10 Kasım 2025 Pazartesi

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, BÜYÜK PLANI GÖRMEKTİR…

 

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, BÜYÜK PLANI GÖRMEKTİR…

Bir ülke düşünün: Kurucu lideri, neredeyse her gün sosyal medyada, basında, internette hakarete uğruyor; üstelik bu eylemler adeta korunuyor. Sizce de bu durum tuhaf değil mi? Elbette öyle.

Doğrusunu isterseniz, dünyanın hiçbir ülkesinde, o ülkeyi yoktan var eden, emperyalizme karşı halkıyla birlikte mücadele veren kurucu lidere hakaret edilmesine izin verilmez. Yapanlar en ağır şekilde cezalandırılır. Hatta bu, vatandaşlıktan çıkarılmayı bile gerektirebilir ki bence gerektirmelidir de.

Çünkü o ülkenin yurttaşı olarak, içinizden sevmeseniz bile saygı duymak zorundasınız! Bunu "iyi olur" diye söylemiyorum; saygı duymak zorundasınız! Aksi takdirde, devleti korumakla yükümlü olanlar bu saygıyı sağlamakla görevlidir.

Eğer bu sağlanmıyorsa, konuyu biraz daha derinlemesine ele almanın zamanıdır. Ancak önce, hayat hikâyesine fazla girmeden Atatürk'ü anlatalım ki, birilerinin neden saldırdığı ve niçin kuyruk acısı çıkartmaya çalıştıkları daha iyi anlaşılabilsin.

Bazıları, oldukça kıt olan tarih bilgileriyle "Atatürk Osmanlı'yı yıktı" falan diyorlar ya, aslına bakılırsa, bu iddiayı savunanların zerre kadar tarih bilgisi yok; ama yine de biz üzerimize düşeni yapalım.

Osmanlı, Balkan Savaşları'nda yenilgiye uğrayınca, zaten bağımsızlık fırsatı kollayan milletler harekete geçti. Ardından, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanların yenilmesiyle birlikte taraf olan biz de yenik sayıldık. Emperyalist ülkelerin desteğiyle pek çok millet ayrılma yoluna giderken, ülkemiz galip devletlerin dayattığı Mondros ve Sevr Antlaşmaları sonucunda işgal edildi.

Daha doğrusu, Sevr Antlaşması'na göre Türkler, Kastamonu, Çankırı, Çorum’u da içine alan 8-10 ilden oluşan bir bölgeye sıkıştırılacak; geri kalan topraklar emperyalist işgalcilerin desteğiyle, tıpkı bugün de gündeme getirildiği gibi, etnik ve dinsel kimliklere göre paylaştırılacaktı.

İşte bu emperyalist plan bu şekilde tasarlanmışken, Saray ve çevresi bunu kabullenmiş, hatta teslim olmuştu. Halka işgalin geçici olduğu anlatılmaya başlanmıştı. Zaten o dönemde Saray'ın veya Halife'nin, ordunun başına geçip direndiğini görmek bir yana, sözlü olarak bile karşı çıktıklarına tanık olamadık.

Ancak bu durumu kabullenemeyen Atatürk ve bir avuç Türk subayı, Saray'ın işgale karşı direnişleri bastırma talimatına rağmen Samsun’a çıkarak; Amasya, Erzurum ve Sivas kongreleriyle halkı işgale karşı direnmeye yöneltirken, bir yandan da orduyu terhis etmeyerek güçlü bir direniş cephesi oluşturmaya çalışıyorlardı.

Sonuçta, üç buçuk yıl süren amansız mücadele başarıya ulaştı,  ancak, hiçbir şekilde unutulmamalı ki bu mücadele yalnızca yabancı emperyalistlere işgalcilere karşı değil; aynı zamanda Saray'ın örgütlediği Kuvâ-yi İnzibatiye gibi, işgalcilere değil de Kurtuluş Savaşı'na karşı savaşan iç düşmanlara karşı da verilmiştir.

Zaten emperyalist işbirlikçisi, etnik ve dinsel kimlikçi bu saldırı ve ayaklanmalar, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra da devam etmiş. Toplamda 30 civarında ayaklanma çıkarılarak, işgalcilere değil, doğrudan Kuvâ-yi Milliye’ye karşı savaşılmıştır.

Tüm bu zorluklara rağmen Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşmış, Cumhuriyet kurulmuş. Türk kimliğini temel alan, ekonomik ve siyasi bağımsızlığı ön planda tutan, "Yurtta sulh, cihanda sulh" anlayışıyla bölge ülkelerine kardeşçe yaklaşan ve onların emperyalizme karşı mücadelesine destek olan bir ulus devlet hayata geçirilmiştir.

