bağımsızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bağımsızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2024 Pazartesi

ÖĞRENİM BİRLİĞİNDEN, ÖĞRENİM ÇOKLUĞUNA…

 

ÖĞRENİM BİRLİĞİNDEN, ÖĞRENİM ÇOKLUĞUNA…

 

 

Aslında daha en baştan söylemek gerekirse genel, herkes için doğru bir eğitim ve öğretim anlayışı yok.

Daha doğrusu…

Hemen her şeyde olduğu gibi eğitimde ve öğretimde de her zaman iki seçenek bulunmaktadır…

Daha da açık söylemek gerekirse…

Eğitiminiz öğrencilere ya…

Ulus.

Bağımsızlık.

Vatan.

Kavramlarının öğretildiği ve bunun davranışa dönüştürülerek herhangi bir tehdit oluştuğunda, bunun farkına vararak tepki konulmasını sağlayacak ulusal bir eğitim…

Ya da

Tüm bunlardan dolayısıyla…

Ulus devlet.

Ulus kimlik.

Emperyalizm.

Bağımsızlık.

Vatan, Cumhuriyet gibi kavramlardan bihaber…

Bununla beraber yaşamdan daha çok ölümü öne alan ümmetçi bir eğitim olmak durumundadır…

Tüm bunlar ülke için belirtilen hedefle doğrudan ilintilidir.

Yani

Ekonomik ve siyasi bağımsızlıksa hedefiniz…

Ulusal.

Yabancı sermayeye talan ettirmekse “ümmetçi” olmak durumundadır.

Bunun ortası bulunmuyor.

İşte bağımsız…

Ulus devlet kurmak isteyen Cumhuriyetin kurucuları 3 Mart 1924 tarihli bir kararla…

Tevhidi Tedrisat Kanunu’nu meclisten geçirdiler…

Bugünün Türkçesiyle “Öğrenim Birliği” de denilen yasa, toplamda 7 maddeden oluşmaktadır ancak biz bu maddelerden öğrenim birliğine vurgu yapan 1,2 ve 4. Maddelere vurgu yapmakla yetineceğiz

Madde 1: Türkiye dâhilindeki bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekâletine merbuttur.

Madde 2:Şeriye ve Evkaf Vekâleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekâletine devir ve raptedilmiştir.

Madde 4: Maarif Vekâleti, yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir İlahiyat fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşat edecektir.

Yani yasanın çıktığı 3 Mart 1924’den sonra hiçbir vakfın özel okul kuramaması gerekiyor çünkü…

O tarihten öncekilerin MEB’e devredilmesi yasa emridir.

Peki

Ya din adamı yetiştirmenin MEB’in yetkisinde olduğu bir durumda…

Bugün çeşitli cemaat ve tarikat vakıflarının binlerce okulunun olup, Türkiye’nin en ücra köşelerinde bile yurtlarının bulunması sahi neyin nesi?

Dahası; hemen her yabancı devletin ülkemizde okullarıyla birlikte pek çok eğitim kurumlarının olması ne anlama gelmektedir?

Demek istediğim; Cumhuriyetin kurucuları tüm eğitim kurumlarını tek çatı altına toplayıp, öğrenimi birleştirerek Cumhuriyet yurttaşı yetiştirmeyi hedeflemişlerdi.

Şimdiyse

Vakıf adı altında tüm tarikat ve cemaatler kendi müritlerini yetiştirmektedirler…

Uzun sözün kısası…

Öğrenim Birliği, tüm halkı tek ulus kimlikte birleştirmenin…

Bugün uygulanmakta olan öğrenim çokluğu da halkı çok kimliklilikle ayrıştırmanın ifadesidir…

 

05-07-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

27 Mayıs 2024 Pazartesi

SÖZ MÜFREDATTAN AÇILMIŞKEN…

 

SÖZ MÜFREDATTAN AÇILMIŞKEN…

 

 

 

Bir ülke düşünün: Tüm ekonomik dayanaklarını yani sanayisini…

Tarımını…

Haberleşmesini…

Enerji kaynaklarını…

Madenlerini…

Hatta topraklarını bile yabancı küresel sermayeye terk ederken

Eğitimi terk etmez mi?

Ya da şöyle soralım…

Küresel sermaye, ekonomisini teslim aldığı ülkede nasıl bir eğitim ister?

