil.

 

18-02-2025

Nusret KEBAPÇI