Ancak bugün geldiğimiz noktada, Atatürk'ün mirasının yok edildiğine tanık olmaktayız: Bir yandan Türk ulus kimliği sorgulanıp çok kimlikli federasyon senaryoları tartışılırken, diğer yandan ekonomi yeniden yabancıların pazarı haline getirilmektedir. Dış politikada ise emperyalist güçlerle kurulan ilişkiler, komşu ülkeleri parçalama planlarında taşeronluk yapacak kadar ileri götürülmektedir.

Yani demek istediğim, bu politikaların rahatlıkla yürütülebilmesi için Atatürk’ün itibarsızlaştırılması gerekiyordu. Zaten Atatürk’e yönelik saldırıların tamamına baktığınızda, hepsinin ulus devlet ve ulus kimlik karşıtı olduğu; ulusal ekonomiden, bağımsızlıktan, emperyalizmin ne olduğundan habersiz; emperyalistlerin bölgedeki planlarına tek söz etmeyenler olduğu görülecektir.

Demek istediğim açık: Ya Atatürk’ün izinde, ulus devlet ve bağımsızlık bilinciyle ayakta kalacaksınız; ya da onun mirasına sırt çevirip, emperyalizmin kuklası olarak yok oluşu seyredeceksiniz.

Ortası yok.

10 Kasım 2025

Nusret KEBAPÇI

 

4 Kasım 2025 Salı

ULUS BİLİNCİ: EMPERYALİZME KARŞI DİRENİŞİN ANAHTARI

 

ULUS BİLİNCİ: EMPERYALİZME KARŞI DİRENİŞİN ANAHTARI

Zaman zaman yazılarıma, kendilerine “Osmanlıcı” veya “Osmanlı torunu” gibi unvanlar takan ya da kendilerini “Siyasal İslamcı” sayanlardan eleştiri değil, özellikle Atatürk ve Cumhuriyet’le ilgili doğrudan suçlamalar gelince, konuya açıklık getirmek zorunlu hale geldi.

İsterseniz Osmanlı’dan başlayalım: Bir yönetim düşünün ki, babadan oğula geçen bir aile tarafından yönetilmektedir. Böyle olunca, o aile fertlerinden olmadığınızda “torun” nasıl olunur? İşte orası son derece ilginç!

Diyelim ki, “Biz Osmanlı yönetimi altındaki milletlerdeniz; ya da Türk’üz diyemediniz diyelim ama Rum’uz, Ermeni’yiz, Arap’ız, Yahudi’yiz…” deseniz de bunu anlarım, hatta itiraz bile etmem. Ancak “torun olmak” işi başka bir boyuta taşıyor ki, bu iddianın tarihsel ve genetik bir karşılığının olması mümkün değil.

Ama Osmanlı’nın, özellikle de son zamanlarını biraz anımsamakta yarar var. Bir yönetim düşünün: Ülkede var olan sanayi, tarım, banka, her ne varsa tamamı yabancıların elinde. Ülkede hiçbir şey üretilmediği gibi, kapitülasyonlar ve Balta Limanı gibi anlaşmalarla yerli üretim tamamen çökertilip ülke, Batılı ülkelerin açık pazarı haline getirilmiş durumda. O kadar ki, ülkede Merkez Bankası olmadığı gibi, onun yerine geçen Osmanlı Bankası bile yabancıların elinde.

Bu arada, Osmanlı yönetici sınıfının yetiştirildiği Enderun Mektebi’nde devşirmelerin eğitim gördüğü ve Osmanlı’da Türklerin değil, onların hemen her türlü makama geldiği artık sır değil.

Tabii tüm bunları söylerken, Osmanlı’nın çok kimlikli, çok kültürlü bir imparatorluk olduğunu da belirtmek gerek. Her ne kadar son zamanlarında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çabalarıyla “Osmanlı milleti” yaratma girişimleri olsa da, azınlıklar birer birer ayrılmaya başladığı için bu çabalar sonuçsuz kaldı.

Ancak özellikle bir konunun altını çizmekte fayda var: Kendilerini “günümüz Osmanlıcısı” olarak tanımlayan anlayış, bugün de kendilerini Türk kabul etmeyip çok kimlikli, çok kültürlü, federatif bir devlet yapısından yanadır. Bunun yanında, ekonomik olarak ülkenin Türk ulusu adına üretim yapmasına karşı çıkıp, ülkeyi tamamen yabancı pazarı haline getirme konusunda aynı düşünceleri taşımaktadırlar. Yani, ekonomide ve siyasette ulus devlet ve kimlik karşıtı olup, ABD emperyalizminin dayattığı “Osmanlı tipi millet tarzı” denilen çok kimlikli, çok kültürlülüğe heveslidirler; ulus devlet karşısında ABD emperyalizminin yanında saf tutmaktadırlar.