Kimliksiz…

Kişiliksiz…

Vatansız…

Milletsiz bir toplum yetiştirilmesini değil mi?

Bu yüzden de eğitimden…

Atatürk…

Kurtuluş Savaşı…

Padişahın ihaneti…

Emperyalist destekli isyanlar…

Bağımsızlık…

Vatan gibi kavramlar günden güne azaltılarak yetiştirilecek nesillerde bu kavramlara dayalı ulusal bir bilinç oluşturmayıp...

 Ülke ekonomisine, siyasetine egemen olan küresel sermayeye karşı çıkamayan bir toplum istenmiyor mu?

Elbette isteniyor.

İşte bu nedenle de eğitim, küresel sermayenin isteği doğrultusunda adım adım ulusal olmaktan çıkarılarak, onların istediği hale getirilmektedir.

Gerek 2011 yılında MEB Teşkilat Kanunu’nda yapılan değişiklik, gerekse 2017’de Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nden bir maddenin çıkarılması, yapılacak müfredat değişiklikleri için de aynı zamanda bir temel teşkil etmektedir.

Yapılan değişikliklere bakıldığında da ulus bilincine yani Millet, Bayrak, Vatan sevgisine sahip öğrenci değil, bu değerleri yadsıyarak kendini hiç bir çekince duymadan küresel sermayenin emrine verebilecek insan istendiği herkes tarafından da görülecektir…

Ne deniyor 2011 değişikliğinden önceki MEB Teşkilat Kanunu’ndaki Bakanlığın Görevleri başlıklı 2.maddede:

“Madde 2 – Milli Eğitim Bakanlığının görevleri şunlardır:  a) Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş vatandaş olarak yetiştirmek üzere, Bakanlığa bağlı her kademedeki öğretim kurumlarının öğretmen ve öğrencilerine ait bütün eğitim ve öğretim hizmetlerini planlamak, programlamak, yürütmek, takip ve denetim altında bulundurmak,” 

Peki ya 2011 değişikliği sonrası:

MADDE 2 – (1) Millî Eğitim Bakanlığının görevleri şunlardır:Okul öncesi, ilk ve orta öğretim çağındaki öğrencileri bedenî, zihnî, ahlakî, manevî, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştiren ve insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin eğitim ve öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek.”

Yani böylece Atatürk İlke ve İnkılaplarına bağlı, vatanını, milletini seven öğrenci yerine küreselleşmenin ihtiyacı olan öğrenci yetiştirmek anlam kazanıyor…

Tabi değişiklik sadece Teşkilat Yasası’yla sınırlı kalmıyor…

Benzer bir değişiklik 2017 yılında Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nde de yapılıyor…

Evet, orada da değişiklik gerekçesiyle aşağıda belirttiğim madde olduğu gibi yönetmelikten çıkarılıveriyor…

Madde 5- Sosyal etkinliklerin amacı, Türk Millî Eğitiminin genel amaç ve temel ilkelerine uygun olarak; öğrencilerin Atatürk İlke ve İnkılâplarına, Anayasanın başlangıcında ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı yurttaşlar olarak yetişmelerine, yeteneklerini geliştirerek gerekli donanımı kazanmalarına katkıda bulunmaktır.

Hani birileri

Şu ana kadar yapılan temel değişiklikleri görmeyip hala müfredat değişikliğiyle ilgili olarak paragraf paragraf incelenmesi gerekmez mi? gibisinden şeyler söylüyorlar ya…

İşte bu yapılan müfredat değişikliği…

Müfredatın Teşkilat Yasasına uydurulmasından başka bir şey değildir.

Demek istediğim…

Ekonominizi küresel sermayeye teslim ederseniz…

Eğitiminizi de teslim etmek durumundasınız…

 

27-05-2024

Nusret KEBAPÇI

 

27 Temmuz 2023 Perşembe

NEOLİBERALİZM DEYİNCE…

 

NEOLİBERALİZM DEYİNCE…

 

Belki zaman zaman, çeşitli yerlerde yazılan neoliberalizm kavramını görünce, içinizden bu zaten yabancı bir sözcük bizi ilgilendirmez diye düşünebilirsiniz ama emin olun öyle değil…

Nasıl mı?