Gelelim Siyasal İslamcılara. Çünkü onlar da ulus devlet karşıtı olup, her fırsatta Atatürk, Cumhuriyet ve ulus devlete saldırmaktadırlar. Peki neden? Ya da şöyle soralım: Siyasal İslamcılık, neden Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi bugün de emperyalizmin hizmetinde?

Aslında sadece bizde de değil. ABD’nin bölgede İsrail karşıtı ülkeleri parçalama stratejisinin baş aktörü neden hep İslamcılar olmaktadır? Hiç düşündünüz mü?

Veya şöyle diyelim: Neden siyasal İslamcılık, sadece İslam peygamberinin resim ve karikatürü gündeme gelince tepki gösterir de, emperyalizmin ekonomik ve siyasi baskı ve sömürüsüne kayıtsız kalıp, ülkeleri parçalama planlarına destek olur?

İşte bunu tam olarak anlayabilmek için kavramları yerli yerine oturtmak gerekiyor. Aksi halde, bu tür akımların neden her zaman emperyalizmin hizmetinde olduğunu kavrayamayız.

Aslına bakılırsa, işin dönüm noktası laiklik ve ulus bilincidir. Zira biraz dikkat edildiğinde, laik olmayan ve ulus bilincinden uzak hiçbir siyasi düşüncenin emperyalizme, ekonomik ve siyasi sömürüye karşı çıkamadığı görülecektir.

Kavramları temelden ele alırsak, mesele daha net anlaşılır. Şu bilinmelidir: Bir toplum laik olursa, egemenlik millete geçer ve millet -yani ulus- olursunuz. Ancak ulus olduğunuz zaman, üzerinde yaşadığınız toprak “vatan” olur. Vatan olunca, emperyalizme karşı ekonomik ve siyasi bağımsızlık anlam kazanır. Böylece sanayileşme, yer altı ve yer üstü zenginlikleri koruma, onları milletin çıkarı için kullanma ve tarımı geliştirme anlamlı hale gelir.

Tersten başlarsak; laiklik olmazsa siz ümmetsiniz. Ümmet olunca, üzerinde bulunduğunuz toprak sizin için sadece bir “arsa”dır.

Böyle olunca da emperyalizme karşı mücadele, ekonomik ve siyasi bağımsızlık elbette hikâye olur. Bu durumda ülke toprakları kolaylıkla alınıp satılabilen bir meta haline gelir; yer altı ve yer üstü zenginlikleri de emperyalizme peşkeş çekilebilir.

Demek istediğim şudur: Laiklik ve ulus bilinciniz varsa, emperyalizme karşı ekonomik ve siyasi bağımsızlığınızı savunabilir, ülkenizi sanayileştirip tarımı geliştirerek kalkındırabilirsiniz.

Eğer değilseniz, sadece emperyalizmin sömürgesi olursunuz; asla başka bir şey değil.

    03-11-2025

Nusret KEBAPÇI

29 Ekim 2025 Çarşamba

CUMHURİYETTEN 102 YIL SONRA…

 

CUMHURİYETTEN 102 YIL SONRA…

Ülkece zor günlerden geçiyoruz. Gün geçmiyor ki, Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla sonlandırarak ülkemizi işgalden kurtarıp Cumhuriyeti kuran ve yaptığı devrimlerle cumhuriyetin, ulus devletin yerleşmesini sağlayan Büyük Önder Atatürk’e, Cumhuriyete, ulus devletimize ve Türk kimliğimize bir saldırı olmasın.

Peki, neden?

Çünkü emperyalizm; ulusal birlikteliği güçlü, kendi pazarı üzerinde egemen, sanayileşmiş, tarımını, hayvancılığını geliştirmiş ekonomik olarak çok güçlü bir ülke istememektedir.

Böyle özelliklere sahip bir ülke olması demek, emperyalizmin o ülkeyi kendi açık pazarı yapamaması ve etnik ve dinsel kimliklere ayıramaması anlamına da gelmektedir aynı zamanda.

Hem zaten, birazcık dikkat edildiğinde görülecektir ki; ülkeye merkezi olarak egemen olan ulus devlet yapısını hedef alıp kendilerince etnik ve dinsel kimliklere dayalı âdemi merkeziyetçi federasyon isteyen anlayışla, Cumhuriyete karşı çıkıp her fırsatta eleştirerek ekonominin tamamen ulusal olmaktan çıkarılıp emperyalizme açık pazar yapılmasını istemek birbirini tamamlarken; tam tersi olarak, Cumhuriyete sonuna kadar sahip çıkarak merkezi güçlü bir ulus devlet isteyenlerle kendi ulusal pazarında egemen olmak da birbirini tamamlamaktadır.

Demek istediğim; bir anlayışın gerçekten Cumhuriyete sahip çıkıp çıkmadığını araştırmaksa amacınız, sadece söze, propagandaya değil; önce ekonomik programına, Cumhuriyet ekonomisine, yani ülkenin yer altı, üstü tüm zenginliklerine sahip çıkıp çıkmadığına bakılması gerekmektedir.

Bu nedenle de sevdiğim, her zaman geçerli olan ve genelde de doğru çıkan bir söze değinmeden geçmemek gerekiyor. Çünkü halk olarak bilinçlenip doğruyla yanlışı çok doğru bir şekilde ayırt edemediğimiz sürece, bunu hep birlikte yaşayacağız.

Derler ki: “Pirincin içindeki siyah taştan değil, beyaz taştan korkacaksın.”

Yani, yanisi şu: Bize zarar verebilecek olan dışarıdaki başka devlet, ordu falan değil. Onlar zaten karşı cephede olup karşımızdadırlar. Ama ya içimizdeki, tanıyamadığımız; kendilerini "yerli ve milli", "Müslüman", "Türk", hatta "Atatürkçü" olarak tanımlayanlar?

İşte onları tanımak, gereken tavrı göstermek, yaydıkları yanlış düşünceleri ortaya çıkarmak... İşte o, çok çok önemli olup, özellikle Atatürk, cumhuriyet, ulus devlet ve ulusal ekonomi konusunda çok bilinçli olmayı gerektirir.

Eğer olmazsanız, bu konuda yeterli bilginiz, araştırmanız, gerçekten cumhuriyete sahip çıkmak gibi bir düşünceniz yoksa; hayatlarında bir kez bile (bunu iddialı olarak söylüyorum) emperyalizmin 'e'sini bile ağzına alamayıp onun bölgedeki taşeronluğuna soyunan bir anlayışın, "Her fabrikanın bir kale olduğu" düşüncesinden yola çıkarak 10 yılda yaklaşık 1000 fabrika kurup, sıfırdan 4000 km demir yolu ile ülkemizi birbirine bağlayıp, ekonomik ve siyasi bağımsızlığı ilkelerinin başına koyan bir anlayışa saldırmasıyla…

Kendinizi, tamamen uydurma olarak "Türk ulus devletini İngilizlerin kurduğu" yalanlarına; Lozan'la ilgili neredeyse tüm kaynaklar sayısız olarak ortada olduğu ve daha kurulur kurulmaz kendi madenlerimizi, sanayimizi kurmaya başladığımız halde, aradan yüz yıl sonra bile "madenlerimizi, sanayimizi kuramadığımız" şeklinde gizli maddelerle ilgili uydurma masallara…

"Vatan haini oldukları için asıldıkları halde, sadece şapka yüzünden hocaların asıldığı" türünden safsatalara inanmış olarak bulabilirsiniz.

Anlayacağınız; Cumhuriyete, Atatürk’e sahip çıkmak; her şeye rağmen O'nun Devrimlerini, ülkemizin ekonomik ve siyasi bağımsızlığını, ulusal birliğimizi savunarak karşı devrimcilerle mücadele etmekten geçmektedir.

Ama asla, sadece belirli günlerde rozet takmaktan değil.

   27-10-2025

 Nusret KEBAPÇI

 

22 Ekim 2025 Çarşamba

YÜZ YILLIK SENARYO

 

YÜZ YILLIK SENARYO

Son zamanlarda gerek Meclis içinde gerekse de dışında yaşananlara sanıyorum ki pek çoğunuz şaşırmaktadır.

Çünkü bazıları şimdiye kadar oldukça yavaştan yürüttükleri hamleleri, doğru zamanın geldiğini düşünerek çok açık bir şekilde Cumhuriyet'e, laikliğe, Atatürk'e ve ulus devlete meydan okumaya kadar vardırmışlardır. Elbette bu söylediklerimle, komisyon kurularak ulus devletin tartışma konusu yapılması yanında,

Meclis'te "Apo" sloganlarının atılmasını ve Atatürk'e hakaret edilmesini kastediyorum.