Şöyle; neoliberalizm çalışanları, tüm emekçileri hatta emeklileri de yoksulluk sınırında ücrete mahkûm ederken, emperyalist ülkelerin, onların küresel şirketlerinin ülkemizdeki sınırsızca hemen her alanda özgürlüğü anlamına gelmektedir…

Peki, yabancı sermaye bir ülkeden ne ister? İlk olarak O ülkeye para girişinin ve istediği anda çıkarabilmesinin serbest olmasını değil mi?

Başka 

Emperyalizm siz bunu küresel şirketler olarak da anlayabilirsiniz, hiçbir şekilde o ülkede bağımsız, kendi pazarlarını daraltan kamu işletmesi falan da istemezler, bunların kapattırılması, değilse özelleştirme tezgâhıyla kendilerine teslim edilmesi onlar açısından çok önemlidir.

Hem böylece ilgili ülkeye ekonomik olarak egemen olunurken…

Ekonomik kaynaklardan uzaklaştırılmış devleti de her dilediklerini yaptıracak kadar zayıflatırlar.

Tabi burada devleti kontrol altına alarak, onun sanayileşmeye, tarıma…

Ülke kalkınmasına ayırabileceği birikimi engellemek de son derece önemlidir.

Bu anlamda, geçmediğimiz yola, köprüye…

Uçmadığımız hava alanına, yatmadığımız hastanelere ödenen korkunç miktarlardaki paraların da esbabı mucibesi budur.

Ayrıca

Sermaye, işçi ücretlerinin olabildiğince düşürülmesini ister ki bunun bir alt sınırı yok…

Bu açlık sınırına kadar gidebilir.

Yani kısacası yıllardır sözde; devlet küçülsün, ekonomiden elini çeksin diyen neoliberal anlayış, çalışanlar açlığa ve sefalete mahkûm edilirlerken sessiz kalırken…

İş kendilerine gelince pekala...

Her türden teşvik verilmesini, borçlarının ertelenmesini,  hatta tek taraflı geri ödemesiz krediler açılmasını çok kolay olarak isteyebilmektedirler.

Bu türden yerli yandaş ve yabancı şirketlere destekte o kadar ileri gidilir ki…

Neredeyse bedavaya devraldıkları veya kiraladıkları devlet şirketlerinden müthiş paralar kazandıkları halde vergi vermez, kira ödemez…

Öderlerse de bu borçları 10-20 yıl çok kolay bir şekilde ertelenebilir ki çok yakın tarihte örnekleri var.

Belki içinizden ya vergi…

Bunlar vergi vermiyor mu sorusunu sorduğunuzu duyar gibi oldum bu nedenle söyleyim…

Yabancı şirketler eğer bizim ülkemizde bir batılı ülkenin şubesi gibi faaliyet gösterirlerse emin olun…

Karları da, vergileri de o kendi merkezlerinin bulunduğu ülkelere ödenmektedir…

Bazıları hani zaman zaman sermayenin vatanı yok falan gibi laflar ediyorlar ya kesinlikle doğru değil.

Bu türden şirketler, vergilerini şirket merkezlerinin bulunduğu ülkelere ödemektedirler.

Diyebilirsiniz ki vergi vermeleri ya da karlarını bırakmaları konusunda biz bu şirketlere baskı yapıp hesap falan sorsak olmaz mı? Gibi bir düşünce aklınıza gelirse…

Bizim de kabul ettiğimiz Uluslararası tahkim yasalarına göre inanın yabancı şirketler üzerinde çok fazla bir hakkınız ne yazık ki bulunmuyor.

Tabi hepsi bununla sınırlı değil…

Dahası da var…

Diyelim ki yabancı şirket ülkemize sigara fabrikası kurdu.

Ya da bir ilaç…

Veya bir gıda katkı maddesi…

Sonra o işletmenin bulunduğu ülke diyelim ki sigarayı…

Veya ilgili ilacı veya o katkı maddesini yasakladı.

Böyle bir durumda ne oluyor biliyor musunuz?

Bu şirketler her ne üretiyorlarsa hükümetin aldığı karar yüzünden zarar ettiklerini öne sürerek uluslararası yaptırım için başvurabilir ve ülke bu nedenle çok ciddi parasal bir zarara uğratılabilir.

Eskiden ilgili şirketin merkezinin bulunduğu devletler bu işte müdahil olurlarken son yıllarda pek çok ülke tarafından onaylanan ve kısaltması ISDS olarak anılan bir anlaşmaya göre ilgili şirketler de devletlere karşı uluslararası tahkim mahkemelerine dava açabilmektedirler.