Tabii bu konular tartışılırken, sıklıkla Kürtlerin dışlandığı ve devlette önemli görevlere gelemedikleri gibi açıklamalar yapıldığında, karşılık olarak çeşitli yazarların ve siyasi parti yöneticilerinin, devletteki Kürt kökenli devlet adamlarını, ordu komutanlarını ve hatta milletvekillerini tek tek açıklamaları var ki; bana göre bu türden bir etnik kimlikçilik, yani kimlerin hangi etnik kimlikten olduğunun uluorta açıklanıyor olması, açıkçası farkında olarak veya olmayarak ulus devlete ve ulus kimliğine karşı yapılmış bir saldırı anlamına gelmektedir.

Buna Türkçede, “kaş yaparken göz çıkarmak” denir.

Neden? Çünkü ulus devlet, sadece ulus kimliğini tanır. Etnik ve dinsel kimlikler onun gözünde çok anlamlı olmayıp sadece bireysel birer tanım olarak kalır. Zaten Cumhuriyet'in herkesi etnik veya dinsel bir grup, tarikat ya da cemaat üyesi olarak değil de "birey" olarak tanımlaması bu yüzdendir. Bilinmelidir ki ulus devletlerde aslolan ulus kimliğidir. Birey, bunun dışındaki kimliklerini açıklamak zorunda olmadığı gibi, bu konuda kendisine baskı yapılması da düşünülemez.

İşte konu tam da buraya gelmişken, sanıyorum şöyle bir soru sormak gayet yerinde olacaktır:

Ülkede, kimilerince sayısı 36'ya kadar çıkarılan Türk, Kürt, Laz, Çerkez gibi etnik kimlik çeşitliliğini ve en az bir o kadar da tarikat ve cemaatin varlığını göz önünde bulundurursak, bu kadar çeşitliliği barındıran bir toplum nasıl bir araya gelir, nasıl kaynaşır, nasıl "iri olur, diri olur", yani "ulus" olur? Hiç düşündünüz mü?

Doğrusunu isterseniz, tüm dünyada bunun evrensel ve tek bir yolu vardır: Dinin toplum yaşamına müdahale edemediği bir laiklik anlayışı ve ulus bilinciyle etnik/dini kimlikleri birer alt kimlik olarak kabul edip kurucu kimliği bir üst kimlik olarak tanımlayıp tüm halkı onun etrafında toplamak.

Zaten bunun başka bir yolu da bulunmamaktadır. Belki bunu duyunca, "'Peki, bu konunun anayasa değişikliği tartışmalarıyla ne ilgisi var?' şeklinde bir soru da aklınıza gelebilir."

Sadece şu kadarını söyleyeyim: Hani, "Ders alınsaydı tarih tekerrür eder miydi?" denir ya, yaşadığımız aynen budur.

Birileri kendilerince, ulus devleti ve Atatürk'ü itibarsızlaştırarak sözde demokrasi adına mevcut anayasada değişiklik yaparak ülkemizi, emperyalizmin 100 yıldır istediği çok kimlikli, çok kültürlü ve çok dilli bir hale getirmeye çalışmaktadırlar;

Zaten biraz tarihe bakıldığında, bugün yaşadığımız ülkeyi etnik ve dini kimliklere göre parçalama taleplerinin, geçmişte çok farklı adlarla bulunan benzer yapıların talepleriyle paralellik gösterdikleri de görülmektedir.

Nasıl ki o günlerin Teali-i İslâm Cemiyeti, Kürt Teali Cemiyeti ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi yapılar, ülkeyi işgal eden düşmana tek kurşun bile atmayıp, tam aksine Atatürk önderliğindeki Kurtuluş Savaşı sırasında ve Cumhuriyet kurulduktan sonra onlarca isyan çıkararak etnik ve dini parçalanmayı amaçlamışlarsa…

Bugün de aynı amacı güden, sadece adları farklı olan ve sözlüklerinde ulus, ulusal egemenlik, ekonomik ve siyasi bağımsızlık, emperyalizm gibi sözcüklerin olmadığı bazı yapılar, anayasa değişikliğiyle amaçlarına ulaşmak istemektedirler.

Tek fark; o gün bunu isteyen emperyalist efendileri ile bugünkünün aynı olmamasıdır.

Olay budur.

   20.10.2025

 Nusret KEBAPÇI

 

VEKALET Mİ, AYRICALIK MI?

 

VEKALET Mİ, AYRICALIK MI?

Toplumsal vicdanı uzunca bir süredir rahatsız eden bir konu var: Milletvekilliği ayrıcalıkları. Özellikle göreve başladıktan sadece iki yıl sonra elde edilen emeklilik hakkı ve milletin kendisinin dahi yararlanamadığı sosyal olanaklar, Meclis'in vekil-millet arasındaki temsiliyet bağını sorgulatıyor.

Aslında bu konuya girmeden önce, siyasi partilerin aday belirlemede ya da seçilen vekillerin halkın sorunlarını anlama ve çözmedeki başarısı da ayrı bir tartışma konusudur. Şöyle bir soruyla başlamak, konuyu açıklamaya pekâlâ yardımcı olabilir diye düşünüyorum:

Sizce toplumun tüm kesimleri Meclis'te yeterince temsil edilip çıkarları savunuluyor mu? Yoksa bazı meslek sahipleri ülke nüfusuyla orantısız bir şekilde Meclis'te çoğunluğu mu oluşturmaktadır?

İşte bunu anladığımız zaman, neden yerli üretimin desteklenmesi gerekirken ithalata dayalı bir ekonomi tercih edilir, yerli tohumlar yerine hibrit tohumlar yaygınlaştırılır gibi soruların cevabı da ortaya çıkabilir. Aynı durum; küçük sanatkârların, işçilerin ve sendikaların önündeki kısıtlamalar söz konusu olduğunda da karşımıza çıkmaktadır.

Konuyu somutlaştırmak adına, Meclis'teki mesleki dağılıma bir göz atalım: Avukat (119), Mühendis (62), İş İnsanı (50), Üst Düzey Yönetici (32), Akademisyen (30), Tıp Doktoru (31).

Toplumsal dağılımda yüzde 5'i bile bulmayan bu meslek gruplarının, Meclis'te yaklaşık yüzde 50 oranında yer alması tesadüf müdür? Ülke nüfusunun yüzde 50'den fazlasını oluşturan işçi, köylü, küçük esnaf ve sanatkârın Meclis'teki oranı ise en fazla yüzde 5 bile değil. Peki, bu devasa kitleyi kim temsil edecek? Nasıl mantıksal bir oranlama, değil mi?

Peki, bu seçkin mesleklerden seçilen milletvekilleri gerçekten Meclis'te halkın çıkarını savunuyorlar mı? Bence bu konu çok daha önemli.

28.       Dönem için kesin veri toplamak mümkün değil ama 27. dönem için bazı bilgiler vermek mümkün: Bu dönemde tam 298 milletvekili dört yıl boyunca hiç yazılı soru önergesi vermemiş. Bu da Meclis'in yaklaşık yarısı demek.

Genel görüşme önergesi dahi vermeyen, bir anlamda "hiç konuşmayan" vekil sayısı ise 412. Yani, Meclis'in yüzde 68,7'si memleketin sorunlarından bihaber durumdadır.

Neyse, biz yine asıl konumuza gelelim: Milletvekilleri 2 yılda emekli olup, 4 yıldan sonra da ölünceye kadar ömür boyu ayrıcalıklı sosyal haklardan yararlanmalı mı?

Bence yararlanmamalı. Neden mi?

Diyelim ki bir davanız var ve bir avukatla anlaşıyorsunuz. Ona sınırları çizilmiş bir vekâletname veriyorsunuz. Dava bitiminde ödemenizi yapıyor ve avukatlık hizmeti bitiyor. Bana kalırsa milletvekilliği de aynı olmalı.

Temsili demokrasi sistemi nedeniyle, biz belirli sayıdaki kişiye aslında 4 yıl için seçimle vekâlet vermekteyiz. Bu süre içinde vekil sosyal haklardan yararlanmalı. Ancak nasıl ki avukat için ömür boyu destek olmak zorunda değilseniz, millet de, vekile 4 yıldan sonra ömür boyu maddi olanak sağlamak zorunda olmamalıdır.

Vekil, öncesinde yapageldiği mesleğini bu vekâlet süresince yerine getiremediği için elbette en üst düzeyde sosyal haklardan yararlanmalı. Ancak, sonraki ilk genel seçimle bu sosyal yardım konusu kesinlikle sonlanmalıdır.

Yani demek istediğim, milletvekilliği aslında halkın seçim sonucu verdiği 4 yıllık bir vekâlettir. Ama bu süre dolduğunda, avukatlık hizmetinde olduğu gibi vekâlet ilişkisi de sona ermeli, ömür boyu süren bir ayrıcalık ve çıkar kapısı haline gelmemelidir.