Tam burada diyebilirsiniz ki tamam, da; bu konunun bizim yoksullaşmamızla az maaş almamızla…

Veya emeklilere çok düşük maaş verilmesiyle ilgisi var mı?

Elbette var, olmaz mı?

Öncelikle belirtmeliyim ki bu şirketler ürettikleri ürünleri ülke içinde değil, öncelikle yurt dışına satmak istemektedirler ve ülkemiz bu anlamda onların ucuz işgücü kullandığı atölyeleri konumundadır.

Bu nedenle dünya çapında pazarı ellerinde tutmak için maliyeti alabildiğince geri çekmek durumundadırlar…

Bunda da en önemli etken, ucuz işgücüdür.

Onu ne kadar aşağı çekebilirlerse uluslararası piyasada rekabet edebilme şansları o kadar yüksek olabilecektir.

İşte işçi ücretlerinin düşük tutulmasındaki…

Asgari ücrette günlerce yapılan havanda su dövme toplantılarındaki

Emeklileri açığa mahkûm etme politikalarının ardında yatan en önemli neden budur.

Onu ne kadar aşağı çekerlerse kar oranlarını bir o kadar yükseltme söz konusu olacaktır.

Ama bununla birlikte o ülkede yaşayan halkın da yabancı sermayeye alıştırılması ve bunu emperyalizmin ekonomik işgali falan gibi değil de, küreselleşen bir dünyada sözde işbölümü gibi görebilmeleri anlamında ulusçu düşüncelerden de uzaklaştırılması gereklidir ki, çok uluslu şirketlerin gelecekteki ulusçu bir uyanışla ülkeden kovulmak gibi bir tedirginliği olmasın. 

Tam da bu gerekçeyle 2011 yılında MEB Teşkilat Yasasında değişiklik yapılarak eğitimin amaçları…

Atatürk İlke ve Devrimlerine bağlı, Vatan sevgisi taşıyan öğrenci yetiştirmekten, bir anda “küreselleşmenin ihtiyacı olan işgücünü yetiştirmek.” gerekçesiyle her türden emperyalizme kayıtsız kalacak, kimliksiz kişiliksiz, vatansız öğrenci yetiştirmeye değiştiriliverdi ama bununla da yetinilmedi…

Ardından 2017 yılında MEB Sosyal Etkinlikler Yönetmeliğinden de bir madde çıkarılıverdi…

Aklınıza hangi madde geldi?

Yanılmadınız.

MEB Sosyal Etkinlikler Yönetmeliğinden “öğrencilere vatan sevgisi kazandırır” maddesi tamamen çıkarılıverdi…

Onlar da biliyorlardı ki ulus bilinciyle, vatan sevgisiyle bu milletin çocuklarını küresel şirketlere hizmet ettirmek gerçekten zor işti…

Ama bununla da yetinilemezdi…

Amaçlarına ulaşılabilmesi için tüm okulların aynı zamanda mutlaka imam hatip yapılması da gerekiyordu ki öğrenciler, ulus bilinciyle, bağımsızlık ruhuyla, Atatürk ilkeleriyle değil de kavram olarak bile emperyalizmin olmadığı, ulus bilincinin yok farz edildiği, ümmet bilinciyle eğitilebilsin.

Belki tüm bunları okuduktan sonra bu açmazdan kurtulabilir miyiz yeniden Atatürk İlke ve Devrimleri yolunda Bağımsız bir Cumhuriyete tekrar kavuşabilir miyiz?

Tüm halkı ulus kimliğimiz etrafında birleştirebilir miyiz?

Eskiden olduğu gibi halkımızın refah düzeyini yükselterek kendi kendimizi besleyen ülkeler arasına girebilir miyiz?

Tekrar dağımıza, ormanımıza, denizimize, gölümüze sahip çıkıp koruyabilir miyiz? Gibisinden aklınıza çeşitli sorular gelirse şu kadarını söyleyim.

Hayatta hemen her şeyde olduğu gibi bunda da iki seçenek bulunmaktadır…

Ya Ulusçu bir seçenek oluşturup…

Ülkenin dışarıya aktarılan parasının ülke içinde kalmasını sağlayıp, tarımı…

Sanayiyi yani kısacası…

Ekonomi ve eğitim de içinde olmak üzere hemen her şeyi tekrar ulusal hale getirerek ülke yeniden ayağa kaldırılır…

Ya da uyguladığı neoliberal politikalarla ülkeyi yağmalatan, ulus devlet düşmanı siyasal İslamcı partileri seçerek, küresel pazar olmaya devam…

Tercih sizin.