29-09-2025

Nusret KEBAPÇI

 

5 Ekim 2025 Pazar

OLAYLARA ULUS BİLİNCİYLE BAKMAK

 

OLAYLARA ULUS BİLİNCİYLE BAKMAK

Aslına bakarsanız, neredeyse yüz yılı aşkın bir zamandır cumhuriyetle yönetilmekteyiz. Ancak, padişahın tebaası olmaktan çıkıp ne kadar zamandır cumhuriyetin yurttaşı olduk? İşte orası oldukça tartışma götürür.

Neden mi?

Belki de bu soruyu sorunca aklınıza, "Tamam, cumhuriyetle birlikte tüm ülke halkı olarak yurttaş olduk, bu yeterli olmaz mı?" gibisinden çeşitli sorular gelebilir.

Ama ne yazık ki iş o kadar basit değil. Yani, cumhuriyet ilan edilince, ilgili anayasa ve yasalar çıkarılınca dünün tebaası ne yazık ki bir anda yurttaş olamıyor.

Çünkü tebaa olmak hiçbir çaba, düşünce, bilinç, davranış gerektirmiyor. Aklınızı ve düşüncenizi padişaha emanet edip, onun sizin için en iyisini yaptığını düşünerek sıklıkla "Padişahım çok yaşa!" gibisinden sevgi ve destek gösterisi yapmanız yeterli.

Ancak yurttaşlık öyle mi?

Önce bilinçli olmak gerekiyor, sonra düşünmek... Ülkede neyin, niçin, ne amaçla yapıldığı konusunda kafa yormak, tartışmak, yetmezse itiraz etmek, hatta yapılanların çok yanlış olduğunu düşünüyorsanız örgütlenmek... Sesinizi daha çok duyurabilmek için toplanmak, yürümek, yasal haklardan doğan imkânları kullanarak toplumu etkilemek için yazılı ve görsel basın yayın organlarını kullanmak gerekebilir.

Görüyorsunuz ya; tebaa olmak hiçbir düşünce, araştırma, sorgulama, mücadele gerektirmeyip tamamen itaat etmekle mümkün olurken; yurttaş olduğunuzda, ülke yönetiminizin (yani devletin) sizden beklediği ödevler yanında, sormak, sorgulamak, araştırmak, tepki göstermek de dâhil olmak üzere pek çok hakkı kullanmak için çaba harcamak da gerekmektedir.

Şimdi bunları yazınca içinizden, "Artık padişahlık yok, hepimiz yurttaş değil miyiz? Tebaa olmak mümkün mü?" gibisinden bir düşünce geçirilebilir.

Ancak, her ne kadar adları padişah falan olmasa da, neredeyse benzer yetkileri kullanabilen ülke yöneticilerine, siyasi parti liderlerine sormadan, sorgulamadan, tartışmadan sadece itaat ederek onların her türden yalan ve yanlışını savunanlar; sizce de tebaa olmuyorlar mı?    Örneğin yine, ülke menfaatlerine açıkça aykırı bir ekonomik kararı, bir yabancı güce verilen tavizi veya bir kamu zararını dahi sorgulamayan bir tutum, yurttaş sorumluluğunun terk edilmesi değil midir?

İşte tam da bu noktada, yurttaş olmanın getirdiği aktif sorumluluğu layıkıyla yerine getirebilmek, yani ülkemizin menfaatini en üst düzeyde koruyabilmek için, iyi bir yurttaş olmamızı da ilgilendiren ulus bilinci konusu son derece önem taşımaktadır.

O hâlde bu konuyu, dilimiz döndüğünce, kalemimizin yazdığınca açıklayalım ki ulus olmanın ne kadar önemli olduğu anlaşılabilsin. Buna göre

Ulus: Bir toprak üzerinde yaşayan, aynı dili, aynı duygu, düşünce ve kültürü paylaşan, ortak bir ekonomi ile birbirine bağlanan, aynı kimlikte birleşen insan topluluğu iken

Ulus Bilinci: Kısaca açıklamak gerekirse, ulusu oluşturan halkı duygu, düşünce ve kültürle birbirine bağlayan; üzerinde yaşanılan toprakları ve ulusal ekonomiyi koruma, ulusal kimliği her şeyden üstün tutma bilinci olarak kabul edilebilir

Ayrıca bilinmelidir ki bir toplumun emperyalizme karşı direnmesini sağlayan en önemli güç…

Silah değil, öncelikle ulus bilincinin olmasıdır. Çünkü ulus bilinciyle donanmış bir ulus, emperyalizm karşısındaki en büyük güçtür.

06.10.2025

Nusret KEBAPÇI

 

29 Eylül 2025 Pazartesi

MEŞRUİYET ARAYIŞI

 

MEŞRUİYET ARAYIŞI

Medyaya sızan son bilgilere göre, ABD başkanının oğluyla İstanbul'da yapılan görüşme ve bunun ardından tek taraflı bir ticaret anlaşması önerisi karşılığında randevu alınması, Türkiye'nin dış politikasında bir dönüm noktasıdır. Bu adımlar, ülkemiz açısından pek çok ilki beraberinde getirirken, uluslararası alanda çok ciddi bir itibar kaybına yol açmaktadır.

İsterseniz önce işin mantığını biraz tartışalım ki, sonrasında yapılanları çok daha kolay anlayabilelim.

Şöyle bir düşünün:

Bir ülkenin devlet başkanı, Büyük Orta Doğu Projesi'nin (BOP) asıl başkanı olup, bölgedeki tamamı Müslüman olan 22 ülkenin sınırlarını değiştirmek isteyen, bunu yaparken milyonlarca Müslümanın öldürülmesinden sorumlu olan ve bu ülkeleri parçalayarak bölgede İsrail'in genişlemesini sağlayan ABD'den randevu almak için neden bu kadar çaba harcar?

Üstelik onlar en küçük bir adım bile atmazken, Türkiye neden:

·                    Komşu ülkelerden neredeyse yarısı fiyatına alınabilecek sıvılaştırılmış doğalgazı iki katı fiyata alır?

·                    Tek taraflı olarak ABD mallarına gümrük vergisi indiriminde bulunup, Osmanlı dönemindeki Balta Limanı Anlaşması'ndaki gibi ülkenin yerli sanayisini yok etmeye çalışırken ABD sanayisine ülkeyi açık pazar yapar?

Biz bu tür bir anlaşmada aldıklarımızı yazılı ve görsel medyadan görüyoruz ama ne verdiğimizi ya da vereceğimizi doğrudan görme şansımız olmayabilir. Bunun sonuçları ancak yaşanarak öğrenilebilir ki, umarım ülkemiz için iş işten geçmez.

Ancak tüm bu gizemli görüşme ve varılan anlaşma ile ilgili olarak Türkiye'nin geleceği açısından tahminde bulunmak mümkündür. Zaten tahmin dışında şimdilik başka bir seçenek de görünmüyor.

Böyle olunca da insanın aklına sadece bir seçenek geliyor: O da Trump’ la görüşmede de gündeme gelen meşruiyet konusu.

Sahi, görüşmede de gündeme gelen meşruiyet neyin nesi ki, bu kadar üzerinde duruluyor ve bana göre de görüşmenin ana eksenini oluşturuyor?

O halde öncelikle bu sözcüğü açıklamakta yarar görüyorum ki, neden bu kadar üzerinde durulabildiği biraz da olsa anlaşılabilsin:

Arapça "meşru" sözcüğünden türeyen meşruiyet, genelde kabul edilebilir ve haklı bulunmak anlamında kullanılmaktadır.

Özellikle sözün geçtiği yer olarak ABD'den meşruiyet kazanmanın söz konusu olduğu düşünüldüğünde, akla sadece şu gelmektedir…

ABD'nin, ülkemize Osmanlı Millet Sistemi adı altında dayattığı çok kültürlü, çok kimlikli yapıyı iktidar partisinin başarabileceğinden ümidini kesmemesi, görevin muhalefete verilmemesini sağlamak amacıyla, tüm bu yaptıklarının (muhalefete baskı da dâhil) tamamen BOP'u gerçekleştirmek amacıyla yapıldığı ve anayasa değişikliğiyle bu süreci en kısa sürede sonlandırabileceği konusunda ABD'yi ikna etmek...

Yoksa yapılanların ABD tarafından "kabul edilebilir ve haklı" olarak görülmesinin sağlanması dışında başka bir anlamı olamaz.

Sonuç olarak, tüm bu ticari tavizler ve dış politika manevraları, yalnızca tek bir anlama gelmektedir: Büyük Orta Doğu Projesi'ni hayata geçirme adına atılan adımların ABD nezdinde 'kabul edilebilir' ve 'haklı' görülmesi için onay arayışı.

Bir lider, iktidarını ülke çıkarlarından üstün tutarak, meşruiyetini neden yabancı bir başkentten temin etmeye çalışır?  

Sanıyorum bunun yanıtı, bu gizemli görüşmelerin ve anlaşmaların ardındaki gerçekte saklıdır.

   29-09-2025

 Nusret KEBAPÇI