 

27-07-2023

Nusret KEBAPÇI

11 Aralık 2010 Cumartesi

İLERLEME RAPORLARI…

İLERLEME RAPORLARI…

Çok okuyan bir toplum olmadığımızdan mıdır nedir, özellikle konu AB olunca onların yayınladığı ve önemli bir kısmında ülkemizle ilgili düşüncelerin yer aldığı belgeleri merak etmiyoruz.
Hatta merak etmediğimiz gibi, birazda herkes tarafından anlaşılamayacağı düşüncesiyle kutsiyet bile kazandırıyoruz.
Ama işin aslı hiç öyle olmayıp bu belgeler öyle anlaşılamaz gibi şeyler de değildir.
Tabi bu belgeleri okumayıp daha doğrusu ülkemiz üzerine emperyalizm tarafından neler tasarlandığını da anlayamayınca…
Ülkemizde olup bitenlere akıl erdiremeyip şaşkın şaşkın bakıyoruz.
Aslına bakarsanız bu gün ülkemizin içinde bulunduğu konum, yapılan uygulamalar…
Ortaya atılan senaryolar genelde AB ve ABD tarafından tasarlanmaktadır. Yoksa hükümetin kendiliğinden ortaya attığı dış dünyadan ilgisiz şeyler değil.
Peki, AB ülkemize tüm bunları hangi belgelerle dayatmaktadır?
Belki tamamı sayılmaya kalkıldığında bu yazının tamamını bile kaplar ama, sadece belli başlıcalarını belirtmeye çalışırsak bile sanıyorum yeterli sonuca ulaşabiliriz. Bunların başlıcaları yani uygulama açısından bir sıralama yapılması da gerekirse…
İlki Katılım Ortaklığı Belgesi’dir ki bu belge ülkemize verdikleri talimatları içermektedir.
Bunu; bu talimatlardan yola çıkılarak hazırlanan Ulusal Program izler.
Adı ulusal kendisi uluslararası olan bu program açıkçası sermayenin ülkemizde ki uygulamalarını içerir.
Daha sonra da bizim bu programı ne ölçüde gerçekleştirip gerçekleştiremediğimizi değerlendirdikleri…
Yani kendilerince ve bazı işbirlikçi yazarlarca da kabul edildiği üzere ülkemize bir karne verirler.
Bu karnede şunları gerçekleştirdin şunları gerçekleştiremedin türünden eleştirilerde de bulunulur ki bu yapılamayanlar bir sonraki dönemde yerine getirilsin.
Yani sözün kısası…
Bu uygulanan programlar yoluyla ülkemizde bir değişiklik yaratmayı amaçlamaktadırlar.
Her şeye rağmen aman Türkiye AB’den kaçmasın diye feryat etmelerinin nedeni budur.
Eğer Türkiye AB kapısından kurtulursa bağımsız güçlü bir ulus devlet olma yoluna tekrar girecektir.
Ama istemiyorlar ve ısrarla da belirtiyorlar ki Türkiye AB sürecinden vazgeçmesin.
Çünkü eğer vazgeçerse Türkiye’de yapmak istedikleri değişiklikleri gerçekleştirme zemini ortada kalmayacak. Tüm korkuları bu…
2010 ilerleme raporu 2 gün önce yayınlandı sanıyor musunuz ki daha önce yayınlananlardan farklı…
Asla değil!
Bu raporda da daha önceki raporlarda ele alınan birçok konu ele alınmaktadır
Tabi amaç aynı olunca raporlar da haliyle değişmemektedir.
Sizce bu raporda hangi maddeler var biraz tahmin edin…
Yok, siz yorulmayın ben sayayım…
En başta azınlık hakları ki bu raporların vazgeçilmezidir. Buradan kastedilen Lozan’daki azınlık hakları hiç değil.
Bir diğeri de askerin baskı altına alınması ve AB ve ABD karşıtlarının içeri alınarak açılım sürecinin önünün açılması sürecine destek…
Siz, siz olun…
Bu raporun gerisi nerede falan diye de sakın sormayın
Gerisi sadece lafı güzaf, başka bir şey değil.